Etiket: resim

  • 7 Madde İle Resimleri Eşliğinde Fikret Mualla

    7 Madde İle Resimleri Eşliğinde Fikret Mualla

    Oldukça eğlenceli bir hikâyeyle başlar aslında hayatı… Kız olacak ümidiyle seçtikleri “Mualla” adını, kendilerine sürpriz yapan oğullarına ikinci isim olarak veren varlıklı bir anne- babadır onunkisi. “Fikret” adı ise ailesinin “Tevfik Fikret” sevgisinden ileri gelir. Yine de Moda’da başlayıp Alp dağlarının güneyinde bir köyde son bulan yaşamı için çoğu insan “trajik” ifadesini kullanır. Trajik ya da dramatik… Nasıl bir yaşam olursa olsun Fikret Mualla pek çok insanın yapamadığını yapmış ve kendinden geriye çok sayıda eser bırakmıştır. Biz de özeline ve sanatına ait bilgiler eşliğinde o eserleri Kültür ve Yaşam’a taşıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Çocukluğundan başlayarak başına gelen ve hayatı boyunca yakasını bırakmayan talihsiz olaylar Fikret Mualla için yaşandığı yerde kalmamış, suçluluk duygusu, dışlanmışlık hissi, utangaçlık, uyumsuzluk, öfke şeklinde taşıyacağı kalıcı hasarlara dönüşmüştü.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    fikret mualla müzisyenler

    Eğlenen insanlar, balon uçuran çocuklar, sağlıklı ve keyifli hayvanlar, rengârenk şehirler…  Sanatçı, ruh dünyasındaki kaosa rağmen resimlerine mutsuz kişiliğini değil insanların mutlu olma halini yansıtmıştır ve bu onun sanatındaki en dikkat çekici durumlardan biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    fikret mualla cannes

    Resimlerini gerçekçi bulmayan eleştirmenler de olmuştur fakat o gerçeküstücü de değildir.  Hiçbir akımın etkisinde kalmadığı, özgün bir tarz oluşturduğu, buna karşılık renk kullanımında 20. yüzyılın en önemli ressamlarından Henri Matisse’den etkilendiği ifade edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    fikret mualla sokakta insanlar

    Fikret Mualla’nın soyut resimleri az sayıdadır. Figüratif resimlerinde dikkat çeken özellik ise figürlere kişilik yüklemeden sadece durumu resmetme halidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    fikret mualla paris

    1903-1967 yılları arasında İstanbul-Paris hattında bir hayat süren Fikret Mualla, dünyanın bu iki önemli kentinin sokaklarını, caddelerini, evlerini, gündelik yaşamını, gece hayatını, tarihi yapılarını çokça resmetmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    fikret mualla natürmort

    Fikret Mualla’nın hayatındaki önemli ayrıntılardan biri de tablolarını neredeyse yok pahasına satmış olmasıdır. Bu konudaki en çarpıcı anekdot ise Picasso’nun hediye ettiği tabloyu evinde 15 günlük bir misafirlik karşılığında arkadaşına bırakmasıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    fikret mualla ayasofya

    Günümüzde, Ankara Resim ve Heykel Müzesi’nde bulunan Fikret Mualla Salonu, ölümünün ardından Paris’te açık artırmaya çıkarılan eserlerinin Türk devleti tarafından satın alınmasıyla oluşturulmuştur. Paris’te adına kurulu bir dernek bulunmaktadır. Arkadaşı Abidin Dino’nun yazdığı “Gören Göz İçin Fikret Mualla” kitabı dışında hakkında yazılmış kitaplar, yüzlerce makale, tez bulunuyor.

  • Işığı, Gölgesi ve Resimleriyle Rembrandt

    Işığı, Gölgesi ve Resimleriyle Rembrandt

    1606 ve 1669 yılları arasında yaşayan Rembrandt, değirmenci bir babanın dokuz evladından biri olarak dünyaya gelir… 14 yaşında okuldan alınarak yeteneği olduğu için bir resim atölyesine verilir. Önemli ressamlardan dersler alarak önce gravürde ustalaşır. Dönemin önde gelenlerinden aldığı siparişlerle ünlenirken yaptığı evlilikle yıldızı iyice parlar. Zengin bir hayat sürmektedir. Ne var ki annesi ve ardından eşinin ölümü Rembrandt’ın hayat çizgisinin yönünü aşağı doğru çevirir. Zamanla tüm servetini ve prestijini kaybeder. Kısacası, ışığın ve gölgenin ressamı olarak tarihe geçen Rembrandt van Rijn’in yaşamı da bol ışıklı ve bol gölgeli geçer. Bu listede ise üzerine saatlerce konuşmayı gerektiren resimlerinden 6 tanesini göreceksiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Rembrandt’ın okuldan alınma nedenlerinden biri derslerden çok ilgilendiği portre çizimleriydi. 1628 yılında yaptığı bu otoportre de 22 yaşındaki Rembrandt’a ait. Sağ yanağına düşürdüğü ışık ve yüzünün diğer taraflarını kaplayan gölge onu Rembrandt yapan unsurlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Dr. Tulp 17. yüzyıl Hollanda’sının önemli cerrahlarındandır ve yılda bir kere verdiği anatomi dersi Rembrandt’ın resim konusu olmuştur. 1632’de yaptığı Dr. Nicolaes Tulp’un Anatomi Dersi isimli tablosu ressamın en ünlü eserlerinden biri.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Yeni teknikler kullanmayı seven bir ressamdı Rembrandt ve 1642 yılında yaptığı bu resimle hareket halindeki figürleri gösteren ilk kişi oldu. Gece Devriyesi isimli eseri 379,5 cm × 453,5 cm ölçüleriyle en büyük tablosu aynı zamanda.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Rembrandt çalışmalarında sadece portre ya da figürlere değil doğa betimlemelerine de yer vermiştir ama onun amacı sadece manzarayı resmetmek değildir. Bu tür resimlerine genellikle felsefi ya da melankolik bir hava katar. Kara bulutların yaklaştığı Taş Köprü manzaralı resmi de bunun örneklerinden biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1663 ile 69 yılları arasında yaptığı Savurgan Oğul’un Dönüşü isimli tablosunda, dizleri üstünde babasından af dileyen oğul ile karşılığında şefkat gösteren babayı resmetmiştir. Yapım yıllarından fark ettiğiniz gibi tablo ressamın son eserlerinden biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Sanatçı son yıllarında oğlunun kurduğu iş yerinde çalışarak alacaklılarla baş etmeye çalışmıştı. 1668 yılında kaybettiği oğlundan bir yıl sonra kendisi de hayata veda etti. Bu portre de Rembrandt’ın pek çok kere model olarak kullandığı oğlu Titus’a ait.

