Kategori: Kültür/Sanat

  • Büyük Düşünürlerden Büyük Sözler

    Büyük Düşünürlerden Büyük Sözler

    Her insanın kendi çapında bir düşünür olduğunu düşünürsek, üretimde bulunup tarihe geçmiş ünlü düşünürler için “büyük” sıfatını kullanmamız gayet anlaşılır. “Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir” ya da “Gerçek bilgi, insanın ne kadar cahil olduğunu bilmesidir” kabullerinin de o büyük düşünürlere ait olduğunu aklımızda tutarak, listemizde, büyük düşünürlerin hayatın farklı alanlarına bıraktıkları sözlere yer veriyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
  • DOSTLUĞA YAZILAN ŞİİRLER

    “Sevilen, güvenilen, gönüldaş, iyi anlaşılan kimse; yâr, düşman karşıtı.” TDK sözlüğünün dost için yaptığı tanım… Bilim insanları bile sağlıklı bir şekilde yaşlanmak isteyen bireylere uzun süren dostluk ve sosyal ilişkiler tavsiye ediyor. Birleşmiş Milletler ise dostları ve dostluğun önemini hatırlamak için 2011 yılında 30 Temmuz’u “Dünya Dostluk Günü” ilan etti. Ortak anılarımızın kahramanı, dertlerimizin sırdaşı ve sevinçlerimizin samimi ortağı olan dostlar için yazılmış usta şairlerimize ait dostluk dizelerini bu güzel gün için listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ahmet Kutsi Tecer – Dost Yüzü” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Haydar Ergülen – Dostluk Üzerine” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bedri Rahmi Eyüboğlu – Dostluğumuz” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Cahit Külebi – Dost ” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Cahit Sıtkı Tarancı – İmkânsız Dostluk” title_font_size=”13″]
  • DÜNYANIN EN İYİ SUALTI MÜZELERİ

    Alışageldiğimiz müze tecrübelerinden çok daha farklı bir deneyim yaşatan sualtı müzelerinde çağdaş heykellerin yanı sıra çeşitli nedenlerle sular altında kalmış antik dünyalara ait eserler de bulunuyor. Sualtı yaşamına uyumlu, doğaya ve canlılığa zarar vermeyen materyallerle üretilen çarpıcı ve devasa heykellerin olduğu sualtı müzelerinin dünyadaki en seçkin ve en çarpıcı olanlarını listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Meksika’nın Cancun şehrinde bulunan müze, ziyaretçilerine oldukça farklı bir deneyim yaşatıyor. Orijinal ismi “Museo Subacuático de Arte” olan müze, kısaca MUSA olarak anılıyor. Dünyanın ilk sualtı heykel müzesi olan mekân, 2009’da ziyaretçilere açıldı. Başlangıçta 100 heykelin bulunduğu müzede, şu an 400’den fazla heykel bulunuyor. Meksika’ya gelen turistlerin en uğrak yeri olan Cancun’da bulunan heykeller, dört ile sekiz metre arasına yerleştirilmiş, insan figürleri, hayvan figürleri ve çeşitli cansız nesnelerin figürlerinden oluşuyor. Müzenin kurucusu ise bol ödüllü İngiliz fotoğraf sanatçısı, heykeltıraş ve dalış eğitmeni Jason deCaires Taylor. Müzenin en ilgi çekici eseri olan 26 çocuk heykeli Vicissitudes ve müzedeki diğer heykeller denizin farklı noktalarında bulunuyor. Bunun nedeni, yılda 1 milyona yakın turist ağırlayan şehrin denizinde bir noktada yoğunluk olmasının önüne geçmek. Bu sayede dalışlar farklı noktalarda gerçekleşiyor ve tek bir bölgeye yığılma olmuyor. Heykellerde kullanılan malzemeler, doğal hayata uyum sağlaması için özenle seçilmiş. Bu sayede heykeller, yapay resif görevi üstleniyor. pH değeri nötr olan bu dayanıklı çimento üzerinde mercanlar ve diğer deniz canlıları yuva yapabiliyor. Tüplü dalış yaparak gezilebilen sergiyi, şnorkel ile yüzenlerin de görmesi mümkün.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Jason deCaires Taylor‘ın Museo Atlantico adını verdiği sualtı müzesi 2017’de ziyaretçilerine kapılarını açtı. 300’den fazla heykelin bulunduğu dev sualtı müzesi, İspanya’ya bağlı Kanarya Adaları’nda, Lanzarote kentinin güneyindeki Coloradas Körfezi kıyılarında suyun 14 metre altında yer alıyor. Deniz tabanında yaklaşık 2 bin 500 metrekare alana yayılmış olan büyüleyici heykelleri tüplü dalış yapabilenler yakından izleyebilirken, eserleri altı cam olan özel teknelerle üstten görmek de mümkün. 30 metre uzunluğunda 110 ton ağırlığında bir duvarın da aralarında bulunduğu eserlerin tamamı pH nötr maddelerden yapıldı. Bu sayede UNESCO tarafından “Dünya Biyosfer Koruma Alanı” olarak belirlenen alanda yer alan müze sahasının balık ve diğer deniz canlıları için doğal bir yaşam alanı olmaya devam etmesi de sağlandı. Akdeniz’de yaşanan mülteci sorunlarına dikkat çekmeyi amaçlayan sanatçı, oluşturduğu bu sualtı müzesinde çok sayıda sarsıcı heykel enstalasyonunu ziyaretçilerine sunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Uzak Doğu’nun en gözde tatil yerlerinden biri olan Endonezya’daki Bali’nin kuzeybatı kıyısında yer alan Gili Adaları, farklı deneyimler yaşamak isteyen dalış tutkunlarının gözde mekânlarından biri olurken Gili Adaları’nın en sessiz ve küçük bir adası olan Gili Meno Adası’nda mercan resiflerine yuva olarak yapılan Nest Heykelleri bulunuyor. Gerçek insan boyutunda, tam 48 heykelden oluşan sualtı müzesindeki heykeller 5 metre derinlikte yer alıyor. Diğer sualtı müzelerinin de kurucusu Jason DeCaires Taylor’ın ‘Nest’ isimli projesinin bir parçası olan Gili Meno Heykelleri’nin amacı, tahrip olan mercan resiflerinin tekrar oluşmasını sağlamak. Heykeller, yaşamı ve sürekliliği temsil etmesi için çember biçiminde yerleştirilmiş. Yapay bir resif görevi görecek şekilde yerleştirilen heykeller pek çok balığa da yuva oluyor. Deniz tabanına sabitlenen heykeller, yumuşak mercanlar ve süngerlerle deniz yaşamına katkı sağlıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    İtalya’daki Napoli Körfezi’nin kuzeybatı açıklarında bulunan Baia Sualtı Parkı, listemizdeki diğer sualtı müzelerinden farklı bir özelliğe sahip. Baia Sualtı Parkı’ndaki eserler, deniz zeminine sonradan yerleştirilmiş modern sanat eserleri ve heykeller değil, Antik Roma İmparatorluğu’ndan arda kalan eserleri barındırıyor. 8. yüzyılda sıtma salgını nedeniyle terk edilen Baia bölgesi, ilerleyen yıllarda volkanik sarsıntılar nedeniyle tamamen su altında kalmış. Dalış tutkunlarının en gözde yerlerinden olan Baia’yı görebilmek sadece tüplü ve şnorkelli dalışla mümkün olurken, Roma döneminden kalan dev heykelleri de görebilmek mümkün. Baia, arkeolojik sit alanı statüsüne sahip ve mitolojik tanrıların, kral ve kraliçelerin mermer heykelleri arasında yüzerken mozaik zeminler de görülebiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Yine Jason deCaires Taylor tarafından yalnızca görsel açıdan çarpıcı olması için değil, aynı zamanda çevresel çeşitliliği iyileştirmek için tasarlanan sualtı heykel parkı, 2006’da Karayip Denizi’nde bulunan Molinere Körfezi’nde kapılarını açtı. Heykellerini, sürdürülebilir malzemelerden hazırlayan ve mercan büyümesini teşvik edecek deniz yaşamının kolonileşmesi için yapay kayalıklardan oluşturan sanatçı, okyanus tabanına; çoğunlukla yalnız bireylerden, okyanus akıntılarına bakan el ele tutuşan bir çocuk halkasına kadar bir dizi insan formundan oluşan beton figürler yerleştirdi. 800 m2’den büyük bir alanı kaplayan mekânda 65’ten fazla heykel bulunuyor. Molinere Sualtı Heykel Parkı, Afrika’dan getirilen ve köle olarak çalışmak zorunda bırakılan insanlara ithaf edilirken son yıllarda yerel bir sanatçı da heykel parkındaki alana yeni heykeller ekledi. 12 metre derinlikteki eserleri tüplü dalış ve cam tabanlı teknelerle ziyaret etmek mümkün.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Antalya’nın Manavgat ilçesine bağlı Side’de, Deniz Ticaret Odası Antalya Şubesi tarafından hayata geçirilen müze; kıyıdan 1,5 mil açıkta ve ortalama 12 ila 20 metre derinlikte yer alıyor. Türkiye’nin ilk sualtı müzesi olan Side Sualtı Müzesi, denizin derinliğinde 5 farklı temadan oluşuyor. Türk heykeltıraşlar tarafından yapılan 117 adet heykelin bulunduğu müzeyi ziyaret etmek için dalış yapacak olan ziyaretçilerde profesyonel dalış sertifikasına sahip olma şartı aranıyor. Müzede yer alan heykeller; Kurtuluş Savaşı ve Çanakkale Savaşı temsilleri, Mevlâna ve semazenleri, Apollon Tapınağı ve deniz tanrısı Poseidon, geçmişte Side’den ticaret amacıyla tahıl ve gıda taşıyan deve kervanı temalarından oluşuyor. Üç buçuk metre uzunluğundaki ve 50 ton ağırlığındaki dev Poseidon heykeli en ilgi çeken eser olurken, eserlerin hepsi sualtı doğasına uygun malzemeden ve nötralize edilerek imal edilmiş materyallerden yapıldı. Deniz canlıları açısından da doğal resif görevi gören sualtı müzesini her yıl ortalama 10 bin kişi ziyaret ediyor.

