Etiket: sanat

  • AŞİNA OLDUĞUMUZ BAZI RESİM TERİMLERİ

    Bu terimlerin anlamlarını bilmek sadece resim sanatıyla uğraşanların değil, resim sergilerine ilgi duyan sanatseverlerin de işine yarayacaktır. Bir sergi kataloğunu ya da duvarda asılı duran bir tablonun açıklama metnini okuyup anlamak eskisine nazaran çok daha kolaylaşacak, bazı terimler ise resmi doğrudan anlamanız konusunda yardımcı olacaktır. Sözü uzatmadan listemize geçelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Perspektif, Kontur, Proporsiyon, Kompozisyon, Kolaj, Paspartu Nedir?” title_font_size=”13″]

    Perspektif, cisimlerin üç boyutlu halini kâğıt üstünde iki boyuta indirirken, gözden uzaklaştıkça küçülüyor ve daralıyormuş gibi görünmesini sağlayan çizim tekniğidir. Resimdeki detayların sınır çizgilerine ise kontur denir. Proporsiyon, resimdeki parçaların birbirine olan oran ve ölçüsüdür. Kompozisyon, bir konunun kâğıt üzerine çizimlerle belirli bir akış içinde yerleştirilmesine denir. Kolaj, farklı malzemelerin bir zemine yapıştırılarak yapıldığı resimlerdir. Resimlerin sergilenmek üzere yapıştırıldığı ve genellikle mukavvadan yapılma çerçeveye ise paspartu denir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kontrast, Ana Renkler, Ara Renkler, Pigment, Tayf, Valör, Lavi Nedir?” title_font_size=”13″]

    Kontrast, birlikte kullanıldıklarında birbirinin gücünü artıran, kuvvetlendiren renklerdir. Ana renkler denince güneş ışıkları içindeki üç renkten söz edilmektedir; onlar sarı, kırmızı ve mavidir. Ara renkler dendiğinde ise akıllara karışımla oluşan renkler gelmelidir. Renkleri meydana getiren moleküllere ise pigment denir. Tayf, gözümüzün görebildiği renklerin hepsine denir. Resimde bir tonun içerdiği ışık ve gölgenin kuvvet değerlerine valör denir. Tek bir rengin tonlarında yapılan resimlere ise lavi denmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yağlı Boya, Guaj Boya, Akrilik Boya, İnceltici, Rötuş, Ritim Nedir?” title_font_size=”13″]

    Yağlı boya, bağlayıcı maddeleri bitki yağı ile pigmentler olan kaliteli bir boya çeşididir. Guaj boya, suyla inceltilen fakat saydamlaşmayan, kâğıtla bütünleşmeyip üstünde bir tabaka oluşturan boya çeşididir. Akrilik boya da su ile inceltilen fakat yağlı boya kıvamında olan, çatlama yapmadığı için resim yapımında çok tercih edilen bir boya çeşididir. Boyayı arzu edilen kıvama getirmek için kullanılan araçlara inceltici denir. Eğer resim tamamlandıktan sonra ufak tefek düzeltmeler yapılıyor ve daha kusursuz hale getirilmeye çalışılıyorsa bu işleme rötuş adı verilir. Ritim ise bir resimdeki bulut gibi şekillerin belli aralıklarla tekrar edilmesine denir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İmge, Natürmort, Lirik Soyutlama, Portre, Figür, Fresk, Galeri Nedir?” title_font_size=”13″]

    İmge, gerçeğin zihinde biçimlenmesi ve yansıtılmasıdır. Natürmort, meyveler, çiçekler gibi cansız doğa resimlerine denmektedir. Lirik soyutlama, resim detaylarının gerçekte göründüğü gibi değil de bir şiirsellik içinde sanatçının iç dünyasının yansıması olarak belirmesidir. Portre, yüzün karakteristik özelliklerinin istenen ölçüde yansıtıldığı resim çalışmalarına denir. Figür, resimde insan ve hayvan şekillerine verilen isimdir. Duvarlara yapılan resimlere ise fresk denir.  Yapılan resimlerin ilgilisine sunulduğu, sergilendiği mekânların adı ise galeridir.

  • METROPOLİTAN SANAT MÜZESİNDE HANGİ ESERLER VAR?

