Kategori: Kültür/Sanat

  • RADYOAKTİVİTENİN İZİNDE: MARİE CURİE’NİN BİLİMLE ÖRÜLÜ YAŞAMI

    Hayatta hiçbir şeyden korkmayın; yalnızca her şeyi anlamaya çalışın…” diyerek yaşamı boyunca bu anlayışın izinde kendini sürekli öğrenmeye adayan Marie Curie; bilim tutkusunu, sabrını ve merakını yaşamının merkezine yerleştiren bir araştırmacıydı. Bilim dünyasında açtığı yollar, yalnızca yaşadığı dönemi değil, sonrasını da etkileyen bir mirasa dönüştü. Nobel Ödülü’nü alan ilk kadın olmasının yanı sıra, bu ödülü iki farklı bilim dalında hak eden tek kadın ünvanını bugün hâlâ taşıyor. Yazımızda, Marie Curie’nin yaşamına, çalışmalarına ve radyoaktiviteye uzanan yolculuğuna dair merak edilen bilgileri derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Manya Sklodowska, 7 Kasım 1867’de Polonya’nın başkenti Varşova’da doğdu. Anne ve babası, eğitim tutkularıyla genç yaşta köyden başkente göç etmiş öğretmenlerdi. Annesini çocuk yaşta kaybeden Manya’nın hayatı, babasının siyasi sebeplerle görevden uzaklaştırılmasıyla daha da zorlaşmıştı. Tüm bu zorluklara rağmen Manya, liseyi birincilikle bitirip altın madalya aldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Manya’nın en büyük arzusu bir üniversitede okumaktı fakat o yıllarda Polonya’da kadınların yükseköğrenime erişimi yasaktı. Bu nedenle gizli eğitim veren “Uçan Üniversite”ye katıldı. Ne var ki okumak için sürekli saklanmak ve şehir içinde oradan oraya yer değiştirmek bir süre sonra onu yormaya başladı; içten içe gerçek bir üniversitenin sunduğu imkânlara kavuşma isteği ağır bastı. Bunun üzerine kız kardeşi Bronya ile bir plan yaptılar: Manya çalışıp Bronya’nın okumasını sağlayacak, Bronya eğitimini tamamladığında ise onun üniversite masraflarını üstlenecekti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Manya, öğretmenlik yaparak yıllarca Bronya’yı destekledi. Bronya mezun olduktan sonra sıra ona geldi ve Manya, 1891 yılında Sorbonne Üniversitesi Fen Fakültesine kaydoldu. Varşova’daki “Manya”, Fransızcadaki söylenişiyle artık “Marie”ydi. Yoksulluk içinde okuyor, sobasız bir çatı katında derslerine sarılıyordu. Yine de matematik, fizik, kimya ve astronomiyle yetinmeyip müzik ve şiir derslerine de katıldı. Mezun olur olmaz fizikte master derecesi için girdiği sınavda birinci olması da bu çabanın kanıtıydı. Durmadı, bir yıl sonra matematikte master çalışmasına başladı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Marie, laboratuvarda tanıştığı Pierre Curie ile ortak çalışmalara başladı. Pierre, elektrik ve manyetizma üzerine yaptığı araştırmalarla genç yaşta dikkat çeken bir bilim insanıydı. Bilime adadığı yaşamı nedeniyle kadınlara mesafeli olan Pierre’in bu tavrı, Marie ile tanışınca değişti ve çift 1895 yılında evlendi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Eşiyle birlikte radyoaktivite üzerine çalışmaya başlayan Marie, Alman araştırmacı Wilhelm Conrad Röntgen ile Fransız fizikçi Henri Becquerel’in bulgularını temel alarak kendi araştırmalarını derinleştirdi. 1898’de Curie çifti, yeni bir element keşfettiklerini açıkladı. Marie, memleketine olan bağlılığını göstermek için bu elemente “polonyum” adını verdi. Aynı yılın sonunda, ikinci büyük keşifleri olan radyum elementini duyurdular. 1903 yılında Marie Curie, Pierre Curie ve Henri Becquerel, radyoaktivite alanındaki katkılarıyla Nobel Fizik Ödülü’ne layık görüldü. Böylece Marie, bu ödülü alan ilk kadın olarak tarihe geçti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1903’te Nobel Fizik Ödülü’nü Becquerel ile paylaşmaları, yıllardır biriken araştırma masrafı borçlarını ödemelerine olanak sağladı. Pierre Curie, Sorbonne Üniversitesine profesör olarak çağrıldı. 1906’da Pierre, bir seminerden çıkıp evine yürürken atlı bir arabanın altında kaldı ve olay yerinde yaşamını yitirdi. Sonraki dönemlerde kimi çevreler karşı çıkmış olsa da Pierre’in boşalan kürsüsü Marie’ye verildi. Böylece o, Avrupa Bilimler Akademisinde ders veren ilk kadın oldu. 1908’de Sorbonne Üniversitesinde profesör oldu ve 1910’da radyoaktivite üzerine temel tezini yayımlandı. Radyumu saf hâliyle elde etmeyi başarması ise, ona 1911 yılında, bu kez kimya alanında ikinci bir Nobel Ödülü kazandırdı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Curie’nin çalışmaları, cerrahi müdahalelerde kullanılacak X-ray cihazlarının gelişimi için büyük önem taşıyordu. Birinci Dünya Savaşı sırasında cephe gerisindeki askerlere hızlı teşhis olanağı sağlamak için taşınabilir röntgen cihazlarını ambulanslara kurdu; hatta çoğu zaman ambulans araçlarını kendisi kullandı. Radyoaktif maddelerin zararları o dönemde iyi bilinmediği için yıllarca önlemsiz çalışmıştı. Ayrıca savaş döneminde askerlerin röntgenini çekmesi X-ışını maruziyetini artırmıştı. 1920’lerden itibaren sağlığı kötüleşmeye başladı. 4 Temmuz 1934’te Fransa’da hayatını kaybetti. Ölüm nedeni, yıllarca işi gereği maruz kaldığı radyasyon sonucu gelişen aplastik pernisiyöz anemi olarak açıklandı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Curie’nin bilimsel mirası, kendi başarılarını aşarak sonraki kuşaklara da uzandı. Kızı Irène Joliot-Curie, yapay radyoaktivite üzerine yaptığı çalışmalarla 1935’te Nobel Kimya Ödülü aldı. Marie Curie böylece bilimin yalnız bir dönemini değil, geleceğini de şekillendiren bir öncü olarak tarihe geçti.

