Kategori: Kültür/Sanat

  • Badi Ekrem İnek Şaban’a Kungfu Öğretmeye Çalışırsa

    Badi Ekrem İnek Şaban’a Kungfu Öğretmeye Çalışırsa

    İzlerken gerçekle kurguyu birbirine karıştırdığımız ender filmlerdendir Hababam Sınıfı… Sanki 6-A Edebiyat sınıfının sıralarında oturanlardan biri de bizmişiz gibi çocukluğumuzun, gençliğimizin en güzel hatıraları arasında yer alır filmin bütün sahneleri… Ve işte onlardan biri… Beden eğitimi öğretmeni, namıdiğer Badi Ekrem İnek Şaban’a kungfu öğretiyor, daha doğrusu öğretmeye çalışıyor!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
    inek şaban
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”10#” title_font_size=”13″]
    inek şaban
  • Çocuklarınızı El Yapımı Oyuncaklarla Büyütün 8 Madde İle Amigurumi

    Çocuklarınızı El Yapımı Oyuncaklarla Büyütün 8 Madde İle Amigurumi

    Son yılların en gözde hobilerinden biri Amigurumi, yediden yetmişe birçok meraklının ilgisini çekiyor, birçok merkezde Amigurumi atölyeleri, kursları açılıyor. Bu minik oyuncakları yapmak biraz maharet ve biraz sabır istiyor ama kısa sürede Amigurumi tekniğine hakim olup birbirinden sevimli oyuncaklar yapmak mümkün… Büyük ilgi gören bu sevimli oyuncakları 8 madde ile listemize taşıdık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    el yapımı oyuncak

    İsmi oldukça değişik tınlasa da, Amigurumi, Japonya kökenli tığ ve ipliğin kullanıldığı, bir oyuncak yapma sanatı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    el yapımı oyuncak

    Amigurumi oyuncaklarının özelliği minicik olmaları. Bu minyatür oyuncakları yapmak için kullanılan en önemli teknik ise, Türk el işi sanatlarında da yeri olan sık iğne…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    el yapımı oyuncak

    Tığ ve iplik kullanılarak örülen sevimli hayvancıkların içi uygun malzeme ile dolduruluyor, anti bakteriyel silikon elyaf ise Amigurumi yapımında en çok tercih edilen dolgu malzemesi…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    el yapımı oyuncak

    Amigurumi tekniğiyle yapılan oyuncakların ana malzemesi olan ipliğin türü de büyük önem taşıyor. Uygulama kolaylığı için yumuşak iplikler tercih ediliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    el yapımı oyuncak

    Oyuncakların tamamlanması ve detaylarla süslenmesi için boncuk, keçe gibi malzemeler kullanılıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    el yapımı oyuncak

    Üstelik pamuk, yün ve keçe gibi doğal malzemeleri kullanarak yaptığınız Amigurumi oyuncaklarını güvenle çocuğunuza da verebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    el yapımı oyuncak

    Yapımında basit malzemeler kullanılan Amigurumi oyuncakları sayesinde yaratıcılığınızı sergilerken evinizi güzelleştirmeniz, sevdiklerinize minik hediyeler hazırlamanız mümkün oluyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    el yapımı oyuncak

    Amigurumi aslında minik oyuncaklar yapmak için kullanılan bir teknik olsa da farklı nesneler, süs eşyaları yapmak için de tercih ediliyor, bu el emeği süsler evinizin dekorasyonuna farklı bir doku katıyor.

  • SANAT TARİHİNİN ÜNLÜ RESİMLERİ NELER ANLATIYOR?

