Etiket: film

  • 8 MADDE İLE SİNEMANIN TARİHİ

    İlk gösterime giren filmden itibaren kitlelerin yoğun ilgisini çekmeyi başaran sinema, 20. yüzyılın en önemli icatlarından biri. Kamera aracılığıyla elde edilen görüntüleri şeritle dizilen kadrajlarla beyaz renkli perdeye yansıtan makineler, kitlelerin yedinci sanat olarak adlandırılan sinema sektörü ile tanışmasını sağladı. Henüz yüz yıldır hayatımızda olan bu teknoloji, gündelik hayatımızın vazgeçilmez eğlence aracına dönüşmüş durumda. Yediden yetmişe herkesin en sevdiği etkinliklerden olan sinemanın tarihini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1891 yılında Amerika’da Thomas Edison ile yardımcısı William Kennedy Laurie Dickson’ın geliştirdiği “Kinetoscope” prototipi ilk film görüntüleme makinelerinden biridir. Cihazın üst kısmında bulunan bir delikten hareketli resimlerin izlenebildiği bu makine, aynı zamanda sinematik projeksiyon aletlerinin de temelini oluşturmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kineteskoptan (kinetoscope) aldıkları ilhamla 1892’de “sinematograf”ı geliştiren Fransız Lumiere kardeşler, 1895’te geliştirdikleri bu makinenin patentini aldılar. Sinematograf ile kaydettikleri “Arrival of a Train at La Ciotat” isimli filmin gösterimini Paris’te bir kafede gerçekleştirdiler. Sinemanın başlangıcı olarak kabul edilen bu film; Lumiere kardeşlerin sinema tarihinin ilk film yapımcısı unvanını almasını da sağlamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Lumiere kardeşlerin filmi, 15 kare hızında çekilmiş ve 55 saniye sürmüştür. Edison’un kaydettiği ilk kayıtlar sirk ve vodvil gösterilerine aitken, Lumiere kardeşlerin filmi gündelik hayat ile ilgili olduğu için daha çok belgesel niteliğindedir. Lumiere kardeşlerin “Sinematograf”ı yaklaşık 10 kilogram ağırlığındaydı. Kolay taşınabilmesi sayesinde Paris’teki birçok mekânda filmlerinin gösterimini sağlayan kardeşlerin ismi sinema tarihine kazınmış oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Sadece birkaç dakika süren ilk filmler hem sessiz hem de renksizdi. Sinemanın renkli hâle gelmesi 1902’de şablonlama yöntemi ile gerçekleşti. Her kare tek tek elle boyandığı için uygulanabilir olmayan bu sistem, 1906’da George Albert Smith’in geliştirdiği “Kinemacolor” ile ilk film renklendirme tekniğinin başarılı bir şekilde uygulanmasını sağlamıştır. Bu teknik sayesinde yeşil ve kırmızı renkler özel filtrelerden geçiyor ve iki aşamada renklendirme sağlanıyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    George Albert Smith’in 1908 yapımı “A Visit to the Seaside”, sinema tarihinin ilk renkli filmi olurken; renk spektrumunda meydana gelen sapmalar ve aksaklıklar 1932’de Tecnicolor Şirketinin üç renkli filtreyi geliştirmesiyle yıllar sonra ancak son bulabilmiştir. Bu filtre ile çekilen ilk film, Walt Disney’in “Flowers and Trees” isimli animasyonudur, ilk canlı sinema filmi ise 1934’te çekilen “The Cat and the Fiddle” olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Teknik olarak sürekli kendini geliştiren sinema endüstrisi, senaryo ve hikâye oluşturma açısından da gelişmeler göstermiştir. Fantastik sinema ve bilim-kurgu filmlerinin yönetmeni Fransız Georges Melies, sinemanın gerçekliği yeniden kurgulama yeteneğini kullanan ilk yönetmen olmuştur. Lumiere kardeşlerin film gösteriminden çok etkilenen Méliès, 1892-1912 yılları arasında Montreuil’da kurduğu stüdyosunda yüzlerce film üretmiş; Londra, Barselona, Berlin ve New York’ta yüzlerce film gösterimi gerçekleştirmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Sinemanın sese kavuşması 1925’te Warner Bros’un icat ettiği “Vitaphone” ile olmuştur. 1927’de ilk sesli film “The Jazz Singer” gösterime girmiş ancak ses ile görüntünün senkronize olamamasından sebep saniyede 15 tane olan görüntü sayısı, saniyede 24 kareye yükseltilerek standartlaştırılmıştır. 1930’lu ve 1940’lı yıllar arasında haftada iki kez sinemaya gitmek artık normal bir rutin hâline gelmiş, sinema endüstrisi milyon dolarlar kazanan bir sektöre dönüşmüştür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Ülkemizin ilk sinema filmi Osmanlı döneminde, Fuat Uzkınay’ın “Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı” adlı belgesel kaydıdır. 14 Kasım 1914’te gösterime giren filmin günümüze ulaşan hiçbir kopyası bulunmamaktadır. Gelişen yeni teknolojiler sayesinde hem üretilen sinema filmlerinin görsel dinamikleri değişmiş hem de büyük bütçelere gerek kalmadan bağımsız sinema filmleri de seyircileriyle buluşarak hayatın tüm renklerini içine alan bir sanat dalına dönüşmüştür.

