Kategori: Kültür/Sanat

  • OSMANLI’DAN GÜNÜMÜZE RAMAZAN GELENEKLERİ

    Osmanlı İmparatorluğu, derin izler bırakan kültürel zenginliğiyle pek çok geleneği ve değeri günümüze yansıtmaya devam ediyor. Ramazan ayının başladığı bu günlerde, nesilden nesile aktarılarak toplumsal birliği ve dayanışmayı pekiştiren; aynı zamanda kültürel mirasın korunmasına da katkı sağlayan, kök salmış ve hâlâ önemli bir yere sahip olan Ramazan geleneklerini listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Cami Minarelerinde Mahyalar ” title_font_size=”13″]

    Camilerde kandil yakma geleneği İslamiyet’in ilk yıllarından itibaren varlığını sürdürse de minarelerde kandil yakılması yalnızca Osmanlı’ya has bir gelenektir. Ayet, hadis veya gül, ay gibi motifleriyle şehri aydınlatan mahyalar, 16. yüzyıldan itibaren verdiği güzel mesajlarla insanları iyiliğe ve doğruluğa çağırmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İftar ve Sahur Şenlikleri ” title_font_size=”13″]

    Kurulan Ramazan çadırlarında toplanan halk, akşam ezanıyla birlikte patlatılan iftar topu ile çadırda dağıtılan iftariyeliklerle dua edip iftarını açar. Tüm gün tutulan orucun ardından afiyetle yenilen yemekler, kılınan teravih namazlarından sonraki mütevazı şenlikler, mahalle ahalisinin hoş sohbetleri sahura kadar devam eder. Osmanlı döneminden bu yana iftardan sonra sahur vaktine kadar Karagöz ve Hacivat gibi geleneksel kukla oyunlarımız hem çocukların hem yetişkinlerin keyifli vakit geçirmesi için meydanlarda sahnelenir. Ramazan’ın birlik ve beraberlik duygusu içinde çocuklar sokaklarda oyunlar oynar, yetişkinler ise ibadetlerini edip manilerle ve fasıllarla Ramazan ruhunu yaşarlar. Sahur vaktinde oruca niyetlenenler Osmanlı’dan beri İstanbul’da Feshane ve Sultanahmet civarında toplu sahur masalarında buluşur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İftarın Habercisi Ramazan Topları ” title_font_size=”13″]

    Bütün gün nefse hâkim olduktan sonra iftar zamanı geldiğinde orucu açmak için sabırsızlıkla beklenen ezan ve top atışları Osmanlı’dan bu yana süregelen geleneklerimizden biri. Şehrin güvenli bir noktasından, bir ay boyunca, akşam ezanı zamanında, iftar vaktinin geldiğini duyurmak için atılan iftar topu, cep telefonları yokken son derece önemliydi ve sesini duyurabildiği tüm evlerin iftar habercisiydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Zimem Defteri ” title_font_size=”13″]

    Osmanlı’da Ramazan’da hâli vakti yerinde olanlar hiç tanımadıkları yerlerdeki bakkal, kasap, manav vb. dükkânlara giderek veresiye defterindeki alacaklıların borcunu öderdi. Zimem defteri denilen bu gelenek, adını o dönemdeki alacak-verecek defterinden alır. Yardım edilen kişinin mahcup edilmemesi ve “sağ elin verdiğini sol el bilmemeli” öğüdüyle yapılırdı. “Zimem defteriniz var mı?” diye soran kişi kendi imkânı ölçüsünde defterdeki yapraklardan bir kısmını veya defterin tamamını satın alarak bu kişilerin borcunu öderdi. Ne ödeyen kimin borcunu ödediğini ne de borçlu borcunu kimin ödediğini bilirdi. Bakkalın uygun bulunan bir yerine yazı asılır, mahallenin borçlarının silindiği haber verilir, kimse de utandırılmazdı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ramazan Pidesi ” title_font_size=”13″]

    Damak tadına göre yemek menüsü değişse de iftarın vazgeçilmez lezzeti olan Ramazan pidesi, tüm ay boyunca uzun kuyruklar pahasına sofralardaki yerini alır. İftar zamanı yaklaştıkça sokağı saran enfes kokusuyla Ramazan ayının en hatırda kalan sembolü olan pideler Osmanlı’dan bu yana sadece bu aylara özel olarak pişirilir. Ramazan aylarında Sultan’ın isteğiyle pişirilen ve halkla paylaşılan pidelerin yapımı normal ekmeğe göre daha zahmetlidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Diş Kirası ” title_font_size=”13″]

    Osmanlı döneminde iftar saati kapıyı kim çalarsa geri çevrilmezdi. Büyük konaklarda hem zenginler hem de ihtiyaç sahipleri için sofralar kurulur, iftarın ardından ev sahibi yemeğe gelen misafirlerine diş kirası ismi altında hediyeler sunardı. Hâli vakti yerinde aileler görece yoksul ve yardıma muhtaç aileleri evlerine özellikle iftara davet eder; çocuklara altın ve gümüş akçeler verilirdi. Mütevazı keselerde yerleştirdikleri hediyeleri gösterişsizce misafirlerine ikram etmek usuldendi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tekne Orucu ” title_font_size=”13″]

    Küçük çocukları İslam dininin şartlarından olan “oruç tutmaya” alıştırmak için tekne orucu tutmaları sağlanırdı. Öğle vaktine kadar yarım günlük bir oruçla iradelerini sınayan çocukların azimlerini ödüllendirmek için küçük hediyeler vermek de adettendi. Böylece çocukların dini kaidelere ve geleneğe yabancı kalmamaları, ayrıca Ramazan’ın önemini anlamaları sağlanırdı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ramazan Alışverişi ve Temizliği ” title_font_size=”13″]

    Ramazan ayında ev halkını tatlı bir telaşe alır, evin hem Ramazan hem de bayram boyunca tertemiz olmasına dikkat edilir. Özel günlerde kullanılan tabaklar, bardaklar, çatal ve kaşıklar ortaya çıkarılır. Mütevazı Ramazan sofralarında besleyici yemek ve ikramlar için semt pazarından alışveriş yapılır; börekler, sarmalar ve yöresel yemekler hazırlanarak aynı masada ortak değerleri paylaşmanın keyfine varılır.