    Muhteşem tekniklerle yapılmış ve sanat tarihine damgasını vurmuş nice tablolar vardır ki ünü kendisini üreten ressamı bile aşmıştır. O tablolardan kimi de vardır ki hikâyeleriyle dikkat çeker. Onlardan birkaç tanesini sayfamızda görebilir ve ifade ettikleri anlamları genel hatlarıyla okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Hafızanın Sürekliliği, Belleğin Azmi veya Eriyen Saatler gibi isimlerle bilinen, İspanyol ressam Salvador Dali’nin 1931 yılında yaptığı sürrealist resimde, dört adet cep saati ile zamanın insan ve doğa nazarında göreceli oluşuna ve dirençsizliğine vurgu yapılmıştır. Saatlerden biri resmin orta yerindeki biçimsiz bir insan yüzü üstünde, diğeri ölü bir ağaç dalında erimektedir. Bir saatin üstünde sinek vardır, bir saat karıncalar tarafından taşınmaktadır. Arka planında ise Katalonya bölgesinden canlı bir manzara yer almaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Hollandalı ressam Rembrandt 1632 yılında yaptığı resimde dönemin ünlü cerrahlarından Dr. Nicolaes Tulp tarafından düzenlenen gerçek bir anatomi dersini tasvir etmiştir. Dr. Tulp, cesedin kol kasları üzerinden ders vermekte ve diğer cerrahlar da onu ilgiyle dinlemektedir. O dönem sadece suçluların kadavra olarak kullanılmasına izin verildiğinden resimdeki ceset de dersten bir gün önce soygun suçlamasıyla idam edilen Aris Kindt’e aittir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Atina Okulu isimli resim aslında İtalyan ressam Raffaello Sanzio tarafından 1509-1511 yılları arasında yapılan bir fresktir. Sanatçı kendi çağında düşüncenin körelmeye yüz tuttuğunu düşünerek filozof ve bilim insanlarından oluşan bu resmi çizmiştir. Tüm figürlerin kimi temsil ettiği bilinmemekle birlikte birçoğu çözülebilmiştir. Resmin tam ortasında kalan iki figür Aristo ve Platon’dur. Diğer figürler arasında Öklid, Pisagor, Epikür, Diyojen, Strabon gibi ünlü düşünürler bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Türk ressam İbrahim Çallı’nın 1923 yılında yaptığı Zeybekler veya Zeybekler Kurtuluş Savaşı’nda isimli resminde savaşa gitmek için hazırlık yapan bir grup zeybek ile onları uğurlamaya gelen kadınlar tasvir edilmiştir. Resimdeki odak noktası beyaz atına eşyasını yüklemeye çalışan zeybektir. Bir tarafında karşılıklı konuşan iki zeybek, diğer tarafında oturduğu yerden kadınlarla konuşan başka bir zeybek bulunmaktadır. Arka planda ise sıradağlar yükselmekte, dağların eteğinde bir köy görülmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    İspanyol ressam Picasso 1937 yılında yaptığı resimde, İspanya İç Savaşı esnasında Nazilerin yönetimindeki Almanya’ya ait bombardıman uçaklarının İspanya’daki Guernica şehrini bombalamasını resmetmiştir. 26 Nisan 1937’de gerçekleşen bombalamanın yarattığı trajediyi korku dolu insanlar, acı çeken hayvanlar, yıkılan binalar eşliğinde tasvir etmiştir. Savaşı ölüm ve cansızlıkla eşleyerek resmi renklendirmemiş siyah beyaz olarak üretmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    İtalyan ressam Leonardo da Vinci 15. yüzyılda yaptığı Son Akşam Yemeği isimli freskte, İsa Peygamber’in Romalı askerlerce tutuklanmasından bir gün önce havarileriyle yediği son yemeği İncil’i referans alarak tasvir etmiştir. Resimdeki konunun genel çerçevesi böyledir fakat gerçekte bu yemeğin dönem gereği bir masa etrafında gerçekleşmediği bilinmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Fransız ressam Jacques-Louis David’in 1787 yılında yaptığı resimde Yunan filozof Sokrates’in ölüme giden anı tasvir edilmiştir. Bilindiği gibi düşüncelerini ifade ederek gençlerin ahlakını bozduğu ileri sürülen Sokrates yargılanmış, sürgüne gönderilme önerisini reddetmesi üzerine ölüme mahkûm edilmiştir. Resimde, içinde baldıran zehri bulunan kupayı bir öğrencisi Sokrates’e keder içinde uzatmaktadır. Yatağın ayak kısmında üzüntü içinde oturan kişi ise Platon’dur. Üzüntü içindeki öğrencileri arasında Sokrates son derece güçlü ve kendinden emin olarak resmedilmiştir.