  • SABIRLA BEKLEYEN KAPLUMBAĞA TERBİYECİSİ

    Osman Hamdi Bey’in Kaplumbağa Terbiyecisi eseri, dönemin kültürel yapısını ve sanatçının düşünsel dünyasını, özellikle kaplumbağa figürleri üzerinden sembolik bir anlatımla yansıtır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Osman Hamdi Bey, Kaplumbağa Terbiyecisi’ni 1906 ve 1907 yıllarında iki versiyon hâlinde çalıştı. Yağlı boya tekniğiyle yapılan eser, 222 × 122 cm ölçülerindedir. İlk kez 1906’da Paris’teki Grand Palais’de L’homme aux Tortues (Kaplumbağalı Adam) adıyla sergilendi. Dönemin Osmanlı Ressamlar Cemiyeti tarafından ise Kaplumbağalar ve Adam olarak anıldı. Zamanla eser, bugün bilinen adıyla hafızalara yerleşti. Tablonun Bursa Yeşil Camii’nin üst katındaki bir odada çizildiği aktarılır. Dikey kompozisyonun hâkim olduğu sahnede alçak bir pencereden süzülen gün ışığı mekânı aydınlatır. Loş ortamda, kaplumbağaları terbiye etmeye çalıştığı düşünülen bir figür ve onun çevresinde ağır adımlarla ilerleyen kaplumbağalar yer alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Resimde izleyiciye arkasını dönmüş erkek figürü, yerde bulunan altı kaplumbağanın içinde konumlanır. Figürün ellerinde bir üflemeli çalgı, sırtında ise nakkare bulunur. (Def çalan kişilere eskiden “nakkar” denmesi, bu çalgının adının da aynı kökten türediğini gösterir; nakkare büyük def anlamına gelir.) Doğu’ya özgü kırmızı entarisi, belindeki kemerle birlikte kompozisyonda güçlü bir görsel ağırlık oluşturur. İç mekânda dökülen sıvalar, yıpranmış çiniler ve genel loşluk hissi dikkat çeker. Işık, pencere kemeriyle figür arasında simetrik bir ilişki kurar. Osman Hamdi Bey, ışık-gölge karşıtlığından yararlanarak sahnedeki dramatik etkiyi artırırken; nesnelerin doğal renklerine bağlı kalmayı tercih etmiştir. Eserle ilgili yaygın yorumlardan biri, kırmızı giysili figürün Osman Hamdi Bey’i temsil ettiğidir. Sanatçının başka eserlerinde de kendi figürünü kullandığı bilinir. Bunun için önce istediği açıdan fotoğraf çektirdiği, ardından bu görüntülerden yararlanarak resimlerini oluşturduğu aktarılmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Sanatçının müzecilik çalışmaları, sanat eğitimi alanındaki girişimleri ve arkeolojik kazılar yoluyla bilimi yayma çabası, figürün reformcu bir kimlik olarak okunmasına zemin hazırlar. Yerdeki kaplumbağalar ise bu dönüşüm sürecine ayak uydurmakta zorlananları simgeler. Yavaş hareketleri ve sert kabuklarıyla kaplumbağalar, zahmetli bir süreci işaret eder. Eğitilmesi güç bu figürler karşısında dervişin hafifçe eğilmiş duruşu, üstlendiği sorumluluğun ağırlığını ve buna eşlik eden yılgınlığı sezdirir. Kaplumbağaların tabloda yer almasının kesin nedeni belgelere dayandırılamasa da Türk kültüründe ve mitolojik anlatılarda taşıdıkları sembolik anlamlar göz önüne alındığında bu tercihin rastlantısal olmadığı düşünülür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kompozisyonun üst bölümünde yer alan ve “Kalplerin şifası, sevgiliyle buluşmaktır.” şeklinde çevrilen Şifâʾü’l-kulûb likāʾü’l-mahbûb ifadesi, tablonun düşünsel merkezlerinden biridir. Bu sözün, terbiyecinin kaplumbağalara aktarmaya çalıştığı bilgi ve bilgelik anlayışına işaret ettiği düşünülür. Yazının kompozisyonda her şeyin üzerinde konumlanması, ona atfedilen kutsallığı da görünür kılar. Kaplumbağa Terbiyecisi, aynı zamanda “sabır” kavramı üzerinden okunur. Yavaş hareket eden ve eğitilmesi güç kaplumbağalarla kurulan ilişki, uzun soluklu bir çabayı işaret eder. Figürün müzik aletlerinden yararlanması ise, dönüşümün aceleyle değil; incelik, süreklilik ve zamanla mümkün olabileceğini simgesel bir dille ortaya koyar.