  • CANNES FİLM FESTİVALİ’NDEN UNUTULMAZ ANLAR

    Sinemaseverlerin her yıl merakla beklediği film festivallerinden olan Cannes Film Festivali, her sene renkli görüntülere sahne oluyor. Dünyanın farklı ülkelerinden yıldızlar en güzel kıyafetleri ile festivale akın ederken, yaşanan bazı anlar festivale damga vuruyor. Aşağıda geçmiş senelerin bazı sansasyonel olaylarını listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1 Eylül 1939’da II. Dünya Savaşı sırasında Adolf Hitler festivali durdurmuş ve Polonya’yı aynı gün işgal ederek İkinci Dünya Savaşı’nı başlatmıştı. Sonraki 7 yıl boyunca gerçekleştirilemeyen festivalde o yıl gösterilen tek film “The Hunchback of Notre Dame” olarak kaldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1968’de Fransa’da öğrencilerin başlattığı ayaklanma ve protestolar sonrasında festival, olması gerekenden birkaç gün önce sona ermişti. Godard, Truffaut, Polanski, Lelouch, Malle gibi ünlü sinemacılar da protestoları destekledi. Başlayan protestolar greve dönüştü ve Carlos Saura tarafından yönetilen ve festivalde prömiyeri yapılacak olan “Peppermint Frappe” filmi, yönetmen tarafından festivalden geri çekildi. Film, Cannes’da ancak 40 yıl sonra, ilk kez 2008 yılında gösterildi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1987’de ünlü modacı Catherine Walker’ın tasarladığı mavi elbiseyle Cannes Film Festivali’ne katılan Prenses Diana, yürüdüğü kırmızı halıda sinema dünyasındaki birçok yıldızdan rol çaldı. Birçok filmi, yönetmeni ve oyuncuyu geride bırakan Prenses Diana, o sene Cannes’da en çok konuşulan isim oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1998’de yönetmen Michael Bay, o sırada henüz tamamlanmamış ünlü felaket filmi “Armageddon”dan yarım saatlik bir bölümü festival davetlilerine izletti ancak duygusal sahnelerdeki kötü diyaloglar ve izleyiciye geçmeyen duygu nedeniyle salondaki çok sayıda izleyici kahkahalar atmaya başladı. Bunun üzerine salonda bulunan başrol oyuncusu Bruce Willis epey bozularak filmin prodüksiyonunun henüz tamamlanmadığını söyledi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1992’de Cannes plajlarında Jean Claude Van Damme ile bir başka aksiyon yıldızı Dolph Lundgren kavga ederken görüntülenmişti. Daha sonra ikili bu kavganın gerçek olmadığını ve filmleri “Universal Soldier” için bir tanıtım çalışması olduğunu iddia etmişti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Daha önce yönetmenliğini üstlendiği filmlerle Cannes’da yarışmış olan Sean Penn’in 2016 tarihli filmi “The Last Face”,basın gösteriminde yuhalanmış, duygusal açıdan gülünç, politik açıdan ise sorunlu bulunmuştu. Film, Cannes’daki meşhur eleştirmenler yıldız tablosunda 4 üzerinden 0.2 ortalama alarak ulaşılması güç bir skora imza attı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    2015’te 50’li yaşlarındaki bir grup kadın izleyici yüksek topuklu ayakkabı giymemeleri nedeniyle kırmızı halıya alınmayınca güçlü bir feminist protesto başladı. Hatta Amy Winehouse’ın hayatının anlatıldığı Amy filminin yönetmeni Asif Kapadia’nın eşi Victoria Harwood da sağlık sorunları nedeniyle topuklu ayakkabı giyemediği için kendisine de benzer bir uyarı yapıldığını ama sonradan festivale katılabildiğini söylemişti. Bu tavır, oyuncular arasında da duyulunca kadın oyuncular kırmızı halıda bu kararı protesto etmeye başladılar. BlacKkKlansman filminin prömiyeri için Cannes’da olan Kristen Stewart kırmızı halıda, giydiği topuklu ayakkabısını eline alarak çıplak ayakla yürüdü. Sicario filmiyle festivale katılan Emily Blunt da filminin galasına düz bir ayakkabı giyerek katıldı ve bu protestolara destek verdi.

