Etiket: doğa

  • İKLİM DEĞİŞİKLİĞİNDEN İKLİM KRİZİNE GEÇERKEN

    Kanadalı astrofizikçi Hubert Reeves’in dediği gibi: “Doğa ile savaş halindeyiz. Eğer kazanırsak, kaybedeceğiz.” Uzun süredir insanlığın bu savaştan çıkması ve doğayla barış sağlaması gerektiği vurgulanıyor. Nedenler, önlemler alınmaz ise olabilecekler bir bir sıralanıyor. Bu kadar önemli bir konunun sık sık gündeme getirilmesi ve farkındalık oluşturulması artık hepimizin görevi. Daha önce birçok kez ele aldığımız iklim değişikliği konusunu aydınlatıcı bilgilerle tekrar karşınıza getiriyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İklim değişikliği nedir?” title_font_size=”13″]

    Normal şartlarda atmosferdeki sera gazları, insan, hayvan ve bitkilerin yaşamlarını sürdürmesine imkân veren bir öneme sahiptir, çünkü bu gazlar sayesinde yeryüzündeki ısı düzeyi 15°C’ye ulaşmaktadır. Eğer karbondioksit, metan, su buharı, ozon, azot oksit gibi sera gazları olmasaydı, yeryüzündeki ortalama sıcaklık -18°C civarında olurdu. Ne var ki ısıyı tutan bu gazların atmosferde artmasıyla oluşan sera etkisi sonucunda, yıl boyunca hava, kara ve denizde ölçülen ortalama sıcaklıklar da artmakta, böylece dünya iklimi değişmektedir. “İklim değişikliği” veya “küresel ısınma” olarak adlandırılan bu durum, başka bir ifadeyle yeryüzünün ortalama sıcaklığının ideal olandan şaşması anlamına gelmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İklim değişikliğinin fark edilmesi…” title_font_size=”13″]

    18.yüzyıl ortalarında başlayan Sanayi Devrimi sonrasında, atmosferdeki sera gazı oranları da artış göstermiştir. Bilim dünyasının yaklaşık üç yüz yıldır bu konuda araştırmalar yapmasına karşılık, hükümetlerin gündemine girmesi ve ilgi görmesi için 1970’lerin gelmesi gerekmiş, 1972 yılında Stockholm’de gerçekleştirilen Uluslararası İnsan Çevresi Konferansı konuya yoğunlaşılması adına önemli toplantılardan biri olmuştur. 1988 yılında Meteoroloji Örgütü ile Birleşmiş Milletler Çevre Programı tarafından kurulan ve Birleşmiş Milletler bünyesinde faaliyet gösteren Hükümetlerarası İklim değişikliği Paneli (IPCC) ise iklim değişikliği, nedenleri, etkileri ve bu etkilerle mücadele yöntemleri noktasında araştırmalar yapıp, bulguları gerekli yerlerle paylaşan bir organ olarak öne çıkmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İklim değişikliği raporları neler söylüyor?” title_font_size=”13″]

    Bilim dünyasının ortaya koyduğu verilere göre, iklim değişikliğinin yıkıcı olmasının önüne geçmek için sıcaklıklardaki artışın en fazla 2°C ile sınırlandırılması gerekmekte. Bunda başarılı olabilmek için ise karbondioksit oranının belli bir seviyeyi aşmaması gerektiği belirtiliyor. Uzmanlar, atmosferdeki güvenli karbondioksit miktarının en fazla 350 ppm olması gerektiğini ifade ederken, 2021 itibariyle tespit edilen karbondioksit oranının 419 ppm olduğu biliniyor. Acil önlemler alınmaması ve mevcut uygulamaların devam etmesi halinde 2060 yılında ortalama sıcaklıklardaki artışın 4°C’yi bulacağı da uzmanların uyarıları arasında yer alıyor. İklim değişikliği veya diğer adıyla küresel ısınma sırasında yaşanan sıcaklık artışının etkilerini kuraklık, sel baskınları, şiddetli hava olayları, büyük kasırgalar, buzulların erimesi, okyanusların asit seviyesindeki artış şeklinde görmenin kaçınılmaz olduğu ve tüm canlıların hayatlarının risk altında olduğu ise artık hepimizin bildiği bir gerçek.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İklim değişikliğini iklim krizine dönüştüren olumsuz faaliyetler…” title_font_size=”13″]

    Atmosferdeki karbondioksit oranının artmasındaki en büyük neden ise yeryüzünde insanlığın kullandığı fosil yakıtlar… Kömür ise bu yakıtların başında geliyor, onu petrol ve doğalgaz takip ediyor. Bu doğrultuda elektrik kullanımından ulaşım araçlarına, kullandığımız ısınma sistemlerinden soğutma sistemlerine pek çok detay üzerine düşünmek gerekiyor. Karbondioksit oranını artırmada ormanlık alanların konut veya sanayiye yer açmak için yok edilmesinin, yani ormansızlaşmanın da önemli bir etkisi olduğu bilinmekte. Diğer taraftan insan faaliyetlerinin dışında doğal süreçlerin de iklim sistemini etkilediğini söyleyebiliriz, volkanik patlamalar veya güneş patlamaları örnek olarak gösterilebilir. Gelinen noktada küresel ısınmadaki olumsuz artışın günümüzde artık iklim değişikliği değil, iklim krizi olarak ele alındığını da belirtmeliyiz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hangi çözümlerle iklim krizinin önüne geçilebilir?” title_font_size=”13″]

    Tüm dünyada en önemli çözümlerden biri olarak enerji verimliliğine gidilmesi, karbon emisyonlarını azaltmak üzere yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılması gerektiği ifade ediliyor. Yenilenebilir enerji için de tek bir kaynağın değil farklı kaynakların eş zamanlı olarak kullanılması ve geliştirilmesi gerektiği özellikle vurgulanıyor. Ormansızlaşmayı tersine çevirecek karar ve eylemler de büyük ölçekli ve etkili önlemler arasında yer alıyor. Bireysel olarak alınabilecek önlemler ise bir hayli fazla… Karbon ayak izini azaltmak için ürünleri mevsiminde tüketmek veya seyahat sıklığını azaltmak için iş süreçlerini dijital görüşmelere kaydırmak, hayvansal ürün tüketimini aza indirmek, yukarıda da söz ettiğimiz gibi elektrik kullanımını azaltmak, yaşadığımız alanlara yalıtım sistemi kurmak iklim krizinin önüne geçmek için yapabileceklerimizden bazılarıdır.