  • Yaşasın Yaşam Dedirten Ressam Frida Kahlo

    Yaşasın Yaşam Dedirten Ressam Frida Kahlo

    Hem fiziksel hem duygusal acıyı birçok resminde açıkça görebileceğiniz Frida Kahlo’nun sağlık sorunlarına rağmen canlılığını koruması ve hayata sıkı sıkı tutunması “yaşasın yaşam” dedirtmeye yetecektir. Hayatını 47 yaşında kaybeden sanatçının son yaptığı resmin adı da “Yaşasın Yaşam”dır. Kültür ve Yaşam’ın şimdiki konuğu Frida Kahlo…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Henüz 6 yaşındayken geçirdiği çocuk felci ve büyük yara aldığı trafik kazası hayatının çoğunu hastaneler, doktorlar ve ameliyatlarla geçirmesine neden olmuştu. Frida Kahlo için tüm dünyada resimleri kadar bu dramatik yaşam öyküsüyle tanınıyor dersek abartmış olmayız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    frida kahlo

    Sanat, felsefe ve edebiyatla ilgilenen Frida, yatağa bağlı kaldığı zamanlarda kendi portrelerini yaparak resim yapmaya başlamış, sanatla bağı acılarıyla paralel bir seyir izlemişti. Çoğunlukla yatağının tavanındaki aynaya bakarak yaptığı ilk otoportre 1926 yılına aittir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    frida kahlo

    Frida Kahlo’nun filmlere konu olan hikâyelerinden biri de Meksikalı Michelangelo olarak anılan ressam Diego Rivera ile yaptığı evlilikti. Çiftin ilişkisi cüsselerinden dolayı “fil ile güvercin’in aşkı” olarak nitelenmiş, Frida sık sık resimlerinde Diego’ya yer vermişti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    frida kahlo

    Diego için “O benim çocuğum, oğlum, annem, babam, sevgilim, kocam, her şeyim.” diyen Frida, “Düşüncelerimde Diego” ya da “Diego’nun Düşünülmesi” olarak isimlendirilen bu çalışmasına 1940 yılında başlayıp 1943’te bitirmişti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Sanatçının uluslararası üne kavuşması 1938 yılında New York’taki sergisiyle olmuş, 1939’da Paris’te açtığı sergiyle de dünyaca ünlü ressamların takdirini kazanmıştı. Frida, eserlerinin sürrealist olarak tanımlanmasına karşı çıkarak çalışmalarını gerçekçi olarak nitelemiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    frida kahlo

    Yeni açılan bir sanat okulunda 10 yıl boyunca ders veren Frida Kahlo sağlığı kötüleştiğinde dersleri evinde vermeyi sürdürmüştü. Otoportrelerini sık sık çiçek ve hayvanlarla paylaşan sanatçının 1943 yılında yaptığı “Maymunlarla Otoportre” tablosundaki maymunların hayranları ya da öğrencilerini temsil ettiği söylenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    frida kahlo

    Meksikalı ressamın yaşam öyküsünün ilgi çeken diğer kısmı da ülkesine duyduğu sevgiden ileri gelir. Bu konudaki düşüncelerini de resimlerine yansıtan Frida, 1932 yılında yaptığı tabloda Meksika ve ABD arasındaki sınır çizgisinde kendisini resmetmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    frida kahlo, diego

    Yaşamı boyunca 143 resim yapan Frida Kahlo, tutkuyla bağlı olduğu ülkesindeki ilk kişisel sergisini ise ölümünden bir yıl önce yani 1953’te açmış, yatağa bağlı olduğu hâlde karyolası ile bu sergi açılışına katılmıştı. Çocukluğunu geçirdiği, Diego’yla bir süre yaşadığı Mavi Ev ise günümüzde müze olarak ziyaret ediliyor.