  • BİYOGRAFİ FİLMLERİNDE KİMLERİN HAYATLARINI İZLEDİK?

    Ünlü ünsüz her insanın kocaman bir dünya olduğunu ve anlatılacak hatta filme alınacak hikâyelere sahip olduğunu söylemek yanlış olmaz. Siz de birilerinden mutlaka “hayatımı anlatsam film olur” cümlesini duymuşsunuzdur. Anlatsak film olabilir belki ama tanıdığımız ünlü isimlerin beyaz perdeden yansıtılan hayat hikâyeleri kadar ilgi çeker mi bilinmez. Sanat, bilim, spor, siyaset dünyasından ünlü isimlerin yaşamlarına odaklanan filmler daima sinema tarihinin en özel yapımları arasında yer alır.  İşte o filmler ve hayatı film olan isimlerden bazıları…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Film Adı: Ali” title_font_size=”13″]

    Dünyanın gelmiş geçmiş en ünlü boksörlerinden Muhammed Ali’nin hayatı, adını taşıyan filmle beyaz perdeye aktarılmıştı. Film, “Benim onlarla bir sorunum yok!” diyerek Vietnam savaşına gitmeyen boksörün şampiyonluk unvanının elinden alınışını ve bokstan uzaklaştırılışını anlatıyor. Ünlü sporcuyu usta siyahi oyuncu Will Smith canlandırarak en iyi erkek oyuncu ödülünü kazanmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Film Adı: Frida” title_font_size=”13″]

    Hastalıkların önemli yer tuttuğu yaşamı, sanat hayatı ve kendisi gibi ressam olan Diego’yla karmaşık bir ilişkiye dönüşen evliliği ile hayatı film olanlardan biri de Meksikalı sanatçı Frida Kahlo. Salma Hayek’in canlandırdığı film özgün müzikleriyle de öne çıkmış ve Oscar kazanmıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Film Adı: Kaldırım Serçesi” title_font_size=”13″]

    Kaldırım Serçesi, Fransız şarkıcı Edith Piaf’ın çocukluğundan ölümüne kadar iniş çıkışlarla dolu yaşamını konu alan filmdir. Filmin adı şarkıcının gerçek hayatta kendisine takılan isimden alınmış ve sanatçıyı Fransız oyuncu Marion Cotillard canlandırmıştı. Film bol bol Edith Piaf’ın şarkılarını dinleme şansı sunan bir kurguya sahip.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Film Adı: Her Şeyin Teorisi” title_font_size=”13″]

    İngiliz fizikçi ve teorisyen Stephen Hawking’in yakalandığı ALS hastalığı ile mücadelesini, bu çerçevede Cambridge Üniversitesi’nden arkadaşı olan ve sonrasında karısı olacak Jane Wilde ile ilişkisini anlatan filmde, dâhi fizikçiyi Eddie Redmayne canlandırmış, oyuncu bu performansıyla da Oscar kazanmıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Film Adı: Malcom X” title_font_size=”13″]