  • DOĞANIN İÇİNDE KAYBOLACAĞINIZ EN UZUN BİSİKLET ROTALARI

    Keşfetme ve macera tutkusunu fiziksel dayanıklılıkla buluşturan bisiklet parkurları, zorlu doğa koşullarını aşarak unutulmaz manzaralar eşliğinde kilometrelerce sürecek bir yolculuğa çıkmak isteyen bisikletçilerin vazgeçilmez adresidir. Dağların zirvelerinden ormanların derinliklerine, çöllerin çorak arazilerinden görkemli sahillere kadar pedal çevirme imkânı sunan dünyaca ünlü bisiklet rotalarını yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Pan-Amerikan Bisiklet Rotası” title_font_size=”13″]

    Pan-Amerikan bisiklet rotası, dünyanın en uzun ve en zorlu parkurlarından biri olarak kabul edilir. 30.000 kilometreden fazla uzunluğa sahip olan bu rota, Alaska’nın Prudhoe Körfezi’nden başlayarak Arjantin’in güney ucundaki Ushuaia kentine kadar uzanır. Kuzey, Orta ve Güney Amerika boyunca ilerleyen bu yolculukta bisikletçiler; dağlık alanlardan çöllere, yağmur ormanlarından kıyı yollarına kadar oldukça çeşitli doğa koşullarıyla karşılaşır. Rota, Rocky Dağları, And Dağları ve Patagonya gibi dünyanın en etkileyici doğal güzelliklerine sahip bölgelerden geçer. Ancak bu güzelliklerin yanı sıra, bazı parkurlar fiziksel ve zihinsel dayanıklılık gerektiren zorluklar da barındırır. Özellikle Panama ile Kolombiya arasında yer alan Darién Gap, yoğun tropik bitki örtüsüne sahip, geçişin bisikletle imkânsız olduğu bir bölgedir. Bu nedenle bisikletçiler, bu kısmı genellikle uçakla ya da deniz yoluyla aşarak rotalarına devam ederler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tour d’Afrique ” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en zorlu ve en uzun mesafeli bisiklet rotalarından biri olan Tour d’Afrique, Afrika kıtasını kuzeyden güneye geçerek baştan sona kateden eşsiz bir parkurdur. 2003 yılında bu güzergâhta düzenlenen bir bisiklet turuyla ün kazanan rota, Mısır’ın başkenti Kahire’den başlar ve Güney Afrika’nın yasama başkenti Cape Town’da sona erer. 9.000 kilometrelik bu rotanın Kahire’den Sudan’a uzanan bölümünde bisikletçiler, Nil Nehri boyunca ilerler; antik piramitlerin gölgesinde ve eski medeniyetlerin izleri arasında pedal çevirme deneyimi yaşarlar. Sudan’a ulaşıldığında ise Sahra Çölü’nün kavurucu sıcakları ve sert kum fırtınalarıyla karşılaşılır. Rotanın devamında Etiyopya’nın sarp dağları, Tanzanya’nın vahşi doğası, Zambiya, Botsvana ve Namibya gibi ülkelerin sunduğu farklı iklim ve coğrafi yapılar bisikletçileri bekler. Namib Çölü’nün uçsuz bucaksız arazileri geçildikten sonra bu zorlu ama büyüleyici yolculuk, Cape Town’un eşsiz manzarasıyla sona erer.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Trans-Sibirya Yolu” title_font_size=”13″]

    Trans-Sibirya bisiklet rotası, Rusya’nın uçsuz bucaksız topraklarını bir baştan bir başa katederek bisikletçileri Moskova’dan Vladivostok’a uzanan destansı bir yolculuğa çıkarır. Bu rota, ünlü Trans-Sibirya Demir Yolu ile aynı güzergâhı takip ederek Avrupa ile Asya kıtalarını birbirine bağlayan benzersiz bir parkur sunar. Aşılması güç hava koşulları, binlerce kilometrelik uzunluk ve değişken coğrafi yapılar bu parkuru son derece zorlu hâle getirir. Yolculuk boyunca, dünyanın en derin gölü olan Baykal Gölü gibi doğa harikalarının çevresinde pedal çevirme fırsatı da sunar. Bazı bisikletçiler bu rotayı, Japon Denizi’ni geçerek Japonya’ya kadar genişletmeyi tercih eder. Sibirya’nın soğuk ve kırsal bölgelerinde, özellikle izole alanlardaki çamurlu yollar ve Uzak Doğu’daki ormanlık alanlar, fiziksel olduğu kadar zihinsel dayanıklılığı da sınar. Öte yandan geniş ve düz asfalt yollar, zaman zaman rota üzerinde avantaj sağlayarak sürüşü daha kolay hâle getirir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”EuroVelo 12 Kuzey Denizi Bisiklet Yolu” title_font_size=”13″]

    EuroVelo 12, sekiz ülkeyi kapsayan ve Kuzey Denizi boyunca dairesel bir hat izleyen, dünyanın en uzun işaretlenmiş bisiklet rotalarından biridir. Yaklaşık 6.000 kilometrelik bu eşsiz rota; İngiltere, İskoçya, Norveç, İsveç, Danimarka, Almanya, Hollanda ve Belçika gibi ülkeleri birbirine bağlayarak bisikletçileri hem doğayla hem de kültürel mirasla buluşturur. Norveç’in sarp yamaçlarında fiyort manzaraları, İskoçya’nın tarihî kaleleri, İngiltere’nin kırsal köyleri, Almanya’nın pastoral kıyı şeritleri ve Belçika’nın kanallarla bezeli şehirleri, bu rotayı sadece bir fiziksel aktivite değil aynı zamanda bir kültür ve keşif yolculuğuna dönüştürür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”EuroVelo 13″ title_font_size=”13″]

    EuroVelo 13, Avrupa bisiklet ağının en uzun ve en tarihî rotalarından biridir. Bu etkileyici rota, Soğuk Savaş Dönemi’nde Avrupa’yı kuzeyden güneye ayıran Demir Perde Hattı’nı takip eder ve bisikletçilere kıtanın yakın tarihini pedal çevirerek keşfetme fırsatı sunar. Norveç’ten başlayarak Baltık ülkeleri, Orta Avrupa, Balkanlar ve son olarak ülkemizin Karadeniz kıyılarına kadar uzanan bu rota, 20 Avrupa ülkesinden geçer ve 10.000 kilometreden fazladır. Tarihî hatıralar kadar doğal güzelliklerle de bezenmiş olan EuroVelo 13; kıyılar, ormanlar, dağlık bölgeler ve kırsal manzaralar eşliğinde çok katmanlı bir doğa deneyimi yaşatır. Sürüş için en ideal dönem, kuzey bölgeler için yaz ayları, güney kesimler için ise bahar ve sonbahar mevsimleridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Büyük Divide Dağ Bisikleti Yolu” title_font_size=”13″]

    Macera Bisikletçileri Derneği (Adventure Cycling Association) tarafından 1998 yılında oluşturulan Büyük Divide rotası, yaklaşık 4.500 kilometrelik zorlu bir güzergâha sahiptir. Kanada’daki Banff Ulusal Parkı’ndan başlayarak ABD’nin vahşi doğası boyunca ilerler; Montana, Wyoming, Colorado gibi yüksek dağ geçitlerini aşıp New Mexico çölünde sona erer. Rotanın en dikkat çekici noktalarından biri, bisikletçilerin Rocky Dağları boyunca sürüş yaptıktan sonra Kuzey Amerika’nın su ayırım hattı olan kıta bölünmesi (Continental Divide) üzerine ulaşmasıdır. Bu doğal sınır, rota boyunca tam 30 farklı noktadan geçer. Yalnızca dayanıklılık sınırlarını zorlamak isteyen profesyonel bisikletçilere değil, aynı zamanda uzun mesafe bisiklet sürüşü meraklılarına da hitap eden rotanın tamamını veya bir kısmını deneyimlemek isteyen bisikletçiler her yıl bu zorlu güzergâha akın ediyor.

