Etiket: resim

  • 10 YABANCI RESSAMIN GÖZÜNDEN ESKİ İSTANBUL

    Asya ile Avrupa Kıtalarının üzerinde kurulu; Roma, Bizans ve Osmanlı İmparatorluğu’na ev sahipliği yapan İstanbul; adaları, yapıları, doğal güzellikleriyle asırlardır önemli bir ticaret ve kültür kenti olmuştur. Tüm bu güzelliklere sahip şehrin sanatçılar üzerinde bıraktığı etkiye birçok sanat eserinde rastlamak mümkündür. Yazımızda 1700’lü yılların sonundan itibaren ülkemizi ziyaret eden 10 yabancı ressamın fırçasından yansıyan eski İstanbul manzaralarını inceleyebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“Gün Batımında Ortaköy’den İstanbul”” title_font_size=”13″]

    Ortaköy’deki Büyük Mecidiye Camii’nin de yer aldığı “Gün Batımında Ortaköy’den İstanbul” tablosu 1856 tarihlidir. 19. yüzyılda yaşayan Rus ressam Ivan Ayvazovski, 1874’te Sultan Abdülaziz’in davetlisi olarak İstanbul’a gelir. İstanbul manzaralarını romantik tarzda incelikle resmeden Ayvazovski, 45 sene içinde sekiz kez İstanbul’u ziyaret eder ve Sultan için yaptığı resimlerden biri çok beğenildiği için “Osmaniye Nişanı” ile ödüllendirilir. Gün batımı manzarasında iskeledeki gemiler ve günlük rutinlerinde resmedilen insanlar dönemin İstanbul’unu gördüğümüz nadir belgelerdendir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“Haliç’te Gün Doğumu”” title_font_size=”13″]

    Manzara resimleriyle ünlenen Venedikli ressam Ippolito Caffi, güneşi ve ışığı kullanma tekniği ile dikkat çekmektedir. 1840’lı yıllarda Yunanistan, Orta Doğu ve Anadolu’yu kapsayan gezisi sırasında İstanbul’a gelen Caffi’ni iki yıl burada kalır. İstanbul’da ürettiği yağlı boya tabloları bugün dünyanın en önemli sanat galerilerinde sergilenmektedir. Yaşadığı çağın tanınmış sanatçılarından biri olan Caffi’nin “Haliç’te Gün Doğumu” tablosunda ışığı kullanma ustalığı net bir şekilde yansımaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“Patrona Halil İsyanı”” title_font_size=”13″]

    17. yüzyılda yaşayan Fransız ressam Jean Baptiste Vanmour, 1699’da yeni göreve başlayan Fransa Konsolosu ile İstanbul’a gelir. Konsolos ülkesine dönse de Vanmour yaşamının sonuna kadar İstanbul’da kalır. Osmanlı dönemindeki gündelik yaşamı resmettiği gibi saray yaşantısından kesitleri de resmeden Vanmour, sarayın içinde tuvale resim yapan ilk ressamlardandır. 1730’da gerçekleşen Patrona Halil İsyanı’nı tuvaline taşıyan Vanmour, 18. yüzyıl Osmanlı tarihinin en ilginç belgelerinden kabul edilen eseri de üretmiş olur. Patrona Halil’i arkadaşlarıyla betimlediği bu resim ile Vanmour’un eserlerinin önemli bir kısmı Amsterdam’daki devlet müzesi olan Rijks Müzesinde, bazı tabloları da İstanbul’daki İtalyan Konsolosluğunda sergilenmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“İstanbul Panaroması”” title_font_size=”13″]

    18. yüzyılda yaşayan İtalyan ressam Antoine de Favray, 1762’de Türkiye’yi ve Türkleri konu alan resimler yapmak için İstanbul’a gelir. Portreler ve kabul törenleri gibi gündelik yaşam resimlerinin yanı sıra eski ismi Pera olan Beyoğlu sırtlarından çizdiği İstanbul manzaraları ile ünlenir. Favray’nin en bilinen eserleri arasında yer alan “İstanbul Panaroması”, bir süre yaşadığı Rus Sarayı’ndan gördüğü manzaradır. Ön planda görülen bahçeler Rus Sarayı’na aittir. Topkapı Sarayı ve bugün var olmayan “Kavak Sarayı”nın arka planında kalan karlı tepe ise Uludağ’dır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“Sultan Abdülmecid’in Beylerbeyi Camii’ne Gelişi”” title_font_size=”13″]

    19. yüzyılda yaşayan İstanbul aşığı Maltalı ressam Amedeo Preziosi, 1840’ların başında ziyarete geldiği İstanbul’dan ayrılamaz ve Beyoğlu’nda yaşamaya başlar. Evinin bir kısmını resim stüdyosu olarak kullanan sanatçı, İstanbul’u konu alan birçok resim yapar. Eserlerinin bir kısmı İngiliz Sarayı’nın koleksiyonunda, bir bölümü de British Müzesinde yer almaktadır. En ünlü eserlerinden olan “Sultan Abdülmecid’in Beylerbeyi Camii’ne Gelişi” Sultan’ın cuma günü saltanat kayığı ile yaptığı selamlık törenini konu edinir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“İstanbul Manzarası”” title_font_size=”13″]

    19. yüzyılın en özgün manzara ressamlarından olan Fransız gezgin Félix Ziem, 1856’da ziyarete geldiği İstanbul’dan çok etkilenir ve birkaç ay Beyoğlu’nda yaşar. İstanbul ve kent yaşamını yansıtan pek çok eser üreten sanatçı, “İstanbul Manzarası” tablosunda görkemli camileriyle ünlü İstanbul siluetinin önünde, limandaki yelkenlileri ve bir kayıkta kürek çeken kayıkçıları betimler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“Fenerbahçe Sahili’nden Prens Adaları Manzarası”” title_font_size=”13″]

    1883’te İstanbul’a gelen ve Şişli’de yaşayan İtalyan ressam Salvatore Valeri, o dönemki güzel sanatlar akademisi olan Sanayi-i Nefise Mektebinin ilk resim öğretmenlerindendir. 30 yıldan fazla bu okulda görev alan ve birçok önemli Türk ressama hocalık yapan Valeri, II. Abdülhamit’in oğullarına da özel ders vermiştir. Eserlerinde sıklıkla insan figürlerini ve gündelik hayatı resmeden sanatçının nadide eserleri arasında yer alan “Fenerbahçe Sahili’nden Prens Adaları Manzarası”, İstanbul’un Anadolu Yakası’nı resmeder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“Haliç’in Girişinden İstanbul”” title_font_size=”13″]

    İngiliz ressam Thomas Allom, 19. yüzyılda, II. Mahmut döneminde Osmanlı Devleti’ni ziyaret eder, birçok kenti dolaşır, resmeder ve bir süre İstanbul’da yaşar. Allom’ın tüm eserlerinde canlı renkler ve ustalıkla çizilmiş figürlerdeki detaylar ön plana çıkar. “Haliç’in Girişinden İstanbul” tablosunda da Tarihi Yarımada’nın manzarası, yapıların heybeti ve Haliç’in yoğun deniz trafiği detaylı bir şekilde resmedilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“İstanbul’un Fethi”” title_font_size=”13″]