  • ANLARI GELECEĞE TAŞIYAN SİHİR: FOTOĞRAF MAKİNESİ

    Bir aile fotoğrafınız olsun diye fotoğrafçı stüdyosunun yolunu tuttuğunuz oldu mu hiç? O dönemler basit de olsa bir fotoğraf makinesi sahibi olmanın ayrıcalık sayıldığı zamanlardı. Onun bir adım öncesinde de fotoğrafçının kafasını örtünün altına sokarak çekim yaptığı ayaklı makineler vardı… Tabii bunları ancak belli bir yaşın üstünde olanlar hatırlayabilir. Anları dondurup geleceğe taşıyan bu cihazların biçim ve teknik açıdan dönüşümleri üzerine bir kitap yazılabilir ama şu özet de nasıl yollardan geçildiğini anlamak için fikir verecektir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Farklı isimlerin yüzyıllar içinde gerçekleşen farklı buluşları fotoğraf makinesinin icadına uzanan süreci oluşturur ve bu 11. yüzyıla kadar uzanan bir süreçtir. Yine de fotoğraf makinesini kim icat etti dendiğinde Joseph Nicéphore Niépce’in adı bir adım öne çıkar. Fransız mucidin mikroskoptan aldığı bir mercek ve mücevher kutusu ile yaptığı ilkel cihaz, fotoğraf makinesinin atası kabul edilebilir. Nicéphore Niépce’in 8 saat gibi uzun bir sürede evinin penceresinden yakaladığı görüntü çekilen ilk fotoğrafı olarak tarihe geçer, yıl 1826’dır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Nicéphore Niépce ilk fotoğrafı çeker ama baskıdaki fotoğrafı daha kalıcı hale getirecek, renkleri netleştirecek bir makine için çalışmalarını tamamlayamadan hayatını kaybeder. Yarım kalan işini arkadaşı Louis Daguerre tamamlar ve sonraları adını alacak teknikle (dagerreyotipi) çok daha net bir fotoğraf çekmeyi başarır. “Sayın Baylar, doğa ışık aracılığıyla bir yüzeyin üzerine geçirildi” cümlesi, bu icatla ilgili olarak Fransız Bilimler Akademisi’nin 1839’daki yaptığı duyuru olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Başlarda sadece siyah beyaz olan fotoğraflar 19. yüzyılın ortalarında renklenmeye başlar. İlk renkli fotoğraf Thomas Sutton tarafından, mavi, yeşil ve kırmızı filtreler kullanılarak çekilen ekose desenli kurdele olur. Bilinen ilk renkli manzara fotoğrafı ise Louis Arthur Ducos du Hauron tarafından 1877’de çekilen Aquilaine Agen Katedrali’dir. O zamanlar renkli fotoğraf da saatler hatta bazen günler gerektiren uzun pozlamalar sonrasında elde edilmekteydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1888 yılında elde taşınabilir fotoğraf makinesini icat eden kişi George Eastman olur. Mucit ve aynı zamanda iş adamı olan Eastman, makaraya sarılmış filmlerle 10 poz çekebilen kutu makineleri piyasaya sürer. Satış ilanı “Düğmeye basın, gerisini bize bırakın” şeklindedir. Banyo ve baskı ücreti de satış fiyatının içindedir, yani satın alan kişi fotoğrafları çektikten sonra makinesini firmaya getirir, burada banyo işlemleri yapılır, sonrasında fotoğraf baskıları ve içine yeni film koyulmuş makinesini teslim alır. Fotoğrafın halk arasında yaygınlaşması da böylece gerçekleşir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    İlk renkli fotoğraflar işin uzmanları tarafından 19. yüzyılda çekilmiştir ama 20. yüzyılda, renkli filmlerle çekim yapan fotoğraf makinelerini 1925 yılında piyasaya süren kişi yine George Eastman’ın sahibi olduğu firma olur. 1947’de ise anında çekim yapan, bilinen adıyla şipşak, diğer adıyla polaroid fotoğraf makineleri ortaya çıkar… Onun mucidi de Amerikalı Edwin Land’dir. 1963’e gelindiğinde siyah beyaz baskı yapan fotoğraf makinesinin yerini renkli çekebilen polaroid makineler alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Körüklü fotoğraf makinelerinden elde taşınabilenlere derken 20. yüzyılın ortalarında dijital döneme gelinir. Bu dönem de elbette birdenbire ortaya çıkmaz, öncesi bulunan çalışmalar mühendis Steven Sasson ile yardımcıları tarafından geliştirilir ve 1975 yılında 3.6 kg ağırlığında bir dijital fotoğraf makinesi üretilir. Aslında daha önce Willis Adcock isimli mühendis tarafından bir patent başvurusu yapılmış ama patent alma konusunda başarıya ulaşılamamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Tüm bu çalışmalar sonucunda hem hacim hem niteliksel olarak fotoğraf makineleri öyle bir aşamaya geldi ki artık su altında da uzayda da çekim yapabilen, galaksileri de gözle görmekte zorlanacağımız küçük canlıları da görüntüleyebilen fotoğraf makineleri bulunmakta. Üstelik 21. yüzyıl dünyasında cep telefonları sayesinde herkesin elinde bir fotoğraf makinesi var. Tek kare çekebilmek için 8 saat gereken zamanlardan saniyede birçok kare çekilebilen zamanlara geldik. Ve fotoğraf makinesinin gelişim süreci tüm hızıyla devam ediyor…

  • Türk Edebiyatı’ndan Beyaz Perdeye Uyarlanan 7 Eser

    Türk Edebiyatı’ndan Beyaz Perdeye Uyarlanan 7 Eser

    Sinemanın sürekli olarak beslendiği edebiyatla arasında güçlü bir ilişki vardır. Ne var ki, ne zaman bir kitap sinemaya uyarlansa hikâyenin başarılı biçimde aktarılıp aktarılamadığı tartışma konusu olur. Aşağıda 7 roman ve beyaz perdedeki 7 yansımasını göreceksiniz. Hangilerini okuduğunuzu ya da izlediğinizi görmek için göz atmanızı öneririz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    ertem eğilmez, şener şen, kemal suna

    Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Gulyabani adlı romanından uyarlanan ve Ertem Eğilmez’in yönetmenliğini yaptığı Süt Kardeşler filminin yapım tarihi 1976… Romanın basım yılı ise 1913…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    kerime nadir, hülya koçyiğit, yeşilçam

    Kerime Nadir’in ilk kez 1953 yılında yayınlanan kitabı Samanyolu, 1967’de sinemaya uyarlandı. Orhan Aksoy’un yönettiği filmde Nejat karakterini Ediz Hun, Zülal’i ise Hülya Koçyiğit canlandırmıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    osman seden

    Reşat Nuri Güntekin’in kaleminden çıkan Çalıkuşu aslında ilk kez 1921 yılında, o dönemki Vakit gazetesinde yayınlanmıştı. Roman olarak da 1922’de basıldı. Beyaz perdeye ise Osman Seden yönetmenliğinde 1966’da uyarlandı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    altın ayı, erol taş, hülya koçyiğit

    Necati Cumalı’ya ait Susuz Yaz kitabı 1962’de yayınlandı. Bir yıl sonra sinemaya uyarlayan ve yöneten ise Metin Erksan’dı. Film 1964 yılında da Berlin’de Altın Ayı Ödülü’nü kazanmıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    şerif gönen, türk sineması

    Fakir Baykurt’un Yılanların Öcü kitabı aynı adla 1985 yılında sinemaya uyarlandı ve filmin yönetmeni Şerif Gören’di. Bu film, kitabın ikinci beyaz perde uyarlamasıydı. İlki 1962 yapımlı ve siyah-beyazdı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Halide Edib Adıvar’ın romanı Sinekli Bakkal 1936 yılında Türkiye’de basılmadan önce ilk kez 1935’te “Soytarı ile Kızı” adıyla İngilizce olarak Londra’da yayınlandı. 1967’de ise beyaz perdeye uyarlandı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    safa önal

    Cingöz Recai, Peyami Safa’nın kaleminden ortaya çıkan bir polisiye kahraman ve onun maceraları birbirini izleyen bir kitap serisi ile anlatılır. Ayhan Işık’ın 1969’da canlandırdığı Cingöz Recai’nin senarist ve yönetmeni ise Safa Önal’dır.

