Kategori: Kültür/Sanat

  • 8 Maddede Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Şiirlerinden Zamansız Alıntılar

    8 Maddede Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Şiirlerinden Zamansız Alıntılar

    Ahmet Hamdi Tanpınar’ı sadece Huzur ya da Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanlarından tanıyanlara, yazarın edebî hayatında şiirin de önemli bir yer tuttuğunu söylemek isteriz. Ahmet Haşim ve Yahya Kemal’den etkilenen Tanpınar’ın şiirlerinde zaman kavramı geniş yer tutar. 1901-1962 yılları arasında süren yaşamının son durağı Rumelihisarı Âşiyân Mezarlığı’dır ve mezar taşında kendisine ait şu dizeler yazar: “Ne içindeyim zamanın / Ne de büsbütün dışında…” Bu listemizde Ahmet Hamdi Tanpınar dizeleriyle karşınızdayız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
  • AYNI KÖKTEN SESLER: TÜRK DİLİ AİLESİNİN YOLCULUĞU

    Türk dili ailesi, Avrasya bozkırlarından Anadolu’ya, oradan Sibirya’ya uzanan yaygın bir dil topluluğunu ifade eder. Türkiye Türkçesi, Kazakça, Türkmence gibi birçok lehçe aynı kökten beslenir; her biri farklı coğrafyalarda kendi ses rengini oluşturur. Bu geniş ailenin bilinen en eski yazılı kaynağı olan Orhun Yazıtları, Danimarkalı bilim insanı Wilhelm Thomsen tarafından 15 Aralık 1893’te çözümlenerek bilim dünyasına tanıtılır. UNESCO’nun 3 Kasım 2025 tarihinde düzenlenen 43. Genel Konferansı’nda alınan kararla 15 Aralık’ı “Dünya Türk Dili Ailesi Günü” olarak ilan etmesi ise bu ortak mirasın evrensel değerini vurgular. Türkçe bugün en çok konuşulan ilk 20 dil arasında yer alır ve dünyanın pek çok noktasında milyonlarca kişi bu ailenin farklı lehçeleriyle konuşur. Şimdi, dilimizin bu geniş ailesine yakından bakalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Türkiye Türkçesi, Batı Türkçesinin üçüncü dönemini oluşturur. 1911’de Genç Kalemler dergisinde Ömer Seyfettin ve arkadaşlarının başlattığı Yeni Lisan Hareketi, konuşma dilini yazıya taşımayı ve Arapça-Farsça kalıpları sadeleştirmeyi hedeflemiştir. Amaç; taklitten uzak, millî bir edebiyat ortaya koymaktır. Bu çabaların ardından Dil Devrimi gelir; 1928’de Harf Devrimi, 1932’de Türk Dil Kurumu ile Türkçe sistemli şekilde ele alınır, sadeleşir ve günümüz yazı dilinin temellerini kazanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Azerbaycan’ın Türkleşmesi, Selçuklu ve İlhanlı dönemlerinde hız kazanır. Ancak bölgeye gelenlerden önce de yerli halkla kaynaşmış, Türkçe konuşan topluluklar vardır. O dönemde kullanılan lehçeye Azeri denir ve Fars etkisi taşır. Türkmenlerin gelişiyle Doğu ve Kıpçak boyları dillerine Oğuz unsurlarını da katarak günümüz Azerbaycan Türkçesinin temellerini atar. Bugün bu dil, kuzeyde Azerbaycan, güneyde İran Azerbaycan’ı ve Türkiye’nin kuzeydoğusunda konuşulur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Türkmen Türkçesi, Türk dilleri içinde güney-batı Oğuz grubuna aittir ve Türkmenistan nüfusunun büyük çoğunluğu tarafından konuşulur. Yaklaşık 30 diyalekt ve ağza sahiptir. Tarih boyunca Arap alfabesiyle yazılan Türkmen Türkçesi, 1928’de Latin alfabesine geçer. 1940’ta Kiril alfabesi kullanılır; bu alfabe, Rus alfabesine Türkmen Türkçesinin beş özel sesinin eklenmesiyle 38 harften oluşur. 1993’te ise 30 harften oluşan yeni Latin alfabesi kabul edilir ve günümüzde de kullanılmaya devam eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Özbek Türkçesi, Uygur Türkçesi ile Karluk grubuna dâhildir. Özbekistan, etnik çeşitlilik açısından zengindir; Kıpçak, Karluk ve Oğuz boylarının hemen her kolu burada yaşar. Bu durum, Özbek Türkçesinde büyük ana ağızlar ve küçük alt grupların oluşmasına yansır. Tarih boyunca yazı dili değişmiştir: 1930’a kadar Arap alfabesi, 1930-1940 arası Latin alfabesi, 1940’tan sonra Kiril alfabesi kullanılmıştır. 1995’te ise bağımsız Özbekistan’da Latin alfabesi kabul edilmiştir ancak geçiş süreci hâlâ devam etmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Kazak Türkçesi, Türk lehçelerinin Kıpçak grubuna girer ve Türkiye Türkçesi ile küçük farklılıklar taşır. Bu yakınlık, Kazakların Kıpçak boyları ile Türkiye Türklerini oluşturan Oğuz boylarının tarih boyunca komşu olarak yaşamış olmasından kaynaklanır. Kazak Türkçesi, kuzeydoğu, güney ve batı olmak üzere üç kola ayrılır; kuzeydoğu kolu çağdaş yazı dilinin temelini oluşturur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kırgızlar hakkında bilinen ilk tarihî bilgiler MÖ 201 yıllarına kadar uzanır. Eski Çin kaynaklarında Kırgızlar, kendi devlet yapısına ve güçlü ordusuna sahip en eski Türk boyu olarak geçer. Kırgız Türkçesi de bu tarihle beraber olarak şekillenmiştir. Dil, bir yandan Moğolca, Sarı Uygurca ve Güney Sibirya Türk dilleriyle, diğer yandan Kıpçak Türk dilleriyle yakın özellikler taşır. Bu nedenle Türkoloji tasniflerinde bazen Kıpçak grubu, bazen de Sibirya grubu içinde değerlendirilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Tatar Türkçesi, Türk dilleri ailesinin Kıpçak koluna girer. Tarihî kaynaklarda 15. yüzyıldan itibaren yazılı olarak görülür. O dönemde yazı dili Çağatayca harflerle kaydedilir; halkın konuştuğu dilden farklıdır. 19. yüzyılda Tatarca, halkın anlayacağı biçimde geliştirilir. Kayyum Nasırî ve Şihabeddin Mercani gibi isimler, Tatarca’yı ders kitaplarına ve okullara taşır. Yazı dili, tarih boyunca değişim gösterir: 1923’e kadar Arap alfabesi, 1928-1939 arasında Latin alfabesi, 1939’dan itibaren ise Kiril kökenli alfabe kullanılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    “Uygur” adına Türkçe yazılı kaynaklarda ilk kez Bilge Kağan Yazıtı’nda rastlanılır. Bugün Doğu Türkistan’da konuşulan Uygur Türkçesi, tarihsel olarak Çağatay edebî dilinin devamı kabul edilir. Urumçi merkezli bu lehçe, tarih boyunca farklı yazı sistemleriyle kullanılmıştır; Arap, Kiril ve Latin kökenli alfabeler dönemsel olarak yer değiştirirken günümüzde 32 harfli Uygur-Arap alfabesi yaygındır. Sözlü anlatı geleneği ve halk metinleriyle güçlü bir hafıza taşır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    Sibirya coğrafyası, erken dönemlerden beri Türk topluluklarının yurt tuttuğu geniş bir alandır. Bu bölgenin kuzeydoğusunda yer alan Saha (Yakut) Cumhuriyeti’nde konuşulan dil, Türk dil ailesinin Sibirya kolunu temsil eder. Rus ve Batı literatüründe “Yakut” adıyla geçen halk, kendisini “Saha” olarak adlandırır. Köklü bir sözlü kültüre sahip olan bu lehçe, soğuk iklim koşullarının şekillendirdiği yaşam biçimini de dilin kelime haznesine yansıtır.