  • ANADOLU RESSAMI NURİ İYEM

    Anadolu hikâyelerini ve Anadolulu kadın portrelerini kendine has tarzıyla tuvallerine başarıyla yansıtan Nuri İyem, toplumsal-gerçekçi sanat akımının ülkemizdeki en önemli temsilcilerinden. Endişeli ve ürkek bakışlı kadın portreleriyle dünyaca tanınan usta ressam Nuri İyem hakkındaki bilgileri yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Nuri İyem, 1915’te Bulgaristan göçmeni bir ailenin ferdi olarak İstanbul’da doğar. Üç yaşındayken çok sevdiği ve portrelerine de konu olan ablasını kaybeder. Resme olan ilk hevesi bu dönemde kömür kalemlerle duvarları boyayarak gelişir. İlkokula Mardin’de başlar ancak 1923’te ailesiyle İstanbul’a döner ve önce mahalle mektebine ardından da İtalyan İlkokuluna devam eder. Ortaokul çağındayken Güzel Sanatlar Akademisine kabul edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1941’de henüz öğrenciyken; Avni Arbaş, Turgut Atalay, Haşmet Akal, Kemal Sönmezler, Selim Turan, Fethi Karakaş, Ferruh Başağa ve Mümtaz Yener gibi toplumcu-gerçekçi sanat anlayışını paylaştığı sanatçı arkadaşları ile “Yeniler Grubu”nun kurulmasına öncülük eder. II. Dünya Savaşı sonunda ortaya çıkan toplumcu gerçekçilik akımının resim sanatındaki yansımasını temsil eden Yeniler Grubu’na ilerleyen zamanlarda Abidin Dino, Faruk Morel, Agop Arad, Yusuf Karaçay gibi önemli isimler katılır. Grubun amacı, Batı etkisinde kalan, toplumdan kopuk ve halka yabancılaşan resim sanatını yeniden toplumla buluşturup yerel konular üzerinden toplumsal sorunlara ışık tutmaktır. Bu amaçla kendi gözlemlerine dayanarak İstanbul limanlarını ve burada yaşam mücadelesi veren insanları konu alan eserler üretirler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Yeniler Grubu, “Liman Kenti İstanbul” konulu ilk sergisini Beyoğlu Matbuat Umum Müdürlüğü binasında açar. Türkiye’nin ilk özel resim dershanesini de Beyoğlu Asmalı Mescit Mahallesi’ndeki “S. Önay Apartmanı”nın çatı katında Fethi Karakaş ve Ferruh Başağa ile birlikte kurar ve yeni öğrencilerin yetişmesi için atölyede dersler verir. İstanbul Resim-Heykel Müzesinde bir süre Halil Dikmen’in yardımcısı olarak çalışan Nuri İyem, ilk kişisel sergisini 1946’da bir mobilya mağazasında açar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Anadolu insanının yaşantısından esinlendiği eserleriyle kendine özgü bir tarz oluşturmayı başaran İyem, ilk dönemlerinde duygusal realizm akımında eserler üretir. 1950’den sonra yöneldiği ve onu Türkiye’de ilk soyut çalışan ressamlardan biri olarak hatırlamamızı sağlayacak olsa da bu çalışmalarını 1960’lı yılların sonunda bırakır. Köyden kente göç eden insanların; işçilerin, hamalların, balıkçıların, kadınların ve emekçilerin yaşamlarından yansımaların ağırlıklı olduğu bir sanat anlayışını benimser. Kendine özgü stilde eserler veren sanatçı, kendi kuşağının en güçlü ressamlarından biri haline gelir. İstanbul ve Ankara’da yaklaşık yirmi beş özel sergisi bulunan sanatçının; Hollanda, Venedik, Sao Paulo gibi sanat merkezlerinde de eserleri sergilenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Nuri İyem, 18 Haziran 2005’te Ulus’taki evinde 90 yaşında hayata veda eder. İstanbul Resim ve Heykel Müzesinde, Millî Kütüphane koleksiyonunda, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi ve daha birçok resmi ve özel koleksiyonlarda İyem’in eserleri sergilenmektedir.

  • TÜRK RESİM SANATINDA BİR MİHENK TAŞI: FEYHAMAN DURAN

    Türk resim sanatının öncü isimlerinden Feyhaman Duran, kendine özgü tekniğiyle bir dönemin ruhunu tuvallerine taşımakla kalmamış, eğitmen kimliği ile yeni ressamların yetişmesinde yol gösterici olmuştur. Sanata olan tutkusu onu İstanbul’dan Paris’e, oradan da Türk resim tarihinde unutulmaz bir yere taşımıştır. Yaşamı boyunca hem üreten hem de öğreten bir ressam olarak büyük bir miras bırakan sanatçının yaşamını yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”#1″ title_font_size=”13″]

    1886 yılında İstanbul’da dünyaya gelen Feyhaman Duran, henüz altı yaşındayken babası Şair Süleyman Hayri Bey’i kaybeder. Babasının ona bıraktığı en kıymetli miras, büyüdüğünde okuması için kaleme aldığı 141 beyitlik bir öğüt şiirdir. Babası bu şiirde, evladına aktarabileceği tüm yaşam rehberini satırlara döker; kendi hayat görüşünü, inançlarını ve değerlerini anlatarak iyi bir insan olabilmesi için nelere dikkat etmesi gerektiğini vurgular. Şiir şu dizelerle başlar:

    Feyhamanım beni dinle imdi 

    (Feyhamanım, beni dinle şimdi)