  • Birbirinden Güzel Manzaralara Sahip Tren Rotaları

    Birbirinden Güzel Manzaralara Sahip Tren Rotaları

    Yaşadığımız gezegen uçsuz bucaksız doğal güzelliklerle dolu. Hepsini görmek, bilmek, yaşamak da bir o kadar zor. Ama insan icadı ulaşım araçlarıyla uzun yollar kat edebilirken aynı zamanda doğaya daha fazla tanıklık etmek de mümkün. Bu sayfada en güzel manzaralar eşliğinde yolculuk edebileceğiniz tren rotalarını karşınıza getiriyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Toros Ekspresi, Türkiye” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Glacier Express, İsviçre” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Flam Railway, Norveç” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Black Forest Line, Almanya” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Settle Carlisle Railway, İngiltere” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Darjeeling Himalaya Demiryolu, Hindistan” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Trans Sibirya Demiryolu, Moskova ” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Doğu Ekspresi, Türkiye” title_font_size=”13″]
  • DÜNYANIN GELECEĞİ HEPİMİZİN ELİNDE

    DÜNYANIN GELECEĞİ HEPİMİZİN ELİNDE

    Hani “çevre konusunda düşülen en büyük hata onu başka birinin kurtaracağına inanmaktır” diye ünlü bir söz vardır. Siz de bireysel hayatlarınızda alacağınız küçük önlemlere kocaman gezegenimizin ihtiyacı olmadığını düşünüyorsanız fena halde yanılıyorsunuz. Bilmelisiniz ki dünyamız için aldığınız o küçücük önlem gerçekte büyük sonuçlar yaratacak bir kelebek etkisine sahiptir. Gelin yer yer burun kıvırdığımız oysa çevremizin geleceği konusunda bizi birer kahraman yapabilecek detaylara bir göz atalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Derelerde nehirlerde şırıl şırıl akan sular dünyamız için ne kadar iyi ise biz insanların boş yere şırıl şırıl akıttığı sular da aynı dünya için bir o kadar kötü. Dünya nüfusunun yüzde 40’ı su sıkıntısı çekmekte ve tarım alanlarının yüzde 70’i çölleşme tehlikesi altında iken şu soruları sorup samimi cevaplarla siz de kendinizi test edebilirsiniz: Mutfakta ya da banyoda herhangi bir iş için su kullanırken gereksiz harcama yapıyor muyum? Dolmamış bir bulaşık ve çamaşır makinesini çalıştırmak âdetim mi? Su akıtan musluk veya boruları, boşa giden suya üzülüp bir an önce tamir ettirme eğiliminde miyim? Olması gereken cevapları aslında hepimiz biliyoruz. 🙂

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Elektrik tasarrufu için dikkat edeceğimiz küçük detaylar sayesinde enerji üretiminin çevreye verdiği büyük zararı olabildiğince aşağıya çekebiliriz. En basitinden başlayalım: Çay ya da kahve makinelerini sürekli açık bırakmamak (bu sıcak içecekler için termos iyi bir koruma yöntemi olabilir). Enerji tasarruflu ampuller seçmek ve kullanmadığınız alanların ışığını daima kapatmak. Evinize beyaz eşya alırken enerji sarfiyatına özellikle dikkat edip en düşük olanları tercih etmek. Çamaşır ya da bulaşık makinelerinde kısa sürede yıkayan “Eko Program”ı seçmek, gerekmedikçe sıcak suda yıkamamak. Fazla enerji harcamasını engellemek için klimanızın bakımını düzenli olarak yaptırmak.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Yemek siparişi verdiğimizde yanına konan tek kullanımlık plastik servislerin son bulduğu yer eninde sonunda çöp oluyor. Ve bu plastiklerin doğada kaybolma süreleri 500 ile 1000 yıl arasında değişiyor. Peki, yapılan araştırmalarda Akdeniz Havzası’nda 4 m2’ye bir plastik atık düştüğünü biliyor muydunuz? Anlayacağınız sipariş verirken bu plastik araçlardan istemediğimizi söylemek çevre için çok şey ifade ediyor. Yine kâğıt israfının önüne geçmeye çalışmak da aynı oranda önemli. Mümkünse kâğıtları önlü arkalı değerlendirmeye çalışmak ve bütün faturalarınızı e-fatura sistemine yönlendirmek bu israfı önlemek için kolaylıkla yapabilecekleriniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Zannediyoruz ki gıda israfı yaptığımızda bundan etkilenen sadece bütçemiz oluyor, oysa o gıdanın soframıza gelene kadar geçirdiği süreçte pek çok çevresel kayıplar yaşanmakta. Hatta çöpe dökülen yiyeceklerle birlikte bu zararlar katlanarak devam ediyor. Tüketeceğiniz gıdaları gerektiği miktarda satın almak, bu gıdaları doğru koşullarda muhafaza ederek çöpe dökülmesine engel olmak iyi bir çevreci olduğunuzun en önemli kanıtlarından biri olacaktır. Yine sebze ve meyveleri sadece yetiştiği ve toplandığı mevsimlerde tüketerek karbon salınımının iklim üzerinde yaptığı olumsuz etkileri asgariye çekebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Bu konuda ne yapabilirim ki diyenler için maddelerimiz saymakla bitmez. Örneğin balkonunuzda (bahçeniz varsa daha da güzel) saksı ya da küçük kasalar içinde minik biberler, domatesler, yeşil soğan ya da salatalıklar yetiştirmek hoşunuza gitmez miydi? Ya da bulaşık ve çamaşırlarınızı yıkamak için kendi doğal deterjanınızı yapmak? Bu konuda ihtiyaç duyduğunuz tarifleri internet üzerinden kolaylıkla sağlayabilirsiniz. Aynı şekilde krem, maske, tonik gibi kozmetik malzemelerinizi de tamamen doğal yollardan kendiniz üreterek çevreye dolaylı yollardan destek sağlayabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Başka bir üretim şekli de eskiyen eşyalarınızı atmadan önce dönüştürmenin yollarını aramaktır. Ya da bir eşya almak istediğinizde ikinci el ürünlere şans tanımak da geri dönüşümü desteklemek demektir. Geri dönüşümü her alanda gözetmek sürdürülebilir bir çevre için en iyi tavırlardan biri olacaktır, hemen birkaç tane daha sıralayalım: Çöpleriniz için kullanacağınız torbaları satın alırken doğada en hızlı kaybolacak olanlardan seçmek. Kızartma yağlarını kesinlikle lavaboya dökmemek. Bitmiş pilleri herhangi bir çöpe atmayıp, bu tür eşyaları değerlendirecek kurumlara ulaştırmaya çalışmak ve sık kullandığınız eşyalarınız için şarj edilebilir piller almak.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Kısa mesafelere araba kullanmadan yürüyerek gitmek ya da uzak mesafeler için toplu taşıma araçlarını kullanmak. Kullanıp atılabilenler yerine uzun ömürlü ürünler tercih etmek, örneğin kâğıt havlu yerine dokuma kumaşlar kullanmak. Kapı ve pencerelerinizin etrafına ısıyı içeride muhafaza etmesi için hava geçirmeyen bant takmak. İşte, gündelik yaşamınızda dikkat edeceğiniz bu gibi minicik detaylarla kimi zaman bütçenizi kimi zaman sağlığınızı ama en çok da havayı, suyu, toprağı, yani yaşadığımız dünyayı koruyarak bir kahramana dönüşebilirsiniz.