    Manhattan’daki Central Park’ın yanında konumlanan Metropolitan Sanat Müzesi, iki milyondan fazla eserle dünyanın en önemli müzeleri arasında yer alıyor. New York’un en çok ziyaret edilen yerlerinden biri olan müze, yaklaşık beş bin yıllık bir tarihe ev sahipliği yapıyor. Dünyanın kültürel mirasına ait değerli nesne ve sanat koleksiyonlarının bulunduğu müzeye ait bilgileri ve görülmesi gereken başlıca eserleri yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1872’de açılışı yapılan müzede; Afrika, Asya, Avustralya, Bizans, Hint ve İslam sanatından oluşan geniş bir koleksiyon bulunuyor. Amerika Birleşik Devletleri’nin en büyük sanat müzesi olan Metropolitan Sanat Müzesinin binası yıllar içinde büyütülerek günümüzdeki hâlini almış ve bugün, fiziki olarak dünyanın en büyük dördüncü müzesi olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Antik Yunan ve Roma sanatına dair ünlü heykellerin bulunduğu müzenin koleksiyonunda, M.Ö. 4500 ile M.S. 312’ye kadar üretilen eserler bulunuyor. Dünyanın en zengin İslam eserleri koleksiyonlarından birine sahip olan müzede;müzik aletleri, kostümler ve aksesuar koleksiyonlarının yanı sıra Amerikan çağdaş sanatından Avrupalı ressamların eserlerine ve dünyanın dört bir tarafından getirilen savaş aletlerine kadar birçok eser sergileniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Müzenin yoğun ilgi gören bölümünü Antik Mısır uygarlığına ait eserler oluşturuyor. M.Ö. 300 bin ile M.S. 4. yüzyıla kadar uzanan sanatsal, tarihi ve kültürel öneme sahip yaklaşık 26.000 nesne bu alanda sergileniyor. Koleksiyonun yarısından fazlası 1906’da Mısır’da başlatılan, 35 yıllık arkeolojik çalışmalar sonucu elde edilmiş ve müzeye taşınmış. Bütün halde günümüze gelmeyi başarmış tek Mısır tapınağı olan Dendur ise iki bin yıllık tarihi, görkemi ve tüm gizemiyle müzenin popüler eserleri arasında yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Tarih arenasındaki önemli medeniyetlere ait koleksiyonlar kadar müzenin ilgi çeken diğer bölümünü çağdaş sanat eserleri oluşturuyor. Soyut dışavurumcu akımın en önemli temsilcilerinden Amerikalı sanatçı Jackson Pollock’un eserlerinin görüldüğü bölüm, müzenin en çok ziyaret edilen alanlarından bir diğeri.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Ünlü Japon sanatçı Hokusai Katsushika’nın en tanınmış eseri olan Büyük Dalga, “Fuji Dağı’nın Otuz Altı Görünümü” adı verilen bir dizi tahta baskıların bir parçası olarak 1831 civarında yapılmış. 39 cm x 26 cm boyutlarında küçük bir tahtaya yapılan bu baskı, müzenin en çok ilgi gören eserlerinden biri olma özelliği taşıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Gertrude Stein’ın Portresi, İspanyol ressam Pablo Picasso’nun 1905’te başlayıp ertesi yıl tamamladığı; Amerikalı yazar ve sanat koleksiyoncusu Gertrude Stein’ın tuval üzerine yapılmış yağlı boya tablosudur. Müzenin önemli eserlerinden olan bu portre, Picasso’nun “Pembe Dönem”ine ait resimlerinden. Modern sanatın gelişmesinde önemli etkileri olan Picasso, 1905-1907 tarihleri arasında genellikle pembe renk ve tonlarını kullandığı için bu dönem “Pembe Dönem” olarak adlandırılıyor.