  • Gönlü Yüce Ruhu Seyyah: Şems-i Tebrizi’nin 40 Kuralı II

    Gönlü Yüce Ruhu Seyyah: Şems-i Tebrizi’nin 40 Kuralı II

    Kültürümüzde özel bir yeri bulunan Mevlana ve Şems-i Tebrizi, tasavvuf üzerinde düşünceleri ile dostluk hakkında yazdıklarıyla her okuyanı düşündürür, iyiliğe ve güzelliğe yönlendirir. Dostluğu, tasavvufu en güzel şekilde anlatan Sufi’lerin 40 Kuralı dünyanın hangi çağında olursa olsun insanın gönlüne hitap eder. Gönlü yüce ruhu seyyah: Şems-i Tebrizi’nin 40 kuralını listelediğimiz serinin ikinci içeriği ile huzurlarınızdayız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”10#” title_font_size=”13″]
  • 14 Madde ile Türk Sinema Tarihi

    14 Madde ile Türk Sinema Tarihi

    Hareketli fotoğraflar olarak tanımlandığı zamanlardan günümüze kadar uzanan bir sihirdir sinema. Fransız Lumier Kardeşlerin çektiği ilk film olan, Tren’in Gelişi filminin 1896 yılında Galata’da gösterilmesinin ardından, Türk sineması da kendi sihirbazlarını yaratarak günümüze uzanan illüzyonları ile bizleri büyülemeye devam ediyor.

    türk sineması, lumiere kardeşler

    Sinema ülkemize, Fransız Lumier Kardeşler’in çektiği ilk film olan, Tren’in Gelişi filminin 1896 yılında Galata’da gösterilmesiyle girdi. İstanbul’da yapılan ilk film gösterimi, izleyenlerin trenin üstlerine geldiğini sanmaları sebebiyle, salondan kaçmalarıyla son buldu.

    türk sinema tarihi, şaryo

    Dünyanın her yerine kameramanlar yollayan Lumier Kardeşler’in 1897 yılında kameraman Alexander Promio’yu İstanbul’a göndermesi üzerine ülkedeki ilk çekim yapılmış oldu. Haliç’te bir kayığın üzerinde yapılan çekim, günümüz kameralarının slider veya şaryo üzerinde yaptığı kaydırma (travelling) tekniği Türkiye’de ilk kez uygulanmış oldu.

    türk sinema tarihi

    1914-15 yıllarında Enver Paşa, Merkez Ordu Sinema Dairesini kurdu ve Fuat Uzkınay’ın Ayestefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı çekildi. Ancak bu filmin kopyası günümüze ulaşamadı veya henüz tozlu raflar üzerinde bulunamadı.

    merkez ordu sinema dairesi

    Merkez Ordu Sinema Dairesi, 1. Dünya Savaşı boyunca, savaş belgeselleri çekti.

    türk sinema tarihi

    1916’da Sigmund Weinberg’in çektiği ilk konulu Türk filmi Leblebici Horhor Ağa, başrol oyuncusunun ölümünün ardından tamamlanamadı.

    türk sinema tarihi, sansür

    Sinemamıza sansür 1918 yılında girdi. Ahmet Fehim’im yönettiği ‘Mürebbiye’ filmi, Fransız kadınlarını aşağıladığı gerekçesiyle o dönemde işgal altında olan Osmanlı’da yasaklandı.

    türk sinema tarihi

    Türk sinemasının ilk konulu filmleri 1917 yılında Sedat Semavi’nin yönetmenliğinde çekilen ‘Pençe’ ve ‘Casus’ filmleriydi. Ancak bu filmlerin günümüze ulaşabilmiş bir kopyası bulunmamaktadır.

    türk sineması

    Türk sinemasının ikinci film 1916’da çekimine başlanılan Himmet Ağa’nın İzdivacı oldu. 1916 yılında Sigmund Weinberg’ın çekimlerine başladığı film, oyuncularının Çanakkale Savaşı’na katılmasının ardından Reşad Rıdvan tarafından 1918 yılında tamamlanabildi.