  • İsimleriyle Öne Çıkan 8 Konser ve Tiyatro Salonumuz

    İsimleriyle Öne Çıkan 8 Konser ve Tiyatro Salonumuz

    Mimarileriyle, sahnesinden gelip geçmiş kültür ve sanat insanlarıyla adından söz ettiren mekânların isimleri de başlı başına birer hikâye barındırır. Hele ki bu isimler ülkenin tarihinde öne çıkmış kişilerden ilham almışsa hikâyeleri daha da büyür, değerlenir. Bakın hangi değerimiz neredeki mekâna adını vermiş? İçlerinden 8 tanesini listemizde huzurlarınıza getiriyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1904-1985 tarihleri arasında yaşamış ünlü bestecimiz Cemal Reşit Rey’in adı Harbiye’deki konser salonuna verilmiştir. 1989 yılında açılan Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda bugün en seçkin müzik konserleri dinleyicisiyle buluşuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Türk hekimi ve devlet adamı Lütfi Kırdar 1887-1961 yılları arasında yaşamıştır. Şişli’deki Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’na adı verilmiştir. Burada önemli sergiler, fuarlar aynı zamanda sosyal ve kültürel etkinlikler yapılmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1866-1958 tarihleri arasında yaşamış Cemil Topuzlu, ülkemizde modern cerrahinin kurucusu olan bir hekim ve İstanbul’un da eski Belediye Başkanı. Harbiye’de Dolmabahçe Vadisi’ndeki inşası 1950’de tamamlanmış açıkhava tiyatrosuna ismi verilmiştir. İsminden de anlaşılacağı üzere burası bir tiyatro alanıyken günümüzde daha çok konserler için kullanılmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Haldun Taner, 1915-1986 tarihleri arasında yaşamış Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının başlıca yazarlarındandır. Öğretim üyesi, gazeteci, öykü ve tiyatro yazarıdır. Epik tiyatro ile kabare tiyatrosunun öncüsü olan usta yazar, Keşanlı Ali Destanı oyunu ile ismini dünya çapında duyurmuş ve İstanbul Şehir Tiyatroları’nın Kadıköy’deki sahnesine adı verilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Tiyatrocu, oyuncu, yönetmen ve yapımcı olarak bilinen Muhsin Ertuğrul 1892-1979 tarihleri arasında yaşamıştır. İstanbul Şehir Tiyatroları’nın Harbiye’de bulunan sahnesine adı verilmiştir. Burası yakın geçmişte restore edilmiş ve teknolojik anlamda bütün detaylarıyla tamamlanarak tekrardan izleyicisiyle buluşmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Reşat Nuri Güntekin 1889-1956 tarihleri arasında yaşamış, Cumhuriyet dönemi edebiyatında çok önemli yeri olan Çalıkuşu, Yeşil Gece ve Anadolu Notları gibi eserlere imza atmıştır. Roman, öykü ve oyun yazarı olan Reşat Nuri’nin adı Fatih’te bulunan tiyatro sahnesine verilmiştir. Sahnenin kuruluşu ise 1960 yılında Muhsin Ertuğrul tarafından gerçekleşmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Musahipzade Celal, II. Meşrutiyet döneminde yetişmiş ve sadece tiyatro odaklı eser veren iki önemli yazarımızdan biridir. 1868-1959 tarihleri arasında yaşamış ustanın 20’den fazla eseri mevcuttur. Üsküdar’da 1960’tan bu yana mevcut olan tiyatro sahnesine adı verilmiştir ve burası günümüzde de faaliyetlerine devam etmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    1916-1991 tarihleri arasında yaşamış, anayasa hukuku profesörü ve siyaset bilimcisi Tarık Zafer Tunaya’nın adı Beyoğlu’nda bulunan kültür merkezine verilmiştir. 1993 yılından bu yana İstanbul’da hizmet veren kültür merkezinde ağırlıklı düzeyde konferans, sergi, sinema gösterimlerinin yanı sıra tiyatro ve sahne alanlarında da kurslar düzenlemektedir.