  • FANTASTİK EDEBİYAT YAZARI JRR TOLKİEN’İN ESERLERİNİN PERDE ARKASI

    FANTASTİK EDEBİYAT YAZARI JRR TOLKİEN’İN ESERLERİNİN PERDE ARKASI

    Fantastik edebiyat yazarı olmadan önce dil bilimci bir profesördü Tolkien. Mutlu bir evlilik yapmış, dört çocuğu olmuş, karısının vefatından sonra ancak iki yıl yaşayabilmiş, 1892’de başlayan yaşamı 1973 yılında sona ermişti. Tolkien, son derece zengin olan hayal dünyasıyla erişilmesi zor kurgulara imza atmış ve dünyanın en çok okunan ikinci kitabını, yani Yüzüklerin Efendisi’ni yazan kişi olmuştu. Kitaplarının uyarlandığı filmler de tüm dünyada yine erişilmesi zor bir etki yaratmakta gecikmedi. Bunlar, yazar hakkında bilinenlerdir fakat kitapları hakkındaki şu detaylar pek de bilinmez…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Hobbit, JRR Tolkien’in yıllarca zihninde kurguladığı Orta Dünya’yı 1937 yılında ilk kez okuyucu karşısına çıkardığı eseridir. İngiliz dili ve edebiyatı profesörü olarak yazdığı bu masal kitabı bazı çevrelerde şaşkınlık ve eleştirilere sebep olduysa da övgü ve ödül toplamakta gecikmemiştir. Tolkien’in tüm Orta Dünya kitaplarının anlatıcısı olan Bilbo Baggins karakteri Hobbit kitabında ana karakterdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Tolkien, Yüzüklerin Efendisi’ni, Hobbit’in popülerleşmesinden etkilenen yayıncısının bir devam serisi istemesi üzerine yazmaya başladı ve tamamını 12 yılda, 1949 yılında bitirebildi. Yüzük Kardeşliği, İki Kule ve Kralın Dönüşü isimleriyle üç cilt olarak yayımlandı. Tolkien’in el yazısıyla 9250 sayfa tutan eser bugün Marquette Üniversitesi’nde sergileniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Silmarillion kitabı ise Hobbit ve Yüzüklerin Efendisi’nden de önce gelir. Yazarın, ırkların dünyaya gelişinden karakterlerin hikâyelerine kadar kurguladığı Orta Dünya’nın arka planını anlatır. Fakat Tolkien hayattayken kitaplaşmamış, ölümünden sonra oğlu tarafından tüm notlarının bir araya getirilmesiyle yayınlanabilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yüzüklerin Efendisi ismi, hikâyenin kötü karakteri olan ve Karanlıklar Lordu olarak da bilinen Sauron’u işaret eder. Orta Dünya’ya hükmedebilmek için tüm Güç Yüzükleri’ni yönetebilecek Tek Yüzük’ü Hüküm Dağında bizzat döverek yapan Sauron karakteri, Hobbit, Silmarillion, Hurin’in Çocukları kitaplarında da yer alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Tolkien’in Hobbit’ten de önce, 1910 yılında yazmaya başladığı Hurin’in Çocukları taslaklar halinde kalmış, kitaplaştırılamamıştır. Yazarın 1971’deki ölümünün ardından oğlu Christopher Tolkien, yıllarca babasının notları üzerinde çalışmış ve Orta Dünya tarihinden bir bölümü anlatan kitabı 2007 yılında okuyucuyla buluşturmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    JRR Tolkien, tüm detaylarıyla kurguladığı Orta Dünya evreninin haritalarını da oluşturmuştur.  Rohan, Gondor, Mordor ülkelerini, Ithilien ormanlık alanı gibi yerleri çizerek zor bir kurgusu olan kitaplarında okuyucuya bu haritalarla rehberlik etmiştir. Haritaları bazen de en küçük oğlu Christopher çizmiş ve üstüne CJRT imzasını atmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Tolkien’in en son yayınlanan (2016) eserlerinden biri Beren ve Luthien’in Hikâyesi’dir. Bu kitapta ölümlü insan Beren ve ölümsüz elf Luthien’in aşkı anlatılır. Bu karakterler Yüzüklerin Efendisi, Silmarillion kitaplarında da geçmektedir. Bazı sahnelerde Tolkien’in karısı Edith ile olan ilişkisinden ilham aldığı söylenir. Yazar epik şiir ve öykü olarak sürdürdüğü bu hikâyeyi tamamlayamamış, ölümünden çok sonra yine oğlu Christopher Tolkien’in çalışmalarıyla yayımlanabilmiştir.

  • 6 Madde İle Türk Seyirlik Oyunları

    6 Madde İle Türk Seyirlik Oyunları

    Dünya tiyatrosu bugünkü konumuna pek çok aşamalar ve zorluklardan geçerek ulaşabilmiş. Ülkemizdeki yolculuğunda da adım adım ilerleyen tiyatronun bugünlere ulaşabilmesinde Güllü Agop’tan Şinasi’ye, İsmail Dümbüllü’den Muhsin Ertuğrul’a pek çok ismin emeği bulunuyor. 27 Mart günü bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de “Tiyatro Günü” olarak kutlanırken sizi listemizle daha eskilere götürecek ve modern tiyatro öncesinde yüzyıllarca sergilenen seyirlik oyunlarımızdan 6 madde ile söz edeceğiz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Meddah sözlükte, “Taklitler yaparak, hoş hikâye anlatarak halkı eğlendiren sanatçı.” şeklinde açıklanıyor. Asırlar boyu Türkler arasında büyük ilgi gören meddah ve sergilediği gösteri için “tek kişilik tiyatro” da diyebiliriz. Halk arasında dolaşarak hikâyeleri canlandıran meddahlar sonunda “kıssadan hisse” çıkarır ve sürçülisan etme ihtimali olabilir düşüncesiyle özür dilerlerdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    El kuklası, bir tezgâh altından yönetilen ya da iple veya telle yukarıdan yönetilen kuklalar… Kukla, Anadolu’ya Orta Asya’dan gelmiştir ve Türk seyirlik oyunlarının en eskilerindendir. Daha önce suret, hayal, kolkorçak gibi başka isimlerle anılırken kukla adına 17. yüzyılda rastlanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Karagöz, deriden kesilen ve insan, hayvan, eşya şeklinde biçimlendirilen nesnelerin ışıklandırılmış “ayna” denen perdeye yansıtılmasıyla oynanan bir gölge oyunudur. Hayali ismi verilen sanatçıların oynattığı Karagöz’de diğer ana karakter Hacivat olurdu ve çelebi, zenne, tuzsuz delibekir, acem, laz, matiz gibi yan karakterler de yer alır. Karagöz özellikle 17. yüzyıldan sonra yaygınlık göstermiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Orta oyunu adının 1834 tarihli bir belgede geçtiği görülmektedir. Etrafı izleyenlerle çevrili iken doğaçlama sergilenen orta oyununda Kavuklu ve Pişekâr isminde iki önemli karakter yer alır. Özellikle yöresel ağız taklitleri ve mesleki taklitlere yer verilen orta oyunu seyircileri güldürmeyi esas alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Tuluat sözcüğü Arapçadan gelir ve karşılığı “doğaçlama”dır. Tuluat seyirlik oyunu da yazılı bir metne dayanarak değil, kaba bir kurgunun içi oyuncular tarafından tamamlanarak oynanan sahne sanatı demektir. Tuluatın geçmişteki en önemli temsilcilerinden biri İsmail Dümbüllü idi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Hokkabaz zaman zaman filmlerde rastladığımız ama günümüzde ne izi ne tozu kalmış seyirlik oyunlarımızdandır. Oyun içinde bazı nesneler üzerinden hareketle hokkabaz ve yamağı arasında geçen söz oyunları bulunur. Hokkabazın elinde bir de şakşak vardır. Yamak ise, hokkabazın hilesini çözmeye çalışan kişidir. Üç küçük topun hangi kaplar içinde olduğu ya da olmadığı üzerinden diyalog gelişir.