  • EL DEĞMEMİŞ DOĞASI VE MODERN ŞEHİRLERİ İLE VİETNAM

    Vietnam, Çin, Fransa ve ABD’ye karşı verdiği kurtuluş mücadelesi ve Kuzey-Güney Vietnam iç savaşıyla hüzünlü bir geçmişe sahip olmasına rağmen, günümüzde hızla gelişen Asya ülkelerinden biri olarak öne çıkıyor. Güneydoğu Asya’da, Çinhindi Yarımadası’nın doğu ucunda yer alan bu büyüleyici ülke hem doğal hem de kültürel zenginlikleriyle dikkat çekiyor. Zengin doğası, köklü kültürel mirası, yemyeşil pirinç tarlaları, sıra dışı kireç taşı oluşumları ve UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne giren eşsiz doğal alanlarıyla Vietnam, geçmişin izlerini geleceğin dinamizmiyle birleştiriyor. Modern şehirlerinin hızla büyüyen yapısı, Vietnam’ı Asya’nın yükselen yıldızlarından biri hâline getiriyor. Dev yayın balıkları, Çinhindi kaplanları, Saola antilopları ve Sumatra gergedanları gibi nadir görülen pek çok hayvan türünün yaşam alanı olan bu ülke, biyolojik çeşitliliğiyle de öne çıkıyor. Vietnam’ın eşsiz güzelliklerini ve önemli turistik noktalarını yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ha Long Körfezi” title_font_size=”13″]

    UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Kuzey Vietnam’daki Ha Long Körfezi, göz alıcı kalker oluşumları ve etkileyici manzarasıyla dünya çapında ün kazanmıştır. Denizden yükselen ve kıyısı olmayan 1.600’den fazla farklı şekil ve büyüklükteki kireç taşı adacıklar, körfezin büyüleyici güzelliğinin temelini oluşturur. Bu adacıklar, deniz ve yağmur sularının milyonlarca yıl boyunca kireç taşını aşındırmasıyla meydana gelerek eşsiz bir peyzaj ortaya çıkarmıştır.

     

    Ha Long Körfezi’nde bulunan doğa harikası mağaralar, yüzen balıkçı köyleri ve geleneksel yaşam tarzını yansıtan evler, bölgeyi keşfetmek isteyenler için unutulmaz bir deneyim sunar. Mercan resifleri ve deniz çayırlarıyla kaplı zengin suları, kano turları veya özel gemi seyahatleriyle yakından keşfedilebilir. En büyük ve en iyi korunmuş tropikal karstik alanlardan biri olarak kabul edilen Ha Long Körfezi’ndeki, tuzlu suya dayanıklı ağaç ve çalılardan oluşan mangrov ormanları, bu bölgeye özgün bir manzara sunar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Phong Nha Mağarası” title_font_size=”13″]

    UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Phong Nha-Kẻ Bàng Ulusal Parkı, etkileyici doğal oluşumları ve eşsiz yer altı harikalarıyla Vietnam’ın en büyüleyici destinasyonlarından biridir. Parkın en ünlü yapılarından biri olan Phong Nha Mağarası, kireç taşı oluşumlarına, yer altı nehirlerine ve geniş mağara sistemlerine ev sahipliği yapar. Yedi kilometreden fazla uzunluğa sahip mağaranın 1,3 kilometrelik bölümü, dünyanın en gizemli yer altı nehirlerinden birini barındırır. 25 metre genişliğinde ve 10 metre yüksekliğindeki devasa girişinden içeri adım atan ziyaretçileri, zümrüt tonlarında ışık yansıtan berrak sularıyla ünlü büyüleyici bir yer altı gölü karşılar. Botlarla gezilebilen bu mağarada iki ana tur rotası bulunur. Kısa bir keşif yapmak isteyenler için 1.500 metrelik tur ideal bir seçenektir. Daha fazla macera arayanlar ise mağaranın derinliklerine uzanan 4.500 metrelik uzun turu tercih edebilir. Phong Nha Mağarası hem doğa tutkunları hem de macera severler için unutulmaz bir deneyim sunar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sa Pa” title_font_size=”13″]

    Vietnam’ın kuzeyindeki dağlık bölge Sa Pa, ülkenin ikonik pirinç tarlalarının bulunduğu yer olarak tanınır. Bu eşsiz teraslı tarlalar, köylerdeki yerel halk tarafından yüzyıllardır sürdürülen geleneksel tarım yöntemleri ile inşa edilmiştir ve UNESCO tarafından koruma altına alınmıştır. Yaklaşık 1.500 metre rakımıyla, Vietnam’ın diğer bölgelerine göre farklı bir iklime sahiptir. Bu özellik, Sa Pa’ya hem kendine has bir doğal güzellik hem de özgün bir kültürel doku kazandırmıştır. Birçok etnik grubun bir arada yaşadığı bu bölgede, topluluklar geleneksel kıyafetleri, el sanatları ve özgün yaşam biçimleriyle kültürel bir mozaik oluşturur. Cat Cat ve Ta Van Köyü, bu zenginliği yakından gözlemlemek isteyen turistlerin en çok ziyaret ettiği yerler arasındadır. Sa Pa’nın büyüleyici doğasının yanı sıra, yerel pazarları da ziyaretçilerin ilgisini çeker. Bu pazarlarda el dokuması kumaşlar, geleneksel ahşap şapkalar, takılar ve diğer otantik ürünler bulunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mekong Deltası” title_font_size=”13″]

    Ülkenin güneyinde, Mekong Nehri’nin denize döküldüğü bölgede yer alan Mekong Deltası, su kanallarından oluşan devasa bir labirent gibidir. Bu eşsiz su yolları, yalnızca ulaşımı sağlamakla kalmaz, aynı zamanda bölgenin ticaret hayatında da önemli bir rol oynar. Bölge halkının gündelik ihtiyaçlarını karşıladığı Cai Rang gibi yüzen pazarlarda, teknelerin üzerinde taze meyveler, sebzeler, balıklar ve diğer ürünlerin satışı yapılır. Mekong Deltası, küçük kanallar ve su yollarıyla bölünmüş, zengin tarım arazileri ve sulak alanlarla kaplı bir bölgedir. Burada yetiştirilen pirinç, Vietnam’ın tarım sektörünün belkemiğini oluşturur ve bölgeye “ülkenin pirinç ambarı” ünvanını kazandırır. Tropikal muson ikliminin etkisi altındaki deltada, yaz aylarında artan yağışlar sık sık taşkınlara neden olur. Ancak bu taşkınlar, aynı zamanda bölgedeki toprakların verimliliğini artıran doğal bir döngünün parçasıdır. Deltanın sulak arazileri, binlerce farklı balık, kuş ve bitki türüne ev sahipliği yaparak biyolojik çeşitlilik açısından da son derece zengin bir alan oluşturur. Mekong Deltası hem tarımsal üretim kapasitesi hem de doğal zenginlikleriyle, Vietnam’ın en önemli ve etkileyici bölgelerinden biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Con Dao Adaları” title_font_size=”13″]

    Vietnam’ın güneyinde, Çin Denizi’nde yer alan ve birçok adadan oluşan Con Dao Adaları hem karanlık geçmişi hem de doğal güzellikleriyle dikkat çeker. Uzun yıllar boyunca bir ceza kolonisi ve sürgün yeri olarak kullanılan bu adalar, günümüzde de tarihin izlerini taşımaktadır. 19. yüzyılda Fransızlar, siyasi mahkûmları bu adalara hapsetmiş; Vietnam Savaşı sırasında ise Güney Vietnam rejimi, aynı amaçla adayı kullanmaya devam etmiştir. Adada bulunan “kaplan kafesleri” adlı zindanlar, bugün hâlâ ziyaretçilerin en çok ilgi gösterdiği yerler arasındadır. Ayrıca, adaların altına inşa edilen gizli tüneller, hapishane mahkûmları için kaçış veya saklanma noktaları olarak tarihe geçmiştir. Con Dao Adaları, geçmişteki bu karanlık izlerin ötesinde büyüleyici doğal güzellikleriyle de kendine hayran bırakır. El değmemiş plajları, kristal berraklığındaki suları ve renkli mercan resifleriyle, dünya çapında dalış meraklılarının gözde noktalarından biri olarak kabul edilir. Ayrıca adalar, nadir rastlanan deniz canlılarına, deniz kaplumbağalarına ve tropikal bitki türlerine ev sahipliği yapar. 1993 yılında millî park statüsüne alınan Con Dao Adaları, bitki ve hayvan türlerini koruma amacıyla özel bir öneme sahiptir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Da Nang” title_font_size=”13″]