    türk sineması, türk komedi sineması

    Türk sinemasındaki ilk komedi filmi ise yönetmen Hüseyin Şadi Karagözoğlu tarafından 1917 yılında çekildi. ‘Bican Efendi Vekilharç’ filmi büyük ilgi görünce, filmin devam serisi olan ‘Bican Efendi Mektep Hocası’ ve ‘Bican Efendi’nin Rüyası’ filmleri çekildi. Böylelikle sinema tarihimizdeki ilk film serisi çekilmiş oldu.

    türk sineması

    1922 yılından 1940’ların ortasına kadar Türk sinemasının tüm yükü usta yönetmen Muhsin Ertuğrul tarafından omuzlandı. Tiyatrocular dönemi olarak adlandırılan bu dönemde Muhsin Ertuğrul, 32 filme imza attı.

    türk sineması

    Muhsin Ertuğrul, Türkiye’nin ilk sesli filmi olan İstanbul Sokakları’nda filmini çekti. 1931 yılında çekilen film, Türk, Yunan ve Mısır ortak yapımıydı. Dönemi içinde oldukça yüksek bir bütçeye sahip olan film, Türk sinema tarihindeki ilk ortak prodüksiyonlu yapım olma özelliğini de taşıyor.

    Muhsin Ertuğrul’un 1934’te ikinci kez perdeye uyarladığı Leblebici Horhor Ağa Venedik 2. Uluslararası Film Şenliği’nde Onur Diploması aldı ve 1934 yılında çekilen Leblebici Horhor Ağa ilk uluslararası ödül alan Türk filmi oldu.

    Türk sinemasının ilk yarışması ise Yerli Film Yapanlar Cemiyeti tarafından 1948’de gerçekleştirildi. Yarışma sonucunda, En İyi Film Şakir Sırmalı’nın Unutulan Sır, En İyi Erkek Oyuncu Kadri Erdoğan, En İyi Kadın Oyuncu ise Cahide Sonku oldu.

    1949 yılında Aydın Arakon’un yönetmenliğini ve senaristliğini üstlendiği ‘Çığlık’ filmi, Türkiye’de çekilen ilk korku filmi oldu.  Maalesef bu yapımın da hiçbir kopyası günümüze ulaşamadı.

  • Örnekleriyle Birlikte Sinema Akımları

    Örnekleriyle Birlikte Sinema Akımları

    Sinemadaki akımlara geçmeden önce “akım” kelimesinin sözlükteki karşılığına yer verelim: Sanatta, siyasette, düşünce hayatında ortaya çıkan yeni bir görüş, yöntem, hareket, cereyan, tarz. Sinemada akımların nasıl ortaya çıktığını merak edenler için de, “Bir film nasıl olmalı?” sorusu çerçevesinde yönetmenlerin, yapımcıların, eleştirmenlerin, film kuramcılarının dönem dönem ürettiği teoriler neticesinde oluştuğunu söyleyebiliriz. Belli başlı sinema akımlarına ve örneklerine göz atmaya ne dersiniz?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Dışavurumculuk” title_font_size=”13″]
    sinema kuramları

    Dışavurumculuk akımının beyaz perdedeki çıkış noktası Almanya’dır ve 1910’lu yıllardan 30’lu yılların sonuna kadar ürün verilmiştir. Bu akım kapsamında, somut gerçekçilikten soyuta geçilmiş, insanın bilinçaltı ve iç dünyasına odaklanılmıştır. Yönetmenliğini Robert Wiene’nin yaptığı sinema filmi “Dr. Caligari’nin Muayenehanesi” dışavurumculuğun, diğer bir adıyla ekspresyonizmin başlangıcı olarak kabul edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Şiirsel Gerçekçilik” title_font_size=”13″]
    sinema kuramları

    Fransa’da ortaya çıkan şiirsel gerçekçilik akımında, olay ve karakterlerdeki “gerçekçilik” ile özellikle mekânlardaki “şiirsellik” buluşturulmuştur. 1929 Buhranı sonrasında ortaya çıkarak II. Dünya Savaşı’na kadar uzanan süreçte bu akım, toplumsal sorunların bireyin dünyasına yansımasını ele almıştır. Şiirsel gerçekçilik akımının en bilinen temsilcisi Marcel Carné ve hareketin en önemli filmlerinden biri dilimize Gün Ağarıyor ismiyle çevrilen “Le jour se lève” dir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yeni Gerçekçilik” title_font_size=”13″]
    yeni gerçekçilik, sinema kuramları

    Yeni gerçekçilik, kameranın melodramlara değil sokağa ve gerçek hikâyelere çevrildiği, stüdyo ışıklarının yerine doğal ışığın kullanıldığı belgesel türevi filmlere karşılık gelir. II. Dünya Savaşı’nın ardından İtalya’da ortaya çıkan bu akımla ilgili iki önemli örnek verebiliriz: Luchino Visconti’den Postacı Kapıyı İki Kere Çalar ve Vittoria de Sica’nın yönetmenliğini yaptığı Bisiklet Hırsızları.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yeni Dalga” title_font_size=”13″]
    sinema kuramları

    1. Dünya Savaşı’ndan kısa süre sonra, o güne kadarki sinema kalıplarına tepki olarak Fransa’da ortaya çıkmış, 1960’lara kadar devam etmiştir. Toplumsal ve siyasal değişimlere yer verilen filmlerde tabuları yıkacak sinematografik anlatımlar, farklı görüntüler eşliğinde farklı kurgular kullanılmıştır. Yeni dalga sinema akımına örnek olarak Fransız yönetmen Alain Resnais ve Geçen Yıl Marienbad’da filmini gösterebiliriz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Özgür Sinema” title_font_size=”13″]
    sinema kuramları

    Özgür Sinema Akımı 1956 yılında Sequence dergisi yazarları tarafından yayınlanan manifesto ile İngiltere’de başlatılır. İnsanların sosyal ve ekonomik sorunlarına belgesel niteliğindeki filmlerle değinilen akımda sonraları kurgusal filmlere geçilmiştir. Özgür Sinema’nın öncüsü olarak Lindsay Anderson kabul edilir ve yönetmenliğini yaptığı Sporcunun Hayatı filmi bu akımın örneklerindendir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yeni Sinema” title_font_size=”13″]
    sinema kuramları