  • 8 Madde İle Homeros’un İlyada ve Odysseia Destanlarının Anayurdu Troya Antik Kenti

    8 Madde İle Homeros’un İlyada ve Odysseia Destanlarının Anayurdu Troya Antik Kenti

    Mitolojide önemli bir yeri bulunan Troya, Çanakkale’de Kaz Dağları’nın eteklerinde yer alır. Troya, ülkemizin en önemli kültürel zenginliklerinden biridir. Truva savaşına da sahne olan antik kent 8 madde ile huzurlarınızda.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Mitolojinin en büyük hikâyelerinden biri olan Truva Savaşı, aşk yüzünden çıkmıştır. Bu savaşın sebebi, dünyanın en güzel kadını Helen’in kaçırılmasıdır. Agamemnon önderliğindeki ordular Helen’in kendilerine iade edilmesini ister ama bu isteklerine olumlu yanıt alamazlar ve böylece uzun ve kanlı bir savaş başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Yıllar boyunca mitolojinin bu büyük hikâyesinin hayali bir mekânda geçtiği düşünülür fakat arkeoloji dünyasını sarsacak bir gelişme yaşanır ve amatör bir arkeolog olan Heinrich Schliemann 1871 yılında Troya’yı keşfeder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Troya kazısı bu değerli hazinenin keşfedilmesinden hemen sonra 1871’de başlar, bu uzun soluklu ve şaşırtıcı bulgularla dolu kazı günümüzde de devam etmektedir. İlk kazı aslında bir arkeolog olmayan Heinrich Schliemann önderliğinde harekete geçer ve 1893 yılında Wilhelm Dörpfeld onun yerine geçene dek Schliemann bu heyecanlı göreve devam eder. Troya’nın çok katmanlı yapısını ortaya çıkaran ise Dörpfeld olacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Troya’nın katmanlarının keşfedilmesinin birçok sonucu olur. Bunların belki de en önemlilerinden biri kentin Tunç Çağı’ndan itibaren bir yerleşim merkezi olduğunun gözler önüne serilmesidir. Asya ve Avrupa’yı birbirine bağlayan ticaret yollarının üzerinde bulunması Troya’yı çağlar boyunca vazgeçilmez bir yerleşim merkezi haline getirmiştir ve şehir defalarca yıkılsa da aynı yerde tekrar tekrar inşa edilmiş ve tarihin birçok önemli uygarlığı için bir kale olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5# ” title_font_size=”13″]

    Bu katmanların ilki MÖ 3000 yılına yani Tunç Çağı’na aittir. Troya, Asurlular’dan Hititler’e, Urartular’dan Roma İmparatorluğu’na birçok büyük medeniyete şahitlik etmiştir ve tüm bu tanıklıklar arkeoloji dünyasının soluğunu tutarak izlediği Troya Antik Kenti katmanlarında muhafaza edilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Truva Savaşı’nın yaşandığı düşünülen dönem antik kentin Troya VIIa ismi verilen katmanına denk gelmektedir ve bu dönemin kalıntıları 1930’lu yıllarda Amerikalı Carl W. Blenegen’in yönettiği kazılarda çıkarılmıştır. Hollywood yapımlarına bile konu olan Truva Savaşı ile ilgili birçok bilgiye ulaşılan kazılar tüm dünyanın ilgisini çekmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en büyük yazarlarından Homeros’un İlyada ve Odysseia kitaplarına konu olan Truva Savaşı ile ilgili en ünlü efsanelerden biri, bir hediye olduğu bahanesiyle şehrin içine sokulan Truva Atı ve içine saklanan askerlerin gecenin karanlığında taarruza geçmesidir. Bu saldırı sonucunda Truva Atı bir deyim haline gelmiş ve gündelik hayatta kullanılmaya başlamıştır. Hatta bilgisayarların yönetimini kullanıcılar fark edemeden ele geçiren Truva Atı Virüsü’ nün de adı buradan gelir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Günümüzde Troya kazısını Ernst Pernicka yönetir ve şimdiye dek buradan çıkarılan eserler Almanya, Rusya ve Amerika Birleşik Devletleri’nde çeşitli müzelerde sergilenmektedir. 2011 yılında açılan mimari bir yarışma sonucu, Troya Müzesi için çalışmalar başlamıştır, böylece önümüzdeki yıllarda bu önemli kazıdan çıkarılan eserleri kendi topraklarımızda da görebileceğiz.