  • BARIŞ MANÇO’NUN SAHNE VE GÜNLÜK STİLİ

    Bugün, Barış Manço’nun doğum gününde, yalnızca bir sanatçıyı değil; sahneye taşıdığı özgün çizgiyi, kendi dünyasını stiller üzerinden kuran bir anlatıcıyı hatırlıyoruz. Yazımızda Barış Manço stilinin temel unsurlarını bir araya getirdik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yüzükleri ve Aksesuarları” title_font_size=”13″]

    Barış Manço’nun parmaklarını dolduran büyük ve gösterişli yüzükler yalnızca sahne ışıltısı için değildi; Manço gündelik yaşamında da onları takardı. Bu aksesuarlar, onun için kişisel bir değer taşırdı. Hatta evinde yüzüklerini, notlarını ve özel eşyalarını sakladığı kilitli dolaplar için kendi geliştirdiği ilginç bir düzen bile vardı. Dolaplar birbirine bağlanmış gibiydi: Birinin anahtarı başka birinin içinde bulunur, tüm dolaplara erişmek âdeta küçük bir bulmacayı çözmeyi gerektirirdi. Bugün hâlâ birçok parmağında yüzük taşıyan birini gördüğümüzde “Barış Manço gibi” dememiz boşuna değil. Çünkü o, başparmağı da dâhil parmaklarını süsleyen yüzüklerini neredeyse hiç çıkarmayarak kendine özgü bir imza bıraktı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kostümleri ve Sahne Kıyafetleri” title_font_size=”13″]

    Barış Manço’nun sahne kostümleri yalnızca bir kıyafet değil, âdeta bir hikâyeyi sahneye taşıyan araçtı. Parlak kumaşlar, kaftanlar, geniş yakalar, uzun pelerinler ve metalik detaylar; sahne enerjisini destekleyen bilinçli tercihlerdi. Kostümlerin büyük bir kısmı Manço’nun kendi çizimlerinden yola çıkarak tasarlanır; ardından stilistler ve terzilerle birlikte geliştirilip dikilirdi. Kostümlerde dönem ruhu, Anadolu motifleri ve teatral duruş her zaman bir arada bulunurdu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Saçı ve Bıyığı” title_font_size=”13″]

    Uzun saçları ve karakteristik bıyığı, Barış Manço’nun en tanınan imzasıydı. Bu görünüm yıllar boyunca değişmedi ve onu hemen fark edilir kıldı. Askerlik döneminde saçları kesildiğinde, sahneye kesilmiş saçlarından yaptırdığı perukla çıkması, stilinin dikkat çeken örneklerinden biriydi. Bıyığının hikâyesi ise 1967’de Hollanda’da geçirdiği ağır trafik kazasına dayanıyordu. Kaşından çenesine uzanan derin kesikleri gizlemek için bıyık bıraktığını, “Şimdi bıyığımı kessem bütün izler altından çıkar.” sözleriyle anlatmıştı. Bıyık aşağı doğru uzadıkça saçını da aynı oranda uzattı; zamanla bu görünüm klasik takım elbiseyle uyumsuz hâle geldi. Böylece uzun saçları, sarkan bıyığı ve püsküllü kıyafetleriyle tamamlanan kendine özgü bir stil çizgisi ortaya çıktı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çizmeleri” title_font_size=”13″]

    Barış Manço’nun giyimde en çok önem verdiği parçalardan biri özel yaptırdığı çizmelerdi. Benimsediği uzun, renkli, motifli, tokalı ve çoğu zaman kovboy tarzını andıran modeller, sahnedeki duruşunun doğal bir uzantısı hâline geldi. Kliplerde, konserlerde ve televizyon programlarında sıkça görülen bu ayakkabılar, Manço’nun hem rahatlık arayışını hem de kendine özgü stil çizgisini yansıtırdı. Özellikle 1988-1998 yılları arasında gezdiği ülkelerden etkilenerek giydiği etnik, renkli ve farklı kültürleri harmanlayan kıyafetlerle birleştiğinde, bu ayakkabılar Manço’nun sahne görünümünün ayrılmaz bir parçasına dönüşüyordu.

  • 8 Madde İle Efsane Rollerin Efsane Filmlerin Efsane Aktörü Şener Şen

    8 Madde İle Efsane Rollerin Efsane Filmlerin Efsane Aktörü Şener Şen

    Gerçekten tam da böyle… Oyunculuğu kadar aldığı roller, oynadığı roller kadar içinde olduğu filmler, hepsi unutulmazlar arasına girmiş durumda… Şener Şen’in iyi bir senaryoda yer almak adına yıllarca beklemesi de bu çizgiyi kaybetmek istememesi yüzünden zaten… 1989 yılında kaybettiğimiz büyük karakter oyuncusu Ali Şen’in oğlu olan sanatçı, sinemaya “öylesine” girmişti ama Türk Sinema tarihinin gelmiş geçmiş en iyi oyuncuları arasında yer aldı. 8 maddelik listemizde usta oyuncumuz Şener Şen’e yer veriyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    şener şen filmleri

    Şener Şen sinema oyuncusu değil tiyatro oyuncusu olmak için yola çıkmıştı aslında, ne var ki tiyatro oyunculuğu ile geçimini sağlayamayınca sinemaya yöneldi. Figüran olarak ilk adımlarını attı ve aldığı ilk roller arasında başrol oyuncularından dayak yemek de vardı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    şener şen filmleri

    Badi Ekrem adını duyduğumuzda gözümüzün önünde kırmızı eşofmanlarıyla beliren sempatik beden eğitimi öğretmeni Şener Şen’in çıkış yapmasını sağlayan ilk karakteriydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    şener şen filmleri

    Hababam Sınıfı’nın ardından gelen ve Kemal Sunal ile başrolleri paylaştığı Süt Kardeşler, Tosun Paşa,  Çöpçüler Kralı, Davaro gibi filmlerde karşımıza kurnazlık yapmaya, dolandırmaya, üçkâğıt ile işini yürütmeye çalışan rollerde çıktı. İşin tuhafı bu olumsuz özelliklere rağmen Şener Şen’in rolleri yine de izleyici tarafından kötüler sınıfına dâhil edilmedi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    şener şen filmleri