    Afrika kökenli Amerikalı aktivist Malcom X’in hırsızlık yaparak hapse girişi, hapishanedeki düşünsel dönüşümü, bir insan hakları savunucusu olarak dışarı çıkışı ve sonrasını konu alan filmde Malcom X’i Denzel Washington canlandırmıştır. Film Malcom X’in Otobiyografisi isimli biyografik kitaptan uyarlanmıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Film Adı: Müslüm” title_font_size=”13″]

    Müslüm filmi, arabesk müziğin ünlü isimlerinden olan ve 59 yaşında hayatını kaybeden Müslüm Gürses’in yoksul bir genç olarak ailesiyle Şanlıurfa’dan Adana’ya göçlerini, oradan İstanbul’a ve ses sanatçılığına varan serüvenini, eşi Muhterem Nur’la tanışma hikâyesi anlatılmaktadır. Biyografik filmde sanatçıyı ünlü oyuncu Timuçin Esen canlandırmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Film Adı: Amadeus” title_font_size=”13″]

    18.yüzyılda yaşayıp kendinden sonraki tüm dönemleri etkileyen klasik müzik sanatçısı Wolfgang Amadeus Mozart’ın hayatından kesitlere ve özellikle kendisi gibi besteci olan arkadaşı Antonio Salieri ile olan ilişkisine odaklanan, fakat bunu Salieri’nin gözünden yapan Amadeus filmi 8 dalda Oscar kazanmıştı. Filmde Mozart’ı Tom Hulce, Salieri’yi ise F. Murray Abraham oynamıştır.

  • Kemal Sunal’dan Başkasının Canlandıramayacağı Kült Karakterler

    Kemal Sunal’dan Başkasının Canlandıramayacağı Kült Karakterler

    Beyaz camda yüzümüzü en çok güldüren aktör hiç şüphe yok ki 1944 ile 2000 yılları arasında yaşamış sanatçımız Kemal Sunal’dı. Rol aldığı filmlerde hayat verdiği karakterleri öyle içten canlandırdı ki hepsi sadece onun adıyla anıldı ve efsaneleşti. Sinema tarihimize kazandırdığı onlarca filmden 6 karakterle Kemal Sunal karşınızda…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“-Hı hıh… Evet ben.”” title_font_size=”13″]
    yeşilçam
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“-Altınları alınca gayrı Emine’nin yanına varırım de mi?”” title_font_size=”13″]
    yeşilçam
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“-Güzel adamım güzel… Allah övmüş de yaratmış, maşallah…”” title_font_size=”13″]
    yeşilçam
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“-Bırakın, tutmayın küçük enişteyi, salıverin gitsin!”” title_font_size=”13″]
    yeşilçam
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“-Yemek vakti görücü mü olurmuş! Aç mı doyuracağız, erken gelsinler!”” title_font_size=”13″]
    yeşilçam
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“-Bir makine… Japon arkadaşım yolladı. Sana sevdalı olduğumu gördü, halime acıdı. Başak beni sevmesin ama yanımda olsun, tatlı tatlı baksın, gülsün yeter dedim.”” title_font_size=”13″]
    yeşilçam
  • BUHRAN YILLARININ SİNEMA EKOLÜ: KARA FİLM

