Etiket: şehir

  • BAŞKENTLER ve İLGİNÇ BİLGİLER

    Biliyor musunuz, Ankara’nın isim kökü Ankyra’dan geliyormuş.
    Belgelere dayanmayan, ancak günümüze kadar ulaşan söylentilere göre, kentin tarihte bilinen ilk adı Galatlar tarafından verilmiş ve Yunanca “çapa” anlamına gelen Ankyra olmuştur. Bu isim zamanla Ancyre, Engüriye, Engürü, Angara, Angora ve son olarak Ankara şeklinde değişmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Gezegenimizde başlangıç meridyeninin geçtiği yer, yani 0 noktası, İngiltere’nin başkenti Londra’dadır. Neden İngiltere ve Londra sorusunun cevabı meridyenleri İngilizlerin bulmuş olmasıdır. Dünyada 0º 0′ 0″ doğu/batı boylamlarında bulunduğu varsayılan yer Londra’nın Greenwich semtidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Fransa’nın başkenti Paris’in kurulduğu dönemlerdeki adı Lutetia imiş. Paris adını ise eskiden bölgede yaşayan Kelt kabilesinin ismi “Parisii”den almış. Kelimenin kökeni çalışan insanlar, zanaatkârlar anlamına geliyor. İlginç bilgi ise dünyada Paris isminde 40’a yakın yer bulunması!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Japonya’nın başkenti Edo… Daha doğrusu 1868 yılına kadar böyleymiş… Sonra bu isim, “doğu başkenti” anlamına gelen Tokyo ismiyle değiştirilmiş. Adı Edo iken bir balıkçı köyü olan Tokyo günümüzde dünyanın en kalabalık şehri… 38 milyondan fazla nüfusa sahip şehirde, Shibuya’daki ünlü yaya geçidinden tek seferde karşıya geçen kişi sayısı ise yaklaşık 3 bin.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yanlış yazılmış, Lüksemburg aslında bir ülke diyebilirsiniz. Kısmen de doğru. Batı Avrupa’nın küçük yüz ölçümlü devleti Lüksemburg’un başkenti de Lüksemburg. Üstelik bu uygulamaya sahip tek ülke Lüksemburg da değil, Monako, Cezayir, Singapur, Tunus, Vatikan’ın da başkenti kendisiyle aynı isimde…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Gezegenimizde en yüksek rakımda bulunan başkent hangisidir diye sorarsanız, 2.850 metre yüksekte kurulu olan Ekvador’un başkenti Quito cevabını verebiliriz. Gerçi kimi kaynaklarda en yüksek başkent olarak Bolivya’nın başkenti 3600 metre yüksekliğindeki La Paz gösterilir. Fakat iki başkenti olan ülkede Sucre yasal başkent iken La Paz bölgesel başkenttir. Bu yüzden en yüksek başkent konusu tartışmaya açıktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Coğrafi olarak Kıbrıs Adası’nın tam kalbinde konumlanmış olan Lefkoşa şehri, hem Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne başkentlik yapmaktadır, hem de Güney Kıbrıs Rum Yönetimi tarafından başkent olarak kabul edilmektedir. Yeşil Hat adı verilen bir sınırla ikiye bölünen şehrin kuzey bölümü Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin hâkimiyetindedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Turistik açıdan dünyada popüler olan, Güney Afrika’nın en eski şehri, yerli halkın tabiriyle “Anne Şehir” Cape Town, ülkenin de başkentidir, ama sadece yasama başkenti. Çünkü Güney Afrika Cumhuriyeti’nin toplam üç başkenti bulunuyor. Onlardan biri idari başkent olan Pretoria, diğeri ise adli başkent olan Bloemfontein’dir.

  • MODERN DÜNYANIN GÖRÜNMEZ SORUNU: GÜRÜLTÜ KİRLİLİĞİ

    Gürültü kirliliği, modern şehir yaşamında çoğu zaman farkında olmadan maruz kaldığımız ve etkileri düşündüğümüzden çok daha derin olan ciddi bir çevre sorunudur. Çevre kirliliği denildiğinde genellikle yalnızca gözle görülebilen ya da fiziksel olarak hissedilebilen unsurlar akla gelir; oysa gürültü kirliliği de sağlığımızı ve yaşam kalitemizi olumsuz yönde etkileyen önemli bir faktördür. Dünya Sağlık Örgütüne (WHO) göre, sağlığa yönelik en tehlikeli çevresel tehditlerden biri olan gürültü kirliliğiyle ilgili detayları yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Korna çalan sürücüler, yol çalışması yapan iş makineleri, gökyüzünde üzerimizden geçen uçaklar… Özellikle büyük şehirlerde, trafik, inşaat çalışmaları ve insan kalabalığı gibi kaynaklardan oluşan gürültü, Dünya Sağlık Örgütünün belirlediği sınırların üzerinde seyretmektedir. Bu durum, örgüte göre zamanla hem işitme kaybına hem de stres, uyku problemleri ve dikkat dağınıklığı gibi sağlık sorunlarına yol açabilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Gürültü kirliliği, modern yaşamın çoğu zaman göz ardı edilen ancak hem sağlığımızı hem de çevremizi olumsuz etkileyen önemli sorunlarından biridir. Gürültü, rahatsız edici ve anlam taşımayan sesler bütünü olarak tanımlanır. Yalnızca yüksek sesler değil, huzuru bozan her türlü ses de gürültü olarak kabul edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Elbette her ses gürültü kirliliği olarak değerlendirilemez. Dünya Sağlık Örgütü (WHO), 65 desibelin üzerindeki sesleri gürültü kirliliği olarak tanımlar. Gürültü seviyesi 75 desibelin üzerine çıktığında sağlık açısından zararlı hâle gelirken, 120 desibel üzerindeki sesler ise acı verici olabilir. Dünya Sağlık Örgütü, gündüz saatlerinde gürültü seviyesinin 65 desibelin altında tutulmasını önerirken; gece ortam gürültüsünün 30 desibeli aşması durumunda rahat bir uykunun imkânsız olduğunu belirtmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Gürültü kirliliği sadece bizlerin sağlığını değil, yaban hayatının sağlığını ve refahını da olumsuz etkiler. Yapılan araştırmalar, yüksek seslerin tırtıllar gibi bazı böceklerin fizyolojik tepkilerini değiştirebileceğini göstermiştir. Gürültü kirliliğinin mavi kuşlar üzerindeki etkilerini inceleyen araştırmalar, yüksek ses seviyelerinin üreme başarısını olumsuz etkileyebileceğini ortaya koymuştur. Hayvanlar, yön bulmak, avcılardan kaçmak, yiyecek ve eş bulmak gibi çeşitli nedenlerle seslerini kullanır. Gürültü kirliliği, bu görevleri yerine getirmelerini zorlaştırır ve bu da hayatta kalma yeteneklerini tehdit eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Modern dünyanın görünmez tehlikelerinden olan gürültü kirliliğini en aza indirmek, tıpkı temiz hava ve su gibi bir yaşam hakkı olarak görülmelidir. Bu konuda daha fazla bilinçlenmek ve özellikle şehirlerde sessiz alanlar oluşturmak geleceğin en önemli çevre hareketlerinden biri olabilir.