    Namuslu filmindeki Ali Rıza Bey karakteri Şener Şen’in iyi yürekli bir insan olarak canlandırdığı ilk rolü olur. Hatta bu film öncesinde Ertem Eğilmez’in Şener Şen’e “Eğer bu film tutmazsa senin hayatın başlarken biter. Bir daha bir fırsat yakalayamazsın.” dediği rivayet edilir. Neyse ki Namuslu filmi büyük beğeni toplarken oyuncu ününe ün katar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    şener şen filmleri

    Şener Şen’in oynadığı roller çoktan efsaneleşmeye başlamıştır. Züğürt Ağa’daki köy ağası, Milyarder’in Muhsin Bey’i, Arabesk’in Şener’i… Hepsi de iyi kalplidir. Filmin sonunda kazanamazlar ama kaybeden de olmazlar… Şu bir gerçek ki şansları yaver gitmeyen insanlar olarak gönlümüze taht kurmuşlardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    şener şen filmleri

    Eşkıya filmi ile Şener Şen oyunculuğunun zirvesindedir. Yavuz Turgul’un yazıp yönettiği film seyirci rekoru kırdığı gibi Oscar Ödülleri’ne aday adayı gösterilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    şener şen filmleri

    Gönül Yarası filmindeki rolü olan emekli öğretmen Nazım, Şener Şen’e Altın Portakal Film Festivali’nde “En İyi Erkek Oyuncu Ödülü”nü getirir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    şener şen filmleri

    Şener Şen bugüne kadar aldığı sayısız ödülün ardından son olarak 2016’da Cumhurbaşkanlığı Kültür Sanat Büyük Ödülü’nü alır.

  • Mazideki Güzel Zamanlara Götüren 8 Taş Plak

    Mazideki Güzel Zamanlara Götüren 8 Taş Plak

    Ses kaydı yapılan en eski plak türü dendiğinde aklınıza taş plak gelmeli… Taş plaklar, 1890’lar ile 1960’lar arasında en prestijli dönemini yaşıyor ama 45’liklerin ve long playlerin ortaya çıkmasıyla popülerliğini yitiriyor. Tabii popülerliğini yitirmesi değerini yitirmiş olması anlamına gelmiyor. Bir sesi sıkıştırılmamış, kalitesi düşürülmemiş hâliyle dinleyebileceğiniz, müziği bütün detaylarıyla duyabileceğiniz özel ve özgün bir araç o… Günümüzde üretilmiyorsa da satışını yapan plak koleksiyonerlerinden ulaşılabiliyor. Biz de mazide müzikseverlerle buluşmuş 8 taş plağın kapağını yeniden tasarladık ki kısa süreliğine de olsa sizi o eski, naif zamanlara götürebilelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
  • DİKİŞ MAKİNESİ TARİHİ

    Günümüzde moda diye bir kavram varsa onun sayesinde var! Elle dikilen kumaşların ve kıyafetlerin yerini seri üretim sayesinde ucuz ve ulaşılabilir bir hâle dönüştüren ve zahmetsizce birçok farklı ürüne ulaşmamızı sağlayan dikiş makinelerinin tarihini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Hayvan kemikleri ve sinirleri kullanılarak yapılan ilk dikiş aletlerinin tarihi, 20 bin yıl kadar geçmişe dayanmaktadır. 14. yüzyılda kullanılmaya başlanan demir iğneleri, 15. yüzyılda delikli iğneler takip etmiştir. El işçiliğine dayanan dikişlerin yerini alacak olan makineler ise 18. yüzyılda ortaya çıkmaya başlamış, patent başvuruları bu yüzyılda sıklaşmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Dikiş makinesi ile ilgili ilk patent başvurusu 1755’te İngiltere’de Alman Charles Fredrick Wiesenthal tarafından yapılsa da aslında bu başvuru makine için olmamış, derileri dikmek için kullanılan iğnenin tasarımı için yapılmıştır. 1790’da yine İngiltere’de Marangoz Thomas Saint, bildiğimiz dikiş makinesinin temel prensiplerine sahip icadı için patent almıştır. Bu makine, deride delik açan ve açılan delikten bir iğne geçmesini sağlayan çalışma prensibine dayanmaktadır. Patenti alınan Saint’in tasarımının çizimlerinden yola çıkılarak yapılan ikinci bir makine maalesef ki çalışmamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    19. yüzyılın başında İngiltere ve İskoçya’da dikiş dikebilen makineler için patent başvuruları olsa da bu teşebbüsler tam teşekküllü çalışan makineler olmamıştır. 1814’te Avusturyalı Terzi Josef Madersperger, dikiş dikebilen bir makine için patent başvurusu yapmış ancak bu çabalar da sonuçsuz kalmış ve düzgün dikiş dikebilen bir makine icat edilememiştir. 1818’de Amerikalı iki mucit John Adams Doge ve John Knowles sahneye çıkmış ve kısa sürede arızalanan ve dişe dokunur oranda dikiş dikmeyi beceremeyen bir makine için patent almışlardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Takvimler 1829’u gösterdiğinde Fransız Terzi Barthelemy Thimonnier, dikiş dikebilen bir cihazı nihayet geliştirmeyi başarmış, 1830’da da tek ipli zincir dikiş yöntemini uygulayan makinesinin patentini almıştır. Bu makinelerden 80 adet üretmeyi başaran Fransız terzi, o dönemdeki terzilerin “işimizden olacağız” kaygısıyla çıkardıkları isyanda öfkeli kalabalığın elinden son anda kurtularak ölüm tehlikesi atlatmış, mucit terzinin ürettiği tüm makineler de o isyanda yok edilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Günümüzde kullanılan dikiş makinelerinin benzer bir modelini 1834’te Amerikalı Walter Hunt üretmiştir. İki makara iplik ve bir dikiş iğnesi kullanılarak “çapraz dikiş” yapan bu makineyi üretmesine rağmen işsizlik yaratacağı endişesiyle patentini almayı tercih etmemiştir. Hunt ayrıca çengelli iğnelerin de mucididir. Çengelli iğnenin icadıyla 1846’ta iki farklı kaynaktan iplik kullanarak “kilit dikişi” yapan makineyi geliştiren Amerikalı Elias Howe, dolayısıyla Hunt’a çok şey borçludur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Bir dönem hemen hemen her evde bulunan Singer dikiş makinelerinin atası olan Howe’un bu makinesi terzilik ve oluşacak moda sektörü için dönüm noktası olmuştur. Howe, hayatının geri kalan büyük bölümünde, icadının kendisinden izin alınmadan kullanılması sebebiyle Isaac Singer gibi isimlerle mücadele etmek zorunda kalmış, açtığı davayı kazanarak Singer’den telif ücreti almayı başarmıştır. Bu pürüzleri çözdükten sonra seri üretime geçen Singer, sektörün ana markası hâline dönüşmüştür. Hatta bir dönem dikiş makinesi yerine Singer sözcüğü kullanılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Amerikalı Helen Augusta Blanchard, 1873’te zikzak dikiş makinesinin patentini aldığı gibi, şapka dikiş makinesi, cerrahi iğneler ve dikiş makinelerinin diğer aksamları için 28 icadın daha patentini almış ve dikiş makinesinin daha efektif çalışmasını sağlayacak adımlar atmıştır. Zikzak dikiş, bir dikişin kenarlarını kapatarak giysiyi daha sağlam hâle getirmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Ülkemizdeki ilk dikiş makinesi ise 1886’da satılan Singer marka makine olmuştur. Singer, 1904’te ilk mağazasını, 1959’da da fabrikasını açmıştır. Hatta ülkemizde bayilik açıp fatura kesen ilk yabancı şirkettir. Tüketicilerden izin alarak akşamları ev ziyaretleri gerçekleştirmiş; ürün tanıtımı ve satışını da bu yöntemle sağlayan yine ilk marka olmuştur.