    Zikret Allah’ını, Peygamberini 

    (Söyle Allah’ını, Peygamberini)”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Annesini de kaybettikten sonra dedesi tarafından büyütülen Duran, annesinin vasiyeti üzerine Mekteb-i Sultanide (Galatasaray Lisesi) eğitimine başlar. Burada Batı kültürüyle tanışır, Fransızcayı akıcı bir şekilde öğrenir ve okul müdürü Abdurrahman Şeref Bey’in desteğiyle kara kalem portreler çizer. Çini mürekkebi, yağlı boya ve hat sanatıyla ilgilenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Altıncı sınıfı bitirdikten sonra çalışma hayatına atılan Feyhaman Duran, bir süre Babıalide kâtiplik yapar. 1907 yılında okuluna geri dönerek Fransızca güzel yazı öğretmenliğine başlar ve bu dönemde Tevfik Fikret’le dostluk kurar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1910 yılında Osmanlı devlet adamlarından Abbas Halim Paşa ile tanışan Duran, onun yönlendirmesiyle resimle iç içe bir hayata adım atar. Paşa, Duran’a ailesinin portrelerini yaptırır ve onu Paris’e gönderir. Burada önemli ressamlardan ders alır, tekniğini ve anatomi bilgisini geliştirir. 1914’te I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Paris’te bulunan birkaç Türk öğrenciyle birlikte Rusya üzerinden zorlu bir yolculukla İstanbul’a döner. Tüm yaşamı boyunca mütevazı ve saygılı bir karaktere sahip olan Duran, eğitimini üstlenen Abbas Halim Paşa’nın gönderdiği paranın yalnızca gerektiği kadarını harcar; biriktirdiği miktarı ise İstanbul’a döndüğünde Paşa’ya iade eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1915-1918 yılları arasında yayımlanan Harp Mecmuası için savaş resimleri çizer. Yaptığı portreler ve özgün tekniğiyle dikkatleri üzerine çeken Duran, 1916’da katıldığı Galatasaraylılar Sergisi’nde Dr. Âkil Muhtar’ın Portresi adlı eseriyle gümüş madalya ve Zikr-i Cemil (Güzelliği Anma) Ödülü kazanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1919 yılında kadınlara güzel sanatlar eğitimi vermek amacıyla İstanbul’da kurulan İnas Sanayi-i Nefise Mektebinde resim öğretmenliği yapacak biri arandığında, Türk resim tarihinin ilk kadın ressamlarından Mihri Müşfik Hanım, Feyhaman Duran’ı önerir. Duran, bu okulda 1951’de emekli olana kadar öğretmenlik yapar ve pek çok genç sanatçının yetişmesine katkı sağlar. 1921 yılında yeni bir tüzükle “Türk Ressamlar Cemiyeti” adını alan Osmanlı Ressamlar Cemiyetinin kurucu üyeleri arasında yer alır. 1922 yılında ressam Güzin Hanım ile evlenir; çift, bir süre Baltalimanı ve Beylerbeyi’nde yaşadıktan sonra Güzin Hanım’ın ailesinden kalan Süleymaniye’deki eve taşınır. Günümüzde bu ev, Feyhaman Duran Kültür ve Sanat Evi olarak yaşamaktadır; sanatçının kişisel eşyaları, atölyesi ve eserleri burada sergilenmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    1939 yılında değerli ressamlarımız İbrahim Çallı ve Ayetullah Sümer ile İsmet İnönü’nün portresini yapmak üzere Ankara’ya davet edilir. Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünün ardından kendi izlenimlerine ve mevcut fotoğraflara dayanarak onun pek çok portresini yapar. Bu eserler hem resmî hem de kişisel gözlemleri ustalıkla birleştiren çalışmalardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Öğrencilerine her zaman sevgi dolu, anlayışlı ve yumuşak bir tavırla yaklaşan Feyhaman Duran, emekliliğinin ardından portre çalışmalarından uzaklaşarak daha çok doğa manzaralarına, peyzajlara ve özellikle çiçekli natürmortlara yönelir. Sanatçının bilinen son eseri, 1968 yılında yaptığı bir çiçek tablosudur. Yaşamının son iki yılında giderek artan görme problemleri nedeniyle fırçasını elinden bırakmak zorunda kalan Duran, Türk resim sanatının öncü isimlerinden biri olarak 6 Mayıs 1970 tarihinde İstanbul’da hayata veda eder.

  • TAŞLARI BOYAYARAK SANAT ESERİNE ÇEVİRMENİZ MÜMKÜN!

    Taş boyama tıpkı resim yapmaya benzer, burada da fırça darbelerinizle ortaya bir eser çıkartırsınız. Bu kez eseriniz tuvalden değil de taştan yansır. Tamam, belki resim gibi büyük bir sanatçılık gerektirmez ama yine de taşlar yetenekli ellerde sanat eserine benzeyen ürünlere dönüşebilir. Hepsinden de önemlisi hobi olarak yapılan taş boyama sanatı, vakit geçirmek ve stres atmak için birebirdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Boya kullanarak el izleriyle doldurulmuş bu duvarlar Arjantin’deki Eller Mağarası’na (Cueva de las Manos] ait. Anlayacağınız insanın taş boyama zevki yaklaşık 10 bin yıl önceye kadar uzanıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Günümüzde ise taş boyama uğraşı neredeyse bir sanata dönüşmüş durumda. Siz de istediğiniz boy ve renkteki taşlar üzerinde yeteneğinizi özgürce test edebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İhtiyacınız olan malzemeler kalın ve ince uçlu fırçalar, asetat kalemler, renkli akrilik veya taş boyaları ile vernikten ibaret. Taşlarınızın yüzeyinin mat olması da önemli.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Öncelikle seçtiğiniz taşları sabunla yıkayarak iyice kurutmanız gerekiyor. Üzerine kurşun kalemle taslak çiziminizi yaptıktan sonra da dilediğiniz renklerle boyayıp ardından vernikleyebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Kurşun kalemle taslak çizim yapmadan daha serbest bir çalışma yapmanız da mümkün. Beyaz, yassı ve geniş yüzeyli taşların her zaman daha rahat boyandığı da aklınızda olsun.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    İsterseniz taşı olduğu gibi bir objeye veya canlıya da çevirebilirsiniz. Bunun için taşı seçerken hayal gücünüzü kullanmalı, hangi taşın neye benzediğini öngörmelisiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Eliniz alıştıkça taşlarınızın boyutunu da büyütebilir, ya da boncuklar yapıştırarak taşlardan nazar boncuğu gibi birbirinden renkli ve şık objeler üretebilirsiniz.