    Saray ressamı olarak ünlenen İtalyan ressam Fausto Zonaro, 1891’de İstanbul’a geldikten sonra dünya çapında üne kavuştuğu eserlere imza atmıştır. Tarih, gündelik hayat tasvirleri, törenler, gelenek ve görenekler, manzara ve portrelerin yanı sıra devlet merasimlerini de tuvaline aktaran Zonaro, Sultan II. Abdülhamid’in “Ertuğrul Süvari Alayı’nın Galata Köprüsü’nden Geçişi” adlı tablosunu çok beğenmesi üzerine “Mecidiye Nişanı” ile ödüllendirilmiştir. Sultan’ın portrelerini yapan sayılı ressamlar arasında yer alan Zonaro’nun 1908’de tamamladığı “İstanbul’un Fethi” tablosu, Beşiktaş’taki Saray Koleksiyonları Müzesinde sergilenmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“Yeni Cami ve İstanbul Limanı”” title_font_size=”13″]

    Fransız ressam Jean Baptiste Hilaire, figürlü manzaralar ve portrelerinin yanı sıra gündelik yaşamın tüm detaylarını ustalıkla eserlerine yansıtmayı başarmış bir isimdir. 18. yüzyılda Ege şehirlerini ve İstanbul’u ziyaret eden Hilaire, bu gezilerinde birçok yağlı boya tablo ve gravür eserler üretmiştir. “Yeni Cami ve İstanbul Limanı” tablosu, Haliç’te Fransa Büyükelçisi Kont Choiseul-Gouffier’nin topladığı antik eserlerin Fransa’ya gönderilmek üzere gemiye yüklenmesini konu almaktadır.

  • GRAVÜR SANATI VE TARİHSEL GELİŞİMİ

    Resim sanatını öncülemesi açısından tarihsel arenada oldukça önemli bir yere sahip olan gravür sanatı, 15. yüzyıldan bu yana sanatçıların özgün eserler ürettiği sanatsal bir alan. Çeşitli materyaller üzerine kazıma veya oyma tekniği ile yapılan bu sanatın tarihsel serüvenini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Fransızca “gravure” sözcüğünden alınan gravür, kazıma resim sanatı demektir. Gravürde genellikle sözlü ve yazılı grafikler ile hikâyeler betimlenir. Bir baskı tekniği olan gravür, matbaacılıkta ve sanat ürünlerinde kullanılmaktadır. Eserlerin çeşitli materyallere kazınması ile oluşturulan gravür, bir kazıma şekli, çukur baskı veya oyma baskı olarak adlandırılabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    15. yüzyıldan sonra ortaya çıkan gravür eserler ince detaylardan oluşmaktadır ve titizlik isteyen bir çalışma gerekmektedir. Muşamba, taş, metal ve ahşap gibi çeşitli materyaller üzerine kazınarak veya taş üzerine yağlı kalem ile işlenerek yapılmaktadır. Ağaç üstüne kazınarak yapılan gravür, bilinen ilk eserler arasında yerini almıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Gravürlerin dünyada ilk örnekleri Batı Avrupa’daki Ren kıyılarında ağaçlar ve taşlar üzerine kazınarak yapılmış olan figürlerdir. Eski zamanlarda dini semboller gravür sanatının konusu olurken, sonraları doğayı ve insanı simgeleyen figürlere de yer verilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Gravür sanatının ilk temsilcisi Fransız Jean Duvet’tir. Flaman ressam Peter Paul Rubens, renkli gravür eserleri ile tanınırken; Hollandalı sanatçı Rembrandt Harmenszoon van Rijn, bakır üzerine yaptığı desenlerle büyük ifade gücü olan eserler üretmiştir. Dünyaca ünlü Alman ressam Albrecht Dürer, bu sanat dalına muhteşem eserler vermiş ve gravür eserleri büyük beğeni toplamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Matbaacılık alanında da sıkça kullanılan gravürleri özellikle 19. yüzyılın sonlarına kadar basımı yapılan kitaplardaki resimlerin kaliteli reprodüksiyonlarında sıkça görmek mümkündür. Genellikle gezi, hayvan ve bitki bilimi kitaplarındaki resimlerin oluşturulması için kullanılan gravürler kimi eserlerde ayrı bir ciltte albüm şeklinde de yayımlanmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    19. yüzyılda Osmanlı döneminde kentin en önemli mimari eserleri gravür sanatının konusu olmuş ve CarI Gustaf Löwenhielm, William Bartlett, Louis-François Cassas gibi birçok ressam; ülkemizdeki sarayların, camilerin ve tarihi yapıların gravür resimlerini yapmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Gravür sanatının diğer sanatlardan en farklı ve belirgin özelliği çoğaltılabilir olmasıdır. Yani aynı resmi ya da figürü istenilen sayıda çoğaltmak mümkündür. Çizgiler ile muhteşem eserler çıkarmaya öncü olan ve resmin sanatının oluşmasına zemin hazırlayan gravürde; ölçü, düzen, titiz çalışma, sabır, incelik, matematiksel kavramlar ve oranlar bu sanat dalının olmazsa olmaz bileşenleri arasında yer alır.