  • ENGEL TANIMAYAN MÜZİSYENLER

    Dünyamız, yeteneklerine hayran kaldığımız hatta zaman zaman şaşırarak izlediğimiz sanatçılarla dolu. Esas ilginç olan şu ki bazıları sahip oldukları engellere rağmen yetenekleriyle dünyayı etkisi altına alabiliyor. Bu yazımızda hayatın onlara verdiği zorluklara rağmen, inandıkları yolda ilerleyen ve tüm dünyada adından söz ettiren müzisyenleri listeliyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Kulakları duymamasına rağmen bir müzik dehası olarak kabul edilen Beethoven, ilk konserini henüz 7 yaşında bir çocukken verdi. Klasik akımdan romantik akıma geçişe en çok katkı sağlayan müzisyenlerden biri olan Beethoven, 1798 yılında duyma sorununun başlamasıyla henüz 46 yaşındayken tamamen işitme engelli oldu. Hatta en çok bilinen eserlerinden biri olan 9. Senfoni’yi kulaklarının duymadığı dönemde besteledi. Engeli onu hiçbir zaman durduramadı ve ölümüne kadar üretmeye devam etti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Bateri çalmak başlı başına fiziksel anlamda güç gerektiren bir müzik türüyken bu eylemi tek kol ile yapabilmek mucizenin ta kendisidir! Dünyaca ünlü sanatçı Rick Allen, o mucizelerden biri. Engelli olmasına rağmen mesleğine sarılan ve sınırları kaldırarak başarılı bir davulcu olan Allen, henüz 21 yaşındayken geçirdiği trafik kazasında sol kolunu kaybetti. Kolunu kaybetmesi, tutkunu olduğu müziği bırakmasına engel olmadı ve sanatına devam etti. Kaza sonrasında onun için özel olarak tasarlanan davuluyla kariyerine devam etti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Müziğin efsane isimlerinden biri olan Stevie Wonder, görme engelli olarak dünyaya gelmiş olmasına rağmen yeteneğiyle tüm dünyayı kendine hayran bıraktıran müzisyenlerden biridir. Wonder, engelinden çok müziğine odaklandı ve henüz 13 yaşındayken kendi albümünü yaptı. O yıllardan beri müzik piyasasında olan Wonder, defalarca Grammy Ödülü aldı. Belki dünyanın renklerini göremedi ama müzik yelpazesinin en canlı renklerinden biri olmayı başardı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Başarılı müzisyen Teddy Pendergrass, engel tanımayan müzisyenlerden biriydi. Hayatı, 1982 yılında geçirdiği bir trafik kazasıyla tamamen değişti çünkü bu kazada omuriliğinden yaralandı ve felç kaldı. Fakat bu durum onu ne müzikten ne sahneden uzak tutabildi; tedavisinin ardından kaldığı yerden sahne yapmaya devam etti. Pendergrass aynı zamanda ABD’de yaşayan engelli bireylerin yaşam şartlarının iyileştirilmesine yönelik yaptığı çalışmalarla da takdir toplayan müzisyenlerden biriydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Jean-Baptiste Reinhardt olarak da bilinen Django, dünya caz tarihinin önemli isimlerinden biriydi. “My Sweet”, “Minor Swing”, “Tears” en çok bilinen bestelerinden birkaçıdır. İçindeki müzik sevgisinin, hiçbir engel tanımadığı müzisyenlerden biri olan Django’nun hayatı 18 yaşında geçirdiği bir kaza ile bambaşka bir boyuta geçti.  Yaşadığı karavanda çıkan yangın sonucu sol elinin yüzük ve serçe parmağı kullanılamaz hâle gelir. Doktorlar tarafından gitar çalmasının imkânsız olduğu söylenmesine rağmen, soloları işaret parmağı ve orta parmağıyla çalarak müziklerini dünyaya duyurmaya devam eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    En büyük halk ozanlarımızdan biri olan Âşık Veysel de engel tanımayan sanatçılardan biridir. Küçük yaşta geçirdiği çiçek hastalığından dolayı görme yetisini kaybeden Âşık Veysel, tüm engellere rağmen dünyaya sazını duyurmaya devam etti. Yeteneğiyle kültürümüzün mihenk taşlarından biri olan Âşık Veysel, ülkemizin en büyük değerlerindendir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Ünlü İtalyan tenor, söz yazarı, besteci ve albüm yapımcısı olan Andrea Bocelli’ye henüz 5 aylıkken glokom teşhisi kondu. Gözleri çok az gören sanatçının dünyasını tamamen siyaha boyayan olay ise 12 yaşında oldu; futbol oynarken kafasını çarpıp beyin kanaması geçirdi ve o olaydan sonra artık gözlerini tamamen kaybetti. Yaşanan tüm bu travmalar Bocelli’nin müziğe olan ilgisini azaltmadı. 1982 yılında başladığı kariyerine 10’dan fazla solo albüm, üç büyük hit albüm ve dokuz opera sığdırdı. Bocelli, dünyanın en iyi üçüncü tenoru olarak bilinir.