  • HOCA ALİ RIZA’NIN HAYATI VE TÜRK RESMİNE KATKILARI

    “Çallı Kuşağı”, “1914 Kuşağı” ya da “Türk İzlenimciler”; Sanayi-i Nefise Mektebinin düzenlediği sınavı kazanarak sanat eğitimi almak üzere Paris Güzel Sanatlar Okuluna gönderilen kuşağı temsil eder. Günümüzdeki adı Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi olan okul, 1882’de II. Abdülhamit döneminde İstanbul’da kurulmuş, Osmanlı’nın “ilk” güzel sanatlar okulu olma özelliği taşır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönem sanatçıları da olan bu ekolün temsilcileri, yurt içinde ve yurt dışında aldıkları eğitimlerle resim sanatının gelişimi ve değişiminde önemli görevler üstlenmiş; fotoğraftan resim yapma geleneğini bırakarak eserlerinde doğadan faydalanmışlardır. Resim alanında kendi özgün tarzını bulmak için atölyeden çıkarak açık havada çalışan Ali Rıza, bu akımın öncülerinden olup ülkemizde resim dersinin okullarda okutulmasında da önemli çalışmaları olan bir isimdir. İstanbul’un semt yaşamını sulu boya ve kara kalem tekniğinde resmeden Hoca Ali Rıza’nın hayat hikâyesini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Süvari Binbaşı Mehmet Rüştü Bey’in oğlu olan Ali Rıza, 1858’de Üsküdar’da dünyaya gelir. Askerlik dışında hobi olarak hattatlık yapan babasını yedi yaşında kaybeden Ali Rıza, Üsküdar Rüştiyesinden mezun olduktan sonra 1880’de tıpkı babası gibi asker olmaya karar verir ve Kuleli Askerî Lisesine başlar. Askerî lisede okurken resme meraklı arkadaşları ile okulda resim atölyesi açılması için Askerî Mektepler Nazırına başvuruda bulunur ve çabaları sonucunda okula atanan Saray Yaveri Osman Nuri Paşa’dan resim dersleri alır. Yaptığı eserler Sultan II. Abdülhamid tarafından beğenilir ve o dönem “mecidiye nişanı” olarak anılan askerî kahramanlık nişanı ile ödüllendirilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Aldığı devlet nişanıyla iyice resme yönelen genç Ali Rıza, Fransa’da resim eğitimi alan Miralay Süleyman Seyyid Bey ve o sırada İstanbul’da bulunan Fransız Mösyö Gués’den resim dersleri alır. 1884’te teğmen rütbesi ile mezun olan Ali Rıza, öğretmeni olan Osman Nuri Paşa’nın yardımcılığına atanır ve okulunda resim dersleri vermeye başlar. Resim alanındaki başarı ve azminden dolayı Napoli’ye resim eğitimi alması için gönderilmesine karar verilse de Avrupa’yı kasıp kavuran kolera salgını nedeni ile bu karardan vazgeçilir. Ali Rıza, kendi tekniğini geliştirmek için sürekli resimler çizer, desen çalışmalarına yoğunlaşır ve bolca masa, bardak, ayakkabı gibi gündelik hayata dair nesneleri resmeder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Askerî okullarda resim derslerine yardımcı olması için içerisinde 30 örneğin bulunduğu üç model albümü hazırlayan Ali Rıza, bu sayede ortaöğretim kurumlarında da resim sanatının popülerleşmesine katkı sağlar. Sivil okullar için de modeller hazırlayan Ali Rıza’nın hayatı artık daha çok resimle iç içedir. 1891’de Osmanlı Devleti’nin eski başkentlerindeki incelemelere katılır ve Türk-İslam eserlerini resme dökerek kayıt altına alınmasına fayda sağlar. 1895’te “Kolağası” yani kıdemli yüzbaşı iken Yıldız Porselen Fabrikası için tasarımlar gerçekleştiren sanatçı, aynı yıl İtalyan ressam Fausto Zonaro ile tanışır. Fausto Zonaro, II. Abdülhamid döneminde saray ressamıdır ve eserlerinde İstanbul manzaraları sıkça yer alır. “Türk ressamı” olarak da tanınan Zonaro; tarih, savaş, manzara ve portre tarzındaki resimleriyle ünlüdür. Ali Rıza, İtalyan ressamın Akaretler’deki atölyesinde bir süre resim dersleri alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1903’te Mahmut Şevket Paşa’nın isteği ile “Eski Osmanlı” kıyafetlerinden oluşan bir resim albümü için çalışır ve yine aynı yıl günümüzde “Askerî Müze” olarak geçen Türk Esliha-i Atika Müzesinin kuruluşunda önemli görevlerde bulunur. 1909’da baş ressam olarak Harbiye Matbaasında iki sene çalışan sanatçı, 1909 ile 1912 yılları arasında “Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Başkanlığı” görevini yürütür, “Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Gazetesi”nin çıkarılmasına da ön ayak olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1910’da padişah çocuklarının ilköğretim eğitimi aldıkları Şehzadegan sınıflarında resim öğretmenliği yapan Ali Rıza, artık “Hoca” lakabı ile anılır olur. Sağlık durumunun bozulması sebebiyle askeriyeden yarbay rütbesi ile emekli olur ve sivil okullarda resim öğretmenliği yapmaya başlar. En önemli eserlerini de bu dönemde üreten sanatçı, ekonomik sıkıntı çektiği dönemlerde bile resimlerini satmaz. Türk resminin ilerlemesi için hayatı boyunca büyük emek veren ressam, 20 Mart 1930’da Üsküdar’da hayata veda eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    İlk kişisel sergisi, vefatından üç yıl sonra çocukları tarafından açılır. Hoca Ali Rıza, kara kalem ve sulu boya tekniğinde ustalaştığı ve sayısı beş bine ulaşan resim arşivi ile Üsküdar’dan Bebek’e, Burgazada’dan Arnavutköy’e, İstanbul’un semt yaşamına dair eserler üretir. Hoca Ali Rıza, birçok asker kökenli ressam gibi bir ekol haline gelen “asker ressam kuşağı”ndandır. Harbiyelerde resim dersi verilmeye başlanması ile Hoca Ali Rıza gibi birçok asker kökenli ressam kendini bu okullarda yetiştirme imkânı bulur. İstanbul’daki önemli sembolik mekânları, binaları ve manzaraları resmeden bu izlenimci akım, Türkiye’nin eski yaşantısına ışık tutan önemli kaynaklardandır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Hoca Ali Rıza, eserlerini satmayıp sevdiği insanlara hediye ettiği için eserleri çok dağılmış, bir araya getirilip adına genel bir sergi açılması zor olmuştur. Ancak Hoca Ali Rıza’nın eserlerinin bir kısmını Süleymaniye ve Ankara Millî Kütüphanesinde görmek mümkündür. Kendisinin “Kırk Ambar” adını verdiği ve içi krokiler, küçük resimler, motifler, aldığı notlar, beğendiği sözlerle dolu defterler ve daha pek çok malzeme, öğrencisi Süheyl Ünver tarafından Süleymaniye Kütüphanesine bağışlanmıştır.