  • AVANGART SANATÇI YAYOİ KUSAMA VE ÜNLÜ ESERLERİ

    Yaşayan en önemli avangart sanatçılardan biri olan Japon Yayoi Kusama, farklı disiplinlerde verdiği eserlerle tanınıyor. Resim, happening, enstalasyon, sinema ve edebiyat alanlarında ürettiği eserlerle dikkat çeken Kusama, uluslararası şöhrete sahip bir sanatçı. II. Dünya Savaşı’ndan sonraki sanatsal gelişmelerden oldukça etkilenen Yayoi Kusama’nın eserlerine ve hayatına kısaca göz atmak için yazımızı okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1929’da Japonya’da doğan Yayoi Kusama, 10 yaşından beri sanatın her dalına yoğun ilgi duyarak yetişti. 10 yaşından beri gördüğü halüsinasyonlardan etkilenerek çizdiği benekler ve ağlar sanatçının tarzının temelini oluşturuyor. İlk kişisel sergisini 1952’de Japonya’da açan Kusama, resim yapmasını istemeyen ve ablası gibi erken yaşta evlenmesini isteyen annesinin baskısı üzerine 1957’de ABD’ye göç etti. 16 yıl kaldığı bu ülkede, pek çok ses getiren happening gerçekleştirdi; puantiye ve nokta desenlerini bulduğu her zemine çizdi. Kusama, performans veya happening işleri ile çok yönlü bir sanatçı olduğunu göstermiş oldu. Happening nedir diye merak edecek olursanız; Amerika’da 1950’lerin sonu 60’ların başında sanatçılar tarafından sergilenen teatral performansın ismidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Film yapımcılığı ve yayıncılık işleriyle de uğraşan Kusama’nın “Silinmişlik Odası” ilk bilinen işleri arasında yer alıyor. Odanın içindeki eşyalar da dahil olmak üzere her şeyin düz beyaza boyandığı bir mekânda, ziyaretçilerden kendilerine verilen yuvarlak formdaki farklı boyut ve şekillerde renkli sticker’ları odada seçtikleri herhangi bir yüzeye yapıştırmaları istenmişti. Yayoi Kusama, “Silinmişlik Odası” ve onu izleyen diğer projeleriyle âdeta bir fenomen haline geldi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Beden, heykel, baskı, seramik, sürrealist, soyut ekspresyonist alanlarda eserler veren Kusama, 2006’daki Singapur Bienali için Orchard Road’daki tüm ağaçları puantiyeli kumaşla kapladı. Yayoi Kusama’nın ünlü kabakları ise sanatçının çocukluk anılarından ilham alıyor. Bu kabak formu, sanatçının 1940’larda Kyoto Belediye Sanat ve El Sanatları Okulunda Japon tarzı resim yani “Nihonga” eğitimi sırasında, sadece eskizlerde tasvir edilerek ortaya çıktı. 1980’ler ve 90’lardan beri sanatsal üretimine yerleşti ve alametifarikası haline geldi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yayoi Kusama’nın en bilindik ve en etkileyici eserleri arasında yer alan “Sonsuzluk Odaları” aynayla kaplı mekânda ziyaretçilerine unutulmaz bir deneyim sundu. 1965’ten beri aklında bu fikrin olduğunu belirten sanatçı, New York’taki David Zwirner Galerisi’nde, tamamen camlarla kaplı 25 metrekarelik mekâna yerleştirdiği LED ışıklar sayesinde uzay deneyimi yaşatan “Sonsuzluk Odaları” ile her yöne doğru sonsuza kadar uzayan bir galaksi görünümü oluşturmayı başardı. Sergide uzun kuyruklar olurken, sanat otoriteleri uzun bir süre bu enstalasyonu tartıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Yayoi Kusama’nın en çok akılda kalan eserlerinden olan “Butterfly” yine sanatçının kendine has stilini yansıtıyor. Yoğun lekeler, puantiyeler ve ağ desenler Kusama’nın düş dünyasının yansımalarının sanata dönüşmüş formu… 1997’de Rice Gallery’de “Dots Obsession” yani “Nokta Takıntısı” adlı eserini sergileyen sanatçı, galerinin tamamında devasa, şekilsiz ve şişirilebilir balonlar kullandı ve bu nesneleri yine imzası olan sarı, pembe, kırmızı puantiyeler ile noktasal desenlere boyadı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Çalışmalarında bal kabağı formunu sıklıkla kullanan Kusama, puantiye desenini de sıkça kullandığı için “Puantiye Kraliçesi” olarak anılıyor. 1973’te ülkesine dönen ve 1977’de gönüllü olarak bir akıl hastanesine yerleşen aykırı sanatçı, burada çok sayıda roman, şiir ve otobiyografi yazarak edebi bir kariyere de imza attı. Gecelerini hastanede, gündüzlerini atölyesinde geçiren üretken sanatçının 2008’de New York’taki Christie’s Müzayede Evi’nde 5.1 milyon dolara sattığı eserinden sonra, “Beyaz No.28” eseri, 2014’te 7 milyon dolara satıldı. Böylelikle Kusama yaşayan en zengin sanatçı unvanının da sahibi oldu.