  • IHLAMUR KASRI’NIN BULUŞTURDUĞU TARİH SANAT KÜLTÜR VE DOĞA

    Bahçe içine yapılmış süslü ev, köşk veya küçük saray gibi anlamlara gelen ve Osmanlı’dan günümüze kalan kasırlar, kültür dünyamızın görkemli varlıkları arasında başı çekiyor. Hele de İstanbul’daki kasırlar bulundukları yerde sadece geçmişle değil, yüksek bir estetik anlayışla da aramızda köprü kuruyor. Onlardan biri de Beşiktaş’taki Ihlamur Kasrı…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sultan Abdülmecit tarafından yaptırıldılar” title_font_size=”13″]

    III. Ahmet döneminde tersane emini olan Hacı Hüseyin Ağa’ya ait olduğu için Hacı Hüseyin Bağları olarak bilinen mekân sonrasında devlet hazinesine katılmış ve padişahların sık sık uğradığı bir mesire alanına dönüşmüş. Asıl ilgiyi ise Sultan Abdülmecit tarafından görmüş ve yaklaşık 25 bin m2 olan alanın içine kendisi tarafından iki tane kasır yaptırılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İsimleri Merasim Köşkü ile Maiyet Köşkü’dür” title_font_size=”13″]

    Yaptırılan kasırlardan biri Merasim Köşkü diğeri Maiyet Köşkü adını alır. Sultan Abdülmecit’in av partileri düzenlediği bilinen, yabancı misafirlerini ve bilhassa yazarları, sanatkârları ağırladığı, gösterişli mimarisiyle dikkat çeken köşk Merasim idi. Az ilerisinde bulunan ve daha sade bir üslupla inşa edilen Maiyet ise Sultan’ın maiyeti, bazen de haremi tarafından kullanılmaktaydı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Merasim Köşkü, Ihlamur Kasrı olarak bilinen yapıdır” title_font_size=”13″]

    Fransız şair Lamartine, Sultan Abdülmecit’in konuğu olarak ziyaret ettiği bu geniş alanı sonradan şöyle tasvir etmiştir:

     

    “…Binanın karşısındaki bahçede güzel yemiş ağaçları ile bu vadiye ismini veren büyük ıhlamurlar vardı. Köşke çıkan üç basamaklı merdivenin önünde, yasemin dallarını aşamayan küçük bir fıskiye, tatlı bir şırıltı ile mermer havuza dökülüyordu. Ihlamur padişahın en sevdiği köşktür, burada dinlenir ve mütalaa eder.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mimarisi Dolmabahçe Sarayı ile benzerlikler gösterir” title_font_size=”13″]

    Kasırların yapıldığı dönem 1849-1855 arasıdır. Yani bu sırada Dolmabahçe Sarayı’nın inşası da tüm hızıyla sürmektedir.  Ve kasırların mimarı Dolmabahçe Sarayı’nı da inşa etmek olan Balyan Ailesi mensuplarıdır. Özellikle Merasim Köşkü’nün çiçekler, yapraklar, deniz kabukları, vazolardan oluşan dış cephe bezemelerinin Dolmabahçe Sarayı ile benzerlik göstermesi dikkat çekicidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ihlamur Kasrı’nı eşsiz hale getiren yemyeşil büyük bahçesidir” title_font_size=”13″]

    İki yapı da subasman adı verilen bir yapı eteği üzerinde yükselir ve ikisine de çift kollu merdivenlerle giriş yapılır. Maiyet Köşkü’nün dış cephesi daha yalın fakat 19. yüzyıl Batı’sından esinlenen iç dekorasyonu bir o kadar gösterişlidir. Kasırları eşsiz hale getiren asıl detay ise içinde yer aldığı büyük bahçesidir. Mevsimine göre manolyaların, lalelerin açtığı, ıhlamur kokularının sardığı bahçe, ördeklerin yüzdüğü süs havuzlarıyla cazibesini artırır. Kış aylarında yapraklarını döken çoğu ağaç baharın gelmesiyle canlanır ve şehrin orta yerinde yeşilin hâkim olduğu, kuşların cıvıldadığı bir vahaya, tarihin ve doğanın gölgesinde huzurlu vakit geçirmenin eşsiz adreslerinden birine dönüşür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Padişahların uğrak yerini ziyaret etmek mümkün” title_font_size=”13″]

    Sultan Abdülmecit’in ölümünden sonra azalarak da olsa ilgi göstermeyi süren kasırda Sultan Abdülaziz’in güreş törenleri yaptırdığını, V. Mehmet Reşat’ın Bulgar ve Sırp Krallarını ağırladığını kaynaklardan biliyoruz. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra bir süre atıl kalan alan daha sonra TBMM’ne bağlanmış, çeşitli evrelerden geçerek bugünkü halini almıştır. Günümüzde Merasim Köşkü müze olarak, Maiyet Köşkü kafe olarak ve bahçe alanı dinlenme-gezi bölgesi olarak halkın ziyaretine açık bulunmaktadır. Girişin ücretli olduğu mekânda müze bölümünü sesli rehber eşliğinde gezebiliyor veya sadece kafe ve bahçe hizmetlerinden faydalanabiliyorsunuz.