  • FÜTÜRİZMİN SANAT VE FİKİR DÜNYASINA ETKİLERİ

    20. yüzyılın başında Avrupa’da ortaya çıkan fütürizm, kültürel mirasımıza pek çok eser ve fikir bırakır. Sanayi Devrimi, buhar enerjisi, makineler ve hızla gelişen yeni teknolojiler; insanların yüzyıllardır pek de değişmeyen dünyasının farklı bir yöne doğru gideceğinin sinyallerini verir. Yeni icatların ve keşiflerin sonucu değişen gündelik hayat, fikir dünyasında da yeni bakış açılarının yeşermesine olanak sağlar. İşte bu noktada İtalya’da filizlenen bir akım hızla tüm dünyanın sanat ve düşünce dünyasına etki eder. Yazımızda fütürizmin ortaya çıkışını ve ardında bıraktığı etkileri okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Türkçeye “gelecekçilik” olarak çevrilen fütürizm, 1909’da İtalya’da ortaya çıkar. İlk olarak resim sanatında belirginleşen bu akım; İtalyan şair, sanat yönetmeni, roman ve oyun yazarı Filippo Tommaso Marinetti‘nin Fransa’da yayın yapan günlük bir gazetede “Manifesto Futurisita” yani “Fütürizm Bildirgesi”ni yayımlaması ile hızla farklı disiplinlerdeki sanat dallarında da yansımasını bulur. Geçmiş ve geleneksel estetik değerleri reddederek, yeni ve modern bir bakış açısı getirmeyi hedefleyen bu akımın savunduğu en önemli argüman ise evrendeki hareketin bir anını tespit etmek değil, hareketin kendini izleyiciye aktarmaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Marinetti, modern teknolojik araçların, otomobil ve uçak ile sanayi şehrinin, insanlığın doğaya karşı zaferi olduğunu savunduğu manifestosunda geçmiş değerlerden arınarak yönümüzü geleceğe çevirmemizi açıklar. 20. yüzyılın başlarında gelişen teknolojiler, hızla büyüyen kent yaşamını oldukça kolaylaştırır ve bu akım hızla takipçi kazanır. Süratin ve teknolojinin önemini ve üstünlüğünü iddialı bir şekilde savunan Marinetti, bir yarış arabasının, klasik Yunan heykellerinden çok daha güzel ve estetik olduğunu iddia eder. Elbette ki o dönemin şartlarında, yeni yeşermeye başlayan bu teknolojiler yüzyıllardır alışılagelen eser, düşünce kalıpları ve teknolojik ürünlerle kıyaslandığında oldukça yenilikçi ve şaşırtıcı olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Resim sanatında etkilerini hemen hissettiren fütürizm akımının takipçileri savundukları bu yeni görüşü “Evrensel Dinamizm” prensibi ile açıklamaya çalışır ve şöyle bir metin yayımlarlar: Gerçekte bulunan nesneler birbirlerinden ve etrafındaki çevrelerden ayrılmış değildir ve resim, bu birliği yansıtmalıdır… Otobüs hareket halinde olduğu için, yol kenarındaki evler arasındaki hareket dinamik değişme halindedir. Evlerin kenarından geçerken otobüsle birlikte harekete geçip sanki kendilerini fırlatıp otobüsle birleşir. Bu dinamizm de resimde tasvir edilmelidir.” Rönesans dönemi eserlerinde sıkça karşımıza çıkan doğayı durağan hâli ile resmetme fikrine karşı çıkan fütüristler; geçmişe, şimdiki zamana, geleceğe ait duyumları aynı anda anlatmaya çalışır. Diğer ülkelerde de yankı bulmaya başlayan bu yeni akımın temsilcileri; canlı, akışkan, hızlı eserler üretirler. Makinelerin yükselmeye başladığı bir dönemde tam da çağın ruhuna uygun eserler ortaya çıkar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Akım kısa bir süre sonra Rusya’da Velemir Hlebinikov ve Mayakovski sayesinde etki alanını genişletmeyi başarır. Mayakovski, şiirleri ve resimleri ile fütürizmi ülkesinde tanıtırken Rus fütüristler kendi manifestolarını bile yayımlarlar: Puşkin, Tolstoy, Dostoyevski reddedilir, şiirde sokak dilinin kullanılması hedeflenir. 1917 Ekim Devrimi’nden sonra da akım giderek güçlenir. Zamanla radikal bir karşı çıkıştan ‘geleceğin tasarlanması’ çabasına dönüşen akım, Avrupa’daki bilim ve sanat dünyasını da etkisi altına alır. Akımın öncü savunucuları arasında Luigi Russolo, Umberto Boccioni yer alırken, Gino Severini, Marcel Duchamp, Francis Picabia, Fernard Léger gibi sanatçılar kübist ve fütürist akımını harmanlayarak resim ve heykel alanında eserler üretirler. Boccioni’nin “Elastiklik”, Severini’nin “Uzayda Küre Şeklinde Genişleme” tabloları fütürizm akımının en önemli eserleri arasında kabul edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Özellikle resim, heykel, seramik, grafik tasarım, iç mimarlık, endüstriyel tasarım, edebiyat, müzik, sinema, tiyatro, moda, mimarlık ve gastronomi alanında etkisini belli eden fütürizm, mimaride de hareketlilik ve dinamizm ilkesinden yola çıkarak oldukça ilginç yapıların inşasına vesile olur. Alışılagelen sade ve düz tasarımların aksine, formların kıvrımlı hatlara ulaştığı tasarımlar ve hareketli formlarla fütürizmin mottosuna uygun yapılar inşa edilir. Teknoloji ve bilimden fazlasıyla beslenen ve desteklenen fütürist mimariyi temsil eden yapıların başında ise İspanya’daki Guggenheim Müzesi gelir. Diğer bir örnek olarak Çin’in başkenti Pekin’de yer alan Galaxy Soho gösterilebilir. Dünyaca ünlü mimar Zaha Hadid tarafından tasarlanan bu yapı, “sonsuz kıvrım” mantığından esinlenilerek inşa edilir. Bilim kurgu filmlerindeki uzay üslerini andıran bu yapının akışkan köprüleri ve koridorları, fütürizmin ruhuna uygun bir şekilde ziyaretçilerini bir uzay yolculuğunda hissettirmeyi başarır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    20. yüzyılda gelişen sinema endüstrisi de fütürizmden beslenen filmlerin çekilmesini sağlar. Bu tarz filmler genel olarak temalarında; zaman yolculuklarına, uzay ya da uzaylı konularına, imkânsız icatlara, yüksek gökdelenler ile yenilmez araba ve uçabilen araçlara yer verir. Bilim kurgu filmleri, senaryolarında fütürizmin ideallerinden sıkça beslenirken, izleyicilere geleceğin refah toplumlarını izletir ve sorgulatır. 1914 yılı fütürist sinema açısından oldukça verimli geçer. Bilim kurgu mantığının temel anlatı yapısını ele alan sanatçılar bu dönemde arka arkaya çektikleri filmler ile fütürizm akımının temsilcileri olurken, konuyla alakası olmayan izleyicilere bile geleceği arzulatmayı başarır. Steven Spielberg tarafından çekilen, Türkçe “Azınlık Raporu” olarak gösterime giren “Minority Report” ise hepimizin bilebileceği fütürist filmler arasında yer alır.

  • GRAVÜR SANATI VE TARİHSEL GELİŞİMİ

    Resim sanatını öncülemesi açısından tarihsel arenada oldukça önemli bir yere sahip olan gravür sanatı, 15. yüzyıldan bu yana sanatçıların özgün eserler ürettiği sanatsal bir alan. Çeşitli materyaller üzerine kazıma veya oyma tekniği ile yapılan bu sanatın tarihsel serüvenini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Fransızca “gravure” sözcüğünden alınan gravür, kazıma resim sanatı demektir. Gravürde genellikle sözlü ve yazılı grafikler ile hikâyeler betimlenir. Bir baskı tekniği olan gravür, matbaacılıkta ve sanat ürünlerinde kullanılmaktadır. Eserlerin çeşitli materyallere kazınması ile oluşturulan gravür, bir kazıma şekli, çukur baskı veya oyma baskı olarak adlandırılabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    15. yüzyıldan sonra ortaya çıkan gravür eserler ince detaylardan oluşmaktadır ve titizlik isteyen bir çalışma gerekmektedir. Muşamba, taş, metal ve ahşap gibi çeşitli materyaller üzerine kazınarak veya taş üzerine yağlı kalem ile işlenerek yapılmaktadır. Ağaç üstüne kazınarak yapılan gravür, bilinen ilk eserler arasında yerini almıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Gravürlerin dünyada ilk örnekleri Batı Avrupa’daki Ren kıyılarında ağaçlar ve taşlar üzerine kazınarak yapılmış olan figürlerdir. Eski zamanlarda dini semboller gravür sanatının konusu olurken, sonraları doğayı ve insanı simgeleyen figürlere de yer verilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Gravür sanatının ilk temsilcisi Fransız Jean Duvet’tir. Flaman ressam Peter Paul Rubens, renkli gravür eserleri ile tanınırken; Hollandalı sanatçı Rembrandt Harmenszoon van Rijn, bakır üzerine yaptığı desenlerle büyük ifade gücü olan eserler üretmiştir. Dünyaca ünlü Alman ressam Albrecht Dürer, bu sanat dalına muhteşem eserler vermiş ve gravür eserleri büyük beğeni toplamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Matbaacılık alanında da sıkça kullanılan gravürleri özellikle 19. yüzyılın sonlarına kadar basımı yapılan kitaplardaki resimlerin kaliteli reprodüksiyonlarında sıkça görmek mümkündür. Genellikle gezi, hayvan ve bitki bilimi kitaplarındaki resimlerin oluşturulması için kullanılan gravürler kimi eserlerde ayrı bir ciltte albüm şeklinde de yayımlanmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    19. yüzyılda Osmanlı döneminde kentin en önemli mimari eserleri gravür sanatının konusu olmuş ve CarI Gustaf Löwenhielm, William Bartlett, Louis-François Cassas gibi birçok ressam; ülkemizdeki sarayların, camilerin ve tarihi yapıların gravür resimlerini yapmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Gravür sanatının diğer sanatlardan en farklı ve belirgin özelliği çoğaltılabilir olmasıdır. Yani aynı resmi ya da figürü istenilen sayıda çoğaltmak mümkündür. Çizgiler ile muhteşem eserler çıkarmaya öncü olan ve resmin sanatının oluşmasına zemin hazırlayan gravürde; ölçü, düzen, titiz çalışma, sabır, incelik, matematiksel kavramlar ve oranlar bu sanat dalının olmazsa olmaz bileşenleri arasında yer alır.