    Amerikan şirketlerinin sinema sektöründeki egemenliğine karşı 1960’lar Brezilya’sında ortaya çıkan yeni sinema akımında, bağımsız ve gerçekçi bir anlayışla toplumsal adaletsizlik konuları ele alınmıştır.  70’li yıllara kadar devam eden akıma vereceğimiz örnek ise yönetmen Glauber Rocha ve 1969 tarihli Barravento isimli filmidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Deneysel Sinema” title_font_size=”13″]
    sinema kuramları, yeraltı sineması

    Başlangıç izleri I. Dünya Savaşı’na kadar sürülebilen deneysel sinema akımında teknik ve düşünsel konularda daha önce denenmemişleri denemek esastır. Deneysel sinema akımı kapsamındaki filmler, “avant-garde” yani “öncü”, “underground” yani “yeraltı sineması” isimleriyle de tanımlanabilir. Resim sanatında Pop Art akımının öncülerinden olan Andy Warhol deneysel sinema akımına da eser üretmiş, Uyku filminin yönetmen ve yapımcılığını üstlenmiştir.

  • DÜNYA EDEBİYATININ USTA KALEMİ CERVANTES

    Çağdaş romancılığın temellerini atan Cervantes, macera dolu hayatına birçok savaş, ülke ve kitap sığdırmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nda esir hayatı bile yaşamış yazarın enteresan hikâyelerle dolu hayatı, romanlarını aratmayacak türden.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Tam adı Miguel de Cervantes Saavedra olan yazar, 29 Eylül 1547 yılında Madrid yakınlarında dünyaya gelmiştir. Yedi kardeşin dördüncüsü olan Cervantes, gezgin hayatına neredeyse çocuk yaşta başlar. Babası gezgin bir eczacı olan Cervantes’in düzenli bir eğitim hayatı olmamıştır. 21 yaşında âşık olduğu kadın için düelloya girmesi, yazarın hislerini ne denli tutkuyla yaşadığının bir göstergesidir. Düello sonucu karşı taraf ağır yaralanır. O dönem İspanya’da düello yasaktır. Ceza olarak halk önünde sol elinin kesilmesine ve on yıl sürgün edilmesine karar verilir. Bu karar, Cervantes’in 22 yaşında İtalya’ya kaçmasına neden olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Cervantes, kaçak hayatı yaşarken Osmanlı İmparatorluğu karşısında kurulan Haçlı ordusuna katılmaya karar verir. 1571 yılında yapılan İnebahtı Deniz Savaşı’nı Osmanlı kaybeder ancak Cervantes savaş sırasında göğsünden ve sol elinden yaralanır. Kaderin cilvesi olsa gerek, elinin kesilmemesi için ülkesinden kaçan Cervantes, ülkesinden çok uzaktaki bir savaşta son elini bir daha kullanamayacak şekilde kaybeder. Ertesi yıl yeniden Haçlı ordusuyla beraber Osmanlılara karşı savaşan Cervantes, orduda istediği başarıları elde edemeyince, 1575 yılında Sol (Güneş) isimli bir gemi ile Napoli’den İspanya’ya dönmeye çalışır. Ancak Osmanlı kadırgalarının saldırısının ardından 1580’e kadar tam beş sene Cezayir’de esir olarak tutulur. İspanyol yazarın tam dört kez kaçmaya çalıştığı belirtilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Dört kez Haçlı ordusuna katılan, yaralanan, esir düşen ve sürgün hayatı yaşayan Cervantes, ülkesine dönmek amacıyla İspanyol Kral II. Philip’e yazdığı mektubunda kraldan affını talep eder. Anne ve babasının karşıladığı fidye parasıyla 1583 senesinde İspanya’ya döner. Artık hayatında tek bir gaye vardır: yazmak. Bu tarihten sonra otuza yakın oyun yazar. 1585’te pastoral romanı La Galatea’yı kaleme alır. Bu dönem zengin bir çiftçinin kızı Catalina de Salazar ile evlenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1600’lü yılların başında yazdığı Oviedolu Katalina Sultan isimli üç sahnelik tiyatro oyununda İstanbul ve Topkapı Sarayı’ndan sıkça bahsedilmektedir. Kitap, III. Murat’ın yönetimindeki İstanbul’u anlatır. Edebiyat çalışmalarına devam ederken para kazanmak amacıyla donanmada levazımcılık yapar. Görevi sırasında bazı usulsüzlükler nedeniyle suçlu bulunur ve hapis cezası alır. İşte bu esaret döneminde Cervantes, Don Kişot’u (Don Quijote) yazmaya başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Cervantes’in yazar olarak dünya çapında tanınmasını sağlayan eseri, Don Kişot (Don Quijote)’tur. Roman, edebiyat tarihinin önemli bir köşe taşıdır. Bu döneme kadar edebî metinler mitler ve destanlardan oluşmuş, ilk kez sıradan bir insanın hikâyesi Don Kişot’ta yer bulmuştur. 1605 yılında basımı tamamlanan kitabın konusu, Cervantes’in kendi hayatından izler taşır ve ilk defa bir edebî metinde insan psikolojisinden bahsedilir. Don Kişot, 38 dile çevrilerek dünyanın en çok okunan eseri olmuştur. Basılır basılmaz en çok okunan kitap olan Don Kişot, korsan yayıncılığın da öncüsü olur. Cervantes, eserin çok satmasıyla devam kitabını yazmaya karar verir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1616’da 69 yaşında yaşama veda eden Cervantes, hayatına onlarca roman ve tiyatro oyunu sığdırmış hem üretken hem de cesur bir insandır. 2015 yılında Cervantes ve eşi Catalina de Salazar’a ait olduğu iddia edilen mezar yeri, Trinitarian Manastırı’nda bulunmuştur. 30 araştırmacının çalışması, kızılötesi kameralar ve üç boyutlu tarama cihazlarıyla saptanan mezardaki kemiklerin ünlü yazara ait olduğu belirlenmiştir. Cervantes’in doğduğu ev “Museo Casa Natal de Cervantes” ismiyle Madrid’de ziyaretçilere açıktır.