  • BELKİ DE İLK KEZ DUYACAĞINIZ ANADOLU MASALLARI

    BELKİ DE İLK KEZ DUYACAĞINIZ ANADOLU MASALLARI

    Bir varmış, bir yokmuş, develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken; diye başlayan masallarla büyümüşseniz eğer, kimden dinlemiş olursanız olun gerçekten şanslı kişilerdensiniz demektir. Çocuklukta tanışılan hayal ürünü o öyküler genellikle de hiç unutulmaz… Biz de Anadolu masallarından kısa özetler vereceğiz ki sizin de çocuklarınıza anlatacağınız çeşit çeşit masallarınız olsun. İster orijinallerini bulup aslına sadık kalarak anlatın, isterseniz arada olup biten her şeyi kendiniz kurgulayın, orası size kalmış… Ve gökten üç elma düşmüş, biri bu masalları özetleyen Kültür ve Yaşam’a, diğerleri tüm iyi insanlara…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“Seni tuz kadar seviyorum baba!”” title_font_size=”13″]

    Bu masalda her şey bir imparatorun üç oğlunu da yanına çağırıp “Beni ne kadar seviyorsunuz?” diye sormasıyla başlıyor. Aldığı cevaplardan “pırlantalar, mücevherler” ile “bal, pasta, kadayıf kadar” cevaplarını çok beğenen imparator küçük oğlunun “tuz kadar” demesine çok sinirleniyor ve şehzadenin hayatı o andan itibaren bambaşka bir hal alıyor. Ama neyse ki sonunda imparator tuzun çok değerli olduğunu anlıyor da masal mutlu sonla bitiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“Dalımda büyüyecek elma murat elmasıdır!”” title_font_size=”13″]

    Çocuğu olmadığı için dertlenen padişah, “öyle bir bahçe yaptırmış ki salkım salkım söğüt, elvan elvan çiçek, buram buram koku, aygın baygın ses… Doğrusu görenlerin parmağı ağzında kalmış; padişah da sevinip seyran eylemiş, beğenip bayram eylemiş ama gelgelelim bulduğu, umduğuna değmemiş…” Masal bu ya, sonunda padişahın karısına bu bahçedeki bir elma ağacı seslenmiş: “Dalımda büyüyecek elma murat elmasıdır, ikiniz ondan yiyin ki muradınıza eresiniz.” Padişahın karısı sabredip de ağacın meyve vermesini bekleyince mutlu son gelmekte gecikmemiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“Dediklerimi yaparsan hayatın boyunca aç kalmazsın!”” title_font_size=”13″]

    Küçük bahçesindeki armut ağacının meyvelerini yiyerek yaşayan Armudi Bey’in, kurnaz bir tilkinin aklına uyarak çevirdiği işler başına neler getirir neler! İlk zamanlar her şey güzeldir… Tilkinin yalanları sayesinde mühim bir paşayı zengin olduklarına inandırmış, kızıyla da Armudi Bey’i evlendirmişlerdir. Ne var ki tilki ölünce yalanlar daha fazla saklı kalamaz ve bu İstanbul masalı mutlu sonla bitenlerden olmaz. Armudi Bey’in dönüp dolaşıp geldiği yer yine küçük bahçesindeki armut ağacının dibi olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“Ben dönene kadar bu Yörük oğluyla kızımı evlendirin.”” title_font_size=”13″]

    Çöpçatan birinin kızını bir Yörük oğluna çattığını öğrenen padişah bu kaderin önüne geçmek için her şeyi yapar. Nihayet, birkaç yıl sürecek sefere çıkmadan önce okuma yazma bilmeyen Yörük oğlunun cebine öldürülmesini emreden bir not koyup saraya gönderir. Ne var ki notu ilk bulan kişi Yörük oğlunu görür görmez vurulan padişahın kızı olur ve o notu, “Ben dönene kadar bu oğlanı kızımla evlendirin!” yazısıyla değiştirmekten çekinmez. Padişah seferden döndüğünde ise karşısında el ele duran kızıyla Yörük oğlunu bulur, tabii bir de kızının kucağındaki torununu…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“Ey Keloğlan, sen memleket için lazım bir adamsın.”” title_font_size=”13″]

    Keloğlan’sız masal serisi olur mu? Bu hikâyede sarayın kayıkçısı olan Keloğlan, padişahın oğluyla istemeye istemeye yer değiştirir. Çünkü padişah, dersler alıp yetişmesi için oğluna hocalar tutar ama derslerden kaçan şehzade kendi elbiselerini Keloğan’a giydirerek hocaların karşısına oturtur. Padişah durumdan haberdar olduğunda ise Keloğlan artık neredeyse bir bilgin olmuştur ve padişahın kızına da ne zamandır tutkundur. Önce çok kızar padişah kızmasına ama sonra “Ey Keloğlan, görüyorum ki sen memleket için lazım bir adamsın. Seni affediyorum. Benden ne dilersin?” deyiverir. Keloğlan’ın ne istediği zaten belli, onlar erer muradına biz çıkalım kerevetine.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“İsimlerimiz de benziyor, gel seninle arkadaş olalım.”” title_font_size=”13″]