    1940’lı yıllarda Amerikan filmlerinin hâkim değerlerine bir başkaldırı olarak ortaya çıkan “Kara Film Ekolü”, II. Dünya Savaşı’ndan sonra tüm dünyayı saran hayal kırıklığı ve kasvetin bir sonucu olarak Amerika’da ortaya çıkmış, daha sonra tüm dünyaya yayılmış bir sinema ekolüdür. Bu ekolün ortaya çıkış nedenlerini ve başarıya ulaşmış filmlerini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Alman dışavurumculuğundan oldukça etkilenen bu türün ilk örnekleri, çıktığı yıllarda kara film olarak tanımlanmasa da ilerleyen yıllarda başlı başına bir sinema ekolü haline gelmiştir. Kara filmler, “Büyük Buhran”ın ardından toplumdaki sosyolojik ve psikolojik değişimleri ele alması ve ortaya koyması açısından oldukça önemlidir. Bu buhran döneminde ortaya çıkan filmler ya güldürücü ve insanları sorunlarından uzaklaştıran senaryolara sahip ya da toplumsal sorunlara dikkat çeken, karamsar ve gerçekçi filmler olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İlk kez 1946’da Fransız eleştirmen Nino Frank tarafından Hollywood filmleri için kullanılan kara film terimi aslında bir sinema ekolü olarak ortaya çıkmamış, farkında olmadan bu tarz filmler çeken yönetmen, oyuncu ya da yapımcılar ilerleyen yıllarda yaptıkları röportajlarda çektikleri bu filmlerin kara film olduğunun farkında bile olmadıklarını açıklamışlardır. Kara film akımının kriterleri ilerleyen yıllarda tanımlanmıştır. Kara film ekolünün başlangıç filmleri 1940 yapımı “3. Kattaki Yabancı” ve 1941 yapımı “Malta Şahini” olurken bu filmler daha sonra çekilecek sinema filmlerine de esin kaynağı olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Fransız eleştirmenler Raymond Borde ve Etienne Chaumeton’nun 1955’te kaleme aldığı “Panorama du film noir Americain 1941-1953” (Amerikan Kara Filminin Panoraması) kitabında kara film akımını ilk kez tanımlamaya çalışmış ve bu metin kara film ekolüne temel oluşturmuştur. Fransız eleştirmenlere göre kara filmler için yapılan “…düşsel, tuhaf, sıra dışı, karışık ve zalim” şeklindeki tanımlama bu türü tanımlamak için yetersiz kalmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kara filmleri diğer filmlerden ayıran en önemli kriter filmin ışıklandırmasıdır. Geleneksel sinemada birçok farklı ışık bir arada kullanılırken, kara filmlerde loş ışıklandırma ön plandadır. Loş ışıklandırmayı sağlamak ve bunun da doğal olduğunu izleyiciye hissettirmek için ana ışık, dolgu ışığa göre çok daha fazla kullanılır ve bu sayede kara filmlerde sıkça rastladığımız kontrast, koyu gölgeler ve aydınlık-karanlık karşıtlığı ortaya çıkar. Bu aydınlık ve karanlık alanların oluşturduğu zıtlık kara filmlerin vazgeçilmez unsurlarının başında gelir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Fransızların “film noir” olarak adlandırdığı kara film ekolü, klasik Amerikan anlatı tarzının kalıplarının dışına çıkarak sinema filmlerinde görmeye alıştığımız güzel, iyi ve masum insanların genellikle mutlu sonla biten hikâyelerinin ötesine geçmeyi başarmıştır. Kara filmde mutlu son yoktur, sevenler kavuşmaz, mekânlar karanlık ve kirli olduğu kadar kasvetlidir. Bir Hollywood filmi izlerken sonunu tahmin etmek ne kadar kolaysa kara filmlerin sonu hiç de tahmin edildiği gibi bitmez. Kara film ekolünün ilk örneklerinden olan ve 1944’te izleyicisi ile buluşan Double Indemnity (Çifte Tazminat) filmi de iyiden çok, kötü kalpli insanların hikâyesine odaklanmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kara filmlerde iyi diye izlediğimiz bir karakter kötü, kötü olarak adlandırdığımız karakter ise filmin sonunda en masum ve en temiz karakter olabilir. Ayrıca alışageldiğimiz Hollywood filmlerinde başroller hiçbir şekilde ölmezken herhangi bir kara filmde başrol oyuncusu bile filmin bir yerinde tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi bu dünyadan aniden göçebilir. Ayrıca kara film ekolünde kadın karakterler erkek egemenliği altında ezilmiş, metalaşmış ve ilk kez bu filmlerde iyi ve masum kadının dışında “Femme Fatale” olarak tabir edilen, yuva yıkan ve erkekleri baştan çıkaran kadın karakterler izleyiciyle buluşmuştur. 1946 yapımı “Gilda” filmi bu tarzın öncüsü olmuştur. Hikâye “cazibeli ama tehlikeli” olarak nitelendirilen kadın karakterin hayatına odaklanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    1970’lerde genç yönetmenler bir döneme damga vuran kara film ekolünde filmler üretmeyi tercih etmiş; Francis Ford Coppola, Martin Scorsese, Robert Altman, Paul Schrader ve Roman Polanski gibi yönetmenlerden oluşan yeni bir kuşak ortaya çıkmıştır. Bu kuşak “Konuşma”, “Taksi Şoförü”, “Çin Mahallesi”, “Uzun Veda”, “Bizim Gibi Hırsızlar” gibi yeni kara filmleri üretmişlerdir. Bu filmlerin her biri suç türü için de örnek gösterilir çünkü bu filmler konusu bakımından suç ve suçlular dünyasına yönelmiştir. İki tür de dedektifler, suçlular, adaleti sağlamaya çalışan kahramanlar, gözü doymayanlar ve toplumdaki adaletsizliği sorgulayan temalardan oluşur. Günümüzde halen kara filmler üretilmektedir çünkü bu kavramlar ve karakterler hayatın acı gerçeğidir. Bu da bizlerin bir süre daha bu ekolü temsil eden filmleri izleyeceğimiz anlamına gelir. Toplumda sorunlar ve suçlar devam ettiği sürece bu filmler de üretilmeye ve topluma ayna tutmaya devam edecektir.