  • AVANGART SANATÇI YAYOİ KUSAMA VE ÜNLÜ ESERLERİ

    Yaşayan en önemli avangart sanatçılardan biri olan Japon Yayoi Kusama, farklı disiplinlerde verdiği eserlerle tanınıyor. Resim, happening, enstalasyon, sinema ve edebiyat alanlarında ürettiği eserlerle dikkat çeken Kusama, uluslararası şöhrete sahip bir sanatçı. II. Dünya Savaşı’ndan sonraki sanatsal gelişmelerden oldukça etkilenen Yayoi Kusama’nın eserlerine ve hayatına kısaca göz atmak için yazımızı okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1929’da Japonya’da doğan Yayoi Kusama, 10 yaşından beri sanatın her dalına yoğun ilgi duyarak yetişti. 10 yaşından beri gördüğü halüsinasyonlardan etkilenerek çizdiği benekler ve ağlar sanatçının tarzının temelini oluşturuyor. İlk kişisel sergisini 1952’de Japonya’da açan Kusama, resim yapmasını istemeyen ve ablası gibi erken yaşta evlenmesini isteyen annesinin baskısı üzerine 1957’de ABD’ye göç etti. 16 yıl kaldığı bu ülkede, pek çok ses getiren happening gerçekleştirdi; puantiye ve nokta desenlerini bulduğu her zemine çizdi. Kusama, performans veya happening işleri ile çok yönlü bir sanatçı olduğunu göstermiş oldu. Happening nedir diye merak edecek olursanız; Amerika’da 1950’lerin sonu 60’ların başında sanatçılar tarafından sergilenen teatral performansın ismidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Film yapımcılığı ve yayıncılık işleriyle de uğraşan Kusama’nın “Silinmişlik Odası” ilk bilinen işleri arasında yer alıyor. Odanın içindeki eşyalar da dahil olmak üzere her şeyin düz beyaza boyandığı bir mekânda, ziyaretçilerden kendilerine verilen yuvarlak formdaki farklı boyut ve şekillerde renkli sticker’ları odada seçtikleri herhangi bir yüzeye yapıştırmaları istenmişti. Yayoi Kusama, “Silinmişlik Odası” ve onu izleyen diğer projeleriyle âdeta bir fenomen haline geldi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Beden, heykel, baskı, seramik, sürrealist, soyut ekspresyonist alanlarda eserler veren Kusama, 2006’daki Singapur Bienali için Orchard Road’daki tüm ağaçları puantiyeli kumaşla kapladı. Yayoi Kusama’nın ünlü kabakları ise sanatçının çocukluk anılarından ilham alıyor. Bu kabak formu, sanatçının 1940’larda Kyoto Belediye Sanat ve El Sanatları Okulunda Japon tarzı resim yani “Nihonga” eğitimi sırasında, sadece eskizlerde tasvir edilerek ortaya çıktı. 1980’ler ve 90’lardan beri sanatsal üretimine yerleşti ve alametifarikası haline geldi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yayoi Kusama’nın en bilindik ve en etkileyici eserleri arasında yer alan “Sonsuzluk Odaları” aynayla kaplı mekânda ziyaretçilerine unutulmaz bir deneyim sundu. 1965’ten beri aklında bu fikrin olduğunu belirten sanatçı, New York’taki David Zwirner Galerisi’nde, tamamen camlarla kaplı 25 metrekarelik mekâna yerleştirdiği LED ışıklar sayesinde uzay deneyimi yaşatan “Sonsuzluk Odaları” ile her yöne doğru sonsuza kadar uzayan bir galaksi görünümü oluşturmayı başardı. Sergide uzun kuyruklar olurken, sanat otoriteleri uzun bir süre bu enstalasyonu tartıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Yayoi Kusama’nın en çok akılda kalan eserlerinden olan “Butterfly” yine sanatçının kendine has stilini yansıtıyor. Yoğun lekeler, puantiyeler ve ağ desenler Kusama’nın düş dünyasının yansımalarının sanata dönüşmüş formu… 1997’de Rice Gallery’de “Dots Obsession” yani “Nokta Takıntısı” adlı eserini sergileyen sanatçı, galerinin tamamında devasa, şekilsiz ve şişirilebilir balonlar kullandı ve bu nesneleri yine imzası olan sarı, pembe, kırmızı puantiyeler ile noktasal desenlere boyadı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Çalışmalarında bal kabağı formunu sıklıkla kullanan Kusama, puantiye desenini de sıkça kullandığı için “Puantiye Kraliçesi” olarak anılıyor. 1973’te ülkesine dönen ve 1977’de gönüllü olarak bir akıl hastanesine yerleşen aykırı sanatçı, burada çok sayıda roman, şiir ve otobiyografi yazarak edebi bir kariyere de imza attı. Gecelerini hastanede, gündüzlerini atölyesinde geçiren üretken sanatçının 2008’de New York’taki Christie’s Müzayede Evi’nde 5.1 milyon dolara sattığı eserinden sonra, “Beyaz No.28” eseri, 2014’te 7 milyon dolara satıldı. Böylelikle Kusama yaşayan en zengin sanatçı unvanının da sahibi oldu.