  • ÇAĞDAŞ TÜRK RESİM SANATININ ÖNCÜ KADIN RESSAMLARI

    20. yüzyıl başlarında çağdaş resim sanatının gelişmesinde öncülük eden kadın ressamlarımız sadece ülkemize değil, dünyanın kültürel mirasına değerli eserler bıraktı. Yetenek, başarı ve azimleriyle gelecek nesillere örnek olan, kendilerinden sonra gelen genç sanatçılara ilham veren ve ülkemizdeki sanat ortamının gelişmesine önemli katkılar sağlayan çağdaş kadın ressamlarımızı yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1880’de Selanik’te dünyaya gelen Ayşe Celile Hikmet, aynı zamanda ünlü şairimiz Nazım Hikmet’in annesidir. Sultan Abdülhamit’in yaveri olan babasının görev yaptığı dönem, saray ressamı olan İtalyalı sanatçı Fausto Zonaro’dan resim dersleri alır. Portreler, çiçekler ve hamam geleneklerini tasvir ettiği resimleri ile imparatorluk ile cumhuriyet arasında sanat köprüsü kuran Türk resim sanatının en önemli ilk kadın ressamlarından Celile Hanım, ilk eşi Hikmet Bey’den ayrılmak üzere olduğu sırada tanıştığı ünlü şairimiz Yahya Kemal Beyatlı ile büyük bir aşk yaşar. Beraberlikleri bittiğinde Paris’e yerleşerek resim çalışmalarına burada devam eden Celile Hanım, İstanbul’a döndükten sonra karma sergilere katılır, kişisel sergiler açar, dönemin en üretken sanatçıları arasında yer alır. Son yıllarında görme yetisini kaybeden sanatçı, 1956’da Ankara’da vefat eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İlk kadın ressamlarımızdan olan Mihri Müşfik Hanım’ın babası ülkemizdeki ilk tıp fakültesinin ünlü hocalarından Dr. Mehmet Rasim’dir. 1886’da doğan Mihri Hanım, yaptığı resimleri Sultan II. Abdülhamit’e gösterir ve yeteneğinden etkilenen Sultan, henüz 10’lu yaşlarının başındaki Mihri Hanım’a saray ressamı Fausto Zonaro’dan resim dersi almasına olanak tanır. İlerleyen yıllarda eğitim hayatına devam etmek ister ancak o dönem, ülkenin güzel sanatlar eğitimi veren tek okulu kız öğrenci almamaktadır. Eğitimi için, 1903’te, 17 yaşında tek başına İstanbul’dan ayrılıp Roma’ya ve daha sonra da Paris’e gider. Portre ve gravür ağırlıklı resimler yapar, çağdaş resim akımlarını yakından takip eder, kübizm ve dışavurumcu akımdan etkilenir. Fransa’dan güzel sanatlar okulunda görev almak için yurda dönen Mihri Müşfik Hanım, ülkemizde sanat eğitimi veren kurumların açılmasına öncülük eder ve bu kurumlarda eğitimler verir. Atatürk, ABD Başkanı Franklin Delano Roosevelt ve Amerikalı mucit Edison gibi önemli isimlerin portrelerini çizer. Eserlerinin çoğu kaybolsa da Türkiye’de 32, İtalya’da 36, Fransa’da 23 ve Amerika’da 60’ı aşkın olmak üzere 150 dolayında eseri kayıt altına alınır. 1954’te vefat eden sanatçının “Çingene” tablosu Fransa’nın en ünlü sanat müzesi olan Louvre’da sergilenmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1890’da İstanbul’da dünyaya gelen Müfide Kadri Hanım, Türk arkeolog ve ressam Osman Hamdi Bey ile Sanayi-i Nefise Mektebi hocası İtalyan ressam Salvatore Valeri’den resim dersleri alır. Natürmort tabloları ve manzara resimleriyle tanınan Müfide Hanım’ın, 21 yaşında, o sıralarda İtalya kökenli bir cemiyete ait olan Beyoğlu’ndaki sanat galerisinde üç yağlı tablosu ve bir pastel boya eseri sergilenir. Eserleri çok beğenilir, tablolarından biri Münih’te bir sergiye gönderilir ve burada altın madalya kazanır. Bu başarı onu, Osmanlı İmparatorluğu döneminde yurt dışındaki bir sergide yer alan ve ödül kazanan ilk kadın sanatçımız yapar. Aynı zamanda Osmanlı’daki ilk profesyonel Müslüman kadın resim öğretmeni de olan Müfide Hanım, çok yönlü bir sanatçıdır ve müzikle de ilgilidir. Sözleri Selahattin Bey’e ait olan “Tenan-i Şebap” adında ünlü bestesi bulunan sanatçının “Mesirede Ud Çalan Kadınlar” tablosundaki ud çalan kadın kendisidir. 1912’de çok genç yaşta yakalandığı tüberküloz hastalığından dolayı vefat eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1904’te İstanbul’da dünyaya gelen Sabiha Rüştü Bozcalı, 5 yaşında başladığı resim eğitimine 15 yaşında Berlin’de devam eder. Hem Doğu’yu hem Batı’yı yakından gözlemleme fırsatı bulan Sabiha Hanım, Paris’te Sultan Abdülhamid döneminde İstanbul’u ziyaret eden ünlü sanatçı Paul Victor Jules Signac atölyesinde üç sene resim eğitimi alır. Münih ve Roma da dahil olmak üzere dönemin sanat akımlarını yakından gözlemler, ünlü ressamların atölyelerinde resim ve desen dersleri alarak tekniğini ilerletir. Manzara, natürmort ve portre tarzındaki eserlerinin yanı sıra yağlı boya, sulu boya, pastel ve kara kalem çalışmaları ile yeteneğini ortaya koyan sanatçı, İstanbul Ansiklopedisi başta olmak üzere çeşitli kitaplar ve ulusal gazetelerde desen ve resimler çizer; kendi özgün stilini başarıyla yansıtır. Sabiha Rüştü Bozcalı’nın diğer bir özelliği ise ülkemizdeki ilk kadın illüstratörlerden olmasıdır. Ayrıca “endüstriyel üretim”in resmini yapan ilk sanatçıdır. Sabiha Hanım 1998’de İstanbul’da vefat eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1905’te İstanbul’da doğan Hale Asaf, Mihri Müşfik Hanım’ın yeğenidir. Asker ve doktor kökenli bir aileden gelen Hale Hanım, sağlık sorunları nedeniyle ilköğrenimi evde özel olarak, ortaöğrenimini bir Fransız lisesinde tamamlar. İngilizce, Rumca ve Fransızca bilen sanatçı, 14 yaşında anne ve babası ile birlikte Roma’ya, teyzesi Mihri Müşfik Hanım’ın yanına giderek ilk resim derslerini alır, burada İtalyanca öğrenir. Ardından dönemin sanat merkezi Paris’e gider ancak eğitimi için Berlin’i seçer ve Güzel Sanatlar Akademisine kaydolur. Berlin’de yaptığı portreler ünlü sanat dergilerinde yayımlanır ve sanat çevresinde tanınmasına yol açar. 1924’te yurda dönen sanatçı, ünlü ressamlarımız Feyhaman Duran ile İbrahim Çallı’dan dersler almaya devam eder. 1925’te sanat bursu sınavını kazanmasıyla Avrupa’da eğitime gönderilen ilk kadın sanatçımız olur. Almanya’da sanat çalışmalarına ve eğitimine devam eden Hale Hanım, bir süre de Fransa’da yaşadıktan sonra 1928’de Paris’te nişanlandığı seramik sanatçısı İsmail Hakkı Oygar ile yurda döner. Bursa Kız Öğretmen Okulunda hem resim hem Fransızca dersler verir. 1929’da “Müstakil Ressamlar ve Heykeltıraşlar Birliği”nin kurucuları arasında yer alan Hale Asaf, böylelikle ilk kadın kurucu ünvanına da sahip olur. Çocukluk hastalığı nükseden sanatçı, 33 yaşında hayata veda eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1907’de İstanbul’da doğan Maide Arel, ilk ve ortaöğrenimini tamamladıktan sonra Güzel Sanatlar Akademisine girerek resim dersleri alır ve 1930’da mezun olur. 1935’te evlenir; resim öğretmeni eşinin görevi gereği Erzincan’a giden Maide Arel, burada Fransızca ve müzik öğretmenliği yapar. 1948’de düzenlenen bir yarışmada resmiyle ikincilik ödülü kazanır. Takip eden yıllarda Paris’te çeşitli sanatçıların atölyelerinde sanatını ve tekniğini geliştirmek için eğitim almaya devam eder. İlk kişisel sergisini Paris dönüşü 1951’de İstanbul’da açan sanatçı, ayrıca Paris’te düzenlenen “Kadın Ressamlar Sergisi” ile Edinburgh Festivali’ndeki karma sergilere katılır. Eşi Şemsi Arel ile Hatay’a giderek TBMM için bu ili tasvir eden tablolar yaptıktan sonra 1959’da yurt dışındaki kişisel sergisini Paris’te eşi Şemsi Arel ile birlikte açar. Türkiye’de kadın sanatçılar arasında kübizm akımından etkilenen ve çizimlerinde geometrik soyutlamayı başarıyla uygulayan Maide Hanım, yöresel motifleri bu tekniklerde harmanlayan öncü bir isimdir. 1997’de İstanbul’da vefat eder.