  • MODANIN TARİHİ VE TRENDLERİ

    Doğayla girdiğimiz mücadele boyunca üzerimizi kapatacak ve bizleri güneşin yakıcı, soğuk havaların üşütücü etkilerinden koruyacak her türlü örtünme eylemine giyinme denir. Ancak bu ihtiyaçlardan kaynaklanan giyinme, son yüzyılımızda öyle bir duruma geldi ki artık örtünmek için kullandığımız kumaşlar bir bez parçası olmaktan çok öte… İşte modanın akıl almaz serüveni!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Bir çağa damgasını vuran kültür ve yaşam biçimine ilişkin beğenilerin bütününe moda denir. Modanın başlangıç hikâyesi ise 1900’lü yıllardaki İngiliz kraliyet ailesine uzanır. 1901’de Kraliçe Victoria’nın vefatıyla; şatafatlı yaşamı ile ün salan oğlu Edward tahta geçer. Dönemin aristokrasisini etrafında toplayan kraliyet ailesinin kıyafetleri halk tarafından taklit edilirken, Endüstri Devrimi’nin sonuçları bu yüzyılda kendini iyice göstermeye başlar. Yeni teknolojiler, insanların yaşam şekillerini de değiştirir; fabrikalaşma ile birlikte gelişen yeni orta sınıf, dikiş makinelerinin yaygınlaşması, hazır giyim kıyafetlerinin kolaylıkla üretilmesi ve kadınların kendi kıyafetlerini daha kolay dikebilmesi artık giyim kuşam için yeni bir çağın habercisi olur. İş hayatında aktif ve dışa dönük, eğitimli yeni orta sınıf kadınların ulaşmak istedikleri şıklık İngiliz kraliyet ailesinden ilham alır. Edward döneminde trendleri belirleyenler, Gibson Girl ve Alice Roosevelt Longworth olur. Gibson Girl, Charles Dana Gibson’un illüstrasyonlarında tasvir edilen isimsiz, hayal ürünü bir karakterdir ve 20 sene boyunca kadın modasının belirleyicisi olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Yüzyılın değişmesi ve kadınların aktif iş hayatında rol almasıyla birlikte kıyafetlerin tasarım trendleri de değişir. Bir önceki yüzyılın kabarık etekleri ve ağır kumaşları, yerini hareketli yaşam tarzına uygun hafif kumaşlara bırakır. 1907’de uzun ve salkım elbiselerle yeni bir moda akımı başlarken 10 yıl sonra elbise modellerinde parçalanmalar ve çeşitli desenler işlenmeye başlar. Yine Edward döneminde, bedenin duruşunu değiştiren ve çok da sağlıklı olmayan; bel ve kalçalarda S şeklinde bir kıvrım oluşturan korse piyasalara sürülür ve rahat olmamasına rağmen yoğun ilgi görür. 10 yılın sonuna doğru moda yeniden şekillenir ve korselerin yerini kuşaklar alır; kadınların kum saati silüeti değişir. Blazer ceketler, uzun etekler ve yün kazaklar gibi ürünler bu çağın mirasıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1910’lı yıllarda etek boyu ayak bileğini hafifçe geçerek yürümeyi daha da kolaylaştırırken, aynı dönemlerde, ayak bileği boyunca dar olan ve bazen diz altından bantlanan, tasarımcı Paul Poiret tarafından popüler hâle getirilen “Hobble etekler” moda olmaya başlar. Hobble etekler o kadar dardır ki hareketi imkânsız hale getirir. Bu moda çok uzun sürmez ancak yine o dönemin ürünü olan pratik tozluklar ve bağcıklı çizmeler bugün bile moda dünyasında yer almaya devam eder. 1920‘lerle birlikte giyim ve kuşam biraz daha sporlaşır. Ekoseli kumaşlar görünür hâle gelirken, elbise ve etek boyları genellikle diz altı midi elbiseler olur ve kadınlar artık daha rahat hareket edebilir. İki parça elbiseler popülerlik kazanırken, çoğunlukla etek uçlarına kumaşlar ve dantellerle fırfırlar işlenir. Flapper yani püsküllü elbiseler, 1920’lerin moda akımının en akılda kalıcı tarzı olur. Coco Chanel bu dönemde bütün dünyada halen moda olan küçük siyah elbisesini tanıtır. Bu elbise, sadelik ve zarafet sunar. Ayrıca hizmetkârlarla veya dullarla ilişkilendirilen siyah renk, şıklığın sembolü olur. 1930’larda vatka modası son derece popüler olmaya başlar. Kadın-erkek herkes geniş omuzlu gözükmek ister; bu istek tüm güncel modayı ve tasarımcıları etkiler. Özellikle ceket ve montlara dikilen iri vatkalar kadınların daha ince, erkeklerin de daha sportmen görünmesini sağlar. Bu moda akım uzun bir süre devam ederken, 30’lu yıllarda Hollywood’un altın çağı ile birlikte moda dünyasında Joan Crawford, Marlene Dietrich gibi film yıldızlarının etkileri görülür ki moda, sinema ve sinema yıldızlarının tercihlerine göre şekillenmeye başlar. Artık kraliyet ailesinin tahtını sinema yıldızları almıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    2. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla modanın kalbi olan Avrupa, yerini Amerika’ya bırakır. İşgal altındaki Paris’e gidemeyen Amerikalı tüccarlar ve tasarımcılar çıkış yapmaya başlar. Sinema sektörünü de arkasına alan Amerika, seri imalata geçer. Fransız “Haute Couture” yerini, Claire McCardell gibi Amerikan tasarımcılara bırakır. Daha rahat, spor ve günlük giyime yönelik kıyafetler tasarlanır ve böylelikle Amerikan stili kendini göstermeye başlar. Savaş döneminde Avrupa’nın pek çok yerinde kumaş kısıtlamaları olur ve moda, rasyonel, karamsar bir hâl alır. Kadınların iş gücünde olması nedeniyle pratik, maskülen tasarımlar ve ucuz kumaşlar kullanılır. Malzeme kıtlığı “Make Do and Mend” akımını ortaya çıkarır. 1943’te New York moda haftası başlar. 1945’in savaş sonrası Paris’inde modanın yeniden doğuşunu müjdelemek ve Parisli “Haute Couture” evlerinin hünerlerini sergilemek amacıyla bir gezici moda tiyatrosu olan “Théâtre de la Mode” dünya turuna başlar. Bu tiyatroda ünlü Paris Couture tasarımcılarının kreasyonları minyatür modellere giydirilir. Modeller aksesuarlar dahil olmak üzere mükemmel bir şekilde hazırlanır ve Paris modasını tanıtmak için dünya turuna çıkarlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1950’lerde geniş omuz demode olur, kadınlarda omuz dekolteleri ön plana çıkar. Kadınlar bu yıllarda spora önem vermeye başlar, kısa saç modası yaygınlaşır. Kabarık ve kısa etekler 1960’larda gençlik trendleri arasında yer alırken, 1950’lerin sonu 60’ların başıyla birlikte moda dünyası gençlik ve alt kültürlerin etkisi altında kalır. James Dean ve Marlon Brando gibi aktörler isyan, deri ceket, denim pantolon gibi ögeleri moda dünyasına getirirler. Bu dönem aynı zamanda sıra dışı tasarımların zirve yaptığı dönemdir ve 1965’te Paco Rabanne, metal elbiseler tasarlayarak moda dünyasında sansasyon yaratır. Bu avangart modanın yansıması 70 ve 80’lerde metalik ve neon renkli kumaşlarla zirve yapacaktır. Bu akımın en ünlü ismi Twiggy takma adıyla ünlenen İngiliz model, oyuncu ve şarkıcı olur. 60’larda Londra’daki gençlik hareketinin kültürel ikonu ve önde gelen bir modeli olan Twiggy’nin tarzı hızla tüm dünyaya yayılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1970’lere gelindiğinde ünlü Japon modacıları, Avrupa’da doğu rüzgârı estirerek yeni bir sentez oluşturur. Bunlar arasında Mitsuhiro Matsuda’dan, Kenzo Takado’ya kadar birçok ünlü modacı vardır. 60’lardan 70’lere geçerken hazır giyim gitgide daha ulaşılır hâle gelir. Sentetik kumaşların kullanımı modayı daha da ucuzlatırken, bu dönemde “Hippie” etkisi modayı domine eder. 1970’lerde disko akımı moda olur ve bugün bile modası geçmeyen İspanyol paça, modadaki yerini alır. Saçlarda dalgalı modeller ön plana çıkmaya başlar, kadınlarda kabarık kloş eteklerin kullanımı ve aynı modele ve desene uygun saç bandanaları sık sık tercih edilen parçalar olur. Greece müzikali ruhunun rahatlıkla hissedildiği bu dönem 1980’lere kadar devam eder. Fosforlu, metalik ve cırtlak renkler sadece kadınların değil erkeklerin de rahatlıkla kullandığı renklerdendir. Kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması ile moda kavramı artık iyice önemli bir öge haline gelir. Sinema ve müzik dünyasının yıldızları moda ikonları olurken top model kavramı da hayatımıza girer. Moda dergileri yüksek satış trendleri elde etmeye başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    1990‘lı yıllara geldiğimizde kadınlarda ön plana çıkan kıyafetler; bol, geniş ve salaş kesim olur. İspanyol paça modası bu dönemde neredeyse etkisini yitirmeye başlar. Kabarık ve permalı saçları, röfleler süsler ve vücut hatlarını pek belli etmeyen geniş bel kesimli pantolonlar moda olur, vatkalar yeniden kullanılır. 90’lı yıllar globalleşen dünyanın karma ruhuna sahiptir ve canlı renklerle dolu bir dönem olur. Saçlardan kıyafetlere, aksesuarlardan makyaj stiline kadar uzanan moda, en renkli yıllarını bu dönemde yaşar. Neon renkler konusunda en iddialı kombinler yine 90’larda görülür. 2000’ler ise milenyum çağıdır ve internetin hayatımıza girmesiyle bambaşka bir hâl alır. Yönünü genelde geleceğe çeviren moda trendleri, 2000’lerle birlikte geçmişten ilham almaya başlar. Günümüz modasında retro, vintage gibi geçmiş dönem modasına ait elementlerin trend olduğu akımlar dikkat çekerken bu akım; 2000’ler modası yani “Years of 2 Thousand” olarak adlandırılır.

