Kategori: Kültür/Sanat

  • İSTANBUL’UN EN ESKİ SARAYLARINDAN: TEKFUR

    Ülkemizin hatta dünyanın dört bir yanından, tarihi ve kültürel değeri yüksek yapıları karşınıza getirmeye devam ediyoruz. Şimdi de Fatih ilçesinin Edirnekapı semtinde, önemli bir kültürel miras olarak ayakta duran Tekfur Sarayı’ndayız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bizans imparatorlarını ağırlayan Yüksek Saray…” title_font_size=”13″]

    Blaherne Sarayı, Bizans döneminde 500’lü yıllarda inşa edilen ve imparatorluk ikametgâhı olan büyük bir saray kompleksiydi, fakat günümüze kadar ulaşmayı başaramadı. Tekfur Sarayı’nın, bu kompleksin bir parçası olduğu düşünülmekte ve Bizans mimarisinin önemli taşıyıcılarından biri olduğu kabul edilmektedir. 13. yüzyıl sonları ile 14. yüzyıl başlarında inşa edilen Tekfur Sarayı, bulunduğu konumdan dolayı bazı kaynaklarda “Yüksek Saray” ifadesiyle de tanımlanmıştır. Saray duvarlarının farklı mimari özellikler sergilemesi, birinci ve ikinci katının farklı dönemlerde yapıldığını düşündürmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tekfur, aslında yöneticilere verilen bir unvan…” title_font_size=”13″]

    Taç taşıyan anlamındaki takavor kelimesi, dilimize geçtiği haliyle tekfur, Bizans döneminde vali düzeyindeki yöneticilere verilen unvan iken, Osmanlı döneminde Hıristiyan yöneticiler için kullanılan unvandı. Bizans İmparatorluğu yıkılana kadar varlıklarını koruyan tekfurlardan Osmanlılar ile yakın iletişimde olanlar, hatta evlilik yoluyla akrabalık bağı kuranlar da olmuştu. Tekfur Sarayı’nın ise 17. yüzyıldan itibaren bu isimle anılmaya başlandığı bilinmektedir. İstanbul’un fethedilmesiyle Osmanlı idaresine giren Tekfur, bu dönemde imparatorluk ikametgâhı olarak kullanılmamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çini atölyesi olarak kullanılan bir saray…” title_font_size=”13″]

    15. ve 16. yüzyıllarda farklı işlevler gören Tekfur Sarayı’nın, 18. yüzyılın ortalarına doğru Sadrazam İbrahim Paşa’nın kararıyla avlusuna fırınlar, değirmenler yaptırılmış ve İznikli ustaların işlettiği bir çini atölyesine dönüştürülmüştü. Hatta burada yapılan çiniler III. Ahmet Çeşmesi’nde, Kasım Paşa Camii’nde ve Hekimoğlu Ali Paşa Camii’nde kullanılmıştır. Sonraki yüzyılda ise sarayın bir bölümü cam fabrikası olarak kullanılmış ve bu faaliyet 1955 yılına kadar sürmüştür. Daha sonra Ayasofya Müzesi Müdürlüğü’ne bağlanan tarihi mekân günümüzde İBB’ye bağlı bir müze olarak hizmet vermektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kaşıkçı Elması’nın bulunduğu yer de burası…” title_font_size=”13″]

    Günümüzde Topkapı Sarayı’nda sergilenmekte olan Kaşıkçı Elması’nın, 1955 yılından sonra çeşitli tadilatlardan geçen Tekfur Sarayı’nda bulunduğu rivayet edilir. 2005-2014 yılları arasında büyük bir restorasyondan geçirilen Tekfur, hafta içi ve pazar günleri sabah 9 ile akşam 6 saatleri arasında ziyaret edilebiliyor, cumartesi günleri ise öğleden sonra 4’e kadar ziyarete açık durumda.

  • SİZ HANGİ ROMAN TÜRÜNÜ DAHA ÇOK SEVİYORSUNUZ?

    SİZ HANGİ ROMAN TÜRÜNÜ DAHA ÇOK SEVİYORSUNUZ?