  • 8 Madde İle Türk Sineması’nın Romantik Jönü Ediz Hun

    8 Madde İle Türk Sineması’nın Romantik Jönü Ediz Hun

    Sinemamızda bugün duayen olarak tanımladığımız oyuncuların büyük bir kısmı dönemin dergilerinde açılan yarışmalara katılarak sinemaya geçmiştir. Ediz Hun’u Türk Sineması’na kazandıran da Ses dergisinin 1963 yılında açtığı yarışmaydı. Yaşı kaç olursa olsun sinema tarihimizin temiz yüzlü, yakışıklı delikanlısı olarak kalan sanatçı 8 madde ile listemizde…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    yeşilçam

    Ediz Hun en çok Türkan Şoray’la birlikte film çevirdi. Güllü Geliyor Güllü, Ankara Ekspresi, Tatlı Meleğim, Ateşli Çingene gibi çok bilinenler kadar Gençlik Rüzgârı, Çile, Mualla gibi belki de bir kısmımızın henüz izlemediği 22 filmde birlikte rol aldılar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Çocukluğundaki algısını, “15 yaşındayken babam Amerikan filmlerine götürdüğü zaman sorardım, ‘Bu kadar kötü insanlar var mı hayatta?’ diye. Beni üzmemek için ‘Yok!’ derdi.” sözleriyle anlatan Ediz Hun’un filmografisinin tamamı “iyi kalpli insan” rollerinden oluşur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1960’lardan sonra Türk sinemasının jönleri arasına girdi. Salon erkeği rolleriyle, oturduğu evin çatı katını hayran mektuplarıyla dolduracak kadar büyük bir hayran kitlesi edinmişti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Ediz Hun 130 filmde rol aldığı Yeşilçam’ı yıllar sonra şöyle değerlendirecekti: “Yeşilçam bana göre bir efsanedir. Disiplinin, hoşgörünün, sevginin, dakik olmanın önemini bana aktaran çok önemli bir ekoldür.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Buna karşılık en sevdiği film olarak TRT’de yayımlanmış 1985 yapımı televizyon dizisini gösterir. Bu, Ayşegül Aldinç’le birlikte rol aldığı, Reşat Nuri Güntekin’in eserinden uyarlanmış Acımak isimli dizidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Türk sinemasının şu efsane repliği genellikle Ediz Hun filmlerinde kullanılır: “Anne ben bu amcayı çok sevdim, ona baba diyebilir miyim?” Ve çoğu zaman o amca çocuğun zaten gerçek babasıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Kimi rollerde fakir ve güzel kızlara ancak gerekli görgü kurallarını öğrendikten sonra ilgi duyan bir “züppe” iken, kiminde de bu yoksul kızlara elinden gelen yardımı gösteren bir romantiktir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Genellikle Ediz Hun filmlerinden aşina olduğumuz bir diğer büyük replik de haksızlık yaptığını sonradan anladığı kadına söylediği “Sen bir meleksin!” cümlesidir.