  • 8 Madde İle Yeşilçam’ın En Babacan İsmi Hulusi Kentmen

    8 Madde İle Yeşilçam’ın En Babacan İsmi Hulusi Kentmen

    Yeşilçam’ı Yeşilçam yapan oyuncularımızdan Hulusi Kentmen farklı mizaçta birçok baba karakterini, fabrikatörden hâkime birçok rolü başarıyla canlandırmış, Türk sinemaseverlerinin gönlünde ayrı bir yer edinmiştir. Bu listemizde, 1993 yılında kaybettiğimiz değerli oyucumuzu anmak istedik ve onu anlatan 8 madde hazırladık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Yeşilçam’ın sevilen oyuncusuna uygun görülen “Hulusi” ismi “gönlü temiz” anlamı taşıyordu. Kentmen’in ismi adeta pos bıyıkları ve sert görüntüsünün altında yatan yumuşak kalbini müjdeliyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    ah nerede

    1912 yılında Bulgaristan’da doğan Kentmen, ailesiyle beraber Türkiye’ye göç etti ve Türk Deniz Kuvvetleri’nde astsubaylık yaptı, profesyonel oyunculuk kariyerine ise ancak donanmadan emekli olduğunda başlayacaktı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Hulusi Kentmen de birçok büyük oyuncu gibi ilk önce tiyatro sahnelerinde yer aldı. Türk sineması izleyicilerinin yakından şahit olduğu oyunculuk serüvenine Hisse-i Şaiya oyunuyla adım attı, 1942 yılında ise beyaz perdeye geçti ve hayatının sonuna dek oyunculuğuyla sinemamızı şenlendirdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Hulusi Kentmen bir karakter oyucusuydu, birbirinden çok farklı, kuvvetli karakterleri başarıyla canlandırdı. Bahçıvanı da hakimi de fabrikatörü de aynı başarıyla oynayan Kentmen ilginç bir şekilde, birçok filmde oynadığı karakterlere kendi ismini verdi. Hatta bazı oynamadığı filmlerde bile duvarlarda portresi yer aldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Kentmen 1942 yılından 1988 yılına dek beş yüze yakın filmde oynadı. Kentmen’in oyunculuğu Türk sinemasını o kadar etkiledi ki halk arasında tatlı-sert erkek karakterlerini tanımlamak için “Hulusi Kentmen gibi” denmeye başlandı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    yeşilçam, baba

    Hulusi Kentmen birçok rolün hakkını başarıyla vermiş olsa da baba rolleriyle kalplere kazınmıştı. Özellikle Tarık Akan’ın babasını canlandırdığı filmler Yeşilçam’ın unutulmazları arasında yer aldı. Kentmen filmlerin başında katı yürekli olsa ve Osmanlı tokadının hakkını verse bile olay örgüsü içinde yumuşak kalpli tonton bir babaya dönüşür, izleyicilere duygusal anlar yaşatırdı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Hulusi Kentmen tam bir sanatçıydı, sinemanın ve tiyatronun yanı sıra fotoğrafçılık ve müzikle de ilgilendi. Hatta İzmir Fuar’ında Hülya Koçyiğit’in kadrosuyla beraber sahne aldı, keman çaldı parodiler sergiledi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    1993 yılında böbrek yetmezliğinden kaybettiğimiz Hulusi Kentmen’in Türk sinema seyircisinin gönlünde kurduğu taht aradan geçen yıllara rağmen hiç sarsılmadı. “ Yıllarca hep zengin, fabrikatör baba rolünü oynadım. İşin en acıklı kısmı ise bütün gün zengin baba rolünü oynayıp çekim bitiminde eve gitmek için soğukta, köşedeki durakta dolmuş beklemem olmuştur.” sözleriyle de akıllara kazanan Kentmen’i tüm bir ülkenin bu kadar benimsemesinin sebebi belki de bu samimi tavrıydı.