    Bir zamanlar tarihî İpek Yolu’nun önemli duraklarından biri olan ve günümüzde Vietnam’ın hızla gelişen şehirlerinden biri olarak öne çıkan Da Nang, tarihî ve doğal güzellikleriyle göz kamaştırır. Şehir, UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Hoi An Antik Kenti’ne ev sahipliği yapar. Geleneksel ahşap evleri, el yapımı fenerleri ve tarihî dokusuyla ünlü olan Hoi An, Vietnam’ın kültürel mirasının en özel örneklerinden biridir. Bu büyüleyici kenti ziyaret eden turistlerin uğrak noktalarından biri de 2018 yılında ziyarete açılan, dikkat çekici mimarisiyle Altın Köprü’dür. Altın Köprü, deniz seviyesinden 1.400 metre yükseklikte, iki devasa elin gökyüzüne doğru yükselerek taşıdığı eşsiz bir yapıdır. Ba Na Tepeleri’nin nefes kesen manzarasını bulutların arasından izleme fırsatı sunan bu köprü, kısa sürede Vietnam’ın en ikonik yapılarından biri hâline gelmiştir. Şehrin bir diğer etkileyici sembolü olan Ejderha Köprüsü, geceleri LED ışıklarıyla aydınlatılır ve haftanın belirli günlerinde ejderhanın ağzından püsküren ateş ve su şovlarıyla ziyaretçilere unutulmaz anlar yaşatılır. Da Nang’ın tarihi, doğal güzellikleriyle olduğu kadar savaşın izlerini taşıyan noktalarıyla da dikkat çeker. Mermer Dağları, savaş döneminde kullanılan gizli tünelleri ve mağaralarıyla ülkenin hüzünlü geçmişine ışık tutar. Bununla birlikte, Vietnam Savaşı sırasında Amerikan askerleri tarafından “China Beach” olarak adlandırılan My Khe Plajı, yumuşak beyaz kumları, berrak suları ve sakin atmosferiyle dünyanın en güzel plajları arasında yer alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ho Chi Minh Şehri” title_font_size=”13″]

    Ho Chi Minh Şehri, eski adıyla Saigon, Vietnam’ın en büyük ve en hareketli şehirlerinden biridir. Ülkenin ekonomi merkezi olan bu şehir, geçmişin izlerini ve modern çağın dinamizmini bir arada sunar. Şehrin en önemli simgelerinden biri olan Notre-Dame Katedrali, 1800’lerde Fransız sömürgesi döneminde, inşasında kullanılan tüm malzemelerin Fransa’dan getirilmesiyle yapılmıştır. Bu zarif yapı hem mimarisiyle hem de tarihiyle dikkat çeker. Yakınında yer alan Saigon Merkez Postanesi, Eiffel Kulesi’nin mimarı Gustave Eiffel tarafından tasarlanmış olup, Fransız mimarisinin zarif detaylarını yansıtır. Ho Chi Minh şehrinin modern yüzünü temsil eden Bitexco Finans Kulesi, 68 katı ve 178 metre yüksekliğiyle şehrin silüetini süsler. Bu görkemli gökdelenin gözlem terası, ziyaretçilere şehri panoramik olarak keşfetme fırsatı sunar. Şehir, yalnızca modern yapılarıyla değil, aynı zamanda Vietnam’ın zorlu tarihine tanıklık eden mekânlarıyla da öne çıkar. Savaş Kalıntıları Müzesi, savaşın yıkıcı etkilerini gözler önüne sererken, Reunification Palace (Birleşme Sarayı), iç savaşın son bulduğu ve Vietnam’ın birleşmesine tanıklık eden tarihî bir yapıdır. Şehir dışında yer alan ve savaş döneminden kalan Cu Chi Tünelleri, devasa yer altı ağıyla dönemin savaş stratejilerini anlamak isteyen ziyaretçiler için eşsiz bir deneyim sunar.

  • Dünyamıza Nefes Aldıran Canlılar

    Dünyamıza Nefes Aldıran Canlılar

    Bazı iddialara göre ağaçlar, köklerindeki mantarlar sayesinde ya da hava yolu ile aralarında iletişim kuran bir ağa sahipmiş. Bir insan gibi büyüyen, serpilen, bazen coşan bazen sessizliğe gömülen bu güzel canlılar sizce de kendi aralarında konuşuyor olabilirler mi? Bu sorunun cevabını ilerleyen yıllarda bilim verecektir fakat biz bir ağacın rutin yaşamından rahatlıkla söz edebiliriz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Önce tohum vardı…” title_font_size=”13″]
    toprak, orman

    Uyku halinde bekleyen bir tohumun çimlenebilmesi için sıcaklığın, nemin ve oksijenin en uygun şartlarda olması gerekir. Bu şartlardan sadece bir tanesi eksik ya da yetersiz olursa filizlenme gerçekleşmez ve tohum uyumaya devam eder. Bir bitki tohumu doğanın en güzel varoluşlarından olsa gerek… Yeter ki yaşamını sürdürecek uygun ortamı bulabilsin…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Fidan gibi olmak…” title_font_size=”13″]
    orman

    İnce ve uzun boylu insanlar için kullanırız “fidan gibi” deyimini ve aynı zamanda tazeliği, gençliği anlatır bize… Bir ağacın en genç dönemidir çünkü fidan. Su ve mineral ihtiyaçlarını topraktan sağlayıp havadan karbondioksit gazını temin ederken kökü toprağın içine doğru uzar… Bu sırada gövdesi ise ağaç olma yolunda göğe doğru ilerler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bir ağaç gibi tek ve hür…” title_font_size=”13″]
    toprak

    Büyüyüp serpilen ve yetişkin bir bitkiye dönüşen ağaçlar için artık ürün verme zamanıdır. Bazı ağaç türleri doğanın koruması altında rahatlıkla varlıklarını sürdürebilirken, meyve ağacı gibi bazı türler de özel bakıma ihtiyaç duyarlar. Ağaca zarar veren küçük, kuru, işe yaramayan yaprak ve dalların budanması bu bakımlardan en önemli olanıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çiçek açmış yaz mı gelecek…” title_font_size=”13″]

    Gün ışığındaki değişiklik önce onları etkisi altına alır… Dallar çiçek açmaya başladı mı anlarız ki memlekete bahar gelmiştir. Kimi ağaçlar doğanın uyanışıyla birlikte renklenmeye başlarken, kimi ağaçlar daha fazla güneş ışığına ihtiyaç duyarlar… Ve onlar da çiçeklerini havaların daha sıcak olduğu aylarda açmak için sıralarını beklerler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Meyve veren ağaç sevilir…” title_font_size=”13″]