  • 2025 YILINDA KÜLTÜR VE YAŞAM’DA ÖNE ÇIKANLAR

    2025’in son günlerine geldik… Ne çabuk geçti, değil mi? Yıl boyunca paylaştığımız içeriklerde sizinle buluşmak ve yorumlarınızı görmek büyük keyifti. Yeni bir yılın eşiğinde geride bıraktığımız aylara kısacık bir yolculuk yapalım istedik. Sitemizde gelenek hâline gelen “yılın en çok okunanları” listesi de bu yolculuğun en keyifli durağı. Şimdiden 2026’nın herkes için sağlık ve huzur dolu bir yıl olmasını diliyoruz; bize eşlik ettiğiniz her gün için içtenlikle teşekkür ederiz. İşte 2025’in en çok okunan içeriklerinden bazıları…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Cephede silah kuşandılar, cephane taşıdılar, yaralıları tedavi ettiler ve lojistik destekle erkeklerle omuz omuza savaştılar. Kurtuluş Savaşı’nın bu cesur kadınlarının kahramanlık öykülerini merak ediyorsanız bu linke göz atabilirsiniz!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Farklı kültürlerin tarih ve coğrafya ile şekillenen geleneksel kıyafetlerini ele aldığımız yazımızda, bu kıyafetlerin hem günlük yaşam hem de özel törenlerdeki önemine değindik. Dünyanın dört bir yanından ilgi çekici örnekleri okumak için tıklayın.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Tüf kayalarla kaplı vadisi ve doğal kaya oluşumlarıyla âdeta açık hava müzesi olan Ayazini köyü, Frigya’dan Osmanlı’ya uzanan zengin tarihi gözler önüne seriyor. Antik mezar odaları ve farklı dönemlerin izlerini görmek için yazımıza buradan ulaşabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Bazı kitaplar sadece okumak için değil, tarihî ve kültürel birer hazine olarak da koleksiyoncuların ilgisini çekiyor. Rekor fiyatlarla satılan ve her birinin ilginç bir öyküsü olan bu özel kitapları linkte görebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Göz kapakları, gözleri koruyan, nemli tutan ve dış etkenlere karşı savunan önemli bir yapı. Ancak bazı canlılar bu koruyucu kapaklar olmadan yaşamını sürdürüyor. Göz kapakları olmadan yaşayan bu ilginç canlıları merak ediyorsanız tıklayın!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Nemli ve gölge bölgeleri seven; mavi, beyaz veya pembe çiçekleriyle görenleri etkileyen unutma beni çiçeği, ismiyle ilgili ilginç hikâyeleriyle de dikkat çekiyor. Latince “myosotis” (fare kulağı) adını, yapraklarının şekline borçlu olan bu çiçek, halk arasında “forget-me-not” olarak da biliniyor. Bu çiçeğin sırrını ve ilginç hikâyesini buradan öğrenebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    “Kulelerle dolu beton orman” Hong Kong’un simgelerinden biri olan Yick Cheong Building, yani “Canavar Bina”, yaklaşık 10.000 kişiye ev sahipliği yapıyor ve şehrin yoğun yaşamını çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor. Detaylar için yazımıza tıklayarak göz atabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Sadece bir ulaşım aracı değil, tarihî ve kültürel bir yolculuk sunan Trans-Sibirya Demir Yolu Ağı, Moskova’dan Pekin’e uzanan rotalarıyla yolculara unutulmaz manzaralar ve deneyimler vadediyor. Bu ünlü demir yolu ağı ve rotaları hakkında daha fazla bilgi bu linkte.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    Uçurtmaların sadece eğlence değil, kültür ve sanatla harmanlanmış hikâyelerini ve dünyanın dört bir yanındaki en etkileyici uçurtma festivallerini merak ediyor musunuz? Detaylar için yazımıza buradan ulaşabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”10#” title_font_size=”13″]

    Güneşin 69 gün boyunca batmadığı yaz mevsiminde Sommarøy’de saatler bir kural değil; yaşam, doğanın ve adada yaşayanların ritmine göre ilerliyor. Bakkallar gece boyunca açık kalabiliyor, kafeler ise ancak öğleden sonra hizmet vermeye başlıyor. Bu sıra dışı yaşam düzenini ve ada hayatını okumak için tıklayın!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”11#” title_font_size=”13″]

    Uzun bacakları, kıvrık gagaları ve pembe tüyleriyle flamingolar gerçekten dikkat çekiyor. Türkiye’de en çok Tuz Gölü’nde görülen bu kuşların neden pembe olduğunu merak ediyorsanız bu linke göz atın!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”12#” title_font_size=”13″]

    Dünyanın dört bir yanında düğünler, yalnızca evliliği kutlamakla kalmıyor; kültürleri, inançları ve toplumsal değerleri de yansıtıyor. Farklı ülkelerde uygulanan kimi tanıdık kimi şaşırtıcı düğün gelenekleri evlilik yolculuğuna farklı anlamlar katıyor. Dünyanın çeşitli ülkelerinden düğün gelenekleri yazımızda!

  • DÜNYANIN DÖRT BİR YANINDAN TESADÜFEN BULUNAN TARİHİ DEĞERLER

    DÜNYANIN DÖRT BİR YANINDAN TESADÜFEN BULUNAN TARİHİ DEĞERLER

    2005 yılında önce İngiltere sonra dünya basınında bir haber yer aldı. Habere göre Londralı bilgisayar programcısı Luca Mori, yaşadığı yer olan Sorbelo’nun uydu görüntüsünü Google Earth’de incelerken dikkatini çeken bir arazi görüntüsünü ilgili mercilerle iletmiş, yapılan araştırmalar sonucunda o bölgede Hz. İsa’nın doğumundan önce yapıldığı düşünülen bir Roma villası ortaya çıkarılmıştı. Tam da dijital çağa yakışan tesadüflerden biriydi bu! Gelin, tesadüfen bulunarak insanlığa miras kalan tarihî eser ve yapıları saymaya devam edelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tarihin yeniden yazıldığı yer Göbeklitepe” title_font_size=”13″]

    Şanlıurfa’nın Haliliye ilçesindeki Örencik köyünde yer alan Göbeklitepe, 11 bin 600 yıl öncesine ait bulgularla önce ders kitaplarında okuduğumuz tarihi ters yüz etti, sonra 2018 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne dâhil edildi. Göbeklitepe’nin ortaya çıkarılma hikâyesi ise 1983 yılında tarlasını karasabanla süren bir köylünün bulduğu iki adet taşla başlamıştı. Köylünün müze yetkililerine götürdüğü taşlar bir süre depoda bekletilmiş, Hilvan ilçesinde kazı yapan arkeolog Klaus Schmidt’in taşları görmesiyle de günümüze uzanan sürecin fitili ateşlenmişti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İmparatorun mezarını koruduklarına inanılan Toprak Askerler” title_font_size=”13″]