  • İTALYAN SİNEMASINDA ÖNE ÇIKANLAR

    Sinemaseverlerin üstüne uzun konuşmalar yapabileceği, Mussolini döneminden başlayıp yeni nesil film ve oyunculara kadar uzun bir hikâyesi olan İtalyan sinemasını, öne çıkan kişi ve filmlerle karşınıza getiriyoruz. Yer verdiğimiz notların içinde es geçmemeniz gereken ve evde keyifli vakit geçirmenizi sağlayacak filmler olduğu da aklınızda bulunsun.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    İtalyan sineması, 1900’lerin başında ilk adımlarını atmış ve sessiz sinema, Cinecitta Stüdyoları ile “beyaz telefon filmleri” dönemi, İkinci Dünya Savaşı sonrasında gelişen “yeni gerçekçilik akımı” gibi aşamalardan geçmiş, 1960-70’lerde ise altın çağını yaşamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İtalyan sineması genellikle yönetmenler ve filmleriyle anlatılır. Ünlü yönetmenlerinin birçoğu, dünya sinema tarihine de adını yazdırmış kişilerdir. Örneğin, 1912-2007 yılları arasında yaşayan Michelangelo Antonioni o isimlerin başında gelir. Özellikle İletişimsizlik Üçlemesi ismiyle bilinen Macera (L’avventura), Gece (La notte) ve Batan Güneş (L’eclisse) filmleri, yönetmenin İtalyan sinemasına katkısının görülebilmesi açısından önemlidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İtalyan sineması dendiği vakit akıllara mutlaka 1920-1993 yılları arasında yaşamış yönetmen Federico Fellini gelmelidir. Fellini’nin ünlü yapıtlarının başında, dilimize Tatlı Hayat olarak çevrilen La Dolce Vita gösterilebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Roma- Açık Şehir isimli yeni gerçekçi filmiyle sinema tarihinde kırılma noktası yaratan yönetmen Roberto Rossellini, kuralları çiğneyen yönetmen Pier Paolo Pasolini ve Çölde Çay, Küçük Buda, Paris’te Son Tango gibi filmlerin yönetmeni Bernardo Bertolucci İtalyan sinemasının büyük yönetmenleridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Özellikle 1948 yapımlı Bisiklet Hırsızları filmiyle tanınan Vittorio De Sica (1902-1974), İtalyan sinema tarihindeki diğer bir usta yönetmendir. Bisiklet Hırsızları’nın senaristliğini yapan Cesare Zavattini ise 25 filmde daha Vittorio De Sica ile çalışmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    İtalyan sineması, en az yönetmenleri kadar ikonik oyuncularıyla da öne çıkar. Claudia Cardinale, Anna Magnani, Isabella Rossellini, Ornella Muti gibi isimler ülke sinemasına adını çoktan yazdırmıştır. Şüphesiz ki İtalyan sanatçı Sophia Loren ikonik denince akıllara düşecek ilk isimlerdendir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Roberto Benigni, İtalyan sinemasının başyapıtlarından olan Hayat Güzeldir (La vita è bella) filminin Oscar ödüllü oyuncusu,  senaristi ve yönetmeni olarak İtalyan aktörler arasında birkaç adım öne çıkar. Tanıdık gelecek İtalyan aktörler arasında ise Marcello Mastroianni, Adriano Celentano, Bud Spencer gibi isimler sayılabilir.

  • EVİNİZDE KENDİ MÜZİĞİNİZİ YAPMAK İSTEMEZ MİSİNİZ?

    Evde kaliteli vakit geçirmenin bir yolu olarak size harikulade bir öneriyle geldik. Evinizde ritmi, melodisi size ait olan müzikler yapmak istemez misiniz? Şu an konuyla ilgili hiçbir bilginiz olmayabilir ama adım adım ilerlemenizi sağlayacak her türlü bilgiye internet ortamında ulaşmanız da mümkün. Kim bilir belki de aşağıdaki küçük öneriler de konuyla ilgili zihninizde bir ışık yakabilir ve harekete geçirecek motivasyonu size sağlayabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Ne kadar amatör olursanız olun masanızın başında veya yatağınıza uzanmış haldeyken hayalinizdeki müziği oluşturmanız mümkün. Kendi melodinizi yaratmak için ihtiyacınız olan tek araç ise bir bilgisayar veya bir akıllı bir telefon. Bu iki araçtan birine sahipseniz yapmanız gereken tek bir şey kalıyor, telefon veya bilgisayarınıza bir müzik prodüksiyon uygulaması indirmek…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Sözünü ettiğimiz müzik prodüksiyon uygulamaları Digital Audio Workstation kelimelerinin baş harflerinden oluşan DAW adı altında toplanıyor ve Ses Kayıt Programları, Dijital Ses İşleme Programları gibi isimlerle dilimize çevriliyor. Ücretsiz ve ücretli seçenekleri bulunan bu programlarla kendinize ait melodileri oluşturabiliyorsunuz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Bir akıllı telefon ve bir DAW yazılımı ile çocuğunuz ya da siz müzisyenliğe kolayca adım atabilirsiniz. Fakat bu işi biraz daha profesyonel biçimde yapmak istiyorum, dinleme kalitesini yükseltmek istiyorum diyorsanız o zaman bir odanızı veya odanızın bir köşesini “home studio (ev stüdyosu)”ya çevirmeyi düşünebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Ev stüdyosu kurmak için birtakım teknolojik araçlar edinmelisiniz fakat tam bu noktada konuyu nasıl ele alacağınız önem taşıyor. Örneğin gitar veya klavye çalıp şarkı söylemek istiyor musunuz? Cevabınıza göre ihtiyacınız olacak malzemeler çeşitlenebilir. Yine de minimal bir ev stüdyosu oluşturmak için bilgisayar, harici mikrofon ve kulaklık, ses kartı, enstrüman kablosu ve midi klavye yeterli olacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Eğer “ben elektronik gitar hatta bateri çalarak ses kaydetmek istiyorum” diyorsanız hem akustiğinizin iyi olması hem de komşularla karşı karşıya gelmemeniz için ses yalıtımı yapmanız son derece önemli. Aslında mikrofon kullanacaksanız bunu yapmanız neredeyse şart. İzolasyon için strafor ve köpük malzemeler kullanabilir, odanın zeminini tamamen halıyla kaplayabilirsiniz. Kalın perdeler, kanepe gibi büyük eşyalar da sesi odada hapsedeceği için izolasyona destek verecektir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Peki, siz gerçekte ne yapmak istiyorsunuz? Müzik üretmek mi? Kayıt yapmak mı? Yoksa müzik kaydınız var da miksaj ve mastering yapmak mı? Çıtayı daha da yükseltmek mümkün… Hepsinden önce bunlar arasındaki ayrımı öğrenmek, hangi DAW programının sizin ihtiyacınızı karşılayacağını anlayabilmek ve o programı nasıl kullanacağınızı bilmek için ücretli ve ücretsiz sunulan çevirim içi eğitimlerden faydalanabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Evde kendi müziğinizi yaparken bunu tüm aile bireylerini içine alan bir aktiviteye dönüştürebilirsiniz. Annenizle birlikte kayıt yapabilir, çocuklarınıza farklı bir uğraş olarak temel bilgileri verebilir, ortaya çıkan melodileri ortak besteniz olarak ailece dinleyebilirsiniz. Fakat daha önce de söylediğimiz gibi müziğinizi gönül rahatlığı ile yapabilmek için komşuları rahatsız etmemenin yollarını da düşünmelisiniz.