  • KİNTSUGİ SANATININ İNCELİKLERİ VE ÖĞRETTİKLERİ

    Bir Japon geleneği olan kintsugi; çömlek, vazo, bardak gibi çeşitli seramiklerin kırıldıkları yerden altınla birleştirilmesi sanatıdır. Kırılan bir seramiğin eski halinden daha da değerli olmasını sağlayan kintsugi, bize kusurların ve çatlakların güzelliğini hatırlatır. Bu sanatın tarihini ve altında yatan derin felsefeyi keyifle okumanız dileğiyle…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Kintsugi sanatının nasıl ortaya çıktığıyla ilgili çok eski dönemlere dayanan bir rivayet ile başlayalım: 15. yüzyılda Japon imparatorun çok sevdiği seramik fincanı kırılır. Fincanını tamir olması için Çin’e gönderen imparator sonuçtan hiç memnun kalmaz çünkü fincan metal zımbalar ile tamir edilmiştir ve eskisi gibi değildir. Japon zanaatkârlar imparatorlarının değer verdiği bu fincanı tamir etmek için yeni bir metot geliştirirler. Kırık fincanı altın ile birleştiren zanaatkârlar bu sanatın doğmasını sağlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kintsugide amaç, kırılan nesnenin tamirinde kusurların örtülmesi değil, tam tersine göze çarpması, ortaya çıkarılmasıdır. Bu da eski bir Japon felsefesi olan ‘wabi-sabi’ye dayanmaktadır. Wabi-sabi, kusurları kabul etmek ve o kusurların altında yatan güzelliği görebilmek anlamına gelir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kin altın, Tsugi yamamak anlamındadır ve kintsugi, “altınla birleştirmek” demektir Kırıkların birleştirilmesinde kullanılan altın, kırılan eşyanın eskisinden daha da değerli hâle gelmesini sağlar. Kusurlu olana bakış açımızı değiştiren bu sanatın hedefi, kırılan seramiğin yeni gibi görünmesi değildir; kusurları ile güzelleşmesi, kusurlarına rağmen değerli olmasıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Bir nevi yeniden doğuşu simgeleyen kintsugi, içinde bulunduğumuz tüketim temelli toplumumuz için önemli bir mesaj barındırır. Yırtılan bir giysimizi dikerek yeniden kullanmamıza teşvik eden, bozulan eşyalarımızı tamir ettirerek tüketimi önleyen, kırılmış cam ya da seramik eşyalarımızın kırıldığı için değerini kaybettiği düşüncesinden sıyrılmamızı sağlayan bu felsefe; aslında değerli olan şeyin yeni olmasından kaynaklanmadığını hatırlatır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Normal şartlar altında kırıldığı için çöpe gidecek bir eşyayı eskisinden de değerli hâle getiren bu sanat sadece altın kullanmaz. Gümüş, platin gibi değerli elementlerin de kullanıldığı bu sanatı icra eden ustaların ise sadece sabıra ve parçalanmışlıkların altında yatan güzelliği görebilme yeteneğine ihtiyacı vardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kinstugi sanatı kısaca hiçbir şeyin mükemmel olmak zorunda olmadığını anımsatır. Ne eşyalar ne de insanlar kusursuzdur. Önemli olan bu kusurlarla barışmak, kusurlara rağmen sevmektir. Hayata bakış açımızı değiştiren bu sanata göre; yüzümüzdeki yaşlılık çizgileri, bedenimizdeki yara izleri bizlerin yıllarca hayat ile verdiği mücadelenin izleridir ve bizi daha değerli hâle getirir. Unutmayın ki kusursuzluğu aramak zümrütten yapıldığına inanılan Kaf Dağı’nı aramaktan farksızdır.