    Toprak Askerler diğer adıyla Terrakotta Ordusu, Çin’in Şensi eyaletine bağlı Şian şehri yakınlarındaki ilk Çin imparatoru Çin Şi Huang’ın mezarında bulunan heykellere verilen isim. MÖ 210 tarihinde tamamlandığı düşünülen binlerce heykelin 700 bin işçi tarafından yapıldığı ve yapımının 30 yıldan fazla sürdüğü düşünülüyor. Büyük bir alanı kaplayan bu eserleri aslında ilk kez 1920 yılında bir köylü fark etmiş fakat korktuğu için üstünü toprakla örterek sessizliğe bürünmüş. Aynı alan 1974 yılında kuyu kazan bir grup çiftçi tarafından tekrar fark edilince Toprak Askerler’in ışıkla buluşmasının da önü açılmış.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İnsanlık tarihinin bilinen en eski sanat eserleri Lascaux Mağara Resimleri” title_font_size=”13″]

    Fransa’nın Dordogne ilindeki Montignac köyünde yer alan Lascaux Mağarası’nın duvar ve tavanlarını 17 bin yıl önce yapıldığı düşünülen binlerce resim kaplıyor. 1979 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınan mağara 1948 yılında ziyarete açılmış ama oluşan ısı, nem ve karbondioksit nedeniyle resimlerin bozulduğu fark edilince ziyarete kapatılmış. Resimleri ilk kez görenler ise Montignac köyünde yaşayan 4 genç olmuş. Köpeğini düştüğü delikten çıkarmak isteyen Marcel Ravidat ve arkadaşları 15 metrelik kuyuya girince mağara duvarlarındaki bu resimlerle karşılaşmışlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Som altından yapılmış 5,5 ton ağırlığındaki Buda Heykeli” title_font_size=”13″]

    Tayland’ın başkenti Bangkok’ta Wat Traimit Tapınağı’nın dördüncü katında sergilenen Buda Heykeli 18 ayar som altından yapılmış tam 3 metre boy ve 5,5 ton ağırlığında devasa bir heykel. 13. yüzyıla ait olduğu düşünülen heykel aslında kâh bir tapınakta kâh bir depoda kendisine yer bularak yüzyıllardır göz önünde duran bir esermiş. Ama aynı zamanda üstü tamamen alçı sıvayla kaplı olduğu için altın olduğu fark edilmeyen, sadece boyutundan dolayı ilgi gören bir eser… Ta ki 1955 yılına kadar! Sergileneceği yeni tapınağa taşınırken halatların kopmasıyla yere düşen heykelin sıvası dökülünce sıvayı biraz daha kazıyan işçilerin 5,5 tonluk som altınla karşılaşmaları kaçınılmaz olmuş. Bu arada, heykelin yaşanan savaşlar sırasında çalınmaması için bu şekilde kaplandığı tahminini de ekleyelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2000 yıl öncesinin sanat merkezi Afrodisias Antik Kenti” title_font_size=”13″]

    Ege Bölgesi illerimizden Aydın’ın Karacasu ilçesinde yer alan Afrodisias Antik Kenti 2017 yılında Dünya Mirası Listesi’ne alınmıştı. Tüm dünyanın Afrodisias kalıntılarıyla tanışmasını sağlayan kişi ise 2018 yılında kaybettiğimiz fotoğraf sanatçısı Ara Güler oldu. 1958 yılında Aydın’daki baraj açılışına foto muhabiri olarak giderken yolunu kaybeden Güler, geceyi geçirmek için kaldığı köyde tarihî kalıntılar üstüne bir yaşam inşa edildiğini fark etti. Fotoğrafları aynı dönem çalıştığı ABD dergisine gönderince büyük yankı uyandırdı ve antik kenti diğer kalıntılarıyla ortaya çıkaracak süreç de başlamış oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İnka medeniyetinden yadigâr Machu Picchu” title_font_size=”13″]

    Güney Amerika’daki Peru’nun Cosca şehrinden gidilebilen Machu Picchu, tam 2.430 metre yükseklikte kurulmuş, tüm detaylarıyla mühendislik harikası olarak gösterilen tarihî bir yerleşim. İnka medeniyetinin 1450’lerde inşa ettiği ve günümüzde Dünyanın Yeni Yedi Harikası’ndan biri kabul edilen Machu Picchu, yüksekliğinden dolayı gözlerden uzakta kalmayı ve günümüze kadar mükemmel bir şekilde ulaşmayı başarmış. Şehrin 360 yıllık sessizliğini bozan kişi ise Güney Amerika gezisi sırasında İnka kalıntılarına merak sararak halk arasında araştırmalar yapan tarihçi Hiram Bingham olmuş. Machu Picchu’nun ünlü bir dergide ilk kez dünya sahnesine çıktığı yıl ise 1913…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kapadokya’nın gizemli yerleşimlerinden Derinkuyu Yer Altı Şehri” title_font_size=”13″]

    Burası Kapadokya bölgesindeki Nevşehir’in Derinkuyu ilçesinde yer altına inşa edilmiş şimdilik 8 katlı bir şehir. Şimdilik diyoruz çünkü şehrin derinlere doğru devam ettiği de biliniyor. İçinde yaşam alanlarından depolara, ibadet yerlerinden akıl hastanesine birçok bölüm barındıran ve 50 bin kadar insanın yaşayabileceği Derinkuyu Yer Altı Şehri’nin özellikle ilk Hristiyanlar tarafından Roma İmparatorluğu’nun saldırılarından korunmak için kullanıldığı tahmin ediliyor. İlk inşa dönemi hakkında kesin bir bilgi bulunmayan yer altı şehrinin gizemli giriş kapısı ise 1963 yılında yine bir tesadüf sonucu bulunmuş.