     

    Dünya genelinde bu alanda yürütülen projeler giderek daha fazla görünürlük kazanıyor. “Sessiz Şehirler Hareketi”, şehirlerin daha sakin, çevre dostu ve huzurlu yaşam alanları oluşturmasını teşvik eden uluslararası bir hareket olarak ön plana çıkıyor. “Avrupa Gürültü Direktifi” Avrupa’daki şehirlerde gürültü haritaları çıkarılmasını ve aşırı gürültüye maruz kalan bölgeler için önlemler alınmasını zorunlu kılıyor. UNESCO’nun desteklediği “Sessiz Alanlar Projesi” ise şehir içinde doğal sessizlik bölgeleri oluşturarak insanların huzurlu alanlara erişimini sağlamayı amaçlıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Ülkemizde gürültü kirliliğini önlemeye yönelik yürütülen çalışmaların başında “Çevresel Gürültünün Değerlendirilmesi ve Yönetimi Yönetmeliği” gelmektedir. Bu yönetmelik kapsamında gürültü haritaları hazırlanmakta ve ses yalıtımı kurallarının uygulanması gibi düzenlemeler hayata geçirilmektedir. Belediyeler, parklar ve doğal yürüyüş alanları oluşturarak şehir içindeki gürültüyü azaltmaya çalışmaktadır. Özellikle otoyol kenarlarında kullanılan ses yalıtımlı bariyerler sayesinde çevredeki gürültü seviyesi düşürülmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Uzmanlara göre, şehirlerde yeşil alanların artırılması ve ses yalıtımlı yapıların teşvik edilmesi çevresel gürültüyü önemli ölçüde azaltabilir. Elektrikli araçların yaygınlaştırılması, toplu taşımaya öncelik verilmesi ve bisiklet gibi sessiz ulaşım alternatiflerinin desteklenmesi ise trafik kaynaklı gürültünün önüne geçilmesine yardımcı olabilir. Endüstriyel ve kentsel alanlarda gürültü sınırlarının net biçimde belirlenmesi, denetimlerin sıklaştırılması ve bilinçlendirme kampanyalarının düzenlenmesi hem bireylerin hem de işletmelerin bu konuda daha duyarlı hareket etmesini sağlayabilir. Doğanın dengesini korumak, sessiz ve uyumlu bir çevre oluşturmak, canlıların yaşam alanlarını sürdürülebilir kılmak hepimizin sorumluluğudur. Gürültüsüz bir dünya, yalnızca kuşlar ve diğer canlılar için değil, insan sağlığı ve yaşam kalitesi için de büyük bir kazanç olacaktır.

  • FLORANSA’NIN EŞSİZ MİMARİLERİNE BİR DE BU AÇIDAN BAKIN

    Romalılar tarafından M.S. 59’da kurulan ve 2000 yıldır medeniyete ev sahipliği yapan Floransa; mimarisi, kültürel yapısı, sanat ve düşünce alanında dünyaca ünlü eşsiz bir turizm kenti. Toskana bölgesinin başkenti, Rönesans’ın doğduğu topraklarda yer alan Floransa; İtalya’nın en önemli tarihi şehirlerinden bir tanesi. UNESCO tarafından birçok yapının koruma altına alındığı kentin en görkemli mimarilerine tepeden bakarak şehirde nasıl konumlandığını ve kent kimliğine nasıl bir bütünlük kazandırdığını fotoğrafları ile listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en büyük beşinci Hristiyan kilisesi “Duomo” ya da “Santa Maria del Fiore” olarak da bilinen katedral, 1296-1436 arasında gotik tarzda inşa edilir. Renkli mermerler ile dış cephesi kaplanan yapının içerisindeki asansörle en üst kata çıkarak kentin manzarasını izlemek mümkün. Ayrıca katedralin en tepe noktasında Hz. İsa’nın annesi Meryem’in tamamen altından yapılan ünlü Madonna ve çocuğunun heykeli bulunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İtalya’nın en eski ve en ünlü köprüsü “Ponte Vecciho”, 32 metre genişliğe sahip ve üzerinde çoğunlukla kuyumcu dükkânları bulunur. 1345’te yaşanan sel baskınında zarar gören yapı onarıldıktan sonra bugünkü halini alarak günümüze ulaşır. II. Dünya Savaşı’nda Almanya, köprüler şehri olarak anılan Floransa’daki tüm köprüleri bombalasa da Ponte Vecciho’yu es geçer ve savaş sırasında Floransa’nın ayakta kalan tek köprüsü olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1059-1128 yılları arasında Romanesk tarzda inşa edilen vaftizhane, şehrin en eski yapılarından biri. 19. yüzyılın sonuna kadar bütün Floransalı Katoliklerin vaftiz edildiği mekânda pek çok sanatçı ve İlahi Komedya eseriyle ünlü İtalyan şair ve siyasetçi Dante Alighieri de vaftiz edilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Türkçede Eski Saray olarak geçen Vecchio Sarayı, Rönesans döneminde idari bina olarak kullanılmıştır. İhtişamlı bir geçmişe sahip olan saray, günümüzde Floransa’nın geçirdiği dönemleri anlatan bir sanat ve tarih müzesine dönüşmüş durumda. Saray; biçimsel dengesi, çok sayıda heykeli, üç avlusu ve 1583’ten kalma bir astronomik saat içeren kulesiyle de ünlüdür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1294’te başka bir yapının üzerine inşa edilen Santa Croce Bazilikası; Michelangelo, Galileo, Machiavelli ve Marconi gibi isimlerin mezar yeri. Floransa’daki 16 şapel arasında en ünlüsü olan bazilika, 1442’de Papa tarafından kutsanır. 115 metre uzunluğundaki “Aziz Francis Haçı”, yapının en dikkat çeken detaylarından biri. Bazilikanın içerisinde Brunelleschi, Giotto ve Donatello gibi Rönesans döneminin önemli sanatçılarına ait freskler sergilenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1458’de inşasına başlanan ve Floransa’nın en büyük Rönesans sarayı olan Palazzo Pitti, 1549’da Medici ailesi tarafından satın alındıktan sonra Toskana Büyük Dükalığı’na ait en önemli yönetim rezidansı haline gelir. 18. yüzyılda Napolyon tarafından devlet üssü olarak kullanılan yapı, 1919’da kral tarafından İtalyan halkına hediye edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Şehrin en yüksek noktasında bulunan San Miniato al Monte yani Dağ’daki Aziz Minias Bazilikası, oldukça eski bir yapı. İnşasına 11. yüzyılda başlanan bazilikada, Pinokyo’nun yazarı Carlo Collodi ve İtalya’nın en önemli isimlerinin mezarları bulunur. Geometrik mermerle süslenen bazilikada bulunan Hz. İsa mozaiği, 1260’ta; 1499’da çöken çan kulesi 1535’te tamamlanır. 1923 yılında restorasyon çalışmaları yapılan bazilikanın kulesine kalıcı olarak 40 kilodan fazla dört çan yerleştirilerek bugünkü halini alır.