  • SANAT VE BİLİM DÜNYASININ EN PRESTİJLİ ÖDÜLLERİ

    20. yüzyıl, kitle iletişim araçlarının yükseldiği, birçok sinema ve basın kuruluşunun köklü birer kuruma dönüştüğü yüzyıl oldu. Bilimsel keşiflerin sonucunda hayatımız hızlı bir şekilde değişirken, sanat dünyası sadece eğlence aracı olmaktan çıktı; yaşam tarzımızı da şekillendirdi. Çok fazla içeriğin ve yapımın üretildiği çağımızda ortak zevk ve fayda sağlayan birçok proje de kendi payına düşeni ödüller sayesinde almış oldu. Bu ödüllerin amacı, izleyicilerin dikkatlerini projelere çekmek kadar, ödül kazanan kişilerin hayatlarını adadıkları işlerini öne çıkarmak ve desteklemek amacını taşımaktadır. Ödül törenleri sayesinde adını tarihe kazıyan birçok isim bugün dahi bu ödüllerle anılmakta… Yazımızda bilim ve sanat dünyasının en prestij sahibi ödüllerini listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en prestijli ödülü olan Nobel Ödülleri, 1901’den beri insanlığa önemli hizmetlerde bulunan bilim insanları, sanatçılar, siyasetçiler ve fikir insanlarına veriliyor. Dinamiti icat eden Alfred Nobel’in vasiyeti ile hayata geçen Nobel Ödülleri, Alfred Nobel’in ölüm yıl dönümü olan 10 Aralık’ta sahiplerini buluyor. Fizik, tıp, edebiyat, ekonomi, kimya ve barış dallarında verilen ödülleri hak eden isimler arasında röntgenin kâşifi Wilhelm Conrad Röntgen, yazar Hermann Karl Hesse, politikacı Winston Churchill, yazar ve düşünür Jean Paul Sartre, Martin Luther King, teorik fizikçi Albert Einstein gibi isimler yer alıyor. Ülkemizin yetiştirdiği önemli bilim insanlarından olan biyokimyager ve moleküler biyolog Aziz Sancar da yaptığı çalışmaları ile 2015 Nobel Kimya Ödülü’nü kazanarak ülkemizi gururlandırmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    21 kategoride verilen Pulitzer Ödülleri, 1917’den beri gazetecilik, müzik, fotoğraf ve edebiyat gibi alanlarda toplumsal fayda sağlamış isimlere veriliyor. Amerika’nın en önemli ödüllerinden olan Pulitzer Ödülleri, gazeteci Joseph Pulitzer tarafından kuruldu. Nisan ayında kazananların açıklandığı ödüller, bağımsız bir heyet tarafından seçilmekte ve Columbia Üniversitesi tarafından takdim edilmektedir. Bu saygın ödülün yanı sıra kazananlara 10 bin dolar ücret ödeniyor ancak bu tutar tamamen sembolik bir rakam…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Amerikan film endüstrisinin bir numaralı ödülü olan Akademi Ödülleri, ilk olarak 1929’da sahiplerini buldu. Her sene düzenli olarak dağıtılan Akademi Ödülleri’nin en iyi sinema filmi, en iyi senaryo, en iyi erkek ve kadın oyuncu, en iyi film müziği, en iyi yabancı film, en iyi animasyon, en iyi kostüm vs. kapsayan; sanatsal ve teknik konuları içeren geniş bir yelpazesi var. Her yıl mayıs ayında gerçekleşen ödül töreni dünyaca ünlü yıldızların bir araya geldiği şaşaalı bir törene dönüşüyor. Art deco tarzındaki ünlü heykelin adı “Akademi Liyakat Ödülü” olmasına rağmen çoğunlukla “Oscar” ismi ile anılıyor. Bir filmin Oscar’a aday olabilmesi için en az 40 dakika olması, Amerika’daki Los Angeles şehrinde en az bir sinema salonunda paralı gösterim gerçekleştirmesi ve en az bir hafta gişelerde durmuş olması gerekiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yine Amerika’dan ancak müzik sektöründen bir ödül! Grammy Ödülleri, 1953’ten bu yana müzik sektöründe başarı yakalamış müzisyenlere veriliyor. İlk olarak “Gramofon Ödülü” ismiyle dağıtılan bu ödülün kazananları, NARAS isimli bir akademi tarafından belirleniyor ve altın kaplama gramofon ile takdim ediliyor. 1957’den beri dağıtılan Grammy Ödülleri, 30 farklı müzik türünü kapsıyor. Bugüne kadar en çok Grammy kazanan müzisyen Macar asıllı orkestra ve opera şefi Sir Georg Solti olurken, Beyonce da en çok ödül kazanan kadın müzisyen olarak tarihe geçti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Brit Ödülleri tıpkı Grammy’deki gibi müzik sektöründe başarı yakalayan müzisyenlere veriliyor ancak bu ödül Birleşik Krallık tarafından dağıtılıyor. 1977’den bu yana her sene gerçekleştirilen ödül töreninin en fazla kazananı 16 ödülle Robbie Williams olurken, ünlü müzik grubu Coldplay 9 kez ödül alarak Brit Ödülleri’ne ismini altın harflerle yazdırmayı başaran müzisyenler oluyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Film sektöründe dağıtılan bir diğer önemli ödül töreni olan Emmy Ödülleri, Amerika’daki en iyi televizyon yapımlarına ve oyuncularına veriliyor. 1949’dan bu yana düzenlenen Emmy Ödülleri’nin kazananları; birbiriyle bağlantısı olan ancak birbirinden tamamen bağımsız üç farklı kuruluş tarafından seçilmekte ve takdim edilmektedir. Birleşik Devletler dışında üretilen programların da ödüllendirildiği bu organizasyonun ödülü ise elinde atom tutan kanatlı kadın heykelciği olurken, heykelcikteki kanatlar sanatın ilham perisini, atom ise bilimi temsil ediyor. Emmy Ödül heykelleri Kansas’ta bulunan El Dorado Correctional Facility isimli özel bir şirket tarafından maksimum güvenlik önlemleri alınarak hazırlanıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Açılımı “British Academy of Film and Television Arts” olan BAFTA Ödülleri, 1947’den bu yana Birleşik Krallık’ta takdim ediliyor. Sinema ve televizyon yapımlarında öne çıkan ve büyük başarı elde eden projelere verilen ödül, dokuz farklı kategoride dağıtılıyor. En iyi film, en iyi yönetmen, en iyi erkek oyuncu, en iyi kadın oyuncu, en iyi yardımcı erkek oyuncu, en iyi yardımcı kadın oyuncu, en iyi özgün senaryo, en iyi uyarlama senaryo ve en iyi video oyunu ödülleriyle öne çıkan BAFTA’nın ana ofisi Londra’da ancak İskoçya, Galler, New York, Kaliforniya’da da ofisleri bulunuyor. Ödülün heykelciği Amerikalı heykeltraş Mitzi Cunliffe tarafından tasarlanmış bir tiyatro maskesidir ve 1955’te tasarlanmıştır.