  • Sonbaharın Suluboya İle Betimlendiği 8 Resim

    Sonbaharın Suluboya İle Betimlendiği 8 Resim

    Sitemizi takip edenler bilecektir; mevsimleri, mekânları suluboya ile betimlemeyi çok severiz. Aşağıdaki resimlere bakınca siz de bize hak vereceksiniz ki bu teknik, sonbaharla flulaşmaya başlayan doğayı en güzel ifade etme biçimlerinden biridir. Sözü fazla uzatmadan görsellerimizi sıralayalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
  • İLK TÜRK KADIN RESAMLARIMIZDAN MİHRİ MÜŞFİK HANIM

    Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kadın ressamlarından Mihri Müşfik Hanım, ülkemizde kadın sanatçıların yetişmesine katkıda bulunmuş, İstanbul Kız Lisesinde resim öğretmenliği yapmış ve çağdaş Türk kadınlarının sanatta ve toplumda yer bulabilmeleri için öncü bir rol üstlenerek sonraki nesillerde sanatçılara ilham vermiştir. Genellikle portre çalışmalarıyla tanınan Mihri Müşfik Hanım, 1922 yılında Mustafa Kemal Atatürk’e olan saygısını göstermek amacıyla üç metrelik bir portresini yaparak ona hediye etmiştir. Mihri Müşfik Hanım’ın hayatı ve eserleri hakkında daha fazla bilgiye yazımızda ulaşabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Mihri Müşfik Hanım, ülkemizde ilk tıp eğitimi veren İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinin ünlü hocalarından Dr. Mehmet Rasim’in kızı olarak 1886 yılında dünyaya geldi. Sanata olan ilgisi ve yeteneği, henüz küçük yaşlarda fark edilen Mihri Hanım, 10’lu yaşlarından itibaren resimle ilgilenmeye başladı. Genç yaşta yaptığı resimlerini Sultan II. Abdülhamit’e sunma fırsatı buldu. Sultan, onun yeteneğinden o kadar etkilendi ki, sarayın baş ressamı olan İtalyan sanatçı Fausto Zonaro’dan özel resim dersleri almasını sağladı. Sarayda aldığı bu özel eğitim sayesinde, Batı tarzı resim tekniklerini öğrenen Mihri Hanım, kısa zamanda portre çalışmalarında ustalaşarak dikkat çekici bir kariyere adım attı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İlerleyen yıllarda sanata olan tutkusundan dolayı bu alandaki eğitim hayatına devam ettirmek isteyen Mihri Müşfik Hanım, dönemin zorluklarıyla karşılaşır. Çünkü, o dönemde Türkiye’de güzel sanatlar eğitimi veren tek okul olan Sanayi-i Nefise Mektebi (günümüzün Güzel Sanatlar Akademisi), kız öğrenci kabul etmemektedir. Bu engeli aşmaya kararlı olan Mihri Hanım, 1903 yılında 17 yaşında tek başına İstanbul’dan ayrılarak önce Roma’ya, ardından Paris’e gider. 1905-1911 yılları arasında Paris’te portre ressamı olarak çalışır ve sanatıyla geçimini sağlar. Bu dönemde, Paris’in sanat çevrelerinde kendini kanıtlayarak önemli portre eserlerine imza atar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Fransa’da geçirdiği yılların ardından, Türkiye’de güzel sanatlar eğitimi alanında görev almak üzere yurda döner. Ülkemizde sanat eğitimi veren kurumların açılmasına öncülük eder ve bu kurumlarda dersler verir. 1914’te, I. Dünya Savaşı sırasında İstanbul’da kız öğrencilerin de eğitim görebildiği Güzel Sanatlar Okulunun (İnas Sanayi-i Nefise Mektebi) kurulmasına önayak olur ve burada yönetici ve öğretmen olarak görev yapar. Mihri Hanım, öğrencilerine ilk kez İstanbul sokaklarında resim yapma fırsatı sunar ve kadın sanatçıların toplu sergi açmalarına destek olur. Bu sayede Nazlı Ecevit, Güzin Duran, Belkıs Mustafa, Fahrelnissa Zeid gibi önemli sanatçıların yetişmesine katkı sağlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Mihri Müşfik Hanım, klasik portre ressamlığı geleneğini modern tekniklerle harmanlayarak eserlerinde dikkat çekici bir stil geliştirmiştir. Özellikle detaylı ve gerçekçi portre çalışmalarıyla tanınan sanatçı, Osmanlı sultanları, devlet adamları ve dönemin ünlü isimlerinin portrelerini resmetmiştir. Mihri Hanım, Mustafa Kemal Atatürk’ün de bir portresini yapmıştır. Mareşal üniformasıyla resmedilen bu eser, üç metre boyundadır ve Atatürk’e duyduğu saygının bir ifadesi olarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş döneminde Roma’da yapmış ve Ankara’ya hediye olarak yollamıştır. Ne yazık ki bugün bu portrenin nerede olduğu tam olarak bilinmemektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1928 yılında ABD’ye giderek New York’a yerleşen Mihri Müşfik Hanım, burada da sanat çalışmalarına devam etmiş ve çeşitli sergiler açmıştır. ABD Başkanı Franklin Delano Roosevelt ve ünlü mucit Thomas Edison gibi dönemin önemli isimlerinin portrelerini çizerek uluslararası alanda da adından söz ettirmiştir. Ne yazık ki eserlerinin çoğu kaybolmuş olsa da Türkiye’de 32, İtalya’da 36, Fransa’da 23 ve Amerika’da 60’tan fazla eseri kayıt altına alınmıştır. Yaklaşık 150 eserlik bir portföyü günümüze ulaşmıştır. 1954 yılında vefat eden Mihri Müşfik Hanım’ın “Çingene” adlı tablosu, Fransa’nın en prestijli sanat müzelerinden biri olan Louvre’da sergilenmekte ve sanat dünyasında önemli bir yer tutmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Mihri Müşfik Hanım, 1954 yılında New York’ta hayata veda etmiştir. Cumhuriyet tarihinin ilk kadın ressamlarından biri olarak, eserleri ve ülkemize yaptığı hizmetlerle sanat dünyasına büyük bir miras bırakmıştır. Mihri Hanım’ın öncü çalışmaları, kadınların sanat dünyasında kendilerine yer bulmalarını ve kabul görmelerini sağlamada önemli bir rol oynamıştır.