  • AGATHA CHRISTIE BİYOGRAFİSİ

    Shakespeare’den sonra kitapları en çok satılan ve İncil’den sonra en çok okunan yazar Agatha Christie… Polisiye hikâyelerinin ünlü kalemi, Mary Westmacott takma adıyla duygu yüklü aşk romanları yazarı Christie, en az kitapları kadar ilginç bir hayata sahip. Yazdığı kitaplar birçok kez dizi ve film olurken, tiyatro eserleri kesintisiz yıllarca en önemli sahnelerde temsil edilir. İstanbul’la da bağı bulunan dünyanın en ünlü yazarı Agatha Christie’nin hayatını yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Agatha Christie, 5 Eylül 1890’da İngiltere’de dünyaya gelir. Tam ismi “Agatha Mary Clarissa Miller Christie Mallowan” olan yazarın daha küçük bir çocukken bile sanatla iç içe geçen bir yaşamı olur. Annesi tarafından yazması için sürekli cesaretlendiren Agatha, çok genç yaşta kaybettiği babasının ölümünün ardından 16 yaşında Paris’e şan ve piyano eğitimi alması için gönderilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Paris’te kısa süre kaldıktan sonra müzik ile uğraşmak istemediğine karar veren genç Christie, çocukluğundan beri hayalini kurduğu ve kısa denemeler yazdığı edebiyatla iç içe günler geçirir. İlk edebi denemeleri duygusal konuların ağırlıklı olduğu hikâyeler olur. Disleksi olmasına rağmen sürekli kitap okuyan Christie, 1914’te 24 yaşında iken Albay Archibald Christie ile evlenir ve tekrar Fransa’da yaşamaya başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Fransa’da yaşamaya başladıktan sonra bolca dedektif öyküleri okuyan Christie, ilk polisiye romanı olan “Styles’daki Esrarengiz Olay” kitabını kaleme alır. Birçok yayınevi tarafından reddedilen eser, nihayet 1920’de “Bodley Head Yayınevi” tarafından kabul edilir. Bu kitap Agatha Christie’nin dedektiflik hikâyelerinden oluşan ünlü “Hercule Poirot” serisinin ilki olur. Hercule Poirot, Belçikalı kurgusal bir karakterdir ve Christie’nin daha sonraları kaleme alacağı edebiyatın ilk kadın dedektifi “Miss Marple” ile birlikte yazarın en ünlü kurgu karakterleri olur. Miss Marple, on iki romanda ve sekiz kısa öyküde; Poirot ise yazarın otuz üç romanında ve elli dört kısa öyküsünde boy gösterir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kısa sürede çok sevilen bir yazar haline gelen Christie, 1926’da ilginç bir olay yaşar. Tam 11 gün kayıplara karışan Agatha’dan hiç haber alınamaz. Günler sonra arabası bir göl kenarında ağaçlara çarpmış halde bulunur ancak genç yazar arabada değildir. Bir süre sonra bir otelde Mrs. Neele adıyla ortaya çıkan Christie, bu konu hakkında hiçbir açıklama yapmaz. O dönemde gazeteler birkaç olasılık üzerinde durur. Bunlardan ilki, yazarın geçici hafıza kaybı yaşadığı; ikincisi ise, dikkat çekmek için böyle bir senaryo ürettiği olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Christie, 1928’de eşinden boşanır ve iki yıl sonra eski bir tanıdığı olan Arkeolog Max Mallowan’ın Suriye ve Irak’taki kazılarına eşlik eder. Bu dönem yakınlaşan çift, evlenir. Yazarın en iyi eserleri arasında yer alan “Mezopotamya Cinayeti” ve “Nil’de Ölüm” gibi büyük yankı uyandıran kitapları bu anılarından ilhamla kaleme alınır. 56 senede 66 dedektiflik romanı yazan Christie, 1936’da Mary Westmacott adıyla dedektiflik hikâyeleri dışında da eserler üretir; yazdığı oyunlar New York ve İngiltere’deki önemli tiyatro sahnelerinde senelerce sahnelenir, ödüller verilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kendi hayatındaki gizemlerle de dikkatleri üzerine çeken Agatha Christie, Hercule Poirot’un gizemli bir cinayeti çözdüğü “Doğu Ekspresinde Cinayet”i İstanbul Beyoğlu’ndaki Pera Palas Oteli’nin 411 numaralı odasında kaleme alır. 1926 ile 1932 yılları arasındaki İstanbul ziyaretlerinde aynı otelin aynı odasını tercih eden Christie’nin ölümünün ardından ünlü film şirketi “Warner Bros.”, yazarın hikâyesini film yapmak ister. Ancak yazar hakkında yeteri kadar bilgiye sahip olmadıkları için bir medyumdan yardım almaya karar verirler. Tamara Rand isimli medyum, bu iş için yazarın ruhunu çağırmakla görevlendirilir. Medyum, kayıp 11 günün sırrının Pera Palace Hotel’de saklı olduğunu söyler. Bu çarpıcı iddianın ardından tüm dünyanın gözü, Agatha Christie’nin Pera Palace Hotel’de bulunan odasına çevrilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    411 numaralı oda artık tüm dünya tarafından merak edilir. Bir süre sonra söz konusu anahtar gerçekten de medyumun tarif ettiği yerde bulunur. Anahtarın bulunmasıyla birlikte otel yönetimi ve film şirketi arasında asla uzlaşılamayacak bir mücadele başlar. Bu mücadele asla bir sonuca varmaz ve bu olay çözülemeyen bir gizem olarak varlığını sürdürür. II. Dünya Savaşı’nda gönüllü olarak İngiltere’deki bir dispanserde görev alan Christie, 1971’de İngiltere’nin en yüksek unvanı olan “Britanya İmparatorluğu Kadın Komutanı” nişanı ile ödüllendirilir. 12 Ocak 1976’da da İngiltere’de hayata veda eder.