  • GEÇMİŞTEN GELECEĞE TÜRK KÜLTÜRÜNDEKİ ZANAATLAR

    Kültür, bir toplumun benzersiz niteliklerini yansıtan ve kuşaktan kuşağa aktarılan bir hazinedir. Türkiye’nin zengin kültürel mirası bu toprakların estetik anlayışının, sanatının ve el işçiliğinin en güzel örneklerini sunar. Yazımızda Türk kültürünün zenginliklerini yansıtan el sanatlarının en nadide örneklerini listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Telkâri” title_font_size=”13″]

    Bilinen en eski sanatlardan olan telkârinin kökeni, Orta Doğu’da M.Ö. 3000’lere kadar uzanır. Tamamen elle yapılan bu sanat, altın ve gümüş tellerin ince bir işçilikle, ustaların hünerli ellerinde şekillenerek zarif birer sanat eserine dönüşür. Ocakta eritilen maden, çubuk hâline getirilmek için kalıba dökülür ve çelikten yapılmış “hadde’’ denilen araçtan geçirilir. Maden, bu tekrarlar sırasında sertleşir ve ardından sabırla tavlanır. Elde edilen teller kendi etrafında oval veya yuvarlak şekillerde sarılır. 15. yüzyıldan bu yana Mardinli zanaatkârların hünerli ellerinden çıkan saç teli kalınlığında gümüş ve altın el işi takılar ve süslemeler, geleneksel değerlerimiz arasındaki en kıymetli hazinelerden sayılıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Minyatür Sanatı” title_font_size=”13″]

    Türkiye, İran, Pakistan, Suudi Arabistan, Azerbaycan gibi farklı ülkelerde ustalıkla yapılan ve kendine has bir resim biçimi olan minyatür sanatı, bir dönem el yazması kitaplardaki metni görselleştirmek için sıklıkla kullanılıyordu. Metinde yer alan bilgileri daha açık hâle getiren minyatür sanatında sanatçı, işlenen temanın barındırdığı olayları ve manzaraları minik figürler ile ustalıkla görselleştirirken; Osmanlı döneminde bu sanat kendine has eserlerini üreterek “Osmanlı minyatürü” olarak adlandırılan özgün bir forma ulaşmıştır. Fatih Sultan Mehmet’in bu sanata olan ilgisi gelişiminde önemli rol oynarken Kanuni Sultan Süleyman’a kadar olan dönemde Osmanlı minyatürünün ilk özgün eserleri ortaya çıkmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kündekâri Sanatı” title_font_size=”13″]

    Ata yadigârı kündekâri sanatı, yüzlerce ahşap parçanın çivi ve tutkal kullanmadan bir araya gelmesiyle yapılıyor. Sekizgen, beşgen, yıldız gibi geometrik şekillerde kesilmiş küçük ahşap parçalarının birbirine geçirilip sıkıştırılmasıyla düz yüzeyler oluşturmayı amaçlayan bir tekniktir. Kündekâri, aslında tek parça ahşapta nem ve ısı değişikliği sebebiyle oluşan eğrilme ve form değişiklikleri önlemek için ortaya çıksa da ustaların ürettikleri eserler ahşabın sanata dönüşmüş hâlidir. Kündekâri sanatında tercih edilen ağaç türleri öncelikle ceviz, meşe, şimşir, armut, abanoz ve gül ağacıdır. Zanaatkârına “kündekâr” denilen bu sanat, Selçuklu döneminden bu yana sivil mimaride kapı, pencere kanatları, dolap kapağı, sütun gövdesi ve başlığı, saçak, tavan, kiriş ve korkuluk gibi birçok yerde kullanılmıştır. Dini yapılarda ise kapı, pencere, dolap kapağı, minber, mihrap, vaiz kürsüsü, Kur’an mahfazası, çekmece, mezar sandukası gibi parçalarda karşımıza çıkar. Kündekâri sanatının en güzel işçiliğini 14. yüzyılda inşa edilen Ankara’daki Ahî Elvan Camii’nin minberinde, 15. yüzyılda inşa edilen Merzifon Çelebi Sultan Medresesi’nin dış kapısı ile Konya’daki Alâeddin Camii minberinde görmek mümkündür. Bu minber, Selçuklu ahşap işçiliğinin en zarif örneklerinden biridir. 1155’te yapılan eserin ustası Ahlatlı Mengim Begi, abanoz ağacını hiç çivi kullanmadan tamamlamıştır ve dokuz asırdır sapasağlam ayaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Katı’ Sanatı” title_font_size=”13″]

    Kökeni Osmanlı İmparatorluğu’na kadar uzanan katı’ sanatı, Türklerin el işi geleneğinde önemli bir yere sahiptir. Özellikle Anadolu’nun çeşitli köylerinde ve şehirlerinde ustalar tarafından titizlikle icra edilen katı’ sanatı, dokuma ürünlerine estetik bir dokunuş katmayı hedefler. İnce bir ipek, yün veya pamuk iplik kullanılarak yapılan bu süsleme tekniği, simetrik desenler ve canlı renklerin ustalıkla birleştirilmesi ile öne çıkar. Özgün ve detaylı desenleriyle dikkat çeken bu sanatta geometrik motifler, çiçek desenleri, yazılar ve semboller ustalıkla kumaşa işlenir. Ustalar; kalıplar, ip ve kumaşın uyumunu sağlayarak estetik bir bütünlük oluşturur. Renk uyumu ise sanatçının iç dünyasının yansımasıdır. Katı’ sanatı desenlerinin her biri, anlatılmak istenen bir hikâyeyi veya sembolik bir anlamı temsil eder. 16. yüzyılda şair, yazar ve tarihçi Gelibolulu Mustafa Âlî Efendi’nin “Menâkıb-ı Hünerveran” adlı kitabındaki katı’ sanatı, ilk ve en önemli eserlerden biri olarak kabul edilir. Önemli katı’ sanatkârları arasında Şeyh Muhammed Dost, Sengi Ali Bedahşi ve Muhammed Bakır yer alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Lüle Taşı İşleme Sanatı ” title_font_size=”13″]

    Lüle taşı işleme sanatı, Eskişehir’de köklü bir geleneğe sahip olan bir el sanatıdır. Eskişehir’in çevresinde bulunan bir doğal taş türü olan lüle taşı, milyonlarca yıl süren doğal bir oluşum sürecinin sonucunda oluşur. Lüle taşı işleme sanatı, bu taşların el işçiliği ile ustalıkla işlenerek istenilen forma ulaşmasıyla icra edilir. Sonrasında lüle taşı parçası cilalanır ve pürüzsüz bir yüzey elde edilir. Ardından elmas veya sert metal aletler kullanılarak oyma ve kesme işlemleri yapılır. Ustalar incelikle ve dikkatle taşın üzerine motifler, desenler veya resimler işler. Lüle taşı işleme sanatı, bu hassas ve detaylı oyma işlemi ile gerçekleştirilen benzersiz desenler ve gravürlerle ün kazanmıştır. Yumuşak bir taş olmasına rağmen işleme süreci sırasında sert ve dayanıklı hâle gelir. Bu, ustaların ince detayları ustalıkla işleyebilmelerini sağlar. Hititler dönemine kadar uzanan bu sanat, mücevher ve süs eşyası yapımında kullanılmıştır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde ise altın çağını yaşayan lüle taşı işlemesi, aynı zamanda önemli kişiler için de sunulan bir hediyedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Keçecilik ” title_font_size=”13″]