  • KARAMSAR TABLOLARIN RESSAMI GOYA

    Romantizm akımının önde gelen isimlerinden olan Francisco Goya, resim ve gravür sanatında önemli eserleri insanlık tarihine kazandırmış bir sanatçı. Saray ressamı olarak soylu isimlerin portrelerini çizen ancak bu ünvana rağmen yaptığı bazı resimler sebebiyle engizisyon mahkemesine çıkarılan, döneminin ilk modern ve aynı zamanda sıra dışı ressamı Goya’nın hayatını yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Tam adı Francisco José de Goya y Lucientes olan ressam, 30 Mart 1746’da İspanya’daki özerk bir bölge olan Aragon’da dünyaya gelir. Çocukluğunu Zaragoza kentinde geçiren sanatçı, 10’lu yaşlarda tezhip ustası olan babasının yanında yaldızcı olarak çalışmaya başlar. Genç yaşından beri sanata ilgi duyan Goya, 14 yaşında Zaragoza Çizim Akademisinde resim eğitimi alır. 17 yaşında yaptığı Madrid seyahatinin ardından resimdeki çizgisi belirginleşmeye başlar, portre eserleri ile dikkatleri üzerine çeker.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Tarz olarak neoklasik resmin öncülerinden Alman ressam Mengs’ten oldukça etkilenen Goya’nın feyz aldığı bir diğer isim ise Venedikli ressam ve gravür sanatçısı Tiepolo olur. Madrid’de bulunduğu dönemde San Fernando Güzel Sanatlar Kraliyet Akademisi sınavlarına giren sanatçı, sınavlarda başarılı olamaz ancak sanatındaki tekniği geliştirmek ve diğer ressamların çalışmalarını incelemek için beş sene Napoli, Roma ve Parma’da gezinir, İtalya’nın şatafatlı sanat hayatının bir parçası olur. Parma’da gerçekleşen bir resim yarışmasında da birincilik kazanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İtalya gezisinden sonra önce doğduğu Zaragoza ardından da Madrid’e giden sanatçı, ressam arkadaşı Francisco Bayeu’nun kız kardeşi Josefa Bayeu ile evlenir. Bu dönemde eserlerinde ünlü İspanyol ressam Velázquez’in etkisi açıkça görülür hâle gelirken, Mengs’in tarzından giderek uzaklaşır. 1775’te Mengs’in yöneticiliğini yaptığı kraliyete ait dokuma fabrikasında tasarımlar ve resim taslakları hazırlar. 1780’de kayınbiraderleri Bayeu kardeşler ile katedralleri süslemeye başlayan Goya, sanatında daha da ilerleyebilmek adına daha önce başarısız olduğu San Fernando Kraliyet Güzel Sanatlar Akademisi sınavlarına tekrar başvurur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1783’te İspanya Kralı III. Carlos’un başvekili Kont José de Monino’nun portresini çizen Goya, 1786’da henüz 40 yaşındayken kraliyet ressamlığına atanır. Goya, mevkisine rağmen sıkça disiplin sorunları yaşar. Aklına estiği gibi hareket etmekle ünlenen yetenekli ressam, saraydaki soylu isimlerin portresini çizerken hiçbir zaman dalkavukluk yapmaz, bu soylu isimleri tuvalinde güzelleştirmek için ekstra çaba harcamaz, gerçekçilikten uzaklaşmaz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1798’de başlayan Fransız Devrimi sonrası İspanyol Engizisyon Mahkemeleri daha sıkı önlemler alır ve bu durum saray ressamı olan Goya’yı endişelendirmeye başlar. Saraydan habersiz Endülüs’e gitmek için yola çıkan ressam, 1792’de talihsiz bir hastalık geçirir ve duyma yetisini tamamen kaybeder. Yaşadığı bu olayın ardından içe dönük ve karamsar bir ruh haline bürünen sanatçı, eserlerinde insan kusurlarını eleştiren acımasız bir üslup ortaya koyar. Yaşadığı karamsarlık eserlerinde net bir şekilde hissedilir, siyah rengi ön plana çıkar, kasvetli eserler üretmeye başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1814’te tekrar Madrid’e dönen Goya, geçmişte yaptığı resimlerden dolayı engizisyon mahkemesinde yargılanır. Engizisyondan kurtulur ve 1819’da Madrid’in dışında sakin bir kasabaya yerleşir. “Sağır Adamın Evi” olarak adlandırılan kır evinde yaşamaya başlayan sanatçının bu dönem olgunluk yılları olur. İlgisini portre ve manzara resimlerinden ziyade kişilerin iç dünyası çekmeye başlamıştır artık. Modelin rengi, duruşu değil de ona hayat veren duyguları da görmeye, anlamaya ve resme dökmeye başlar. Döneminin en güçlü ve özgün sanatçılarından biri olan Goya, ardından gelecek olan Picasso, Bacon ve Manet gibi ressamları da derinden etkilemeyi başarır. İyi bir gözlem yeteneğine sahip olan ressam, insan duygularını çok iyi analiz edip bu duyguları ön plana çıkaran portreleriyle tüm dünyada ünlenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    İspanya’nın içinde bulunduğu kaos ortamında can güvenliğinden endişe eden sanatçı, kaplıcalara gideceğini bahane ederek Fransa’ya yerleşir. 16 Nisan 1828 tarihinde Fransa’daki Bordeaux şehrinde hayata veda eder. Geride beş yüze yakın yağlı boya tablo ve fresko, üç yüz kadar litograf ve yüzlerce çizim bırakmıştır. Modern sanatın öncülerinden biri olarak kabul edilen Francisco Goya’nın eserlerinin büyük bir bölümü Madrid’deki Museo del Prado’da sergilenmektedir.

  • Edgar Degas Resimleri Eşliğinde Bale Sanatı

    Edgar Degas Resimleri Eşliğinde Bale Sanatı

    Edgar Degas 1834-1917 yılları arasında yaşamış, izlenimci akımın kurucularından kabul edilen, resimlerinde çoğunlukla günlük yaşam ile kişi/grup portrelerini birleştirmiş önemli bir ressamdır. Yaptığı resimlerin yarısından fazlasında dansçıları resmetmiştir. Özellikle bale eserleri arasında önemli bir yer tutar. O resimlerden bazılarını ve bale hakkındaki temel bilgileri aşağıda bulabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    dans günü, ressam, resim

    İtalyan rönesans döneminde ortaya çıkmış, Fransa ve Rusya’da gelişmiş bale, İtalyanca “saray dans gösterisi” anlamındaki “ballo” veya “balletto” kelimelerinden türetilmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    dans günü, ressam, resim

    Kadın dansçılara balerin denirken erkek dansçılara ülkemizde balet deniyor. Diğer ülkelerde ise erkekler “bale dansçısı” olarak isimlendiriliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    dans günü, ressam, resim

    El ve ayaklarla birlikte tüm vücudun kullanıldığı bale dansında kemik ve kas esnekliği büyük önem taşır. Bale dansçılarının eğitimi vücutlarının bu sanatla uyumlu hale gelebilmesi için küçük yaşlarda başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    dans günü, ressam, resim

    Adım atışlara ve belli figürlere dayalı bale özel kıyafetler gerektirir ki bunların en önemlisi ayakların parmak ucunda durmasını sağlayan “point” ya da “puant” isimli ayakkabıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    dans günü, ressam, resim

    Bir bale eseri müzik ve koreografi ile oluşturulur. Bale müziği besteleyen besteciler arasında Çaykovsky, Debussy, Stravinsky gibi müzik tarihinin en büyük isimleri bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    dans günü, ressam, resim

    Fındıkkıran Balesi, Kuğu Gölü Balesi, Uyuyan Güzel, Romeo ve Juliet dünyada en çok sahnelenen bale eserleri arasında yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    dans günü, ressam, resim

    Dünyanın en ünlü bale toplulukları arasında Moskova Bolşoy Balesi’ni, bale tarihinin önemli dansçıları olarak da Rudolf Nureyev ve Anna Pavlovna Pavlova’yı gösterebiliriz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    dans günü, ressam, resim

    Ülkemiz baleyle 19. yüzyıl sonlarında Beyoğlu’ndaki tiyatrolarda sahne alan bale toplulukları sayesinde tanıştı. İlk Türk bale okulu 1948 yılında açıldı ve Bolşoy Balesi’nde de rol alan Meriç Sümen gibi balerinlerimiz yetişti.