  • GÜNEŞ DOĞMAYAN ŞEHİRLER

    Kış aylarında Kuzey Kutup Dairesi ve çevresindeki bazı şehirlerde “kutup gecesi” olarak adlandırılan etkileyici bir doğa olayı yaşanır. Bu durum, Dünya’nın eksen eğikliği nedeniyle Güneş ışıklarının belirli bölgelere birkaç gün ila birkaç ay boyunca ulaşamamasından kaynaklanır. Güneş’in doğmadığı bu dönem, şehirler doğal güzellikleri ve eşsiz atmosferleriyle ön plana çıkar. Büyüleyici manzaraları ve kuzey ışıkları gibi eşsiz görsel şölenleriyle bu şehirler, her yıl dünyanın dört bir yanından ziyaretçi çeker. İşte, kış aylarında Güneş’in doğmadığı ve kuzey ışıklarına ev sahipliği yapan bazı şehirler…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Longyearbyen, Norveç” title_font_size=”13″]

    Ekim ayının ortasından şubat ayının ortasına kadar, yaklaşık dört ay boyunca Güneş’in doğmadığı Longyearbyen, Norveç’in Svalbard takımadalarının başkentidir. Kutup gecesinin en uzun sürdüğü yerlerden biri olan Longyearbyen, Dünya’nın Kuzey Kutbu’nu çevreleyen Arktik bölgesinde yer alır ve buzul çölü ile vahşi doğasıyla tanınır. Kuzey Işıkları’nın büyüleyici manzaraları altında dört ay karanlıkta kalan Longyearbyen, yaklaşık iki buçuk ay boyunca gece ve gündüz arasında hiçbir fark olmadan tamamen karanlıktır. “Mavi saat” olarak adlandırılan bu dönemdeki kutup geceleri tüm gün süren muhteşem bir “alacakaranlık” ile başlar ve sona erer.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Qaanaaq, Grönland” title_font_size=”13″]

    Kasım ayının sonlarından şubat ayının ortasına kadar yaklaşık üç ay boyunca gece karanlığında kalan Qaanaaq, Grönland’ın kuzeybatısında, Dünya’nın en uzak yerleşim yerlerinden biri olarak bilinir. Kutup ayılarının doğal yaşam alanlarına oldukça yakın olan Qaanaaq, yaz aylarında Güneş’in beş ay boyunca batmadığı, kış aylarında ise hiç doğmadığı eşsiz bir coğrafyaya sahiptir. Kutup gecesi, kasaba halkı için önemli bir dönemi temsil eder. Güneş’in geri dönüşü olan 17 Şubat, yerel halk tarafından “Kaperlak” adıyla büyük bir coşkuyla kutlanır. Kasım ve şubat arasındaki bu karanlık dönem, aynı zamanda Kuzey Işıkları’nı izlemek için en uygun zamanlardan biridir. Qaanaaq, bu eşsiz doğa olaylarına tanıklık etmek isteyen ziyaretçiler için de büyüleyici bir destinasyondur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Utqiaġvik, Alaska, ABD” title_font_size=”13″]

    Alaska’nın ve Dünya’nın en kuzeyindeki yerleşim yeri olan Utqiaġvik (eski adıyla Barrow), kutup gecesinin en uzun yaşandığı bölgelerden biridir. Kış boyunca karanlık hâkim olurken, yaz aylarında “gece yarısı güneşi” adı verilen doğa olayı gözlemlenir. Utqiaġvik’te, 18 Kasım’dan 23 Ocak’a kadar Güneş hiç doğmaz. İki aydan uzun süren bu kutup geceleri, aynı zamanda Kuzey Işıkları’nı izlemek için eşsiz bir fırsat sunar. Alaska’nın diğer şehirleriyle karayolu bağlantısı olmayan Utqiaġvik, denize yakın konumu sayesinde balina, kutup ayısı ve fok gibi hayvanların doğal yaşam alanı olarak dikkat çeker.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ivalo, Finlandiya” title_font_size=”13″]

    Finlandiya’da, Kuzey Kutup Dairesi’nin hemen kuzeyinde yer alan Ivalo, kasım ayının sonundan ocak ayının ortasına kadar yaklaşık 50 gün süren kutup gecesi dönemine ev sahipliği yapar. Sakin atmosferi ve Kuzey Işıkları ile tanınan Ivalo, bu eşsiz doğa olayını izlemek için Dünya’nın en iyi konumlarından biri olarak kabul edilir. Kutup gecesi döneminde sıklıkla görülen Kuzey Işıkları, özel olarak tasarlanmış cam iglolarda ya da açık gökyüzü altında yapılan safari turlarıyla izlenebilir. Ayrıca, bu dönemde beyaz kar örtüsü, karanlık günleri aydınlatarak bölgeye büyüleyici bir atmosfer kazandırır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Murmansk, Rusya” title_font_size=”13″]