    Bir romanı okumak için elimize aldığımızda bambaşka bir dünyanın kapısından içeri girmek üzere olduğumuzu biliriz. O dünya bizi bazen geleceğe bazen geçmişe götürürken bazen de yaşadığımız döneme mıh gibi sabitler. Yeryüzündeki bambaşka yerlere hatta bazen de hiç var olmamış adreslere ışınlanır zihnimiz. Gerçekte ne yaşıyor olursak olalım satırlarda yazanlar duygu durumumuzu bile şekillendirir, gülerken ağlamaya ağlarken gülmeye başlayabiliriz. Bu edebi ürünler böyle büyülü bir güce sahiptir işte. Peki siz aşağıdaki roman türlerinden genellikle hangisinde kaybolmayı daha çok tercih edersiniz?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
  • Mızraplı Telli Türk Müziğinde 7 Saz Çeşidi

    Mızraplı Telli Türk Müziğinde 7 Saz Çeşidi

    “Saz çalmayan, tel kadrini ne bilir.” demiş ya Karacaoğlan… Bir yerde karşılaştığımızda dinlemelere doyamadığımız bu çalgı aletlerinin çoğunu adını bile bilmeden dinleriz. Biz de Kültür ve Yaşam sayfamızda mızraplı telli 7 saz çeşidini karşınıza getiriyor, kadrini kıymetini bilelim istiyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Yörük çalgısı olarak geçen cura genellikle tek başına çalınmaz, diğer sazlara eşlik eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Cümbüş, sap kısmı gövdeden ayrılabilen ve çeşitli saplarla farklı enstrümanlara çevrilebilen bir sazdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Bağlamanın atası olarak ifade edilen kopuzun icadı Orta Asya’ya kadar uzanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Türk halk müziğinin ana enstrümanlarından bağlama 7 tellidir ve mızrapla çalınabildiği gibi parmakla da çalınır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Ut enstrümanına benzeyen lavta barok ve klasik Türk müziğinde kullanılır, Batı’ya Araplar tarafından götürülmüştür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Mızrabı sert olması için kaplumbağa kabuğundan yapılan tambur Türk müziğinde yaygın olarak kullanılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Utun eskiden kiriş ya da sırma ile yapılan telleri bugün naylondan üretilmektedir. Ve yine eskiden, tavuk kanadı ya da köseleden yapılan mızrabı günümüzde plastikten yapılmaktadır.

  • Şehirlerin Adı Kadar Ünlü Sembolleri

    Şehirlerin Adı Kadar Ünlü Sembolleri

    Bir şehri sembolize eden o kadar çok unsur olabilir ki… Orada yaşamış ve tarihe geçmiş bir kişilik de, bir doğa harikası da, yaşanan bir olayın hatırasını yaşatmak için yapılmış bir anıt da o şehri simgeleyebilir. Biz de listemizde herhangi bir nedenle yapılmış ama sonra bulunduğu şehrin adı kadar ünlenmiş yapılara yer veriyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    İstanbul Boğazı dünyanın en görkemli adreslerinden biri… 2500 yıldır Boğazın sularına tutunan Kız Kulesi ise bu efsane şehrin efsaneleriyle ünlü sembolü… Farklı dönemlerde farklı amaçlarla kullanılan tarihi yapı günümüzde misafirlerine kafe-restoran olarak hizmet veriyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    MS 72 yılında inşasına başlanan Kolezyum’un ilk dönemleri gladyatör dövüşlerine sahne olurken zamanla kullanım alanı çeşitlenmiş. Roma’nın sembolü Kolezyum’un bir bölümü deprem nedeniyle büyük hasar almış olmasına rağmen dünyaca ünlü konserlere, etkinliklere ev sahipliği yapmayı sürdürüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Paris denince akla gelen yapı Seine Nehri’nin kıyısında inşa edilen Eyfel Kulesi’dir. 1880 yılında tamamen demirden inşa edilen yapı ilk zamanlar şehrin itibarına yakışmadığı düşüncesiyle çokça eleştirilmiş. Hatta ünlü isimler tarafından imza toplanıp bildiri bile yayınlanmış. Nereden nereye!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    İnşası tamamlandıktan sonra kraliyet ailesinin geçişi için 1791 yılında açılan Brandenburg Kapısı Napolyon zamanında Paris’e taşınmış 1814 yılında tekrar yerine getirilmiş. Berlin’in sembol yapısı olarak itibar gören Brandenburg Kapısı Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesini sembolize ediyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Moskova’nın simgesi Kızıl Meydan’ın en görkemli yapısı Aziz Vasil Katedrali, Rus Devleti’nin 16. yüzyılda kazandığı bir savaş sonrasında Korkunç İvan tarafından yaptırılmış. 17. Yüzyılda farklı renklere boyanan kubbelerin her biri ayrı bir zaferi temsil ediyor ve en uzunu 65 metre.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    neretva nehri