  • CLAUDE MONET’NİN HAYAT HİKÂYESİ VE ÜNLÜ ESERLERİ

    19. yüzyılda Fransa’da ortaya çıkan izlenimcilik akımının kurucularından olan Claude Monet, ürettiği eserlerle resim sanatına farklı bir boyut kazandırdı. Dönemin sanatçıları tarafından yaptığı eserler için büyük eleştirilere maruz kalan Monet’nin yaşamını yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1845’te Paris’te dünyaya gelen Monet’nin babası esnaf, annesi ise sanatçıdır. Beş yaşındayken ailesi ile birlikte Normandiya’ya taşınan Monet, çizdiği kara kalem karikatürlerini satarak daha altı yaşındayken para kazanmaya başlar. Annesinin de motivasyonu ile sanatla iç içe geçen gençlik yıllarında, açık havada resim yapan ilk Fransız ressam, Eugene Boudin ile tanışır; Boudin’den yağlı boya kullanmayı ve farklı resim teknikleri öğrenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    16 yaşındayken annesini kaybeden Monet, okuldan ayrılır ve teyzesinin yanında yaşamaya başlar. Duygusal günlerinden sıyrılmak için dünyanın en büyük modern sanat eserlerinin bulunduğu Paris’teki Louvre Müzesi’ni ziyaret eder ve burada pek çok ressamın eski ustaları taklit ettiğini görür. Vaktinin çoğunu dışarıda gezinerek ve gördüğü etkileyici manzaraları resmederek geçiren Monet, ileride empresyonist yani izlenimcilik akımının temsilcisi olacak ressamlarla arkadaş olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1861’de, 16 yaşındayken, yedi yıllık bir sözleşme ile orduya katılan Monet teyzesinin yoğun ısrarıyla görevinden ayrılır ve Paris’teki üniversitede sanat eğitimi almaya başlar. Fakat okuldaki geleneksel resim anlayışı bu genç sanatçıyı hayal kırıklığına uğratır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Üniversite yıllarında Alfred Sisley, Frederic Bazille ve Pierre-Auguste Renoir ile tanışır ve sık sık birlikte resim yaparlar. Işığın açık havada oluşturduğu etkiyi, tuvale seri fırça darbeleri ile parçalanmış renkler şeklinde yansıtan teknikte eserler üreten bu arkadaş grubu empresyonizm (izlenimcilik) akımının kurucusu olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1866’da tanınmasını sağlayan tablo, “Camille” ya da diğer adıyla “Yeşil Elbiseli Kadın” olur. Camille, ileride Monet’nin eşi, iki çocuğunun annesi ve birçok eserinin de modeli olacaktır. Resim kariyeri iyi gitmeye başlamasına rağmen girdiği bir buhran sonucu 1868’de Seine Nehri’ne atlayarak intihar etmeyi dener ancak başarılı olamaz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1870’te başlayan ve bir sene süren Fransa-Prusya Savaşı’nda İngiltere’ye sığınan Monet, ünlü İngiliz ressamlardan ilham alır ve yenilikçi buluşlara imza atar. Aynı sene Camille ile evlenir ve 1878’de Fransa’ya geri döner. Çocukluğunun geçtiği kente geri dönen sanatçı, Le Havre’daki bir manzarayı resmeder. “İzlenim: Gün Doğumu” isimli bu resim, Monet’nin izlenimcilik akımına adını veren eser olur. 1874’te Paris’te bir galeride sergilenen bu resimde kullanılan sisli hava ve sislerin ardından yayılan gün ışığı, Monet’nin eserlerinin teknik temelini oluşturur. Bu eser, Paris’teki Marmottan Monet Müzesi’nde sergilenmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    1873’te ailesiyle Seine Nehri kıyısında bir köye yerleşen Monet, en çok tanınan eserlerini de burada üretir. Bir sene sonra Cezanne, Sisley, Renoir gibi izlenimci ressam arkadaşları ile başarısız bir sergi açan Monet’nin bu dönemden sonra yaptığı eserleri hayatının başka hiçbir döneminde olmadığı kadar koyulaşır, kasvetli bir hâl alır. 1876’da iş insanı ve koleksiyoner Ernest ve Alice Hoschedé çifti ile tanışan Monet, yeni tanıştıkları çiftin evine sipariş resimler yapar, ailesini de yanına alarak Hoschedé çiftinin evinde yaşamaya başlar. Uzunca süren iş ve arkadaşlık ilişkileri, Ernest’in iflas ederek Belçika’ya kaçması ve Monet’nin çok sevdiği eşi Camille’in ikinci çocuğunun doğumundan hemen sonra yakalandığı tüberkülozdan ölmesiyle farklılaşır. Ölüm döşeğinde son kez resmettiği Camille’in 1879’daki vefatından sonra Monet, 1892’de Alice Hoschedé ile evlenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    1883’ten 1908’e kadar Akdeniz’i dolaşan ve pek çok resim yapan Monet, İtalya ve Londra’da çok beğenilen sergiler açarak dikkatleri üzerine çeker. “Charing Cross Köprüsü” ve “Parlamento” resimleri, eserleri arasında en dikkat çekici resimler olur. Paris yakınlarındaki evinde geçirdiği zaman içinde ise su bahçeleri üzerine yoğunlaşıp suyun gözlemleyebildiği her halini defalarca resmeder. Bu eserler ‘Su Zambakları’ serisi olarak bilinir. 60’lı yaşlarında katarakt olan Monet’nin bu dönem ürettiği eserler hastalığının sonucu kırmızı ton ağırlıklıdır. 5 Aralık 1926’da 86 yaşında akciğer kanseri nedeniyle hayata veda eden Monet’nin mezarı, Paris yakınlarındaki Giverny Kilisesi’ndedir.