  • DÜNYANIN EN KALABALIK BAŞKENTLERİ

    Başkent denilince akla kalabalık caddeler, geniş meydanlar ve şehrin enerjisi gelir. Milyonlarca kişinin yaşadığı bu şehirler, yönetim ve siyasetin yanı sıra kültür, tarih ve günlük yaşamın iç içe aktığı canlı merkezlerdir. Hareketli sokaklar ve tarihî yapılar şehre adım attığınız anda hissedilirken; parklar ve kafeler kalabalığın temposunu kendi hızınızda deneyimleme imkânı sunar. Bu yazımızda, dünyanın en kalabalık başkentlerini sizler için derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Cakarta – Endonezya” title_font_size=”13″]

    2025 itibarıyla dünyanın en kalabalık şehri ünvanı değişti. Uzun yıllar zirvede yer alan Tokyo, hızlı nüfus artışı ve genişleyen metropol alanıyla dikkat çeken Cakarta’nın gerisine düştü. Birleşmiş Milletler’in raporuna göre Endonezya’nın başkenti Cakarta, yaklaşık 42 milyonluk tahmini nüfusuyla artık dünyanın en kalabalık şehri konumunda. Cakarta’nın bu hızlı yükselişinde; ekonomik canlılık, kırsal bölgelerden yoğun göç ve uygulanan şehirleşme politikaları önemli rol oynuyor. Bu faktörler, şehri dünyanın en yoğun nüfus merkezlerinden biri hâline getirdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Dakka – Bangladeş” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en kalabalık şehirleri listesinde ikinci sırada ise 36 milyonu geçen nüfusuyla Bangladeş’in başkenti Dakka yer alıyor. Yıllardır süren hızlı nüfus artışı, yoğun iç göç ve sınırlı kentsel alan nedeniyle dünyanın en yoğun yerleşim merkezlerinden biridir. Adını bölgedeki dhak ağacından ve şehrin batısındaki ünlü Dhakeshwari Ulusal Tapınağı’ndan alan ve tarihî dokusuyla öne çıkan şehirde 17. yüzyıldan kalma Lalbagh Kalesi, kervansaraylarıyla ünlü Bara Katra ve Chhota Katra, ayrıca İslam mirasının simgesi Hussaini Dalan mutlaka görülmesi gereken yerlerden. Meghna, Padma ve Jamuna nehirleriyle çevrili bu düz ovada kurulu olan Dakka; üniversiteleri, müzeleri ve sanat galerileriyle de canlı bir kültür merkezi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tokyo – Japonya” title_font_size=”13″]

    Japonya’nın başkenti Tokyo, 33 milyonu aşan nüfusuyla dünyanın en kalabalık metropollerinden biridir. Ancak Tokyo, sadece yoğun nüfusuyla değil, aynı zamanda ziyaretçilerine sunduğu benzersiz atmosferle de dikkat çeker. Gökdelenlerin ve kalabalık caddelerin ötesinde; alışverişten eğlenceye, kültürden yeme-içmeye uzanan sınırsız seçenekleriyle âdeta bambaşka bir dünyanın kapılarını aralar. Şehir, 23 merkez bölgenin yanı sıra batısında yer alan birçok kasaba ve köyden oluşan geniş bir yerleşim yapısına sahiptir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yeni Delhi – Hindistan” title_font_size=”13″]

    Hindistan’ın başkenti Yeni Delhi, sadece ülkenin siyasi merkezi değil; aynı zamanda tarih ve kültürle dolu, nüfusu 30 milyonu geçen, dünyanın en yoğun metropollerinden biridir. Şehirde gezerken Babür İmparatoru Şah Cihan’ın yaptırdığı görkemli Kızıl Kale’ye, Tac Mahal’in öncüsü sayılan Hümayun Türbesi’ne ve İngiliz-Hint askerlerinin anısına inşa edilen Hindistan Kapısı’na rastlıyorsunuz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kahire – Mısır” title_font_size=”13″]

    Asya ile Afrika’nın kesişiminde yer alan Kahire, 25 milyona ulaşan nüfusuyla Mısır’ın kalbi, Kuzey Afrika’nın en kalabalık başkenti ve 7.000 yıllık geçmişiyle âdeta yaşayan bir tarih kitabı. Nil’in kıyısında modern hayatın telaşıyla piramitlerin, camilerin ve eski çarşıların zamansız atmosferi yan yana duruyor. Muhammed Ali Camii, Büyük Mısır Müzesi, Büyük Gize Sfenksi ve Giza Piramitleri ise şehri ziyaret edenlerin mutlaka görmesi gereken yerler arasında liste başı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Manila – Filipinler” title_font_size=”13″]

    Nüfusu 24 milyonu aşan Filipinler’in başkenti Manila, adını bir zamanlar nehir kıyılarında yetişen nilad bitkisinden alıyor. Küçük bir alana kurulmuş olsa da korunaklı limanı, ticaret yollarına erişimi ve Asya’ya yakınlığı sayesinde yüzyıllardır önemli bir liman kenti olma özelliğini sürdürüyor. Şehir sokaklarında palmiyeler, banyanlar ve akasyalar dikkat çekerken; parklarında yükselen bambu ağaçları gölgelik alanlar oluşturuyor. Tarihî Intramuros Bölgesi, sur kalıntıları, Santiago Kalesi ve UNESCO Dünya Mirası listesindeki San Agustin Kilisesi ile tarih meraklılarını kendine çekiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mexico City – Meksika
” title_font_size=”13″]

    Nüfusu 17 milyonu aşan Meksika’nın başkenti Mexico City, Kuzey Amerika’nın en önemli siyasi ve kültürel merkezlerinden biri. Modern gökdelenleri, alışveriş merkezleri ve Torre Latinoamericana gibi simgeleriyle çağdaş bir yüz sergilese de şehrin ruhu hâlâ geleneksel pazarlarında saklı. La Merced’de dolaşırken taze meyve, sıcak tortillalar ve közde mısır kokusu size eşlik ediyor. Chapultepec Kalesi’nden Bağımsızlık Anıtı’na kadar birçok tarihî yapı, Texcoco Gölü’nün eski yatağına kurulu bu devasa metropolde geçmişle geleceği yan yana getiriyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Pekin – Çin” title_font_size=”13″]