  • CANNES FİLM FESTİVALİ’NDEN UNUTULMAZ ANLAR

    Sinemaseverlerin her yıl merakla beklediği film festivallerinden olan Cannes Film Festivali, her sene renkli görüntülere sahne oluyor. Dünyanın farklı ülkelerinden yıldızlar en güzel kıyafetleri ile festivale akın ederken, yaşanan bazı anlar festivale damga vuruyor. Aşağıda geçmiş senelerin bazı sansasyonel olaylarını listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1 Eylül 1939’da II. Dünya Savaşı sırasında Adolf Hitler festivali durdurmuş ve Polonya’yı aynı gün işgal ederek İkinci Dünya Savaşı’nı başlatmıştı. Sonraki 7 yıl boyunca gerçekleştirilemeyen festivalde o yıl gösterilen tek film “The Hunchback of Notre Dame” olarak kaldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1968’de Fransa’da öğrencilerin başlattığı ayaklanma ve protestolar sonrasında festival, olması gerekenden birkaç gün önce sona ermişti. Godard, Truffaut, Polanski, Lelouch, Malle gibi ünlü sinemacılar da protestoları destekledi. Başlayan protestolar greve dönüştü ve Carlos Saura tarafından yönetilen ve festivalde prömiyeri yapılacak olan “Peppermint Frappe” filmi, yönetmen tarafından festivalden geri çekildi. Film, Cannes’da ancak 40 yıl sonra, ilk kez 2008 yılında gösterildi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1987’de ünlü modacı Catherine Walker’ın tasarladığı mavi elbiseyle Cannes Film Festivali’ne katılan Prenses Diana, yürüdüğü kırmızı halıda sinema dünyasındaki birçok yıldızdan rol çaldı. Birçok filmi, yönetmeni ve oyuncuyu geride bırakan Prenses Diana, o sene Cannes’da en çok konuşulan isim oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1998’de yönetmen Michael Bay, o sırada henüz tamamlanmamış ünlü felaket filmi “Armageddon”dan yarım saatlik bir bölümü festival davetlilerine izletti ancak duygusal sahnelerdeki kötü diyaloglar ve izleyiciye geçmeyen duygu nedeniyle salondaki çok sayıda izleyici kahkahalar atmaya başladı. Bunun üzerine salonda bulunan başrol oyuncusu Bruce Willis epey bozularak filmin prodüksiyonunun henüz tamamlanmadığını söyledi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1992’de Cannes plajlarında Jean Claude Van Damme ile bir başka aksiyon yıldızı Dolph Lundgren kavga ederken görüntülenmişti. Daha sonra ikili bu kavganın gerçek olmadığını ve filmleri “Universal Soldier” için bir tanıtım çalışması olduğunu iddia etmişti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Daha önce yönetmenliğini üstlendiği filmlerle Cannes’da yarışmış olan Sean Penn’in 2016 tarihli filmi “The Last Face”,basın gösteriminde yuhalanmış, duygusal açıdan gülünç, politik açıdan ise sorunlu bulunmuştu. Film, Cannes’daki meşhur eleştirmenler yıldız tablosunda 4 üzerinden 0.2 ortalama alarak ulaşılması güç bir skora imza attı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    2015’te 50’li yaşlarındaki bir grup kadın izleyici yüksek topuklu ayakkabı giymemeleri nedeniyle kırmızı halıya alınmayınca güçlü bir feminist protesto başladı. Hatta Amy Winehouse’ın hayatının anlatıldığı Amy filminin yönetmeni Asif Kapadia’nın eşi Victoria Harwood da sağlık sorunları nedeniyle topuklu ayakkabı giyemediği için kendisine de benzer bir uyarı yapıldığını ama sonradan festivale katılabildiğini söylemişti. Bu tavır, oyuncular arasında da duyulunca kadın oyuncular kırmızı halıda bu kararı protesto etmeye başladılar. BlacKkKlansman filminin prömiyeri için Cannes’da olan Kristen Stewart kırmızı halıda, giydiği topuklu ayakkabısını eline alarak çıplak ayakla yürüdü. Sicario filmiyle festivale katılan Emily Blunt da filminin galasına düz bir ayakkabı giyerek katıldı ve bu protestolara destek verdi.