    Meyve ağaçlarının ürün verme yaşları birbirinden farklı olabildiği gibi, yıl içinde meyve verme zamanları da birbirinden farklı olabilir. Bu ağaçlardan bol ürün alabilmek yaz ve kış bakımlarını yapmayı gerektirir. Toprak işlemesi, yabancı ot temizliği, gübreleme, budama, ihtiyaç varsa ilaçlama… Bu işlemleri yaparak mutlu ettiğiniz bir meyve ağacı emin olun sizi fazlasıyla mutlu edecektir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yaprak dökümü…” title_font_size=”13″]
    doğa

    Sonbaharla birlikte büyümesini ve karbondioksit özümlemesini durduran ağaçlar bir dahaki bahara kadar yaprak dökerler… Tabii öncesinde yeşil rengi veren klorofil pigmentleri geçirdikleri kimyevi olaylar neticesinde serbest kalarak yaprakların sarı, kızıl tonlarına bürünmesine neden olurlar. Ağaçların yaprak dökmesi onun tükenmesi değil sadece bir süreliğine inzivaya çekilmesi demektir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ağaçlar ayakta ölür…” title_font_size=”13″]
    fidan, ağaç, toprak

    Siz hiç, gövdesiyle, dallarıyla yüzyıllara meydan okuyan bir ağaç görmüş müydünüz? Eğer gördüyseniz, kabuğundaki yarıklarda büyük hikâyeler saklayan bu ağacın yaşlı bir bilgeye benzediğini de fark etmişsinizdir. Kısa ömürlü olabildiği gibi birkaç bin yıl da yaşayabilen ağaçlar kuruyup öldüklerinde de dimdik ayakta görünürler. Bu yüzden güçlü insanların kolay kolay yıkılmayacağını ifade etmek için şu söz kullanılır: Ağaçlar ayakta ölür.

  • DOĞANIN GİZEMLİ SANATI: FARKLI ÜLKELERDEKİ ÜNLÜ PERİBACALARI

    Dünyanın farklı bölgelerinde göz kamaştırıcı güzellikleriyle dikkat çeken peribacaları, doğanın zamana meydan okuyan muazzam eserleridir. Oluşumları, milyonlarca yıl süren doğal süreçlerin bir ürünüdür. Lav, kumtaşı, kil ve diğer çeşitli kayaların rüzgâr ve su tarafından zamanla aşındırılması sonucunda ortaya çıkan bu heykelsi kayaçlar, benzersiz ve etkileyici bir manzara oluşturur. Bir dönem yer altı şehirleri olarak kullanılan bazı peribacaları, tarih boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Her biri kendine özgü nitelikleri ve manzarası ile doğanın ne kadar muazzam olduğunu hatırlatan, dünyanın dört bir yanındaki peribacalarını listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Davolja Varos, Sırbistan” title_font_size=”13″]

    Sırbistan’ın güneyinde yer alan Radan Dağı’ndaki Davolja Varos’ta, 202 adet peribacası bulunuyor. 2 ile 15 metre arasında değişen yüksekliklere sahip olan bu peribacaları, milyonlarca yıl önce yoğun volkanik aktiviteler sonucu toprakta meydana gelen erozyonlarla bugünkü şeklini almıştır. Davolja Varos peribacaları, dünya üzerinde eşine az rastlanır doğal oluşumlardır. Bölgedeki kayaçlar, sıra dışı toprak figürleri ve yüksek mineral içeriğine sahip son derece asidik iki kaynak suyu ile dikkat çeker. Yerel efsanelere göre, bu kayaçlar bir zamanlar bir araya gelip dans eden insanları temsil eder. Ayrıca, Orta Çağ döneminde Sırbistan Krallığı’na ait maden kuyularının bulunduğu bölgede, bir yerleşim yeri kalıntıları ve eski bir kilise de yer almaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bryce Kanyonu Ulusal Parkı, ABD” title_font_size=”13″]

    ABD’nin Utah eyaletinde bulunan Bryce Kanyonu Ulusal Parkı’ndaki peribacaları, rüzgâr, su ve buzun aşındırması sonucu oluşmuştur. Tarihi, 800 yıl önce Paiute Kızılderilileri’nin bölgeyi keşfetmesine kadar uzanan bu kanyondaki turuncu, kırmızı ve beyaz renkli konik oluşumlar, 145 kilometrekarelik bir alanı kaplamaktadır. 1923’te ulusal anıt olarak ilan edilen Bryce Kanyonu’da, peribacalarının yanı sıra 144 milyon yıl öncesine ait antik kaya oluşumları da bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bisti Badlands Yaban Hayat Alanı, New Mexico, ABD” title_font_size=”13″]

    Bir zamanlar yemyeşil, tropikal bir orman ve bir iç deniz olan New Mexico Bisti Çorak Arazisi, bugün 70 milyon önceki halinden oldukça farklı bir manzaraya sahip. Bisti Badlands’taki kaya oluşumları, iki önemli olay hakkında bilgi verir: İlki, New Mexico’daki denizin son kez çekilmesiyle bu alanın çorak bir araziye dönüşmesi, ikincisi ise 252 ila 66 milyon yıl öncesine kadar uzanan Mezozoik dönemin sonunda dinozorların yok olmasıdır. Bu bölgede bulunan birçok fosil, dinozorlar çağının sonlanıp memeliler çağına geçişin izlerini görmemize olanak tanır. Bir zamanlar Kuzey Amerika’yı iki kara parçasına ayıran dar bir deniz şeridi olan bu çorak arazi, günümüzde heykellere benzeyen kaya oluşumlarıyla doludur. Bisti’deki peribacaları, alışageldiğimiz kumtaşı manzarasından oldukça farklıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yehliu Jeoparkı, Tayvan ” title_font_size=”13″]

    Tayvan’ın kuzey kıyısındaki Yehliu Jeoparkı, Taipei şehrinde yer alan ünlü bir jeolojik bölgedir. Yaklaşık 1 milyon 700 bin metrekarelik alanı kaplayan bu jeopark, milyonlarca yıl süren doğal süreçlerle şekillenmiş eşsiz kaya oluşumlarıyla popüler bir turizm merkezi haline gelmiştir. Parktaki peribacalarının en dikkat çeken özelliği, her birinin insan portresini andıran heykellere benzemesidir. Parkın ikonik simgelerinden biri olan ‘Kraliçe Başı’ kayası, bir kraliçe profilini andırırken; ‘Peri Ayakkabısı’, ‘Zencefil Kayaları’ ve ‘Mum Kayaları’ da parktaki en ünlü kaya oluşumlarındandır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yuanmou Toprak Ormanı, Çin ” title_font_size=”13″]

    Çin’in güneybatısında yer alan Yunnan eyaletindeki Yuanmou Toprak Ormanı, bir ila iki milyon yıl önce tortul kayaçların, akarsu ve toprak erozyonu gibi jeolojik hareketlerle aşınması sonucunda oluşmuştur. En yükseği yaklaşık 40 metreye ulaşan alanda, insana ya da çeşitli hayvan ve kuş türlerine benzeyen çok sayıda konik toprak sütun bulunmaktadır. Yerel halkın “yerdeki ormanlar” olarak adlandırdığı bu peribacaları, Yunnan’ın ünlü “Dört Ormanı”ndan (Toprak Ormanı, Kum Ormanı, Taş Ormanı ve Tropikal Yağmur Ormanı) biridir. Yuanmou Toprak Ormanı, 50 kilometrekarelik bir alan üzerinde yer almakta; ayrıca içerisinde kılıç dişli filler, Çin gergedanları ve kılıç dişli kaplanlar gibi antik hayvanların fosilleri de bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kapadokya, Türkiye ” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en ünlü peribacalarından biri olan Kapadokya’daki “Peribacaları Milli Parkı”, 60 milyon yıl önce Erciyes, Hasandağı ve Göllüdağ’ın püskürttüğü lav ve küllerin oluşturduğu yumuşak tabakaların, milyonlarca yıl boyunca yağmur ve rüzgâr tarafından aşındırılmasıyla meydana gelmiştir. Geçmişte bölgede yaşayan halk ve keşişler tarafından ev olarak kullanılan milli parkta birçok yer altı şehri bulunmaktadır. Bölgeye özgü tüflü yumuşak kayalar, yerin altına doğru genişleyen labirentler şeklinde oyularak bu yer altı şehirleri inşa edilmiştir. Bu yerleşimlerin hangi tarihte yapıldığı tam olarak bilinmemekle birlikte, sabit barınaklar değil, tehlike anında kullanılacak sığınaklar olarak oluşturuldukları düşünülmektedir.