    Çin’in başkenti Pekin, 17 milyonu aşan nüfusuyla dev bir metropol olarak öne çıkıyor. 3.000 yılı aşan tarihi sayesinde eskiyle yeninin iç içe geçtiği şehirde; Yasak Şehir’in görkemi, Çin Seddi’nin heybeti, Yazlık Saray’ın dinginliği ve çeşitli tapınakların mistik atmosferi ziyaretçileri tarihin derinliklerine götürüyor. Pekin, zengin mutfağı ve geleneksel çay evleriyle de tanınıyor. 200’ü aşkın turistik nokta sunan şehir hem kültür meraklıları hem de modern metropol yaşamını deneyimlemek isteyenler için unutulmaz bir durak niteliğinde.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Moskova – Rusya” title_font_size=”13″]

    Nüfusu 14 milyona ulaşan Rusya’nın başkenti Moskova, tarihî ve kültürel mirasıyla öne çıkıyor. Adını içinden geçen Moskova Nehri’nden alan şehir hem geçmişin izlerini hem de modern yaşamın dinamizmini barındırıyor. İhtişamlı metro istasyonları, cam çatılı alışveriş merkezleri, hareketli sokakları, nehir turları ve sanat dolu müzeleriyle Moskova, ziyaretçilerine çok yönlü bir deneyim sunuyor.

  • ANTİK ÇAĞLARDAN GÜNÜMÜZE PARFÜMÜN HİKÂYESİ

    Parfüm, binlerce yıllık geçmişe sahip olan, kokularla insan yaşamını zenginleştiren kadim bir keşiftir. Kökeni, antik uygarlıkların mistik ve ritüelistik dünyasına uzanır. Mısır, Mezopotamya ve Hindistan gibi medeniyetlerde parfümün ilk adımları atılmış, zamanla yaşamımızın bir parçası hâline gelmiştir. Kimya biliminin gelişimiyle birlikte, parfümün evrimi hız kazanmış ve bugünkü modern formlarına ulaşmıştır. Parfüm tarihinin derinliklerinde, farklı medeniyetlerin katkıları ve izleri bulunmaktadır. Bu uzun ve etkileyici yolculuğun izlerini yazımızda sizler için derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Parfüm kelimesi, Latince “per fumum” (duman aracılığıyla) anlamına gelir ve bu, güzel kokuların ilk olarak tütsü yakma şeklinde kullanıldığını göstermektedir. Bitkilerin kurutularak yakılmasıyla elde edilen tütsülerin yerini zamanla daha sofistike parfümler almıştır. Parfümün bilinen en eski örnekleri Mezopotamya, Mısır ve Hint uygarlıklarına kadar uzanır. Milattan önce 2000’li yıllarda yaşamış olan Tapputi adında bir kadın kimyager, Akad dilinde kil tablet üzerine yazdığı parfüm formülüyle tarihe geçmiştir. Bu formül, parfüm üretimine dair bilinen ilk yazılı kaynak olarak kabul edilmektedir. Tapputi, bitkilerden ve çiçeklerden elde ettiği kokulu yağları damıtma teknikleri kullanarak parfüme dönüştürmüş ve bu tekniği tablete aktarmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Parfüm, Antik Mısır’da hem dinî ritüellerde hem de mumyalama işlemlerinde önemli bir rol oynamaktaydı. Mısırlılar, o dönemdeki inançlarına göre özellikle kokulu yağları tanrılara adak olarak sunar ve dünyadan ayrılan sevdiklerinin ruhlarının huzura ermesi için bu özel esansları kullanırlardı. Nefertiti ve Kleopatra gibi ünlü Mısır kraliçeleri, yalnızca güzellikleriyle değil, aynı zamanda kullandıkları parfümlerle de efsaneleşmişlerdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Antik Yunanlılar ve Romalılar, parfümü hem günlük yaşamlarında hem de dinî ve sosyal törenlerde yoğun bir biçimde kullanmışlardır. Parfüm, bu medeniyetlerde sadece estetik bir unsur değil, aynı zamanda sağlığı ve iyileşmeyi destekleyen bir araç olarak da görülmüştür. Hipokrat, bitkisel kokuların iyileştirici etkilerini anlatan birçok çalışmaya imza atmış ve bu doğrultuda parfümün tıbbi yönü ön plana çıkmıştır. Bitki, reçine ve otların öğütülerek yağlarla karıştırılması sonucu hazırlanan ilk sıvı parfüm ise Yunanlılar tarafından icat edilmiştir. O dönemde tütsü ve parfüm yapımında kullanılan malzemeler, Büyük İskender’in fetihleri sırasında ele geçirilen altın kadar değerli görülmüştür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Roma İmparatorluğu Dönemi’nde parfüm, aristokrat sınıf için bir statü sembolü hâline gelmiş ve Roma’nın ünlü banyo kültürünün vazgeçilmez bir parçası olmuştur. Ancak, Orta Çağ’da Avrupa’nın parfüme olan ilgisi azalmış ve bu alanda öncülük İslam dünyasına geçmiştir. Sıvı parfümü ilk olarak Yunanlılar keşfetmiş olsalar da parfümün modern formuna ulaşmasında damıtma işlemini geliştiren İslam âlimlerinin katkısı büyüktür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en büyük hekimlerinden biri olarak kabul edilen İbn-i Sina, 11. yüzyılda gül yapraklarını damıtarak gül suyu üretme tekniğini geliştirmiştir. Bu yöntem, bitkilerin (özellikle güllerin) su ile kaynatılmasıyla su buharı elde edilmesi ve bu buharın, bitkinin içindeki uçucu yağları taşıyarak soğutulduğunda tekrar sıvı hâle gelmesi esasına dayanır. Soğutulan bu sıvı, yoğunlaşma yoluyla ayrışır ve böylece esansiyel yağlar elde edilir. Bu süreç, modern parfüm yapımının ve tıbbi esansların üretiminin temelini oluşturmuştur. İbn-i Sina’nın damıtma teknikleri hem İslam dünyasında hem de Avrupa’da tıp ve kimya alanındaki çalışmalara önemli katkılar sağlamıştır.