  • HOLLYWOOD’UN İLK ASYA KÖKENLİ OYUNCUSU

    Hollywood tarihinin ilk Çin asıllı oyuncusu olan Anna May Wong, 20. yüzyılın başlarında rol aldığı film projeleri ile birçok ilke imza atmış önemli bir aktris. Etnik kökeni farklı olan roller için beyaz oyunculara makyaj yapıldığı bir dönemde, ilk kez bir Asyalı olarak beyaz perdede rol alırken; başrol oyunculuğuna kadar uzanan kariyeri alkışlanmaya değer… Ünlü bir aktris olmasına rağmen sıkça ayrımcılığa ve ırkçılığa maruz kalan Wong, tüm bu kötü eleştirilere kulağını tıkayarak, çok sevdiği mesleğine kendisini adar. Sessiz filmlerin ve ilklerin kadını Wong’un hayat hikâyesini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Gerçek adı Wong Liu Tsong olan Anna May Wong, 3 Ocak 1905’te Los Angeles Kaliforniya’da dünyaya gelir. Ebeveyni ikinci nesil Amerikalı olan Wong’un büyükanne ve büyükbabası 19. yüzyılın sonunda Çin’den Amerika’ya göç eden göçmenlerdir. Yedi çocuğunun ikincisi olan Wong’un ailesi bir çamaşırhane işletir ve ünlü yıldızın çocukluğu bu çamaşırhanede çalışarak geçer. Ablası ile beraber gittiği göçmenler için özel eğitim veren entegre okulda sürekli ırkçılığa maruz kalan kız kardeşler, eğitim hayatlarına Çin Misyon Okulunda devam etmek zorunda kalır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Çin Mahallesi’nde ailesi ile beraber yaşayan Wong, çocukluğunda birçok Hollywood filminin çekimine şahit olur ve beyazperdenin büyülü dünyasına çocuk yaşta kapılır. Ailesinin tüm karşı çıkmalarına rağmen setlerin yolunu arşınlayan Wong’un ilk sinema filmi deneyimi de henüz 14 yaşındayken figüran olarak rol aldığı, 1919’da çekilen The Red Lantern ile olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Wong sonunda ailesini ikna etmeyi başarır ve 1921’de lise eğitimini yarıda bırakarak oyunculuk eğitimi almaya başlar. Bir sene sonra henüz 17 yaşındayken Madam Butterfly’dan esinlenen “The Toll of the Sea” filminde başrol oynayarak Hollywood tarihinde bir ilke imza atar. Beyazperdenin ilk renkli filmlerinden olan bu filmde gösterdiği performansı çok beğenilince ikinci başrol filmini 1924’de çekilen “Bağdat Hırsızı” filmi ile alır. Moğol bir köle kızı canlandırdığı karakteri ile büyük bir başarıya imza atan Wong’un kariyeri artık hızla yükselişe geçer. ABD’de melezleşme karşıtı yasaların yürürlükte olduğu dönemde filmlerde ırklar arası ilişkiye izin verilmezken Wong tırnaklarıyla kazıdığı kariyerini korumak ister. Bu dönemde çekilen filmlerde Asyalı rollerini Amerikan yerlileri ya da Meksikalılar canlandırmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1924’de The Anna May Wong Productions’ı kuran oyuncunun bu hamlesi pek de başarılı olmaz ve şirketini kapatarak tekrar oyunculuk kariyerine yoğunlaşır. Amerika’da gördüğü ırkçılık sebebiyle rotasını Avrupa’ya çeviren Wong, kariyerine 1928’de taşındığı Almanya ve İngiltere’de devam eder. Rol aldığı son sessiz filmi 1929’da gösterime giren Piccadilly ile olur ve Wong oyunculuğuyla tekrar büyük beğeni ile karşılanır. Avrupa’da sadece sinema filmlerinde değil Viyana gibi sahnelerde müzikallerde de sahne alan Wong, dönemin moda ikonu olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1930’da “On the Spot” oyunu için ABD’ye geri dönen Wong, Paramount Studios ile anlaşarak film afişinde yer aldığı ve büyük ses getiren “Ejderhanın Kızı” filmi ile yıldızını iyice parlatır. 1932’de Marlene Dietrich ile başrolünü paylaştığı Şangay Ekspresi, Wong’un kariyerinin zirvesi olurken; iki sene sonrasında çekilecek filminde Asyalı olduğu için role kabul edilmez. Yaşadığı hayal kırıklığının ardından mesleğine olan tutkusunu kaybeden Wong, 1936’da gerçekleştirdiği Çin ziyaretinde büyük eleştirilerin hedefi hâline gelir. Amerika’da Çinli, Çin’de Amerikalı olduğu için sürekli kendini anlatmak zorunda kalan Wong’un Çin gezileri ABD’nin önemli dergi ve gazetelerinde yayımlanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1937’de sinema filminde yer alan Wong, Hollywood için alışagelmiş durumun dışına çıkarak Kore asıllı bir Amerikalı ile başrol paylaşır. 1942’de emekliliğini ilan eden Wong, 1951’de bu defa bir TV filminde rol alır ve yine bir ilke imza atarak TV’ye çıkan ilk Asyalı oyuncu olur. Daha sonra birkaç filmde daha yan rollerde gördüğümüz Wong, kendi hazırladığı bir müzikal filmi Amerika’da sahnelemeyi planlarken 56 yaşında kalp krizi nedeniyle hayata veda eder.