    Keçecilik, yünün işlenmesiyle ortaya çıkan bir el sanatıdır. Dünya üzerinde birçok kültürde yer alsa da Orta Asya’da ortaya çıktığı düşünülmektedir. Türklerin Orta Asya’dan Anadolu’ya göçünden sonra bu topraklarda da işlenen keçecilik; Kayseri, Konya, Erzurum, Tokat ve Sivas gibi şehirlerde en güzel örneklerini vermiş ve hâlâ aktif olarak üretimi devam etmektedir. Keçecilik, yünün doğal liflerini birbirine geçirme yöntemiyle gerçekleştirilir. Yünlü malzeme doğal sabun ve suyla ıslatılır, ardından elle yoğrulur veya vurulur. Bu süreçte liflerin birbirine geçmesi sağlanır. Giyim eşyası, kilim, minder, çanta ve ayakkabı gibi günlük kullanım ürünlerinin yapımında görülür; keçe üzerinde yapılacak dekoratif süslemeler için düğme, boncuk ve ayna gibi farklı malzemeler kullanılabilir. Türk keçeciliği sadece bir el sanatı değil, aynı zamanda kültürel bir simge haline gelmiş; köy hayatı ve geleneksel yaşam tarzıyla bütünleşmiştir. Örneğin; yayla yaşamında keçeden yapılan çadırlar ve giysiler sıkça kullanılır. Hem fonksiyonel hem de estetik açıdan oldukça etkileyici olan keçeler doğal malzemelerin el emeği göz nuru işlenmesiyle ortaya çıkan benzersiz eserlerdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Edirnekâri Sanatı” title_font_size=”13″]

    Edirne şehrine özgü bir süsleme tekniği olan Edirnekâri, geometrik formların kullanıldığı, ahşap üzerine yapılan bir oyma sanatıdır. Edirne, Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti olduğu dönemde önemli bir kültür ve sanat merkezi olarak hizmet vermiş, en güzel ve özgün eserleri genellikle cami ve medrese gibi dini yapılarda kendini göstermiştir. Bu eserlerde ahşap minberler, mihraplar, kürsüler, sandukalar ve dolaplar Edirnekâri tekniğiyle süslenmiştir. Geometrik desenler, bitki motifleri ve hat yazıları gibi detaylarla süslenen eserler titizlikle işlenmiş ahşap oymalarıyla dikkat çeker. Birçok Edirnekâri eseri arasında en ünlüsü, Edirne Selimiye Camii’nde bulunan kürsüdür. Bu kürsü, İznik çinisi kaplama, kalem işi süslemeler ve ahşap oymalarla zenginleştirilmiş bir şaheserdir. Selimiye Camii’nin mimarı Mimar Sinan’ın bu eseri, Edirnekâri sanatının en özgün ve başarılı uygulamalarından biri olarak kabul edilir.

  • Klasik Müziğin Ülkemizdeki 7 Kadın Temsilcisi

    Klasik Müziğin Ülkemizdeki 7 Kadın Temsilcisi

    Klasik müzik ile yeni yeni buluştuğumuz yıllarda müzik eğitimi almaları için yurt dışına gönderilen kızlarımız vardı. Onlar sadece aldıkları eğitimle değil; azimleri, çalışkanlıkları, cesaret ve dirençleriyle klasik müziğin doğduğu topraklara bile isimlerini kazıdılar. Gün geldi unutulmuş besteleri hatırlattılar, gün geldi baştan başa dolaştıkları öz yurtlarını yeni bir türle tanıştırdılar. Kimi aramızdan ayrıldı, kimi müziği bıraktı, kimi ödülden ödüle koşuyor…  Ve hepsi zihinlerimizde bizim harika kızlarımız olarak yaşıyor. Şimdi, hemen burada, içlerinden 7 isimle buluşturuyoruz sizi…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İlk adımların sahibi Semiha Berksoy” title_font_size=”13″]

    1910 doğumlu sanatçı, devlet bursu ile gittiği Berlin Devlet Yüksek Müzik Akademisi Opera Bölümünü birincilikle bitirmişti. İlk Türk kadın opera sanatçımız aynı zamanda Avrupa’da sahne alan ilk Türk opera sanatçısıydı. 1934 yılında ilk Türk operası Özsoy’da başroldeydi. Ankara’da ilk profesyonel opera gösterisi 1941 yılında gerçekleşen Tosca operasıydı ve Semiha Berksoy burada ünlü Alman sanatçı Karl Ebert yönetiminde oynadı. 1946’da Karl Ebert’le birlikte Ankara Devlet Operasının kuruluşunda görev aldı. 1999 yılında ‘New York City Lincoln Center’da arya söylediği sırada 89 yaşındaydı.  94 yaşında hayata veda eden sanatçı babasının konservatuarı bırakmasını telkin ettiği mektuba 18 yaşında iken şu cevabı yazmıştı: “Benim ruhumu sürükleyen, bende alev haline geçen bir şey var; o da sanat aşkıdır, bunu bilesiniz… Ölsem de mezarımda selvi ağaçları söyler.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İdil Biret’in harikalarla dolu sanat hayatı ” title_font_size=”13″]

    Müzik konusunda özel yeteneği olan çocukların devlet bursuyla yurt dışında eğitim görmelerini sağlayan “Harika Çocuklar Yasası”nın çıkarılma nedenlerinden biriydi İdil Biret. Müzik alanında harika bir çocuktu çünkü piyanosunda Bach girişlerini çalmaya başladığında henüz 4 yaşındaydı. 8 yaşında Paris Radyosunda ilk konserini verdi. 15 yaşında ilgili dallarda Paris Ulusal Konservatuarını birinci olarak bitirdi. Amerika’dan Rusya’ya Tokyo’dan Fransa’ya verdiği yüzlerce konserle ve aldığı ödüllerle müzik hayatı hep başarılarla devam etti. Dahi dedirtecek kadar iyi bir belleğe sahipti, bu niteliği ona “dünyanın en geniş repertuvarlı piyanisti” ünvanını da getirmekte gecikmedi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Geleceğin keman virtüözlerinin buluştuğu isim Suna Kan ” title_font_size=”13″]