  • DÜNYANIN EN İHTİŞAMLI ŞELALELERİ

    Nehir veya akarsu gibi su kütlelerinin yüksekten belirli bir yönde akmasıyla oluşan şelaleler, yeryüzü şekillerinin biçimlenmesinde büyük rol oynuyor. Çağlayan olarak da bildiğimiz şelaleler muhteşem manzarasıyla doğanın tüm ihtişamını gözler önüne seriyor. Dünyanın farklı noktalarında bulunan etkileyici şelaleleri yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Venezuela’da bulunan Angel Şelalesi’nin, yerel dildeki ismi “Kerepakupai Merú”dur ve “En Derin Yerden Düşen Su” anlamına gelir. Dünyanın en yüksek şelalesi, National Geographic ekibi tarafından 1949’da yapılan resmî ölçüme göre 979 metre yüksekliğindedir. Şelale, 1933 yılında Amerikalı havacı Jimmie Angel tarafından altın arayışı sırasında keşfedilmiştir. Angel, şelalenin tepesine iniş yapmış ve uçağını orada bırakmak zorunda kalmıştır. Şelalenin suları, en uç noktadan tabana doğru düşerken 807 metre boyunca hiçbir engele çarpmadan ilerler. Şelaleye ulaşmak oldukça zordur, küçük uçaklarla bir köye uçtuktan sonra kano veya uzun bir yürüyüşten sonra ulaşılabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Güney Afrika Cumhuriyeti’ndeki Royal Natal Ulusal Parkı’ndaki yer alan Tugela Şelalesi, 948 metre yüksekliği ile dünyanın en yüksek ikinci şelalesidir ve beş ayrı şelale katmanından oluşur. Bazı bölümleri kışın donar ve etkileyici manzaralar oluşturur. 15 metre genişliğindeki şelaleye özel donanımlara sahip uzun yürüyüş rotaları ile ulaşılabiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Peru’daki Otishi Ulusal Parkı’nda bulunan Tres Hermanas Şelalesi, yaklaşık 914 metre yüksekliğindedir. Bu yüksekliğiyle dünyanın en yüksek üçüncü şelalesidir. Bulunduğu bölge, Amazon yağmur ormanlarının bir parçası olan And Dağları’nın eteklerinde yer alır. Şelale, çevresindeki yoğun orman örtüsüyle sarılmış dik bir kayalıktan aşağı dökülür. Bu alan, erişim açısından zorlu, el değmemiş bir doğaya sahiptir. Üç ana kademeli düşüşten oluştuğundan İspanyolcada “Üç Kardeş” anlamına gelen “Tres Hermanas” ismini almıştır. Bu kademeli yapı, şelaleye çarpıcı bir manzara katar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    ABD’nin Hawaii eyaletindeki Molokai Adası’nda yer alan Olo’upena Şelalesi 900 metre yüksekliği ile dünyanın en yüksek dördüncü şelalesidir. Yağmur sularının beslediği şelalenin suları dört farklı koldan denize ulaşır. Olo’upena Şelalesi volkanik adadaki sıradağların arasında kaldığı için uzun süre gizli kalmıştır. Konumundan dolayı sadece havadan veya denizden görülebilir çünkü şelale çevresinde ulaşımı sağlayacak karayolu yoktur. Zirvesine sadece helikopter ile ulaşılabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Doğal güzellikleriyle bilinen Peru’da bulunan Yumbilla Şelalesi, 896 metre yüksekliğiyle dünyanın en yüksek beşinci şelalesidir. 2007 yılında bir araştırma sırasında keşfedilen şelale, birkaç ayrı basamaktan oluşur. Yani su, aşağıya doğru akarken birden fazla kademeden geçer. Şelalenin zirvesine 6 kilometrelik orman yolundan sonra ulaşılabilir ve bu esnada Yağmur Ormanları’nda yaşayan bitki ve hayvanlar da yakından görülebilir. Şelalenin suyu, çevresindeki yoğun ormanlar sayesinde oldukça saf ve temizdir. Bölgedeki köylüler tarafından içme suyu olarak da kullanılmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    860 metre yüksekliğindeki Vinnufossen Şelalesi, Norveç’in batısında bulunan Møre og Romsdal eyaletinde yer alıyor. Bu şelale dünyanın altıncı, Avrupa’nın ise en yüksek şelalesi olma özelliğine sahip. Vinnufossen Şelalesi, Vinnubreen adlı bir buzuldan beslenir. Buzuldan eriyen su, dik kayalıklar boyunca aşağı doğru akar ve büyük bir su düşüşü oluşturur. Birkaç katmandan oluşan şelalenin suları, kayalıklardan aşağı inerken farklı seviyelerde duraklayarak ve genişleyerek akışını sürdürür. İlkbahar ve yaz aylarında, buzul erimesi nedeniyle maksimum su akışına ulaşır. Kış aylarında ise su miktarı azalabilir ancak çevresindeki kar ve buz, şelaleye farklı bir güzellik katar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    1821’e kadar sadece yerel halkın bildiği Voringfossen Şelalesi, Norveç’in en ünlü şelalesidir. 163 metre yüksekliğindeki şelale elektrik üretimi için de kullanılıyor ve sularının bir kısmı, hidroelektrik santrallerinin olduğu bir sisteme yönlendiriliyor. Norveç mitolojisinde ve halk hikâyelerinde de kendine yer bulan bu şelalenin konumlandığı dağın tepesinde art nouveau (yeni sanat) tarzında bir otel, 1500 basamaklı ahşap merdivenler ve vadinin karşısına geçmek için bir yaya köprüsü bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Artvin’in Murgul ilçesinde yer alan Delikli Kaya Şelalesi, bir kayanın içinde, 4 metre çapındaki bir oyuktan akıyor. Aktığı oyuğun şekli yüzüğe benzediği için halk arasında “ormanın yüzüğü” de denilen şelalenin etkileyici görüntüsü ise tortul kayaç üzerindeki halkadan kaynaklanıyor. Kayaçtaki bu delik; akan sudaki kireç ve killerin kayacı aşındırması sonucu uzun bir sürede oluşmuş. Bu doğa harikası oluşum, şelaleye özgün bir görünüm kazandırıyor ve adeta doğal bir tünel oluşturuyor.