    Rusya’nın kuzeybatısında, Kuzey Kutup Dairesi’nin hemen kuzeyinde yer alan Murmansk, Dünya’nın en büyük kutup şehri olarak bilinir. II. Dünya Savaşı sırasında stratejik bir liman olarak büyük önem kazanan şehir, sert kış iklimine rağmen etkileyici bir doğaya sahiptir. Murmansk’ta kutup gecesi dönemi genellikle 2 Aralık’tan 11 Ocak’a kadar sürer ve yaklaşık 40 gün boyunca devam eder. Ancak bu süre boyunca hava tamamen karanlık değildir; özellikle öğle saatlerinde kısa bir alacakaranlık yaşanır. Bu esnada gökyüzü mavi ve kırmızı tonlarda büyüleyici renklere bürünerek doğanın adeta bir sanat eseri sunmasını sağlar. Murmansk, kış aylarında sunduğu çeşitli aktivitelerle de dikkat çeker. Husky köpekleriyle kızak turları, Khibiny Dağları’nda kar motosikleti gezileri gibi etkinlikler turistlere unutulmaz deneyimler sunar. Ayrıca, Kuzey Işıkları’nı izlemek için de ideal bir lokasyon olarak öne çıkar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kiruna, İsveç” title_font_size=”13″]

    İsveç’in kuzeyinde, madenleriyle ünlü Kiruna’da kutup gecesi dönemi yaklaşık bir ay sürer. Aralık ayında başlayıp ocak ayında sona eren bu dönemde, turistler Kuzey Işıkları’nı izlemek ve buz otellerde konaklamak için bölgeyi ziyaret eder. Ayrıca, Kiruna’nın Dünya’nın en büyük yeraltı demir madeni olan LKAB ile olan bağlantısı, şehri endüstriyel ve turistik açıdan da özel kılar. Şehir aynı zamanda 40 yıldır düzenlenen Kiruna Kar Festivali’ne ev sahipliği yapar. Bu festival kapsamında kar heykel yarışmaları, kızak yarışları ve yerel kültürü tanıtan eğlenceler düzenlenir. Doğa ve kültürle harmanlanan bu etkinlikler, ziyaretçilere Arktik kuşak yaşam tarzını yakından tanıma fırsatı sunar.

  • TARİHİ GÜZELLİKLERİYLE BARTIN

    Karadeniz’in yeşilini ve doğasının güzelliğini sonuna kadar hissedebileceğiniz şehirlerden biri olan Bartın kendine has şivesiyle, evleriyle, tarihi güzellikleriyle Türkiye’nin sevilen illerinden biridir. Bu yazımızda Bartın hakkında pek çok bilgi paylaşacağız ancak önce en ilginç olanı ile başlayalım. Antik çağda Parthenios adı verilen Bartın Irmağı’nın kenarında kurulan kentin, daha önce Parthenia olarak anıldığını ve zamanla Bartın’a dönüştüğünü biliyor muydunuz? Mimarisinden kültürüne, mutfağından tarihine birçok kendine özgü zenginliğe ev sahipliği yapan Bartın’ı 6 madde ile listemize konuk ediyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Karadeniz Bölgesi’nin en yağış alan şehirlerinden biri olan Bartın’ın %40’ı ormanlarla kaplıdır; yazlar yağmurlu ve serin geçerken, kışlar oldukça soğuk olur. Amasra, Kurcaşile ve Ulus ilçelerine sahip olan Bartın aynı zamanda Türkiye’nin en küçük şehirlerinden de biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Bartın denince akla ilk gelenlerden biri kendine has güzellikteki evlerdir. Ahşaptan yapılan ve özel bir mimariye sahip olan bu evler Bartın’ın tarihi zenginliklerindendir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Ekonomisi tarım, ormancılık ve madenciliğe dayanan Bartın’ın toprakları çok verimlidir bu nedenle tarım faaliyetleri oldukça fazladır. Buğday, arpa, fasulye, mısır, elma ve armut başlıca yetiştirilen mahsullerdendir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Bartın özellikle yaz turizmi bakımından önemli bir konumdadır; muhteşem manzaraya sahip yaylaları, yemyeşil doğası ve tertemiz havasıyla pek çok aktiviteye ev sahipliği yapar. Bunların başında doğa yürüyüşleri, avcılık ve olta balıkçılığı gelir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Pek çok doğal ve tarihi güzelliğe sahip olan Bartın’da başlıca gezilecek yerlerden birkaçı; Güzelcehisar, İnkumu Plajı, Göldere Şelalesi, Bartın Şehir Hamamı, Amasra Hamamı, Yeraltı Çarşısı, Hisarkale Mahzeni, Amasra Kalesi, Taşhan, Tekkeönü Kalesi’dir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Bartın’ın mutfağı ayrı bir lezzet şöleni sunar. Özellikle etli, sebzeli, hamur işli ve zeytinyağlı yemekler mutfağın gözdesidir. Kendine has lezzetler arasında en dikkat çekenler pum pum çorbası, yumurtalı isput, kabak burması ve pirinçli mantıdır.