     

    İslam medeniyeti, parfümün gelişiminde yalnızca teknik alanda değil, aynı zamanda kültürel anlamda da zengin bir miras bırakmıştır. Baharatlar, tütsüler ve çiçek özleri bu medeniyetin günlük yaşamında ve ritüellerinde yoğun şekilde kullanılmış, parfüm sanatı büyük bir ustalıkla ilerletilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Orta Çağ’da Avrupa’da azalan parfüm kullanımı, Rönesans Dönemi’nde yeniden canlanır. Bu dönemde İtalya, parfüm üretiminin merkezi hâline gelir; özellikle İtalyan zenginliği ile tanınan Medici ailesi sayesinde parfümlerin popülaritesi giderek artar. 16. yüzyılda, Fransa’ya gelin olarak giden Catherine de Medici, parfümlerini ve parfüm üreticilerini yanında götürerek, Fransa’nın parfüm üretiminde dünya lideri olmasına zemin hazırlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    17. yüzyıla gelindiğinde, özellikle Fransa’daki kötü hijyen koşulları nedeniyle hoş olmayan vücut kokularını gidermek için parfüm, günlük hayatın vazgeçilmez bir parçası hâline gelir. Fransa Kralı XIV. Louis’nin sarayında parfüm sıkça kullanıldığı için bu mekân, “parfümlü saray” olarak anılmaya başlanır. İngiltere’de ise parfüm kullanımı, 16. yüzyıldan itibaren Kral VIII. Henry ve Kraliçe I. Elizabeth Dönemi’nde görülse de Fransa’daki kadar yaygınlaşamaz ve saraya özgü, pahalı bir zevk olarak kalır. O dönemde parfümlerin içeriğinde, nesli tükenmekte olan hayvanlardan elde edilen misk gibi maddeler bulunmaktaydı. Ancak 18. ve 19. yüzyıllarda kimya biliminin gelişmesiyle birlikte sentetik kokular üretilmeye başlandı; bu, modern parfümcülüğün doğuşunu sağladı. Sentetik malzemelerin kullanımı sayesinde, 19. yüzyılın sonlarına gelindiğinde moda evleri ve kozmetik markaları hızla parfüm üretimine yönelmeye başladı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Doğal esansiyel yağlar ve nesli tükenmekte olan hayvanlardan elde edilen maddeler yerine sentetik bileşenlerin kullanılması, parfüm üretimini hem daha ekonomik hâle getirdi hem de daha uzun ömürlü ve çeşitlilik arz eden kokuların elde edilmesine imkân tanıdı. 1889 yılında, Fransız bir parfüm evi tarafından üretilen “Jicky”, hem doğal hem de sentetik bileşenler içeren ilk modern parfüm olarak dikkat çekti. Bu parfüm, kadınlar ve erkekler tarafından kullanılabilen ilk ürün olma özelliğini taşıyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    20. yüzyılda parfüm, lüks ve popüler bir tüketim ürünü hâline geldi. Bu dönemde, dünyaca ünlü moda evleri, parfümleriyle de anılmaya başladı ve parfüm, moda dünyasının ayrılmaz bir parçası hâline geldi. Günümüzde ise parfüm, yalnızca bir kişisel bakım ürünü olmaktan çıkmış, bireysel kimliğin önemli bir parçası hâline gelmiştir. Modern parfüm endüstrisi hem klasik kokuları yeniden yorumlayarak hem de yenilikçi formülasyonlar geliştirerek sürekli bir dönüşüm içinde. Artık kokular, kimliğimizi ifade etmenin bir yolu olarak, duygusal bağlar kurmamıza ve kişisel anılar biriktirmemize olanak tanıyor.

  • Tüm Dünyanın Hayran Olduğu Şehir İstanbul Hakkında 8 İlginç Bilgi

    Tüm Dünyanın Hayran Olduğu Şehir İstanbul Hakkında 8 İlginç Bilgi

    İstanbul, kentsel tarihi yaklaşık 3000, başkentlik tarihî 1600 yıla kadar uzanan, Avrupa ile Asya Kıtalarının kesiştiği noktada konumlanmış bir dünya kenti… Bütün bu çağlar boyunca farklı uygarlıklara ev sahipliği yapan şehir, Osmanlı’nın da son başkentiydi. Her yıl milyonlarca turist ağırlayan İstanbul hakkındaki ilginç bilgileri listemizde bulabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    İstanbul denince ilk akla gelen şeylerden biri şüphesiz ki İstanbul‘un Yedi Tepesi’dir. İstanbul’un Yedi Tepe olarak nitelendirilmesi ise Roma İmparatorluğu Dönemi’ne dayanıyor. İmparator Konstantin, o dönemde yaygın bir inanış olan gökyüzünde güneş, ay ve beş gezegenin olduğu düşüncesinden hareketle şehri yedi tepe üzerine kurdurmuş… Bugün Tarihî Yarımada’da bulunan bu tepeler; Sarayburnu, Nuruosmaniye, Beyazıt, Fatih, Yavuz Selim, Edirnekapı ve Kocamustafapaşa tepeleridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İstanbul jeopolitik konumu sebebiyle tarih boyu önemli bir ticaret merkezi olmuştur. İki kıtayı birbirine bağlayan şehir, dünyada bu özelliğe sahip tek şehirdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İstanbul’da 237 hamam vardır. Büyük bir çoğunluğu Osmanlı İmparatorluğu Dönemi’nde yapılan ve Mimar Sinan gibi önemli mimarların elinden çıkan bu hamamların günümüzde sadece 60 tanesi kullanılmaktadır. En bilinenleri; Cağaloğlu Hamamı, Tarihî Galatasaray Hamamı ve Çemberlitaş Hamamı’dır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Bugün birçok turistin uğrak noktası olan nostaljik Tünel Metrosu dünyanın en eski ikinci metrosudur. Şişhane ile Karaköy arası seferler yapan Tünel Metrosu, Londra Metrosu’ndan 12 yıl sonra 1875 yılında yapılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Fatih Sultan Mehmet Dönemi’nde 1460 yılında inşasına başlanan Kapalıçarşı bugün, 22 kapısı, 61 sokağı, 4000 civarında dükkânıyla 47.000 metrekarelik bir alanda Beyazıt’ta bulunmaktadır. Dünyanın en büyük ve en eski çarşılarından olan Kapalıçarşı, yılda ortalama 90 milyon üzerinde turist ağırlamaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    İstanbul artmaya devam eden 16 milyonun üzerindeki nüfusuyla Belçika, Yunanistan, Tunus, Portekiz gibi birçok ülkeden daha fazla nüfusa sahiptir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Birçok uygarlığa ev sahipliği yapmış İstanbul’un kuleleri şehrin sembollerinden biri hâline dönüşmüştür. Şehrin süsü ve mücevherleri olarak kabul edilen bu yapılar her yıl milyonlarca ziyaretçiyi ağırlamaktadır. Cenevizliler tarafından yapılan Galata Kulesi, Boğaz’da tüm ihtişamıyla efsanelere konu olmuş Kız Kulesi ve Nevşehirli İbrahim Paşa tarafından yaptırılan Beyazıt Yangın Kulesi en çok bilinen kulelerdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Yedi tepe üzerine kurulmuş Tarihî Yarımada’nın merdivenleri şehre ayrı bir güzellik katar. Yapıldığı dönemin estetiğini yansıtan bu yapılar şehre gelen turistler için uğrak bir noktadır. En bilinenleri ise Bankalar Caddesi’ni Karaköy’e bağlayan Kamondo Merdivenleri, Çırağan Caddesi’ni Yıldız’a bağlayan Peri Çıkmazı ve Bebek semtinde Cevdet Paşa Caddesi ile Özlemli Sokağı’nı bağlayan 224 basamaklı Ehram Yokuşu’dur.