  • RENKLERİN BÜYÜLÜ DÜNYASI: CAMALTI RESİM SANATI

    Camaltı resim sanatı, binlerce yıllık geçmişe sahip zengin desenleri, incelikli işçiliği ve estetik güzelliğiyle günümüzde hâlâ yaşayan kültürel mirasımızın önemli parçalarından biridir. Halk ressamları tarafından toplumumuzun kültürü ve gelenekleri doğrultusunda inanç ve duygularını dile getiren camaltı resim sanatının detaylarını yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1# ” title_font_size=”13″]

    Camaltı sanatı, Anadolu’nun eski medeniyetlerinden beri var olan bir sanattır. Özellikle Selçuklu minyatürleri ve mimarisinde sıklıkla kullanılan camaltı süslemeler, o dönemin sanat anlayışına dair izler taşır. Camaltı resim tekniği, cam yüzeye su bazlı boyalar olan toz boya, sulu boya, guaj boya, cam boyası ya da akrilik boyalarla çalışılan bir çeşit resimleme tekniğidir. Bu tekniğin zorluğu, camın üzerine çizilen motifin gerçekte ters görünmesidir. Soldaki figürün sağda bulunacağını ve rötuş yapılmayacağı hesaba katılarak çalışılmalıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Camaltı resim tekniğinde diğer resim tekniklerinden farklı olarak, önce resmin deseni, detayları ve imzasından başlanır. Daha sonra çizgiler arasındaki yüzeyler, son olarak da arka fonda görünen renk boyanır. Işık camın içinden geçerken resim veya desenin detayları net bir şekilde ortaya çıkar, bu da camaltı resminin derinlikli ve etkileyici bir görünüm kazanmasını sağlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Osmanlı döneminde altın çağını yaşayan camaltı resim sanatı, çeşitli teknikler kullanılarak gerçekleştirilir. Bunlar arasında kabartma, oyuk işleme, sır altı tekniği, akide yapımı gibi yöntemler bulunur. Süslemelerde genellikle geometrik desenler, bitki motifleri, hayvan figürleri ve hat sanatı kullanılır. Türk camaltı sanatının en bilinen örneklerinden biri, İznik çinileridir. İznik çinileri, Osmanlı döneminde özellikle cami, medrese ve saray gibi yapıların süslemesinde kullanılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Osmanlı tarihinin en önemli yapılarından biri olan Topkapı Sarayı, camaltı sanatının birçok örneğine ev sahipliği yapmaktadır. Sarayın içindeki çeşitli odalarda ve avlularda zengin camaltı süslemeleri bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    14. yüzyılda inşa edilen Ulu Camii, çeşitli dönemlerde restore edilmiştir ve bu restorasyon çalışmalarında camaltı süslemeler eklenmiştir. Caminin içindeki mihrap ve minber gibi alanlarda camaltı resimleri bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Diğer adıyla Mavi Camii olarak bilinen Sultan Ahmet Camii, 17. yüzyılda inşa edilmiştir. Caminin kubbe ve duvarlarında görkemli camaltı resimleri görülmektedir. Bu eserler camaltı resminin zengin ve çeşitli mirasını yansıtan örneklerdir ve sanat tarihinde büyük bir öneme sahiptir.