  • ROMANTİK ŞEHİRLER

    Bazı şehirler vardır ki, her köşesinde duyguların en güzel hâli hissedilir. Göz alıcı manzaraları, tarihî dokusu ve büyüleyici atmosferiyle, burada geçirilen anlar hafızalara kazınır. Mavi gökyüzü altında yürüyen çiftler, dar sokaklarda kayboldukça şehrin ruhunu keşfeder ve unutulmaz anılar biriktirir. Bu yazımızda en romantik şehirleri sizler için listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Filmlere, şarkılara ve kitaplara konu olan İstanbul, rengârenk semtleri ve adalarıyla dünyanın en büyüleyici şehirlerinden biri. Pierre Loti, Moda, Balat gibi semtleri, kendine özgü atmosferiyle ziyaretçilerini etkiler. Asırlar boyu pek çok medeniyete ev sahipliği yapmış bu şehirde, Boğaz’ın eşsiz manzarası eşliğinde yapılacak bir vapur turu, unutulmaz bir deneyim sunar. Galata Kulesi ve Kız Kulesi’nin aşk dolu rivayetleri ise şehrin silüetine daha da romantik bir hava katar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Moda, bilim, sanat, finans ve ticaretin merkezi olan başkent, her köşesinde kendine özgü estetiğiyle ziyaretçilerini büyüleyen bir şehir. Işıltılı Eiffel Kulesi’ni görmek, Seine Nehri kenarında yürümek, tarihî ve dar sokaklarda kaybolmak, kafelerde kahve yudumlamak burada geçirilen her anı unutulmaz kılar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Venedik, tarihî kanalları, gondolları, zarif mimarisi ve ünlü mekânlarıyla her adımda göz alıcı bir manzara sunar. San Marco Meydanı ve Rialto Köprüsü gibi simgeleriyle, her köşesi büyüleyici bir havaya sahiptir. 12. yüzyılda inşa edilen Rialto Köprüsü, “para köprüsü” olarak bilinse de sandalla yapılan romantik bir gezintide âdeta bir sevda köprüsüne dönüşür. Roma İmparatorluğu ve Orta Çağ’dan kalma görkemli binaları, sokak müzisyenlerinin melodileri ve kafelerden yükselen müzik tınıları, Venedik’e oldukça romantik bir hava katıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Avrupa’nın masalsı şehri Prag, gotik mimarisi, tarihî köprüleri ve görkemli kale manzarasıyla turistlerin ilgisini çeken büyülü şehirlerden biridir. Ancak şehri romantikleştiren asıl unsurlar, doğa ve sanatın mükemmel uyumunda gizli. Klasik Batı mimarisinin en zarif örneklerinin meydanları süslediği Prag’ın her köşesi âdeta bir sanat galerisi gibi. Doğanın gizemi ve cazibesiyle birleşen bu eşsiz atmosfer, Vltava Nehri kıyısındaki bir yürüyüşü bile özel bir deneyime dönüştürüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Japonya tarihinin en iyi korunan şehirlerinden biri olan Kyoto, geleneksel Japon kültürü, tapınakları ve çay bahçeleriyle ünlüdür. Ancak, şehri gerçekten büyüleyici kılan şey, Japon kültüründe önemli bir yere sahip olan Sakura (kiraz çiçeği) mevsiminde büründüğü o masalsı atmosferdir. Yılda sadece bir kez, mart ayının sonu ile nisan ayının başlarında açan sakuralar, âşıkları büyüleyen bir manzara sunar. Kırmızıdan pembeye değişen tonlarıyla süzülen sakura çiçekleri, Kyoto’nun ahşap yapılarının sadeliğiyle birleşerek, oldukça etkileyici bir görüntü oluşturur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Akdeniz ikliminin ılık bir bahar gününde güneşin batışını izlemek için en ideal şehirlerden biri olan Barselona, Gaudi’nin tarihî eserleri, plajları ve sokaklarıyla ziyaretçilerine büyüleyici bir atmosfer sunar. 19. yüzyılda yaşamış olan ve Art Nouveau akımının İspanya’daki öncüsü kabul edilen Gaudi, mimari dehasını şehrin pek çok farklı noktasında sergilemiştir. 1882’de inşasına başlanan ve bir yıl sonra Gaudi’ye teslim edilen, ülkenin en önemli yapılarından biri olan Sagrada Familia (Kutsal Aile) Bazilikası, bugün hâlâ tamamlanmamış bir başyapıt olarak yükselmeye devam ediyor. 1926’da bazilikayı bitiremeden vefat eden Gaudi’nin mirası göklerde yükselmeye devam ediyor ve her sene yapıya yeni mimari ögeler ekleniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Tangonun doğduğu şehir Buenos Aires, sokaklarında yankılanan melodilerle âdeta bir sevda senfonisi fısıldar. 19. yüzyılda ortaya çıkan, kentin kimliğine işlemiş tango şarkıları eşliğinde Buenos Aires’in en ikonik noktalarından biri olan San Telmo Mahallesi’nin taş döşeli sokakları ve tarihî binaları hem nostaljik hem de coşkulu bir atmosfer sunar. Ayrıca La Boca’nın renkli evleri ve Caminito Sokağı’ndaki canlı performanslar, Buenos Aires’i her adımda sanat ile buluşturur. Rosedal Parkı’ndaki gül bahçeleri, doğayla iç içe vakit geçirmek isteyen ve bu özel anlarını fotoğraflamak isteyen çiftler için en ideal yerlerden biridir.