    Bu masalda ormanda karşılaşıp arkadaş olan kurnaz Tilki ile az şey bilen Kirpi’nin avlanmak için yola koyuluşu var. Tilki çok şey bildiğini iddia ederek kendine güvenmesini istediği Kirpi’yi ilk avlarında hayal kırıklığına uğratır. Kapana yakalanan Kirpi’nin yalvarışlarına aldırmadan bütün tavukları yer bitirir. Bunun üzerine Kirpi, “Tilki kardeş gel böyle ayrılmayalım, öleceksem de dost olarak öleyim.” diyerek arkadaşını yanına çağırır. Öpmesi için ayağını uzatan Tilki’yi bir hamlede ısıran Kirpi sabaha kadar da bırakmaz. Çiftçi gelip tavuklarını yiyen Tilki’yi ve onu “canı pahasına” yakalayan Kirpi’yi görünce siz söyleyin, kime ceza verir kimi ödüllendirir?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“Limon Kız’a âşık olasın da, onu göremeyesin!”” title_font_size=”13″]

    İyi yürekli bir padişahın haylaz oğlu çeşmeden testisine yağ dolduran yaşlı kadınla eğlenmek ister. Nişan alıp ok atarak kadıncağızın testisini kırıverir. Yaşlı kadın hem şaşkın hem öfkeli şehzadeye canıgönülden bir beddua eder: “Limon Kız’a âşık olasın da, onu göremeyesin!” Gel zaman git zaman Limon Kız’ın kim olduğunu merak eden şehzade onu bulmak için yollara düşer… Güzel mi güzel o kız kestiği bir limonun içinden çıkar ama onunla evlenene kadar da başına gelmeyen kalmaz. Neyse ki bu masal da uzun uğraşlar sonunda gelen mutlulukla sona erer.

  • ÖRNEKLERİYLE BİRLİKTE GELENEKSEL MİMARİ YAPI TÜRLERİ

    ÖRNEKLERİYLE BİRLİKTE GELENEKSEL MİMARİ YAPI TÜRLERİ

    Kiminin tarihi kökeni Anadolu Selçukluları’na, kiminin Osmanlı’ya kimininki de insanlığın daha eski çağlarına kadar uzanıyor. Bir kısmının modern dünyadaki izdüşümü değişmiş durumda, bir kısmının günümüzde herhangi bir karşılığı bulunmuyor, ama bazıları da misyonunu ve varlığını korumaya hala devam ediyor. Tarihi ve kültürel değeri paha biçilmez olan geleneksel mimari yapı türlerinden 8 tanesini birer örnek eşliğinde karşınıza getiriyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Aşılması güç kalın duvarlarla çevrili kaleler, özellikle stratejik yerlere askeri amaçlarla inşa edilebildiği gibi, içinde güvenli bir yaşam alanı oluşturmak için yapıldığı da olmuş. Bazen bölgenin coğrafi özellikleriyle bütünleşerek bir kayanın ya da dağın tepesine inşa edilmiş, bazen deniz seviyesinde bir yerleşim yerine, bazen de sularla çevrili bir ada üzerine. Ülkemizin her köşesinde farklı uygarlıklardan kalan heybetli kalelerle karşılaşmak mümkün. Yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz ise Rize’nin Çamlıhemşin ilçesindeki Fırtına Vadisi’nde konumlanmış, Osmanlı döneminde askeri amaçlarla kullanılmış ve bir Orta Çağ ürünü olan Zil Kale.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Karadaki uzak diyarlara deve, at, katır ve eşeklerle ticari nakliyat yapan kervanların kervan yolu üstünde konaklaması için ilk kez Selçuklu döneminde yapılan mekânlara kervansaray deniyor. Aslında ilk yapılma amaçları askeri savunma imiş fakat sonra kervanların güvenli bir şekilde konaklamasına hizmet etmişler. İpek Yolu gibi ticaret yolları üzerine yapılırken aralarında aşağı yukarı 40 km. mesafe gözetilmiş. Yazlık olanlar avlulu, kışlık olanlar kapalı biçimde inşa edilmiş. Nevşehir sınırları içinde kalan Sarıhan ya da Saruhan Kervansarayı ise 1249’da Selçuklular tarafından yaptırılmış.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Bedesten genel olarak dikdörtgen biçimde tasarlanmış, kubbelerle örtülü yapılara deniyor. İlk defa 1200’lü yılların başlarında Anadolu’da inşa edildikleri düşünülüyor. Yapılma amaçları değerli malların, kumaşların, mücevherlerin satılabileceği bir alan oluşturmak. Ama yine Anadolu’da karşılaşılan arastalarla karıştırmamak da gerekli. Arasta aynı tür esnafın sıra sıra dizildiği çarşılara denirken, bedestende farklı esnaf ve meslek grupları ticaret yapabilirmiş. Bedestenler şehrin ticaret merkezine yapılan ve etrafında hareketli bir yaşamın olduğu yapılarmış. Günümüzdeki örneklerinden biri ise çoğumuzun yakından bildiği İstanbul Kapalıçarşı’daki İç Bedesten.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Çeşme kelimesinin kökeni Farsçada “göz” anlamına gelen “çeşm” sözcüğüne dayanıyor. Su çıkan kaynaklara “göz” dendiği için dış mekânlara yapılan ve insanların su ihtiyacını karşılayan bu mimari yapılara da “çeşme” ismi verilmiş. Geleneklerimizde insanlara su sağlamak en büyük hayır işlerinden biri olarak görülmüş ve İstanbul başta olmak üzere Anadolu’nun dört bir yanına bazen devlet büyükleri bazen hayırsever insanlar tarafından birçok çeşme yaptırılmış. Bu kültürel ve tarihi hazinelere verilebilecek çok sayıda örnekten biri III. Ahmet tarafından yaptırılan ve aynı adı taşıyan, Topkapı Sarayı’nın giriş kapısı ile Ayasofya arasında bulunan rokoko tarzındaki meydan çeşmesidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Şadırvan, genellikle bütün camilerin avlusunda bulunan ve insanların abdest alması için yapılmış mimari unsurlardır. Köşegen bir yapı, saçaklarında yer alan musluklar ve bunların karşısına ahşap veya taştan yapılmış oturaklar en belirgin özellikleridir. Bütün bu kısmı içine alacak şekilde yapılmış bir kubbe ve kubbeyi tutan sütunlar da klasik bir şadırvanın özellikleri arasındadır. Aynı zamanda hat sanatının ve mermer işçiliğinin güzel örneklerinin sergilendiği yerlerdir. Şadırvan mimarisinin ender görülen örneklerinden biri fotoğrafta gördüğünüz Bursa’daki Koza Han içinde yer alan Şadırvanlı Camii’dir. Ender olma nedeni ise şadırvanın, sekiz cepheli bir mescidin alt kısmında konumlanmış olmasıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    “Su depolamak üzere yapılmış üstü kapalı veya açık havuz” anlamına gelen sarnıçlar çok eski çağlarda inşa edilmeye başlanmış. Selçuklu ve Osmanlı döneminde özellikle Konya çevresine çok sayıda sarnıç yapıldığı biliniyor fakat ne yazık ki bunların büyük kısmı bugüne kadar ulaşamamış. Bizans’tan Osmanlı’ya intikal eden İstanbul’daki sarnıçlar ise günümüzde turistik anlamda da en çok rağbet gören tarihi yapılar arasında bulunmakta. Binbirdirek Sarnıcı ya da Yerebatan Sarnıcı en çok bilinen iki tanesi. Nispeten daha küçük olmakla birlikte fotoğrafta gördüğünüz Şerefiye Sarnıcı da örneklerden biridir ve Fatih’te yer alan yapı 2010-2018 yılları arasında restore edilerek ziyarete açılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Taş köprüler için yapıldıkları dönemin iletişim araçlarıydı desek yeridir. Arasında çoğunlukla nehir, dere gibi engeller bulunan iki yakayı birbirine bağlamış bu mimari yapılar, böylece o bölgedeki insanların bir araya gelmesini ve birbirleriyle iletişime geçmesini sağlamışlardır. Mimari açıdan oldukça estetik ve görkemli halleriyle Anadolu topraklarına dağılmış onlarca köprü şimdi de geçmişi bugüne bağlamaya devam ediyor. Yukarıda gördüğünüz, 193 metre uzunluğundaki sekiz tonoz kemerli taş köprü, Elazığ’ın tarihi ilçesi Palu’da Murat Nehri’nin üstüne bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Kümbetler, Anadolu Selçukluları döneminde genellikle devlet büyükleri ve din adamları için yapılmış anıtmezarlardır. Gövdesi silindir, çatısı koni şeklinde inşa edilmiş bu mimari yapıların dış cephelerinde taş işçiliğinin özel örneklerini görmek de mümkündür. Bitlis’in Ahlat ilçesindeki Ulu Kümbet 13. yüzyılda yapıldığı tahmin edilen oldukça eski ve önemli kümbetlerden biridir. Rivayete göre aslında buraya bir usta ve çırağı tarafından iki kümbet yapılmış fakat ustanın yaptığı yıkılmış çırağın yaptığı sağlam kalmış. Bu nedenle yapının bilinen diğer adı Usta-Şakirt Kümbeti’dir.