    Adına yasa çıkarılan iki çocuktan biri Suna Kan’dı. Ankara Devlet Konservatuarında okurken verdiği ilk resitalinde harika bir çocuk olduğu görüldü ve Paris’e gönderildi. Birincilikle bitirdiği okulun ardından uluslararası yarışmalarda dereceler kazandı. Ülkesine döndüğünde Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasında solist ve başkemancı olarak görev aldı. Ulvi Cemal Erkin’den Ahmet Adnan Saygun’a Türk bestecilere ait repertuvarın önde gelen keman yorumcularından biri oldu. 2017 yılında rahatsızlığından ötürü “Kemanın kutusunu bu dünyadan gidinceye kadar kapattım.” açıklamasını yapan sanatçının adı Ankara Devlet Konservatuvarlılar Derneğince uluslararası keman yarışmasına verildi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Pekinel Kardeşler Anadolu’daki “harika çocuklar”ın peşinde ” title_font_size=”13″]
    türk klasik müzik sanatçıları

    Dünyaca ünlenmiş tek yumurta ikizleri Güher ve Süher Pekinel ilk piyano eğitimlerini annelerinden almış, henüz 6 yaşında dönemin cumhurbaşkanı önünde konser vermişlerdi. Türkiye’de aldıkları eğitimin ardından 1963 yılında devlet bursu ile Fransa’ya giden sanatçı kardeşler Almanya ve Amerika’da eğitimlerini devam ettirdiler. Dünyanın dört bir yanında ünlü orkestralar ile konserler verdiler. Birlikte sahne aldıklarında birbirlerini görmeyecek şekilde konumlanan piyanistler ödüllerle dolu uluslararası kariyerlerinde sosyal sorumluluk projelerine büyük yer ayırıyorlar. Anadolu’da keman virtüözü olabilecek “harika çocuk”ların arayışına girdikleri bir projeyi şöyle açıklamışlardı: “Yüksek yeteneğe sahip ve ne yapacağını bilemeyen çocukları alıp kanatlandırmayı ve doğru kanallara doğru yönlendirmeyi hedefliyoruz.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1000 yılın Türkleri arasında Leyla Gencer ” title_font_size=”13″]

    1950 yılında başlamıştı kariyeri… Ankara Devlet Operasındaki resitallerini izleyenler arasında Tito da vardı Şah Rıza Pehlevi de, Harry Truman da vardı Kral Hüseyin de… Türkiye ile İtalya arasında “Kültür Antlaşması” imzalanmıştı ve Roma’ya ilk defa bu kapsamda 1953 yılında bir konser vermek için gitti. Bundan sonra dünyada Leyla Gencer rüzgârı esmeye başladı. Yeteneği ve azmi sayesinde La Traviata Operasında Maria Callas’ın rolünü aldı, efsanevi La Scala Tiyatrosunda sahneye çıktı, Toscanini hayatını kaybettiğinde cenazesinde Verdi’nin Requiem’ini seslendiren soprano ses de o oldu. Büyük klasik bestecilerin hiç sahnelenmemiş eserlerinde oynadı, Batılı bestecilerin kendi halklarının unuttuğu bestelerini seslendirdi. Darphane Müdürlüğü tarafından “1000 Yılın Türkleri Özel Koleksiyonu”nda adına gümüş hatıra para basılan kişiler arasındaydı. Ankara Opera Sahnesi önündeki anıtına bakan herkesin ortak fikri heykeli dikilecek bir sanatçı olmasıydı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İlk konserini Çocuk Esirgeme Kurumu yararına 10 yaşında veren Ayla Erduran” title_font_size=”13″]

    Saray Sineması’nda 10 yaşında kemanıyla verdiği ilk konserinde bütün eserler bitene kadar gözlerini kapalı tutmuş, son eserin bitişiyle gözlerini tekrar açtığında ise o sahneyi bir daha unutamamıştı. Salonu dolduran seyircilerin hepsi karşısında ağlıyordu; bundan sonraki bütün konserlerini gözlerini kapatarak verdi. Ayla Erduran Paris Ulusal Konservatuarında öğrenim gördü ve dünyaca ünlü keman öğretmenlerinden eğitimler aldı. Ulvi Cemal Erkin’e ait keman konçertosunu bestecisi yönetiminde Brüksel’de Belçika Kraliçesi Elizabeth’in de katıldığı bir konserde çaldı. Anadolu’dan Orta Doğu’ya, Amerika’dan Afrika’ya verdiği konserlerde insanlara hem klasik batı müziğinin hem de Türk bestecilerin eserlerini taşıdı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Verda Erman 70 yıllık hayatına yüzlerce konser sığdırdı ” title_font_size=”13″]

    1948 yılında çıkarılan “Harika Çocuklar Yasası”nın kapsamı 1956 yılında 6660 sayılı yasa ile genişletilmişti. Yeni yasanın adı “Güzel Sanatlarda Fevkalade İstidat Gösteren Çocukların Devlet Tarafından Yetiştirilmesi Hakkında Kanun” oldu ve bu kapsamda keşfedilen çocuklardan biri de geleceğin piyano virtüözlerinden olan Verda Erman’dı. 1957 yılında eğitim almak üzere Paris’e gönderildi. Ülkesine geri döndüğünde Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasının solist sanatçısı oldu. Dünyanın dört bir yanında ünlü orkestralarla birlikte övgüyle söz edilen yüzlerce konser verdi. 70 yaşında hayata veda ettiğinde hiçbir zaman geri çevirmediği hayır konserleriyle de adından söz ettirdi.

  • El Emeği Göz Nuru 10 Maddede Çeyiz Geleneği

    El Emeği Göz Nuru 10 Maddede Çeyiz Geleneği

    Evlenecek çiftlerin kuracakları aile birliğine katkıda bulunmak, gençlerin maddi yükünü azaltmak amacıyla kızın veya kız tarafının yeni evine ve akrabalarına getirdiği çeşitli hediyelere çeyiz denir. Yüzyıllardır devam eden çeyiz kültürü zaman içinde değişiklikler geçirmiş ama kültürümüzden asla silinmemiştir. Geçmişten günümüze çeyiz geleneğinin en can alıcı noktalarını ortaya koyan 10 maddeyle karşınızdayız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Geçmişten Gelen Çeyiz Geleneği” title_font_size=”13″]
    gelin

    Çeyiz geleneğinin Orta Asya’da çok uzun zamandır devam ettiği bilinmektedir. Moğollar, Hun Türkleri, Selçuklular da çeyiz hazırlıyorlardı. Tabi ki o zamanlar hazırlanan çeyiz; kemer, yün, keçe ve deriden kaftan, giysi, çizme, torba gibi eşyalardan meydana geliyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Oğlan Beşikte Kız Çeyizde” title_font_size=”13″]
    gelin, düğün, evlilik

    Kız çocuğu olan anneler çocukları daha okul çağına gelmeden çeyiz düzmeye başlar. Her alışverişe çıkışta kızın çeyizine bir şeyler bakılır, yıllar içinde en güzel işlemeler, danteller, en kaliteli havlular çeyiz sandığına eklenir. Anneler zaman zaman alışverişin dozunu kaçırınca da “Evet yaptım ama bir sor neden yaptım? Kızımız elin evinde mahcup olmasın diye yaptım. Ele güne karşı mahcup olmayalım diye yaptım.” şeklinde evin babasına mağrur ama boyun bükerek kendini savunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çeyiz Sandığı ve Çeyiz Bohçası” title_font_size=”13″]
    gelin, düğün, evlilik