  • AŞİNA OLDUĞUMUZ BAZI RESİM TERİMLERİ

    Bu terimlerin anlamlarını bilmek sadece resim sanatıyla uğraşanların değil, resim sergilerine ilgi duyan sanatseverlerin de işine yarayacaktır. Bir sergi kataloğunu ya da duvarda asılı duran bir tablonun açıklama metnini okuyup anlamak eskisine nazaran çok daha kolaylaşacak, bazı terimler ise resmi doğrudan anlamanız konusunda yardımcı olacaktır. Sözü uzatmadan listemize geçelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Perspektif, Kontur, Proporsiyon, Kompozisyon, Kolaj, Paspartu Nedir?” title_font_size=”13″]

    Perspektif, cisimlerin üç boyutlu halini kâğıt üstünde iki boyuta indirirken, gözden uzaklaştıkça küçülüyor ve daralıyormuş gibi görünmesini sağlayan çizim tekniğidir. Resimdeki detayların sınır çizgilerine ise kontur denir. Proporsiyon, resimdeki parçaların birbirine olan oran ve ölçüsüdür. Kompozisyon, bir konunun kâğıt üzerine çizimlerle belirli bir akış içinde yerleştirilmesine denir. Kolaj, farklı malzemelerin bir zemine yapıştırılarak yapıldığı resimlerdir. Resimlerin sergilenmek üzere yapıştırıldığı ve genellikle mukavvadan yapılma çerçeveye ise paspartu denir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kontrast, Ana Renkler, Ara Renkler, Pigment, Tayf, Valör, Lavi Nedir?” title_font_size=”13″]

    Kontrast, birlikte kullanıldıklarında birbirinin gücünü artıran, kuvvetlendiren renklerdir. Ana renkler denince güneş ışıkları içindeki üç renkten söz edilmektedir; onlar sarı, kırmızı ve mavidir. Ara renkler dendiğinde ise akıllara karışımla oluşan renkler gelmelidir. Renkleri meydana getiren moleküllere ise pigment denir. Tayf, gözümüzün görebildiği renklerin hepsine denir. Resimde bir tonun içerdiği ışık ve gölgenin kuvvet değerlerine valör denir. Tek bir rengin tonlarında yapılan resimlere ise lavi denmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yağlı Boya, Guaj Boya, Akrilik Boya, İnceltici, Rötuş, Ritim Nedir?” title_font_size=”13″]