  • HİTİT İMPARATORLUĞU VE YEŞİL TAŞIN GİZEMİ

    Hititler, diğer adıyla Eti uygarlığı, M.Ö. 1650’den M.Ö. 1200’lere kadar Anadolu’da kurulan önemli bir uygarlıktır. Kendisinden sonra gelen medeniyetlere önemli izler bırakan Hitit halkı, Hint-Avrupa dillerinin bilinen ilk örneği olan Anadolu dilleri sınıfına ait Hititçe ve Luvice dillerini konuşmuş, hiyeroglif ve çivi yazısı kullanmış önemli bir medeniyet… Hititler, M.Ö. 3000’li yılların sonunda küçük gruplar halinde Kafkasya üzerinden Anadolu’ya göç etmiş ve zamanla yerli halk olan Hatti nüfusu ile kaynaşmıştır. Tarihi kaynaklarda “Bin Tanrılı Şehir” olarak söz edilen başkent Hattuşa’da saray ve tapınaklar, binlerce tablet, çoğu günümüze kadar oldukça sağlam kalmış olan anıtsal kapılar bulunur. Günümüze uzanan birçok eser ve yapı olsa da ibadet alanının ortasında bulunan yeşil taş halen gizemini korumaktadır. Yazımızda Anadolu’nun göbeğinden çıkan, komşularını ve kendisinden sonra gelen uygarlıkları hem dini hem politik hem de kültürel olarak etkileyen Hitit İmparatorluğu’nu ve yeşil taşın gizemini okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    M.Ö. 1200’lerde Mısır’da yapılan Kadeş Savaşı sonrası, Mısır Firavunu II. Ramses ile Hitit Kralı III. Hattuşili arasında imzalanan Kadeş Antlaşması, tarihteki ilk yazılı antlaşma olarak kayıtlara geçmiştir. Bu antlaşma, ilk uluslararası yazılı belge olması açısından çok önemlidir. Boğazköy, diğer adıyla Hattuşa, kazılarında bulunan kil tablet örneği, İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmektedir. Antlaşma metninin büyütülmüş bir kopyası ise New York’taki Birleşmiş Milletler binasında bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Hitit uygarlığına ait kayıt ve bilgiler, arkeolojik kazılara kadar yalnızca Eski Ahit’in bazı bölümlerinde geçmektedir. Ancak 19. yüzyılın ikinci yarısında yapılan arkeolojik kazılarla Hitit İmparatorluğu’nun ne kadar büyük bir medeniyet inşa ettiği gün yüzüne çıkmıştır. Fransız gezgin ve arkeolog Charles Texier, 1834’te ilk Hitit kalıntılarını keşfettiğinde bu kalıntıların ünlü tarihçi Herodot’un kitaplarında geçen “Pteria”ya ait olduğunu düşünmüştür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Hitit İmparatorluğu, Anadolu’da hâkim olan din, sanat ve kültürü oldukça etkilemiş, büyük boyutlarda anıtsal eserler inşa etmişlerdir. Mabetler, saraylar, sosyal yapılar, kaya ve yapılara uyguladıkları kabartmalar ile Anadolu’ya özgün eserler üreten Hititler, kendilerinden önce gelen veyahut komşu topraklarda filizlenen medeniyetlerden farklılaşmışlardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Hitit İmparatorluğu, M.Ö. 1200’lerde nedeni tam olarak bilinmese de yıkılmıştır. İmparatorluğun yıkılmasında çeşitli etkenlerin neden olduğu belirtilmektedir. Hititlerin son yıllarında tarihlenen yazılı kaynaklar, sefalet içinde olduğu belirtilen Anadolu’ya Suriye ve Mısır’dan büyük miktarlarda tahıl sevk edildiğini yazmaktadır. Aynı zamanda Anadolu’daki huzursuzluklar ve Suriye üzerindeki Hitit etkisinin azalması da Hitit İmparatorluğu’nun yıkılmasında neden ya da sonuç olarak gösterilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Gelelim gizemli yeşil taş meselesine… Hitit İmparatorluğu’nun başkenti olan Hattuşa, günümüzde Çorum Boğazköy sınırlarında yer almaktadır. Anadolu’da yüzyıllar boyunca önemli bir merkez olan Hattuşa, 1986’da UNESCO Dünya Miras Listesi’ne dahil edilmiştir ve özel koruma altındadır. Bu bölge, Çorum’un güneydoğusunda bulunan Sungurlu ve Boğazkale ilçesinin içinde kalmaktadır. Hitit İmparatorluğu’ndan kalan yeşil taş ise bu bölgede bin yıllardan beri durmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Hattuşaş antik kentini inşa eden Hititler, taş duvar konusunda ileri derecede gelişmiş bir toplumdur. İnşa ettikleri eserler taş işçiliği konusunda ileri seviyede olduklarını kanıtlarken, Hattuşaş ile özdeşleşen gizemli yeşil taş, bir zamanlar ibadet için inşa edilen “Büyük Tapınak” alanında bulunur. Uzmanlar gizemli taşın işlevi konusunda fikir birliğine varamasa da bazı arkeologlar bu taşın Kadeş Barış Antlaşması’ndan sonra Mısır firavunu II. Ramses’in bir armağanı olduğunu düşünür. Ancak buna dair herhangi bir kanıt henüz bulunmamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Oldukça pürüzsüz ve parlak olan bu taş, harika bir şekilde ışığı yansıtır. Bu yekpare yeşil taşın kente nasıl, ne zaman ve nereden geldiği henüz yanıtlanamamış olsa da bu alandaki arkeolojik çalışmalar 1907’den beri ara vermeden devam etmektedir. Hattuşa, tüm bu yönleriyle pek çok tarihi gizem içerir. Ancak kentteki hiçbir gizem “Büyük Tapınak” bölgesinde yer alan koyu yeşil renkteki büyük kaya parçası kadar şöhrete sahip değildir. Günümüzde yerel halk bu taşı dilek taşı olarak kullanmaktadır. Taşın türü henüz bilinmezken, yılan taşı ya da yeşim taşı olduğu düşünülmektedir. Bölgenin jeolojik yapısında bu tip taşlara rastlanırken, böylesine büyük bir taşın tek parça halinde günümüze ulaşması uzmanları şaşırtmaktadır. Bu antik kenti merak edenler ise surlarla çevrili 6 km’lik ören yerini ziyaret edebilir, Anadolu’da köklü izler bırakmış bu medeniyete ait yeşil taşı, anıtsal kapıları, yapı ve heykellerini görebilir.