  • BİLMECE BULMACA! ŞARKI İSİMLERİ EMOJİLERLE ANLATILIRSA!

    17 Temmuz tarihi dünyada her yıl Emoji Günü olarak kutlanıyor. Elbette hayatımıza renk ve eğlence kattıklarını, yazarak söyleyemediklerimizi farklı biçimlerde ifade etmemize olanak sağladıklarını inkâr edemeyiz. Hatta o kadar işlevseller ki yeri gelince aşağıdaki gibi bir bulmacanın da aracı olabiliyorlar. Bakalım seçtiğimiz emojilerin hangi şarkıları anlattığını bulabilecek misiniz? Çok sıkışırsanız görselin altındaki ipuçlarından faydalanabilirsiniz. Cevaplar ise sayfanın en altında. 🙂

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Zihinlere Melike Demirağ’ın sesiyle kazınmıştır.” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sezen Aksu’nun 1990’ların başında çıkan hit şarkısı…” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Barış Manço’nun en hareketli rock şarkılarından biri…” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1991 Eurovision Şarkı Yarışması’nda Türkiye’yi temsil eden şarkı…” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ahmet Özhan, Emel Sayın gibi şarkıcılar tarafından seslendirilmiştir.” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=” “En güzel o çağım hani / Deli dolu sevdik ikimiz” diye sözleri olan şarkı…” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ülkemizin megastarı denince akla ilk gelen şarkılardandır.” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Cevaplar:” title_font_size=”13″]
    1. Arkadaş
    2. Gülümse
    3. Kara Sevda
    4. İki Dakika
    5. Bak Yeşil Yeşil
    6. Dünya Tatlısı
    7. Kuzu Kuzu