  • ÇÖL ORTASINDA DANTEL GİBİ İŞLENMİŞ BİR ŞEHİR

    Arap Yarımadası’nın güneydoğusunda yer alan ve Antik Roma kaynaklarında “Talihli Arabistan” olarak geçen Yemen’in tarihi çok eskilere uzanıyor. Geçmişte dokumacılık ve kuyumculuk merkezi olan ülkenin başkenti ise, köklü kültürü ve yapıları ile kendine has dokusunu korumayı başarmış. Tarihteki ilk apartmanların inşa edildiği San’a, eski medeniyetlerden olduğu kadar Osmanlı İmparatorluğu’ndan da izler taşıyor. Özgün mimarisi ile hayranlık uyandıran başkent hakkındaki bilgileri yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Yemen’in başkenti San’a’da ilk yerleşim tarihi, M.Ö. 3000’li yılların ortalarında hüküm süren Maîn Krallığı’na kadar uzanıyor. Ancak bundan önce de şehrin yerleşim yeri olduğuna ve Hz. Nuh’un oğlu Sam tarafından kurulduğuna dair yaygın bir inanış var. Bu yüzden “Sam’ın Şehri” de deniliyor. Şehirde zamanla birçok devlet kurulmuş ve farklı medeniyetlerin bıraktığı izler şehrin özgün dokusunu katman katman oluşturmuş. İslam dininin ilk yılları olan 600’lü yıllarda İslam’ı kabul eden San’a halkı, en önemli İslami eserleri de bu şehirde inşa etmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    San’a, “Eski Şehir” ve “Yeni Şehir” olarak ikiye ayrılıyor. Koruma altındaki tarihi yerler daha küçük bir alanı kaplayan “Eski Şehir”de; 1960’larda yükselen modern anlamdaki şehir ise “Yeni Şehir” kısmında yer alıyor. Eski Şehir’deki “dünyanın en eski yerleşim yerleri” sit alanı olarak koruma altına alınıp 1986’da UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne eklenmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    9. yüzyıldan önce inşa edilen binlerce konut ve İslam’ın ilk dönemlerinde yapılan yüzden fazla caminin çoğu kırmızı bazalt kayadan yükseliyor. Alt kısımları bazalt taşlardan, üst katları ise kâgirden yapılan çok katlı kerpiç evler birbiriyle olan uyumu ile dikkat çekiyor. Dünyanın ilk gökdelenleri olarak kabul edilen bu çok katlı binalardaki kemerlerle süslenmiş pencereler ahenk içinde. Basit malzemelerle şaşaalı yapılar inşa etmeyi başaran şehrin etrafı ise büyük bir surla çevrili…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kerpiç yapının dayanıksızlığı sebebiyle mahalledeki evlerin ayakta kalabilmesi için sürekli onarım ve bakım yapılması gerekiyor. Toprak malzemeden yapılan kerpiç evlerde misafirlerin ağırlandığı genişçe bir sofa, üst katla bağlantıyı sağlayan dar bir merdiven ve üst katlardaki dar yatak odaları geleneksel evlerin tipik mimari özellikleri arasında yer alıyor. Çatıları düz olan evlerin en üst bölümünde ise “mafraj” adı verilen ve ev sahibinin günün büyük bölümünü geçirdiği özel bir alan bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    6 ila 9 metre arasında değişen yükseklikteki duvarlarıyla şehri saran ve koruma altına alan surların geçmişte yedi kapısı bulunuyormuş. Ancak günümüze sadece 17. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu tarafından onarılan “Yemen Kapısı” (Bab el-Yemen) ulaşabilmiş durumda. Yemen Kapısı’ndan giriş yaptıktan hemen sonra 1516’da Osmanlı himayesine giren Yemen’de inşa edilen ilk cami olan Bekiriye Camii ile dünyanın en eski üçüncü camisi Camiu’l Kebir (Ulu Camii) bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Hz. Peygamber’in davetiyle Müslüman olan Yemen valisi Bâzân, 630 senesinde Camiu’l Kebir’in bulunduğu yere İslam âleminin ilk mescitlerden birini yaptırmış. 16. yüzyılda tadilat gören mescidin bakımı Osmanlı döneminde de devam etmiş; çevresine bir hapishane ve askeri garnizon eklenmiş. Kimi alanları beyaza boyalı olan cami ile mescit, 2003’te tekrar restore edilerek güçlendirilmiş. Ayrıca mescidi özel kılan bir diğer unsur, Hz. Ali’nin Hilafet dönemine ait olduğu tahmin edilen 12 adet el yazması Kur’an-ı Kerim’in bu mescitte bulunması…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Şehrin önemli mimarileri arasında yer alan ve alışageldiğimiz müzelerden oldukça farklı olan Ulusal Müze, Arap Yarımadası’ndaki en büyük müzelerden biri. Aslında eski bir askeri hastane olsa da restorasyondan sonra Yemen tarihi hakkında eserlerin sergilendiği bir müzeye dönüştürülmüş. Müzenin bir kısmında Yemen’de hüküm sürmüş İslam öncesi dönemdeki Sebe ve Hadramut krallıklarına ait heykeller ve yapıtlar; müzenin diğer kısmında ise İslam dönemine ait eserler sergileniyor.

  • YEMYEŞİL DOĞASIYLA RİZE

    Coşkun akan dereleri, yaylaları, tarihi kemer köprüleri, dik yamaçlı vadileri, horonu, fıkraları ve şivesiyle ülkemizin en kendine has şehirlerinden biridir Rize. Aniden inen sis ve yağan yağmurun ardından açan güneşiyle bir günde farklı iklimlerin yaşandığı Rize’nin tarihle iç içe geçmiş doğal güzelliklerini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Rize Kalesi” title_font_size=”13″]

    Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından restore edilen Rize Kalesi, şehri seyretmek için harika bir konumda yer alıyor. İç kale, aşağı kale, dış kale kalıntıları ve surlar olarak toplamda dört farklı bölümden oluşan Rize Kalesi’nin iç kalesi, I. Justinianus (527-565) döneminde, aşağı kalenin ise 13. yüzyılda inşa edildiği düşünülüyor. Dış kale kalıntıları ve surlar, dayanıklılığı ile bilinen ve uzun ömürlü olan, işlemesi kolay yontu taş ve eskiden çimentonun yerine kullanılan Horasan harcı ile inşa edilmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kıbledağı Camii ” title_font_size=”13″]

    Güneysu ilçesinin yol boyu uzanan çay bahçeleri ve bacasından dumanı tüten evlerinden sonra bir sinema filminin içindeymiş hissi oluşturan Kıbledağı Tepesi’nde bulunan Kıbledağı Camii, denizden 1330 metre yüksekte yer alıyor. Bu konum onu Karadeniz Bölgesi’nin en yüksek camisi yapıyor. Dağ sporları için de uygun bir yürüyüş parkuruna sahip olan Kıbledağı Camii, 1800’lü yıllarda Meşula Mehmet Efendi ve Kuş Ahmed Efendi tarafından ahşap bir mescit olarak inşa edilmiş. Ahşap yapıda olduğu için 1960 yılında çıkan yangında tamamen yanınca, bölge ahalisi zemini büyük düz taşlarla kaplayarak açık hava namazgâhına dönüştürmüş ve ibadethane olarak kullanmış. 2010 yılında İstanbul Üsküdar’daki Kuşkonmaz Camii örnek alınarak projelendirilen Kıbledağı Camii, 2015 yılında yeniden ibadete açılmış.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Zil Kale” title_font_size=”13″]

    5. ve 6. yüzyılda ahşap bir yapıyla inşa edildiği tahmin edilen Zil Kale, Fırtına Vadisi’nin yamacında, deniz seviyesinden yaklaşık 750 metre yükseklikte yer alıyor. Dik bir yamaç boyunca uzanan taş basamaklarla girişi sağlanan kalenin içerisinde, gözetleme kuleleri, muhafız odaları ve depo gibi bölümler bulunuyor. Osmanlı döneminde “Aşağı Kale” olarak adlandırılan “Zir Kale”, zamanla “Zil Kale”ye dönüşmüş; ticari ve askerî açıdan önemli olan doğu yolunun gözetlenmesi ve ticaret kervanlarının konaklamasına hizmet etmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kaçkar Dağları Millî Parkı ” title_font_size=”13″]