    Yağlı boya, bağlayıcı maddeleri bitki yağı ile pigmentler olan kaliteli bir boya çeşididir. Guaj boya, suyla inceltilen fakat saydamlaşmayan, kâğıtla bütünleşmeyip üstünde bir tabaka oluşturan boya çeşididir. Akrilik boya da su ile inceltilen fakat yağlı boya kıvamında olan, çatlama yapmadığı için resim yapımında çok tercih edilen bir boya çeşididir. Boyayı arzu edilen kıvama getirmek için kullanılan araçlara inceltici denir. Eğer resim tamamlandıktan sonra ufak tefek düzeltmeler yapılıyor ve daha kusursuz hale getirilmeye çalışılıyorsa bu işleme rötuş adı verilir. Ritim ise bir resimdeki bulut gibi şekillerin belli aralıklarla tekrar edilmesine denir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İmge, Natürmort, Lirik Soyutlama, Portre, Figür, Fresk, Galeri Nedir?” title_font_size=”13″]

    İmge, gerçeğin zihinde biçimlenmesi ve yansıtılmasıdır. Natürmort, meyveler, çiçekler gibi cansız doğa resimlerine denmektedir. Lirik soyutlama, resim detaylarının gerçekte göründüğü gibi değil de bir şiirsellik içinde sanatçının iç dünyasının yansıması olarak belirmesidir. Portre, yüzün karakteristik özelliklerinin istenen ölçüde yansıtıldığı resim çalışmalarına denir. Figür, resimde insan ve hayvan şekillerine verilen isimdir. Duvarlara yapılan resimlere ise fresk denir.  Yapılan resimlerin ilgilisine sunulduğu, sergilendiği mekânların adı ise galeridir.

  • OSMAN HAMDİ BEY’İN FIRÇASINDAN ÇIKAN ESERLER

    1842 ile 1910 yılları arasına yaşamış olan Osman Hamdi Bey, arkeolog, ressam ve müzeci nitelikleriyle Osmanlı’nın çok yönlü entelektüellerinden biridir. Hatta kendisi Kadıköy’ün ilk Belediye Başkanı unvanına da sahip bulunmaktadır. İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin 29 yıl müdürlüğünü yapan, Sanayi-i Nefise Mekteb-i’nin, yani bugünkü adıyla Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nin kurucusu olan Osman Hamdi Bey’in eserlerinin bir bölümünü sizin için listeliyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Çinilerin, ahşap kabartma ve oymaların, bindallı ve kaftanın, sedirin, halının, Türk kahvesi ve uzun çubukla içilen nargilenin arzıendam ettiği bu resmi Osman Hamdi Bey, yağlı boya ile tuval üzerine 1879 yılında yapmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Feraceli iki kadın, cami önünde masasını kurmuş olan arzuhalciye arzuhal yazdırmaktadır. Tablodaki detaylar içinde, cami duvarındaki çini alınlık ile iki sokak köpeği dikkat çekmektedir. Tablo günümüzde Sakıp Sabancı Müzesi’nde sergilenmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Açık alanda büyük pembe başlığı ve Batılı giyim tarzıyla dikkat çeken kız, Osman Hamdi Bey’in kızı Nazlı’dan başkası değildir. Eser, Pera Müzesi’nde Oryantalist Resim Koleksiyonu içinde sergilenmektedir. Osman Hamdi Bey, kızının ayrıca bir portresini daha yapmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1880 yılına ait Kur’an Okuyan Kız isimli tablosunda Osman Hamdi Bey, sabah saatlerinde rahle başında Kuran okuyan bir kızı resmetmiştir. Sabah saatleri olduğu yorumu, resimdeki ışıktan yola çıkılarak yapılmaktadır. Bu özel tablo, 2019 yılında Londra’daki Bonhams Müzayede Evi’nde düzenlenen açık artırmada rekor bir fiyata satılarak tarihteki en pahalı Türk resmi unvanını almıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Ayakta tambur ve oturarak def çalan iki kız, Bursa Yeşil Camii’ndeki namazgâhın önündedir. Arka planda ahşap kakmalar, daha ön planda oymacılık eseri mermer bir korkuluk, yerde halılar, kenardan görünen çini duvar tablonun önemli detaylarıdır. Ressam bu tabloyu 1880 yılında yapmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Günümüzde İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nde sergilenen Mimozalı Kadın tablosunda gördüğümüz kişi, Osman Hamdi Bey’in sonradan Naile adını alan eşi, Marie’dir. Ressamın 1906 yılında yaptığı tablonun üslubu o dönem Batılı olarak değerlendirilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Kimi eski yayınlarda Kaplumbağalar ve Adam ismiyle sunulan, sonraları Kaplumbağa Terbiyecisi adıyla anılan tablo Osman Hamdi Bey’in en ünlü eseridir. Arka tarafta kavuşturduğu elleriyle ney tutan adam ve yaprak yiyen kaplumbağalar, tablonun ne anlattığına dair çok sayıda yorumun yapılmasına neden olmuştur. Ressam, tablonun 1906 ve 1907 yılında iki versiyonunu çizmiştir. İlkinin boyutları 222 × 122 cm iken, ikincisini 136 x 87 cm olarak daha küçük boyutlarda resmetmiştir. Osman Hamdi Bey ilk versiyonda beş kaplumbağaya, ikinci versiyonda altı kaplumbağaya yer vermiştir. İkinci tabloyu dünürü Salih Münir Paşa’ya ithaf ettiğini gösteren bir not eklemesi de tablolar arasındaki diğer bir farktır.