    Yıllar içinde itina ile oluşturulan çeyizlikler bir sandık veya bohçada, arasına naftalinler, lavanta torbaları koyularak biriktirilir ve evin kızının mürüvvetini bekler. Ama tüm tarih kitaplarının ve pop şarkılarının da yazdığı gibi bazen büyük aşklar aileler tarafından onaylanmaz ama aşıklar yine de beraber olmadan yaşamayı düşünemez. Bu durumda her şeyi ardında bırakarak sevdiğine giden kız giderken tek bir şeyden vazgeçemez: Mirası, onuru, el emeği göz nuru çeyiz bohçası… Aşkı için her şeyden vazgeçenleri anlatırken “Bohçasını aldı gitti.” denmesinin kökeni de işte bu vazgeçilemeyen çeyiz bohçasından gelir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bohça Atma” title_font_size=”13″]
    gelin, düğün, evlilik

    Eğer evlenecek çiftin arası bozulursa yani nişan atılırsa, kız tarafından alınan çeyiz de geri verilir. Nişan atmanın bir diğer adı da bohça atmadır. Bu deyim bile çeyiz bohçasının evlilik sürecinde ne kadar önemli olduğunu gösterir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çeyiz Sergileme” title_font_size=”13″]
    gelin, düğün, evlilik

    Çeyizin hazırlanması kadar sergilenmesi de geleneğin önemli bir kısmıdır. Eskiden Anadolu’da 40 gün boyunca sergilenen çeyiz günümüzde bir günlüğüne sergilenir. Kızın ve kız tarafının tüm hünerlerinin ele güne sergilendiği bu aşamaya, çeyiz açma, çeyiz hamamı, sandık çıkarma, ipe atma gibi isimler de verilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kızı Büyümüş, Anası Uyumuş” title_font_size=”13″]
    gelin, düğün, evlilik

    Kız tarafının maharetlerini gözler önüne seren çeyizin tüm komşu ve akrabalar tarafından görülmesi amaçlanır. Eğer çeyiz beğenilirse kızın annesine çeşitli övgüler düzülür, “Kızı okumuş, anası dokumuş.” gibi sözler söylenir. Çeyiz yetersiz bulunursa ise annenin kızın çocukluğu boyunca çeyiz hazırlamak yerine tembellik ettiğini vurgulamak amacıyla “Kızı büyümüş, anası uyumuş.” denir. Her iki ihtimalde de sergilenen çeyizin yankıları günlerce sürer, gelinin ve gelinin annesinin maharetli olup olmadığı o günlerin en önemli konusu olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çeyizin Teslimi Merasimi” title_font_size=”13″]
    gelin, düğün, evlilik

    Kızın çocukluğundan evlilik çağına dek uzanan bir süreç içinde, kızın evinde adım adım oluşturulan çeyiz, düğünden önce erkek kısmına teslim edilir ve erkek kısmı tarafından çiftin oturacağı eve getirilir. Çeyizin eve yerleştirilmesinin sorumlusu ise yine kız tarafıdır, sonuçta yuvayı dişi kuş kurar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çeyizde Neler Olur” title_font_size=”13″]
    gelin, düğün, evlilik

    Çeyiz sandığı ya da bohçasının içinde yer alanlar da zamanla değişiklik göstermektedir. Orta Asya’daki eski Türk devletlerinde gelinin ata binerken takması için işlenen allık, özel günlerde giyilecek kaftan gibi giysiler bulunurken günümüzde Türk kahvesi makinesi gibi yararlı küçük aletler dahi çeyiz sandığına girmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Modern Çeyizler” title_font_size=”13″]
    gelin, düğün, evlilik

    Günümüzde kadınların çeyiz işlemeye, incecik dantellere, el emeği göz nuru oyalara, boncuk işlemelerine, kanaviçelere ayıracak daha az zamanı olduğu için çeyiz sandığının içeriği de hazır alınan malzemelerle değişmiştir. Bazı çeyizler beyaz eşyadan makyaj malzemesine bir kadının ihtiyacı olacak olmayacak her şeyi içerir bazıları ise eski geleneklere daha uygun bir şekilde hazırlanır ve sadece ev tekstili ürünleri ile gelinin kişisel ihtiyaçlarını barındırır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yeni Gelin Evi” title_font_size=”13″]
    gelin, düğün, evlilik

    Çeyizlerin içerikleri zaman içinde değişse de gelinlerin çeyizlerine düşkünlüğü, çeyizlerinin kalitesi ve çeşitliliği ile gurur duyması hiç değişmemiştir. Çeyizini en iyi şekilde kullanmak isteyen yeni gelinler özenle evlerini donatır, ihtişamlı sofralar kurar, sunumları ile göz doldururlar. Kalp şeklinde kesilmiş domates-salatalık söğüşün, kurdeleler ile sarılmış zeytinlerle buluşup inanılmaz tabak kompozisyonları eşliğinde sunulduğu, çay bardağının altına bile dantel koyulan evler hep çeyizinin tadını süren yeni gelinlerin hüküm sürdüğü aşk yuvalarıdır.