    1994 yılında millî park ilan edilen Kaçkar Dağları Millî Parkı, Doğu Karadeniz Dağları’nın üç büyük dağı; Üçdoruk (Verçenik), Göller (Hunut) ve Kaçkar Dağları’ndan oluşuyor. Park içerisinde dokuz köy, 33 yayla yerleşimi bulunuyor. Karlı dağların ve krater göllerinin bulunduğu 3992 metre yüksekliğindeki zirveye gitmek çok kolay olmasa da ülkemizin en yağışlı kesiminde bulunmasından dolayı parkı çevreleyen dere ve akarsular benzersiz bir deneyim yaşatıyor. Sekiz adet yürüyüş parkuru ile kampçılık, dağcılık, trekking, piknik için elverişli bir yer olan Kaçkar Dağları Millî Parkı, doğa ve sporseverler için cazibe merkezi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Gelintülü Şelalesi ” title_font_size=”13″]

    Çamlıhemşin’deki Ayder Yaylası’nda yer alan Gelintülü Şelalesi, kaynağını yükseklerde erimiş olan kar kümelerinden alıyor. Yaklaşık 1500 metrekarelik dik akışta yemyeşil ladin ağaçları arasından süzülüp gelen bu şelaleye ismini veren şey ise görüntüsünün gelin duvağına benzemesi. Bu görüntünün tamamı en iyi Ayder’in üst kısmında yer alan Huser Yaylası’ndan görülebiliyor. Türkiye’deki en uzun şelalelerden biri olan Gelintülü, 23 metre yüksekten dökülüp Fırtına Deresi’ne kavuşuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Fırtına Deresi ” title_font_size=”13″]

    Ardeşen ve Çamlıhemşin ilçelerinin sınırları içerisinde yer alan Fırtına Deresi, Doğu Karadeniz’deki en büyük akarsu havzalarından biri olma özelliği taşıyor. Suyunun coşkun aktığı dere, rafting tutkunları için gözde bir merkez. Doğayla baş başa kalmak isteyenlerin uğrak yeri olan derenin çevresinde birçok kafe bulunuyor. Buradan rafting yapanları veya zipline ile derenin diğer kıyısına geçenleri izlemek mümkün.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Şenyuva Köprüsü ” title_font_size=”13″]

    Çamlıhemşin’in Şenyuva köyünde, Fırtına Deresi üzerinde yer alan, 1696 yılında, moloz ve kesme taş kullanılarak inşa edilen köprü; iki mesnetli, tek gözlü ve yuvarlak kemerli yapısıyla yörenin en eski köprülerinden biri. 40 metre uzunluğunda, 20 metre yükseklikte olan köprü, gelin ve damatların yanı sıra yolu Çamlıhemşin’den geçen herkesin mola verdiği bir yere dönüşmüş durumda.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Atatürk Evi Müzesi / Mehmet Mataracı Konağı ” title_font_size=”13″]

    Atatürk, 1924’te çıktığı yurt gezisi sırasında Rize’ye gelmiş ve Mehmet Mataracı’nın misafiri olarak bu evde kalmış. İl merkezindeki Müftü Mahallesi’nde yer alan bina, Atatürk’ün doğumunun 100. yıl dönümünde müzeye dönüştürülmesi için Mataracı ailesi tarafından İl Özel İdaresine bağışlanarak 1985 yılında Rize Atatürk Evi Müzesi olarak hizmete açılmış. 1921 yılında yapılan konak, iç sofalı plana sahip ve üç katlı. Müzede, Mustafa Kemal Atatürk’e ait bazı eşya, konakladığında kaldığı odası ve bölgeden çıkarılan etnografik eserler sergileniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ayder Yaylası” title_font_size=”13″]

    Ladin ve kayın ormanları ile kaplı olan yayla, çevredeki köylülerin ve şehri gezmeye gelenlerin dinlenme yeri olarak kullanılan turistik bir yer. Bungalovdan yayla evi konseptine, aile pansiyonundan otele pek çok konaklama seçeneğini sunan yayla, şehrin yerlileri için de hafta sonu etkinliklerini geçirebileceği bir yer.

  • BAŞKENTLER SERİSİ: CAPE TOWN

    Güney Afrika’nın en eski şehri olan Cape Town, ülkenin üç başkentinden bir tanesi… Afrika Kıtası’nın güney ucundaki bu uzak ülkenin yürütme başkenti Pretoria, yasama başkenti Cape Town, yargı başkenti ise Bloemfontein şehridir. Çok kültürlü bir şehir olan Cape Town, aynı zamanda ülkenin en turistik şehri olma özelliğine de sahip. Doğal güzellikleri, hüzünlü tarihi ve farklı kültürleri kucaklamasıyla ünlü başkentin gözde mekânlarını listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Afrika penguenlerinin doğal yaşam alanı olan Boulders Plajı, okyanus kıyısında 540 milyon yıllık granit kayalar ile çevrili, beyaz kumsallarıyla ün yapmış doğa harikası bir alanda. 1982’de Afrika pengueni kolonilerinin bu alana yerleşmesi ile ünü iyice artan plajın gördüğü yoğun ilgi, bu bölgede yaşayan Afrika penguenlerinin neslinin tükenmesi tehlikesine yol açmış ve penguenler özel koruma altına alınmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Cape Town’un sembolik yerlerinin başında gelen Masa Dağı, eşsiz manzarası ve zorlu yürüyüş parkuruyla ünlü… Masa Dağı’nın eteklerinde konumlanmış şehri tepeden görmek isteyenlerin ziyaret ettiği zirveye teleferikle de ulaşmak mümkün. 360 derece dönen teleferikle Cape Town’un etkileyici manzarasının fotoğrafını çekmek isteyenlerin uğrak noktası Masa Dağı oluyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    89 hektarlık bahçesiyle Masa Dağı’nda bulunan Kirstenbosch, ziyaretçilerine her mevsim farklı bir manzara sunuyor. Ulusal Park’ta çok nadir bulunan türünün son örneği endemik türler başta olmak üzere yedi binden fazla bitki çeşidi bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    UNESCO Dünya Miraslar Listesi’nde bulunan Ümit Burnu, Cape Yarımadası’nın güneyindeki en uç noktada yer alıyor. 250 kuş türüne ve zengin bitki örtüsüne sahip alanda bulunan deniz feneri, fotoğraf çekmek isteyenlerin tercihi oluyor. Atlantik ve Hint Okyanusu’nun sularının karıştığı burunda yer alan Ümit Burnu Kalesi, 1666 yılında inşa edilmiş. Kalede bulunan Iziko Müzesinde Afrika kültürüne ait birçok sanat eseri bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Two Oceans Aquarium, Victoria & Alfred Waterfront isimli liman semtinde bulunuyor ve tüm gün çeşitli aktivitelerle ziyaretçilerine keyifli dakikalar yaşatıyor. 1995’te açılan akvaryum; geniş görüş açısına sahip cam duvarlarıyla su altı dünyasına ait canlıları yakından görmenizi sağlıyor. Ziyaretçiler akvaryumda; Atlas Okyanusu galerisi, Holcim Aktivite Merkezi, Cape Fur Fok Sergisi, Hint Okyanusu Galerisi, Deniz Yosunu Orman Sergisi, Sappi Nehri Menderes Sergisi, I&J Yırtıcı Sergi olmak üzere 7 salonu gezebiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Ülkenin en gözde mekânlarından biri olan Bo-Kaap Mahallesi, renkli evleri ve Arnavut taşlı kaldırımlarıyla ünlü… Pastel renkli evlerin âdeta bir resim tablosuna benzediği mahallenin acıklı bir hikâyesi var. 18. yüzyılda Avrupa’ya götürülen kölelere kalacak yer sağlamak için küçük kiralık evler inşa ettiren Hollandalı Jan de Waal, bu mahallenin temelini atmış. Ancak kiralama için bir şartı olmuş, o da bu minik evlerin beyaz renge boyanmasıymış. 1834’te köleliğin kaldırılmasıyla özgürlüklerinin bir ifadesi olarak evleri rengârenk boyayan sürgündeki Afrikalılar bu muhteşem mahalleyi ikonik bir yer hâline dönüştürmüş. Müzeye çevrilen Bo-Kaap’taki en eski binada eski yerleşimcilerin kültürüne ve tarihine ışık tutan eserler sergilenmektedir.