  • Türk Sinemasının 8 Arşivlik Afişi

    Türk Sinemasının 8 Arşivlik Afişi

    Sinema afişleri film hakkında bilgi verdiği gibi o filmlerin yapıldığı ya da gösterildiği tarihin estetik değerlerini, popüler kültürünü de yansıtır. Bir film afişi görmek isteyen gözler için çok şey anlatır… Türk sinemasının renkli tarihinde bir yolculuğa çıkıyor ve sizi kolay kolay karşınıza çıkmayacak 8 film afişi ile buluşturuyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
  • 7 Maddede Reşat Nuri Güntekin Eserlerinden Uyarlanmış Filmlerin Afişleri

    7 Maddede Reşat Nuri Güntekin Eserlerinden Uyarlanmış Filmlerin Afişleri

    Bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de edebiyat eserleri sinema için bir hazine niteliğinde ve geçmişten bu yana birçok eser beyaz perdeye aktarılmış durumda… Aşağıda listelediğimiz afişler ise Reşat Nuri Güntekin’in eserlerinden uyarlanmış sinema filmlerine ait… Roman ve hikâyelerinde dönemine ait insan ilişkilerini gerçekçi bir üslupla dile getiren yazarımızın eserleri bakın hangi yönetmen ve oyuncuların elinde hayat bulmuş…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çalıkuşu” title_font_size=”13″]
    reşat nuri güntekin
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yaprak Dökümü” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Taş Parçası” title_font_size=”13″]
    yeşilçam
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Akşam Güneşi” title_font_size=”13″]
    yeşilçam
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bir Dağ Masalı” title_font_size=”13″]
    türkan şoray, yeşilçam
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Duvaksız Gelin” title_font_size=”13″]
    yeşilçam
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bir Kadın Düşmanı” title_font_size=”13″]
    reşat nuri güntekin