  • DÜNYACA ÜNLÜ HARRY POTTER SERİSİNİN YAZARI

    Kaleme aldığı Harry Potter serisi ile dünyanın en çok kazanan yazarları arasına giren Joanne Kathleen Rowling, çocukluğundan beri hayalini kurduğu yazarlık mesleğini gerçekleştirmek için cesur kararlar almış bir isim. Yaşadığı zor koşullarda bile ideallerinin peşinden koşan fantastik edebiyatın en ünlü kadın yazarlarından olan Rowling’in hayat hikâyesini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Joanne Kathleen, 31 Temmuz 1965’te Birleşik Krallık’taki Chipping Sodbury’de doğar. İki çocuklu bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya gelen Kathleen, çocukluk yıllarını kendisinden iki yaş küçük olan kardeşi Di ile beraber Wye Nehri’nin kenarında hayallere dalarak ve oyunlar oynayarak geçirir. İlk kaleme aldığı yazısı da bu yıllarda, henüz altı yaşındayken, kız kardeşi için yazdığı “Tavşan” isimli hikâyesi olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Ailesiyle Winterbourne’a taşınan Joanne, burada Potter soyadına sahip komşularıyla tanışır ve bu isim onu fazlasıyla etkiler. Yazar olmayı küçük yaşta kafasına koyan Joanne, üniversiteyi yazarlık programı olan Oxford Üniversitesinde okumak ister ancak başvurusu kabul edilmez. Büyük bir hayal kırıklığı ile Exeter Üniversitesi Fransızca Bölümüne kaydını yaptırır, 1987’de mezun olur ve Londra’ya taşınarak sekreterliğe başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Sekreter olduğu süre boyunca yazmaya zaman ayıramayan Joanne, işinden istifa eder. Yazarlık için gerekli olan ilhamın gelmesi için sık sık yolculuklar gerçekleştirir. Manchester’dan London King’s Cross’a yaptığı bir yolculukta trenin arızalanmasıyla kalan vaktini hayal kurmakla geçiren genç yazar adayının aklına birden büyücü olduğunu öğrenen bir erkek çocuğunun büyücü okulunda yaşadığı maceralar gelir ve bu maceraları yazıya dökmeye başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yaptığı yolculuk süresince büyücü okulundaki çocukların maceralarını yazıya döken Joanne, çok sevdiği annesini bu süre içinde kaybeder. “Hayatımın en travmatik dönemi” diye bahsettiği o günlerde en büyük dert ortağını ve destekçisini kaybettiği için depresyona girdiğini söyleyen Joanne, yaşadığı tüm olumsuz koşulları bertaraf etmek için Harry Potter serisinin dev gibi bir cüssesi ve korkunç suretleriyle en can sıkıcı, en depresif varlıkları olan Ruh Emiciler’i kaleme alır. Ruh Emiciler, kendi ruhları olmadığı için bir ruha ihtiyaç duyar ve ruhlarını emdiği insanların en mutlu anları ve güzel duygularıyla beslenirler. Harry Potter’ın taslağını hazırlayan yazar, henüz tamamlanmamış eserindeki en önemli parçalarından birini bu süreçte tamamlamış olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Yaşadığı buhranla Portekiz’de İngilizce öğretmenliği yapan Joanne, arkadaş ortamında tanıştığı Jorge Arantes’in entelektüel birikiminden oldukça etkilenir ve iki ay gibi kısa bir süre sonra onunla evlenme kararı alır. Evliliklerinin ardından eşinin işten ayrılması ve sorumluluklarını yerine getirmeyişi hamile olan Joanne için dönüm noktası olur. Kızı Jessica böyle bir ortamda dünyaya gelir. Eşiyle yaşadığı sorunların artmasıyla ayrılma kararı alan Joanne, eşinin çocuğunu alıkoyması üzerine polis desteğiyle kızı Jessica’yı alır ve kız kardeşinin yanına İskoçya’ya döner. Burada işsizlik maaşıyla geçinmek zorunda kalan Joanne hem küçük bebeğine bakar hem de yazmaya devam eder. Yazdıklarını ilk olarak kız kardeşi Di’ye okur; kardeşinin taslak metni çok beğenmesi üzerine cesaretlenir ve yazılarını yayımlatma kararı alır. 10’u aşkın yayınevinden ret cevabı alan Joanne, nihayet Bloomsbury Yayınları ile anlaşarak kitabının ilk olarak İngiltere’de daha sonra ise Amerika’da basılmasını sağlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Hayalleri nihayet gerçekleşmek üzeredir ancak menajerinin “genç erkeklerin bir kadının kitabını pek fazla okumayacağı” tavsiyesi üzerine erkek yazar izlenimi verecek bir isim arayışına giren Joanne, basılacak kitabında isminin sadece baş harflerini kullanmaya karar verir. Hepimizin bildiği gibi “J.K. Rowling” ismiyle Harry Potter serisinin ilk kitabı Haziran 1997’de basılır. Kitap satış listelerini alt üst eder. Serinin ilk kitabından sonra ikinci ve üçüncü kitabını da iki yıl içinde bastırır. Bu üç kitap The New York Times’ın en çok satanlar sırasında ilk üçe girer. İngiltere’de ise uzunca bir süre liste başı olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    400 milyonun üzerindeki kitap satışı ve ulaştığı popülarite sonucunda Kraliçe Elizabeth tarafından “Britanya İmparatorluk Nişanı”na layık görülür. Harry Potter serisinin hem çocuklar hem yetişkinler tarafından oldukça sevilmesi sonucunda tüm kitaplar sinemaya uyarlanır ve büyük gişe rekorlarına imza atar. Dünyanın en fazla kazanan yazarlarından biri olan J.K. Rowling’in hayatı “Magic Beyond Words” isimli bir filme de konu olmuştur.

  • ANADOLU’DAN KAÇIRILAN ÜNLÜ HAZİNENİN YURDA DÖNÜŞ HİKÂYESİ

    1960’larda üç kez çalınarak yurt dışına kaçırılan Karun Hazineleri, 1993’te ülkemize iade edildi. En önemli parçaları arasında yer alan Kanatlı Denizatı Broşu için özel bir alanın ayrıldığı Uşak Arkeoloji Müzesinde ziyaretçilerini bekleyen Karun Hazineleri hakkındaki detaylar yazımızda…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Anadolu’nun batısında, Ege Bölgesi’nde yaşayan ve kökenleri M.Ö. 2000’li yıllara kadar uzanan Lidyalılar, Doğu topraklarından Anadolu’ya göçer; önce Hititlerin daha sonrasında da Friglerin egemenliği altında yaşar. Frig Krallığı’nın yıkılmasından sonra M.Ö. 687’de bağımsız bir devlet kuran Lidyalıların başkenti, dönemin en büyük ve zengin kentlerinden olan Manisa, Salihli yakınlarındaki antik kent Sardis’tir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    M.Ö. 560-546 yılları arasında tahtta kalan Lidya’nın son kralı Krezus ya da ülkemizde bilinen ismiyle Kral Karun, ticaret ve altın madenciliği ile ünlü imparatorluğuna en zengin ve en güçlü dönemini yaşatır. Tarihteki ilk madeni parayı bastıran Lidyalıların servetine ve mirasına sahip olan kral, öyle bir zenginlik seviyesine ulaşır ki günümüzde “Karun kadar zengin” gibi bir halk deyimine ve efsaneye konu olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Yunan tarihçi Herodot, Lidyalıların gümüş ve altın madeni parayı ilk defa kullandığını yazar. Aslında Lidyalılar, Hititlerin ve Mısırlıların kullandığı para sistemini geliştirmiş ve zaten var olan para sisteminde altın ve gümüş madeni paraları kullanan ilk uygarlık olmuştur. 150 yıl Batı Anadolu’da egemen güç olan ve böylesi zenginliğe ulaşan bir medeniyetin soylularının ve zenginlerinin sahip olduğu çoğu altından oluşan değerli parçaları da Karun Hazineleri olarak tarihe geçer.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Lidya Krallığı’nın soylularının sahip oldukları eserlerden oluşan koleksiyon ile Lidya sanatı ve eserleri hakkındaki bilgiler mezarların araştırılması ve kazılması sonucu elde edilir. Büyük çoğunluğu Batı Anadolu’da “tümülüs” olarak bilinen yığma mezarların yoğunlaştığı bölgelerdeki kaçak kazılar sonucunda bulunur. Uşak yakınlarındaki Güre ve Manisa-Kırkağaç yakınlarındaki beş ayrı tümülüsten elde edilen hazine, antika ticareti yapan kişilerin eline geçer ve yurt dışına kaçırılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    5 kişilik grubun tünel kazarak mezar odasına ulaştığı ilk soygun, 1965 yılında Toptepe Tümülüsü’nde gerçekleşir. 1966’da İkiztepe Tümülüsü 11 kişi tarafından soyulur ve oda içerisindeki 150 parça önce saklanıp daha sonra soyguncular tarafından İstanbul’da bir antikacıya verilir. Antikacı, hazineyi 1968’de ABD’deki bir koleksiyoncuya satar. Güre’deki üçüncü soygun ise resim ve kabartmaların 1968 yılında Aktepe Tümülüsü’nden çalınmasıyla gerçekleşir. Hazinenin yıllar sonra ABD’ye kaçırıldığı ortaya çıkınca Türkiye, iadesini talep eder ve yıllarca sürecek olan bir hukuk mücadelesi başlar. New York’taki Metropolitan Müzesinde 1985’te sergilenen kıymetli eserler 1993’te Türkiye’ye iade edilir. 432 parçadan oluşan paha biçilmez koleksiyon önce Ankara Arkeoloji Müzesine sonra da ait olduğu topraklardaki Uşak Arkeoloji Müzesine alınır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en değerli hazineleri arasında gösterilen Karun Hazineleri koleksiyonunda en dikkat çekenleri tamamen altından işlenen “Kanatlı Denizatı Broşu”, “Sfenks ve Altın Kepçe”, “Aslan Başlı Bilezikler” ile “Kanatlı Güneş Kolye” gibi Kral Karun’un hayal dünyasını ve o dönemin sanatını, zenginliğini yansıtan eserlerdir.