  • İZLANDA’NIN BAŞKENTİ REYKJAVİK

    Vikinglerin ana vatanı olan İzlanda, Kuzey Yarım Küre’nin en kuzeyinde bulunuyor. Doğal güzellikleriyle dikkat çeken ülkenin ismi, “buz ülke” anlamına gelse de Körfez Akıntısı etkisiyle aslında ılıman bir iklime sahip. Yılın farklı mevsimlerinde 24 saat boyunca gece ve gündüz yaşanabilen ülkenin başkenti Reykjavik, yeryüzündeki kutup bölgesine en yakın olan kent. Ülke nüfusunun yarısına ev sahipliği yapan başkentin 10 bin yıl öncesine kadar tamamının buzullarla kaplı olduğu tahmin ediliyor. Bir balıkçı kenti olan Reykjavik’in en dikkat çeken yerlerini listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    İzlanda’nın doğasından ilham alınarak tasarlanan Hallgrimskirkja, şehrin her yerinden görülebilen modern bir kilise. Ülkenin en çok ziyaret edilen turistik yerleri arasında olan kilisede Amerika’ya ilk ayak basan İzlandalı kâşif Leif Ericsson’un heykeli de bulunuyor. İzlanda’nın en büyük kilisesi olma özelliği taşıyan yapı, ismini 17. yüzyılda yaşamış şair ve din adamı olan İzlandalı Hallgrimur Petursson’dan almış.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Suyunun sıcaklığı ortalama 38 derece olan Mavi Lagün, jeotermal bir kaplıca. Şehri ziyaret edenleri romantik görünümüyle büyüleyen Lagün’ün sularının mavi renkte olmasının nedeni, suyun içinde bulunan silika mineralleri… Silis ve kükürt gibi minerallerin bolca bulunduğu bu kaplıca, özellikle sedef gibi cilt hastalığı yaşayanların da uğrak noktası. Mavi Lagün’e ulaşmak için yürünmesi gereken yol ise volkanik kayalardan oluşan eşsiz bir atmosfere sahip.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Reykjavik’in kuruluşunun 200. yıl dönümü şerefine düzenlenen heykel yarışmasında birinci olan Solfar Heykeli, Atlas Okyanusu’ndaki Seabraut Yolu’nda sergileniyor. Eser, İzlandalıların geçmişteki keşfedilmemiş bölge vaadine, umuduna ve özgürlük rüyasına gönderme yapıyor. Bir rüya teknesi veya güneşe övgü olarak sembolize edilen heykelin sanatçısı ise Jon Gunnar Arnason.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Reykjavik’te bir kültür merkezi olan Perlan, kentin en önemli yapılarından biri. Sergi ve konserlerin düzenlendiği yapıda, jeotermal sıcak su bulunan altı büyük tank bulunuyor. İlk açıldığında sıcak su saklama alanı olarak kullanılan Perlan, 1991’de halka açık bir tesise dönüştürülmüş. Binada, İzlanda yaşam tarzını yansıtan bir müze de bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Bir açık hava müzesi olan Reykjavik Kent Müzesi, İzlandalılar hakkında bilgi edinmek isteyenlerin adresi. 18. yüzyılda kentin yeniden planlanması sonucunda eski evleri yıkmak yerine bu açık hava müzesine taşımayı tercih eden kent sakinleri, bu sayede hem kültürlerine dair ögeleri korumuş hem de eskiyi yok etmeden modern bir şehrin kurulmasını sağlamışlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    2011’de açılan Harpa, kentin konferans ve konser etkinliklerine ev sahipliği yapıyor. Aynı zamanda bu mekân, müzikseverlerin de her sene buluştuğu önemli bir yer. Çünkü İzlanda’da Uluslararası Caz Günü, Harpa Konser Salonu’nda düzenleniyor ve dünyanın her noktasından müzisyenler performansını burada sergiliyor. Şehrin kültürel ve sosyal yaşam merkezi olan Harpa, göz alıcı mimarisinde kullanılan çelik çerçeveler ve cam paneller ile asimetrik bir görüntü oluşturuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Reykjavik’in geçmişi hakkında bilgi edinmek isteyenlerin adresi olan Arbaer, kasaba meydanını, köyü ve çiftliği oluşturan 20’den fazla binadan oluşan bir açık hava müzesi. Binaların çoğu Reykjavik şehir merkezinden taşınmış. 1957’ye kadar bir çiftlik olarak kullanılan müzede etnografik eserler ve eski model arabalar da sergileniyor.