  • KARANLIK VE GİZEMLİ DÜNYALAR

    Gezegenimiz büyük sürprizlerle dolu… Dünyanın farklı coğrafyalarında bulunan ve büyük ilgi uyandıran mağaralar, gerçeküstü görüntülerinin yanı sıra, gezegenimizin oluşumuna dair önemli bilgileri de barındırıyor. Dünyamızın en ilginç jeolojik özelliklerine sahip mağaralarını yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Listemizin ilk sırasında Vietnam’daki millî parkın sınırları içerisinde yer alan ve şimdilik dünyanın en büyük mağarası olarak kabul edilen Son Doong Mağarası var. 1991’de keşfedilen bu dev mağara, 7,2 km uzunluğa, 200 metre yüksekliğe ve 150 metre genişliğe sahip. Bu mağara öylesine büyük ki kendine ait bir yağmur ormanı, büyük bir nehri ve küçük dağları bile var. Kendine özgü bu mağara için başka bir ekosisteme sahip demek yanlış olmaz. Hatta uzmanların incelemelerine göre bu mağaranın büyük bir bölümü henüz keşfedilemedi. Birbirinden değişik canlı organizmaların yaşadığı düşünülen Son Doong Mağarası’ndan gelen gürültü ve rüzgâr uğultusu yüzünden bu mağaraya girmeye cesaret edemeyen insanlar var.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İtalya’nın güneyindeki Capri Adası’nda bulunan The Blue Grotto Mağarası, turkuaz rengi suyu ve bembeyaz kumlarla çevrili tabanı ile dikkat çekiyor. 60 metre uzunluğa ve 25 metre derinliğe sahip bu deniz mağarasına ulaşmak için bir sualtı boşluğundan geçmek gerekiyor. Mağarayı aydınlatan turkuaz mavisi renk ise güneş ışığının yansımasından kaynaklanıyor. Mağaraya güvenli bir şekilde erişim yalnızca gelgit zamanında sular çekildiğinde ve deniz sakinken mümkün oluyor. Bu büyüleyici mağaraya girmek için ziyaretçilerin dört kişilik küçük bir kayığın içinde düz bir şekilde yatması gerekiyor. Antik Roma döneminde mağara, İmparator Tiberius’un kişisel yüzme havuzu ve deniz tapınağı olarak kullanılmış.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Yerleşim bulunmayan Staffa Adası’nda yer alan Fingal Mağarası, daha giriş kapısından herkesi büyülemeye başlıyor. İki tarafı altıgen sütunlarla sarılı olan mağaranın içi de neredeyse mükemmel derecede orantılanmış altıgen bazalt sütunlarla kaplı. Bu sütunlar ise yaklaşık 60 milyon yıl önce aktif olan volkanik lavlar tarafından şekillendirilmiş. Fingal Mağarası, 22 metre yüksekliğe ve 83 metre derinliğe sahip.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1888’de Yeni Zelanda yerli kabilesi olan Maori halkının lideri tarafından keşfedilen Waitomo Glowworm Mağaraları büyüleyici bir atmosfere sahip. Tonoz biçimli yapısında tüm alanı kaplayan ateş böcekleri, mağara karanlığa büründüğünde parlayarak içeride inanılması güç bir görsel şölen sunuyor. Böylece binlerce ateş böceğinin aynı anda ışık yaymasıyla duvarlar âdeta bir sanat eserine dönüşüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en büyük ikinci sualtı nehri olan Puerto Princesa Yeraltı Nehri, yaklaşık 8 km uzunluğa sahip bir kireçtaşı mağarası. Yerin yüzeyinde değil, yer altındaki mağaranın içinden akıp giden ve sonunda Güney Çin Denizi ile birleşen Puerto Princesa Yeraltı Nehri; 23 milyon yılda şekillenmiş kireçtaşı kayalıkları, sarkıt ve dikitlerden oluşuyor. Yeraltı nehrinin içerisi başlı başına bambaşka bir dünya; aynı zamanda farklılığıyla görenlere zengin bir coğrafya hissi yaşatıyor. UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan ve Filipinler’de bulunan Puerto Princesa Yeraltı Nehri’nin 2010’da ikinci bir katı olduğu keşfedildi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Listemizdeki son madde, ülkemizdeki en etkileyici mağaralardan olan Mersin Silifke’deki Aynalıgöl Mağarası… Bir çoban tarafından keşfedilen Aynalıgöl Mağarası, bir diğer adıyla Gilindire, 555 m uzunluğa, 46 m derinliğe ve 22 m yüksekliğe sahip. Her türden damlataşına rastlayabildiğimiz bu mağarada aynı zamanda büyük bir göl de bulunmaktadır. Mağaradaki sarkıt ve dikit oluşumları uzunca süre sualtında kaldığı için günümüze bozulmadan ulaşmayı başarmış durumda. Son buzul çağına ait önemli bilgileri bünyesinde barındıran mağara, 2013’te tabiat anıtı, 2021’de de tabiat parkı ilan edildi. Mağaranın girişi dar ve basık olduğu için dışarısı ile doğrudan hava hareketi bulunmuyor ve ortalama sıcaklık 25 °C, mutlak nem ise %80 olarak pek de değişkenlik göstermiyor.

  • MAVİ GEZEGENİMİZİN YEŞİL AKCİĞERLERİ

    Havadaki karbondioksit oranını düşürmesi ve nemi arttırması nedeniyle gezegenimizin akciğerleri olarak bilinen yağmur ormanları, büyüleyici görüntüsü ve binlerce canlı çeşidine yuva olmasının yanı sıra sağladığı sayısız fayda ile biliniyor. Günümüzde bile keşfedilmemiş yerleri bulunan bu dev yeşil bölgenin gezegenimiz için ürettiği besleyici yağmurlar, hayat için gerekli olan su döngüsünü iyileştiriyor ve bu bölgede yaşayan yerli halklara olduğu kadar binlerce kilometre uzaktaki ülkeler için bile yaşam alanı sağlıyor. Yağmur ormanları hakkında ilginç olduğu kadar şaşırtan bilgileri yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Yağmur ormanları dünya yüzeyinin %2’sinden daha azını kaplamasına rağmen dünyadaki biyolojik çeşitliliğin %50’sinden fazlasına ev sahipliği yapıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Yağmur ormanına düşen bir yağmur damlasının yoğun bitki tabakasını geçerek toprağa ulaşması yaklaşık 10 dakika sürüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Yağmur ormanlarındaki ağaçlar tüm dünyanın oksijen kaynağının beşte birini üretiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Güney Amerika’daki Amazon yağmur ormanları bir ülke olsaydı, dünyanın en büyük dokuzuncu ülkesi olurdu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Avustralya yağmur ormanlarındaki çiçeklerin %80’i dünyanın başka hiçbir yerinde yetişmiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Avustralya’nın Daintree Yağmur Ormanı’nın 180 milyon yaşında olduğu tahmin ediliyor. Bu bölgede dev hayvan kalıntıları ile birlikte dinozor fosillerine de rastlandı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Tükettiğimiz doğal gıdaların yaklaşık %80’i yağmur ormanlarından geliyor. Yani severek yediğimiz birçok doğal besinin ataları yağmur ormanlarından.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Modern tıp ilaçlarında kullanılan bileşenlerin dörtte biri yağmur ormanlarında yetişen bitkilerden elde ediliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    Amazonlardaki ormansızlaşma oranı bir yılda oldukça artarak %69 oranlarına ulaştı. Yani bir yılda yok olan ormanlık alan New York’un neredeyse iki buçuk katı kadar. İçinde barındırdığı canlılığı düşünürsek bu birçok bitki ve hayvanın yuvasının da yok olduğu anlamına geliyor.