  • BALE HAKKINDA KISA KISA

    Adım atarken zarif ve yumuşak hareketler sergilemek, otururken dik ve estetik bir duruş yansıtmak “balerin gibi zarif” ifadesiyle karşılık bulur. Balerin gibi zarif görünmek nispeten kolay olsa da bale sanatçısı olabilmek oldukça zordur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Kökeni çok daha eskilere gitmekle birlikte, bugünkü anlamıyla bale, Rönesans dönemi İtalya’sında kendini göstermiş, Fransa kralları tarafından desteklenmiş, 16. ve 17. yüzyılda tüm Avrupa’ya, 18. yüzyılın ikinci yarısında ise Rusya’ya kadar yayılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    18. yüzyıla kadar operanın içinde bir gösteri olarak ilgi gören bale, sonrasında bağımsızlaşarak özgün bir sanat dalı olarak kabul edilmiştir. Bale ismi, İtalyancada “saray dansı” anlamına gelen “ballo/balletto” sözcüğünden gelmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Balede kadın dansçılara balerin, erkek dansçılara ise bale dansçısı denir. Sadece ülkemizde erkek bale dansçılarına “balet” ismi verilir. Klasik müzik eşliğinde yapılan balede, rolün gerektirdiği kostümler giyilip peruklar takılırken, 20. yüzyılda gelişen modern balede daha rahat kıyafetler giyilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Dansçıların kıyafetlerinde tayt, leotart isimli tek parça mayo benzeri giysi ve kat kat tülden yapılmış, tütü ismi verilen etek öne çıkar. En özel bale kostümü ise point isimli ayakkabılardır. Pointler ayağı destekleyen esnek ve parmak ucunda durmayı mümkün kılan özel bir malzeme ile yapılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Modern balede, tıpkı klasik balede olduğu gibi dansçılar parmak uçlarında dans etmektedir. Farklı olarak bel üstü hareketlerinde klasiğe kıyasla daha yumuşak figürler sergilenebilmekte, bu da vücut hareketlerine zenginlik katmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Bale sanatının unutulmaz gösterileri arasında, özellikle 19. yüzyıl Rus besteci Çaykovski’nin imzasını taşıyan eserler öne çıkar. Kuğu Gölü, Uyuyan Güzel ve Alexander Dumas’nın yazdığı öyküden uyarlanan Fındıkkıran, neredeyse 150 yıldır ilgi görmeye devam etmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Büyük bir sorumluluk, disiplin ve aralıksız çalışma gerektiren bale sanatını profesyonel olarak icra edebilmek için 3 ile 11 yaşları arasında eğitime başlanmış olması gerekmektedir. Vücut gelişimlerini tamamlamış çocukların baleye başlaması ise tavsiye edilmemektedir.

  • 5000 Yıllık Mozaik Sanatından Örnekler Görebileceğiniz 9 Yer

    5000 Yıllık Mozaik Sanatından Örnekler Görebileceğiniz 9 Yer

    Farklı renklerdeki küçük parçaların bir yüzeyde yapıştırılmak suretiyle bir araya getirilmesine ve bu şekilde ortaya çıkan ürüne mozaik deniyor. Mozaikleri oluşturan parçalar taş olabileceği gibi cam, tahta ya da metal gibi farklı malzemelerden de oluşabiliyor. Mozaik kavramı Latincede “müzlerin eseri” anlamına gelen “musaicum” kelimesinden geliyor çünkü Orta Çağ mozaiklerinde daha çok ilham perileri anlamına gelen “müzler” konu edilmiş. Bu kadim ve dayanıklı sanatın örneklerini görebileceğiniz yerleri listemizde sıralıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Roma döneminde dekorasyon amacıyla yapılmış en güzel mozaik örnekleri, bütün ihtişamıyla Batı Anadolu’da yer alan Efes Antik Kenti’nde görülebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İstanbul Edirnekapı’daki Kariye Müzesinde dinsel hikâyelerin mozaik sanatıyla anlatıldığı Bizans döneminden kalma eserleri görmek mümkün…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kadın savaşçı Amazonların tasvir edildiği tek mozaik Urfa’daki Haleplibahçe Müzesinde bulunuyor. Müze, tesadüf eseri bulunan daha pek çok mozaiğin arkeolojik çalışmalarla gün yüzüne çıkarılması ve bu bölgeyi içine alacak şekilde inşa edilmesiyle oluşmuştu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Ayasofya’da yer alan ve tarihi olayların betimlendiği mozaikler 6, 9 ve 12. yüzyıllara ait. Osmanlı döneminden kalan tek mozaik ise Sultan Abdülmecit’in tuğrasıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    St. Vitale Bazilikası da duvarlarında ve zemininde bulunan mavi, yeşil, altın rengindeki mozaikleriyle ünlüdür. Geç Antik dönem mozaiklerinin en canlı halini İtalya’nın Ravenna şehrinde bulunan St. Vitale’de görebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Şeyh Lütfullah Camii mozaik çinileriyle ünlüdür. Mavi rengin hâkim olduğu ve Safeviler döneminden kalan bu yapıyı görmek için İran’ın İsfahan şehrine gitmek gerekiyor…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en büyük mozaik müzesinin Tunus’ta olduğunu biliyor muydunuz? Olabilecek en küçük parçacıklardan yapılmış -ki bir mozaik ne kadar küçük parçalardan oluşmuş ise o kadar kıymetlidir- mozaik örneklerini Tunus’taki Bardo Müzesinde görebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Barcelona’da pek çok etkinliğin gerçekleştirildiği, turistik, rengârenk bir şehir parkı Park Güell… Mimar Antoni Gaudi tarafından yapılan alanda seramik parçalarından oluşan mozaikler göz alıcı…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    Oceanos ve Tethys Mozaiği, Akhilleus Moziği, Dionysos ve Nike Mozaiği, dünyaca ünlü Çingene Kızı Mozaiği gibi çok sayıda eseri dünyanın ikinci büyük mozaik müzesi olan Zeugma Mozaik Müzesinde görebilirsiniz.