  • 6 Madde İle Romandan Beyaz Perdeye Hababam Sınıfı’nın Yolculuğu

    6 Madde İle Romandan Beyaz Perdeye Hababam Sınıfı’nın Yolculuğu

    Rıfat Ilgaz, Dolmuş dergisi için yazdığı öyküleri derleyerek oluşturduğu Hababam Sınıfı romanını 1957 yılında yayımladı. Böylece hem Hababam Sınıfı’nın haşarı öğrencileri, hem de başta Kel Mahmut olmak üzere birbirinden renkli karakterlere sahip öğretmenleri ve tabii ki Hafize Ana -bir daha çıkmamak üzere- hayatımıza girdi. Hababam Sınıfı, beş roman, altı klasik dönem filmi, üç modern uyarlama ve dört tiyatro oyunuyla Türkiye’yi yıllarca kahkahaya boğdu. Hababam Sınıfı’nın efsane filmlerini listemize konuk ediyor, sizleri bu eğlenceli kadro ile ufak bir zaman yolculuğuna davet ediyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    inek şaban, güdük necmi

    6 Edebiyat A sınıfının beyaz perdeyle ilk buluşması olan bu film, 1975 yılında gösterime girdiğinde beklenenin üzerinde bir ilgi gördü. Yönetmeni Ertem Eğilmez olan filmin başrol oyuncuları arasında Münir Özkul, Adile Naşit, Kemal Sunal, Halit Akçatepe, Tarık Akan gibi çok sevilen isimler bulunuyordu. Seriyle özdeşleşen, her duyduğumuzda yüzümüzü gülümseten müzikler ise Melih Kibar’ın usta ellerine emanetti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    semra özdamar, hafiza ana, mahmut hoca

    Serinin bu filminde ekibe, beden eğitimi öğretmeni Badi Ekrem rolü ile ülke genelinde bir fenomene dönüşecek Şener Şen ve genç edebiyat öğretmenini canlandıran Semra Özdamar da dâhil olur. Film boyunca Hababam Sınıfı öğrencileri ile Badi Ekrem arasındaki efsane çekişmelere şahit oluruz. Ayrıca “Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı” Türk Sineması’nın efsane ikilisi Şener Şen ve Kemal Sunal’ın beraber rol aldığı ilk yapım olarak da önem taşır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    inek şaban, badi ekrem

    Serinin 1977 tarihli filminde Damat Ferit’i canlandıran Tarık Akan kadrodan ayrılmış, duyarlı ve sınıfın diğer öğrencilerine kıyasla aklı fazlasıyla başında olan Ahmet karakteri hikâyeye dâhil olmuştur. Serinin bu filmi Ahmet’in bu yaramaz ve uçarı sınıfa adapte olma sürecine odaklanırken, Badi Ekrem ile İnek Şaban’ın çekişmeleri Türk komedisinin unutulmazları arasına girecektir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    kel mahmut

    Okul müdürünün okula kızları da kabul etmeye başlamasıyla beraber Hababam Sınıfı’nın kadrosu genişler; Ayşen Gruda, Sevda Aktolga gibi isimler de ekibe katılır. Hababam Sınıfı’nın yeni öğrencileri tabii ki yeni maceralara sebep olacak ve izleyenleri kahkahaya boğacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Hababam Sınıfı’nın efsane kadrosuna, kız öğrencilerden sonra Hürrem Hoca rolüyle Perran Kutman, bir aşiret reisinin oğlunu canlandıran İlyas Salman ve kimya öğretmeni Kalem Şakir yani Şevket Altuğ da dâhil oldu. Hababam Sınıfı Dokuz Doğuruyor’un yönetmen koltuğunda ise Kartal Tibet oturuyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    hafize ana

    Klasik serinin son filmi olan yapımda Anadolu’dan gelen edebiyat öğretmeni Mehmet Hoca özel okul çocuklarına uyum sağlamakta zorlanır ama iyi niyetiyle herkesin gönlünü kazanacaktır. Bu arada Hababam Sınıfı’nın başkarakterlerinden Hafize Ana’nın kızı Nazlı da büyümüş ve bu meşhur sınıfın öğrencileri arasına girmiştir.