  • KARAMSAR TABLOLARIN RESSAMI GOYA

    Romantizm akımının önde gelen isimlerinden olan Francisco Goya, resim ve gravür sanatında önemli eserleri insanlık tarihine kazandırmış bir sanatçı. Saray ressamı olarak soylu isimlerin portrelerini çizen ancak bu ünvana rağmen yaptığı bazı resimler sebebiyle engizisyon mahkemesine çıkarılan, döneminin ilk modern ve aynı zamanda sıra dışı ressamı Goya’nın hayatını yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Tam adı Francisco José de Goya y Lucientes olan ressam, 30 Mart 1746’da İspanya’daki özerk bir bölge olan Aragon’da dünyaya gelir. Çocukluğunu Zaragoza kentinde geçiren sanatçı, 10’lu yaşlarda tezhip ustası olan babasının yanında yaldızcı olarak çalışmaya başlar. Genç yaşından beri sanata ilgi duyan Goya, 14 yaşında Zaragoza Çizim Akademisinde resim eğitimi alır. 17 yaşında yaptığı Madrid seyahatinin ardından resimdeki çizgisi belirginleşmeye başlar, portre eserleri ile dikkatleri üzerine çeker.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Tarz olarak neoklasik resmin öncülerinden Alman ressam Mengs’ten oldukça etkilenen Goya’nın feyz aldığı bir diğer isim ise Venedikli ressam ve gravür sanatçısı Tiepolo olur. Madrid’de bulunduğu dönemde San Fernando Güzel Sanatlar Kraliyet Akademisi sınavlarına giren sanatçı, sınavlarda başarılı olamaz ancak sanatındaki tekniği geliştirmek ve diğer ressamların çalışmalarını incelemek için beş sene Napoli, Roma ve Parma’da gezinir, İtalya’nın şatafatlı sanat hayatının bir parçası olur. Parma’da gerçekleşen bir resim yarışmasında da birincilik kazanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İtalya gezisinden sonra önce doğduğu Zaragoza ardından da Madrid’e giden sanatçı, ressam arkadaşı Francisco Bayeu’nun kız kardeşi Josefa Bayeu ile evlenir. Bu dönemde eserlerinde ünlü İspanyol ressam Velázquez’in etkisi açıkça görülür hâle gelirken, Mengs’in tarzından giderek uzaklaşır. 1775’te Mengs’in yöneticiliğini yaptığı kraliyete ait dokuma fabrikasında tasarımlar ve resim taslakları hazırlar. 1780’de kayınbiraderleri Bayeu kardeşler ile katedralleri süslemeye başlayan Goya, sanatında daha da ilerleyebilmek adına daha önce başarısız olduğu San Fernando Kraliyet Güzel Sanatlar Akademisi sınavlarına tekrar başvurur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1783’te İspanya Kralı III. Carlos’un başvekili Kont José de Monino’nun portresini çizen Goya, 1786’da henüz 40 yaşındayken kraliyet ressamlığına atanır. Goya, mevkisine rağmen sıkça disiplin sorunları yaşar. Aklına estiği gibi hareket etmekle ünlenen yetenekli ressam, saraydaki soylu isimlerin portresini çizerken hiçbir zaman dalkavukluk yapmaz, bu soylu isimleri tuvalinde güzelleştirmek için ekstra çaba harcamaz, gerçekçilikten uzaklaşmaz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1798’de başlayan Fransız Devrimi sonrası İspanyol Engizisyon Mahkemeleri daha sıkı önlemler alır ve bu durum saray ressamı olan Goya’yı endişelendirmeye başlar. Saraydan habersiz Endülüs’e gitmek için yola çıkan ressam, 1792’de talihsiz bir hastalık geçirir ve duyma yetisini tamamen kaybeder. Yaşadığı bu olayın ardından içe dönük ve karamsar bir ruh haline bürünen sanatçı, eserlerinde insan kusurlarını eleştiren acımasız bir üslup ortaya koyar. Yaşadığı karamsarlık eserlerinde net bir şekilde hissedilir, siyah rengi ön plana çıkar, kasvetli eserler üretmeye başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1814’te tekrar Madrid’e dönen Goya, geçmişte yaptığı resimlerden dolayı engizisyon mahkemesinde yargılanır. Engizisyondan kurtulur ve 1819’da Madrid’in dışında sakin bir kasabaya yerleşir. “Sağır Adamın Evi” olarak adlandırılan kır evinde yaşamaya başlayan sanatçının bu dönem olgunluk yılları olur. İlgisini portre ve manzara resimlerinden ziyade kişilerin iç dünyası çekmeye başlamıştır artık. Modelin rengi, duruşu değil de ona hayat veren duyguları da görmeye, anlamaya ve resme dökmeye başlar. Döneminin en güçlü ve özgün sanatçılarından biri olan Goya, ardından gelecek olan Picasso, Bacon ve Manet gibi ressamları da derinden etkilemeyi başarır. İyi bir gözlem yeteneğine sahip olan ressam, insan duygularını çok iyi analiz edip bu duyguları ön plana çıkaran portreleriyle tüm dünyada ünlenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    İspanya’nın içinde bulunduğu kaos ortamında can güvenliğinden endişe eden sanatçı, kaplıcalara gideceğini bahane ederek Fransa’ya yerleşir. 16 Nisan 1828 tarihinde Fransa’daki Bordeaux şehrinde hayata veda eder. Geride beş yüze yakın yağlı boya tablo ve fresko, üç yüz kadar litograf ve yüzlerce çizim bırakmıştır. Modern sanatın öncülerinden biri olarak kabul edilen Francisco Goya’nın eserlerinin büyük bir bölümü Madrid’deki Museo del Prado’da sergilenmektedir.

  • DİJİTAL SANAT HAKKINDA KISA KISA

    Sanat çevrelerinde en çok tartışılan konulardan biri, hangi dijital üretimlerin sanat başlığı altında değerlendirilebileceği olmuştur. Kabul görmesi zaman almış olsa da günümüzde dijital sanata gösterilen ilgi özellikle yeni kuşaklar sayesinde üst seviyelere ulaşmış bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Merkezinde bilgisayarın yer aldığı dijital sanatın tarihçesinin 1950’li yıllara kadar uzandığı söylenebilir. Bu dönemde öne çıkan isimlerden biri Benjamin Francis Laposky olmuştur ve dalga formlarından elektronik görüntüler oluşturarak dijital sanatta ilk adımların atılmasına öncülük etmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1970’lerde bilgisayar sanatı veya çoklu ortam sanatı gibi isimlerle anılırken, sonraları dijital sanat ismiyle anılmaya başlanmıştır. Dijital sanat denince akıllara dijital teknolojiler tarafından üretilen tüm sanatsal yapıtlar gelmelidir ve bu oldukça geniş bir alanı kapsamaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Bilgisayar grafiği, dijital İllüstrasyon, dijital boyama gibi alanlar dijital sanat dalları arasında sayılmaktadır. Tabii yapılan üretimlerin sanat başlığı altında kabul görmeleri için düşünce sınırlarını aşan bir hayal gücü ve yaratıcılık sunması gerekmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Dijital sanat, bilgisayarın içinde veya dışında oluşturulan, fakat neticede çalışmanın yaratıcı bir hal alması için bir bilgisayardan yararlanan sanat eserlerini de içerir. Örneğin çekilen bir dijital fotoğrafın bilgisayarda manipüle edilerek bambaşka bir ürüne dönüşmesi dijital sanat örneği olabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Müzik ve ses efektlerinden, elektronik ortamda hareket eden görüntülere kadar izlediğimiz sinema filmleri, özellikle animasyonlar da dijital sanat dalları arasında değer görürler. Geçmişi çok önceye gitmeyen bu alan günümüzde dijital sanatın en güçlü platformlarından biri olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Sanal gerçeklik teknolojisi kullanılarak üretilen video oyunu tasarım ve grafikleri de başka bir örnektir. Sanal alanları tuval olarak kullanan ve burada hayali bir dünya oluşturan kişilerin yaratımları da dijital sanat başlıkları arasında yer almaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Dünyada ve ülkemizde çok sayıda dijital sanat sergileri açılmakta ve büyük ilgi görmektedir. Dijital ortamda üretim yapan başlıca sanatçılar arasında dünyada Alberto Seveso, Jared Nickerson, Pablo Alfieri gibi isimler, ülkemizden ise Özcan Onur ve günümüz temsilcilerinden Refik Anadol gösterilebilir.