  • İLKLERİN SANATÇISI SEMİHA BERKSOY’UN İLHAM VEREN HAYATI

    Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin yetiştirdiği önemli isimlerden olan Semiha Berksoy, ülkemizin uluslararası alanda tanınan ilk sanatçılarından olduğu kadar bizlere de birçok ilki yaşatmış çok yönlü bir sanatçı… Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün talimatıyla sahneye konan ilk Türk operası “Özsoy Operası”nda Türk seyircisi ile buluşan Berksoy, ilerleyen yıllarda yurt dışındaki önemli opera sahnelerinde ülkemizi başarıyla temsil etti. Yaptığı resimlerle de dikkat çeken ve ilerleyen yaşına rağmen üretmekten ve sanattan kopmayan Berksoy, ülkemizde yaşayan her gencin ilham alması gereken isimlerden. “İlklerin kadını” lakaplı Semiha Berksoy’un başarılarla dolu hayatını yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Semiha Berksoy, 1910’da İstanbul Çengelköy’de heykeltıraş ve ressam Fatma Saime Hanım ile maliye katibi ve şair Ziya Cenap Berksoy’un ilk çocuğu olarak dünyaya gelir. Çocukluk yılları sanatla iç içe geçer ve bu yeteneğini de ailesinden alır. Sekiz yaşında annesinin İspanyol gribinden vefat etmesi üzerine bir süre amcası ile yaşayan Berksoy, babasının yeniden evlenmesinden sonra ailesi ile önce Sultanahmet, ardından Kadıköy’de yaşamaya başlar. Ortaokul eğitimini Kadıköy’de tamamlayan Berksoy, evlerinin karşısında bulunan Kuşdili Tiyatrosunda amatör olarak sanat hayatına başlar. Çocukluğunda öyküler yazan Berksoy, Cağaloğlu’nda bulunan İstanbul Kız Lisesinden mezun olduktan sonra 18 yaşında, İstanbul Konservatuvarının kurucularından olan Nimet Vahit Hanım’dan şan dersleri alır. 19 yaşında halkın karşısında ilk kez şarkı söyleyen genç sanatçı, ünlü Rus müzisyen Nikolay Rimski-Korsakov’un bestelediği Sadko operasından çeşitli aryalar seslendirir ve bu konserlerinde kendisine Cemal Reşit Rey eşlik eder. 1930’da dönemin Güzel Sanatlar Akademisinde bulunan Namık İsmail Atölyesini kazanan sanatçı, usta isimlerden resim ve heykel dersleri alır. Okulun tiyatro sınavlarına da giren ve gösterdiği azim ile hedeflerine tek tek ulaşan genç sanatçı, Shakespeare’in yazdığı “Hırçın Kız” eserindeki Kate rolü ile tiyatro sınavında da başarıya ulaşır ve okula kabul edilir. 1931’de Muhsin Ertuğrul’un çektiği ilk sesli Türk filmi olan “İstanbul Sokakları”nda; 1933’te Nazım Hikmet’in yazdığı “Söz Bir Allah Bir” filminde rol alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1934’te Ahmet Adnan Saygun’un ‘ilk Türk operası’ sayılan Özsoy Operasında Ayşim rolüyle sahne alan Semiha Berksoy, 1936’da Berlin Devlet Yüksek Akademisi Opera Bölümü bursunu kazanır. Üç yıl sonra, Richard Strauss’un “Ariadne auf Naxos” isimli eserindeki performansıyla okuldan birincilikle mezun olan sanatçı; Batı Avrupa’da sahne almış ilk Türk opera sanatçısı ünvanına da erişir. Döndüğünde Ankara Devlet Operasının baş sanatçısı olarak görev alan Berksoy, Ankara Radyosu tarafından gerçekleştiren ilk radyo konserinde Cemal Reşit Rey ile tekrar bir araya gelir. İlklerin kadını Berksoy, 1941’de ülkemizde gerçekleşecek olan ilk opera stüdyosu kaydında da görev alır. Yine bu dönemlerde Ankara Gaz Şirketinde çalışan, aynı zamanda piyanist olan Ercüment Siyavuşgil ile evlenir ve bu evlilikten kızı Zeliha dünyaya gelir. Meslek ve aile hayatını başarılı bir şekilde sürdüren Berksoy, 1950’de Ankara Devlet Operasının solisti olur. 1961’de Feridun Altuna tarafından sahneye konulan “Hansel ve Gretel” operasındaki Haxel rolüyle sahne hayatına devam eden Berksoy, aynı sene Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesinde sergilenen “Yeşil Cami” ve “Fatih’in Bursa’da Doğduğu Ev” resimleri ile ödüller kazanır. Resimleri, Alman Die Welt gazetesi de dahil olmak üzere birçok sanat çevresi ve yazardan övgüler alır. 12 Şubat 1963’te Verdi’nin opera eseri “Azucena” rolüyle 30. sanat yılında opera kariyerinin jübilesini yapar ancak sanattan hiçbir zaman kopmaz. Renkli iç dünyasını yansıttığı tuvalleri, ilerleyen günlerde uluslararası sanat dünyasında oldukça sükse yapacak ve büyük ilgi görecektir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İlk kişisel resim sergisini 1974’te Ankara Devlet Resim Heykel Galerisinde açan sanatçı, 1975’te eşi Ercüment Siyavuşgil’in vefatıyla 10 yıllık bir inzivaya çekilir. Yaşlılık ve ölüm korkusuna kapılan Berksoy, bu korkuyu yoğun üretim süreci ve sanatıyla yener. Yeniden resme, şarkılar söylemeye başlayan sanatçı; 1982’de Taksim’deki Atatürk Kültür Merkezi’nde resim sergisi düzenler. Türk kadınının seçme ve seçilme hakkı kazanmasının 50. yılı şerefine 1984’te Berksoy’a “İlk Kadın Opera Sanatçısı” ünvanı ile “Atatürk Opera Ödülü” verilir. Resimleri, Leningrad ve Moskova’da sergilenir. Yoğun bir şekilde resim yapmaya başlayan sanatçı, 1992’de daha önce birçok kez beraber sahne aldığı Cemal Reşit Rey’in anısını yaşatmak için isminin verildiği konser salonunda yeni resimlerini sergiler. 1993’te Ayaspaşa’daki evinin bir odasını, anıları ve hikâyeleri olan eşyalarıyla düzenleyen Semiha Berksoy, kendisi için anlam ifade eden tüm objeleri bu odaya yerleştirir. Daha sonra “Semiha Berksoy’un Odası” olarak anılacak bu odadaki tüm objeler, Mimar Sinan Üniversitesi Resim Heykel Müzesinin daimi koleksiyonuna dâhil edilir. 85 yaşında New York ve Almanya’da bulunan uluslararası resim sergilerine katılır. 1996’da Kutluğ Ataman ile bir araya gelen Berksoy, hayatını ve hayatı algılayışını konu alan 6,5 saatlik video enstalasyonunda kendi evinin odasında hayatını ve anılarını anlatır. Berksoy’un tabloları ile birlikte bu video, 1997’de İstanbul Bienali’nde yer alır. Sanat çevresinin büyük saygı duyduğu usta isim Berksoy’un videosu Milano, Berlin, Lüksemburg ve Montreal gibi şehirlerde de gösterime girer ve yoğun ilgi görür. 1999’da yani 89 yaşında New York’ta “Önceki Günler, Ölüm, Yıkım ve Detroit III” isimli operada sahne alır, aryalar söyler. 2000’de Viyana’da “Kunst Museum Bonn”da gerçekleştirilen yüzyılın en önemli sanatçılarını bir araya getiren “Zeitwenden 2000 Millenium” sergisine katılan ilk Türk ressam olur. Üstelik “Semiha Berksoy Odası” adlı yapıtıyla birincilik ödülü ile onurlandırılır. 2003’te Viyana’da son dönem resimlerini sergileyen Semiha Berksoy, 15 Ağustos 2004’te, 94 yaşında hayata veda eder. Son günlerinde bile neşesinden ve enerjisinden hiçbir şey kaybetmeyen Berksoy, sevenlerinin omzunda İstanbul’da toprağa verilir.