    Mostar Köprüsü film sahnelerinden çıkmışçasına büyüleyici fotoğraflar veriyor. Öyle bir sembol ki Bosna-Hersek’in en büyük şehri Mostar adını 1566’da inşa edilen bu köprüden almış. Mostar Köprüsü altından akan Neretva Nehri’nden 24 metre yükseklikte ve 30 metre uzunluğunda.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    macaristan

    Budapeşte’de bulunan ve Avrupa’nın en eski yasama binası olan Parlamento Binası hem Macaristan’ın hem başkenti Budapeşte’nin sembolü. Macar kahramanlarının heykelleriyle donatılmış yapının 10 tane avlusu ve yüzlerce odası bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Londra’yla bütünleşmiş saat kulesinin adı 2012 yılında Elizabeth olarak değiştirildi. Ama öncesinde ve dünyaca bilinen adıyla Big Ben, dünyanın en büyük saat kuleleri arasında gösteriliyor. 96.3 metre yüksekliğindeki kulenin çan sesi 14 km. uzaktan duyulabiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    Birleşik Arap Emirliklerinden biri olan Dubai’de yapay bir ada üzerinde inşa edilen Burj al-Arab dünyanın en yüksek otellerinden biri olarak ilgi görüyor. Gemi yelkenine benzeyen yapı Dubai’nin sembolüne dönüşmüş durumda ve adı Arapların Kulesi anlamına geliyor.

  • Eserlerinden Birer Cümleyle Halid Ziya Uşaklıgil

    Eserlerinden Birer Cümleyle Halid Ziya Uşaklıgil

    Farklı uyarlamalarla hem beyaz perdeye hem de beyaz cama aktarılan Aşk-ı Memnu kitabının yazarıdır Halid Ziya Uşaklıgil. Servet-i Fünûn edebiyatının en önemli yazarını çoğumuz bu filmler aracılığı ile tanırken bir kısmımız da sadece Aşk-ı Memnu kitabıyla biliriz. Oysa Ferdi ve Şürekası’ndan Mai ve Siyah’a, Kırık Hayatlardan’dan Bir Ölünün Defteri’ne, İhtiyar Dost’tan Kadın Pençesi’ne birçok roman ve hikâye vardır kaleme aldığı. 1866-1945 yılları arasında yaşamış usta edebiyatçının eserleri Cumhuriyet döneminde sadeleştirilmiştir. Halid Ziya Uşaklıgil’i bazı eserlerinden yaptığımız alıntılarla Kültür ve Yaşam’a konuk ediyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
  • PANTOLONUN TARİHİ

    Kadın, erkek, çocuk ya da ihtiyar… Günümüzde her birimizin yaş ve cinsiyet farkı gözetmeksizin kullandığı giysilerden biri pantolon. Herkesin dolabında farklı form, desen, kumaş ve kalıba sahip pantolonlar olduğuna eminiz. Ancak pantolonlar insanlık tarihi boyunca her zaman kullanılan giysilerden biri değildi. Gündelik hayatın yaşam pratikleri değiştikçe ortaya çıkan ihtiyaçlardan ötürü ürettiğimiz pantolondan önce atalarımız yüzyıllar boyunca bedenleri bezler, tunikler, cüppeler ve kumaş parçaları ile korumaya aldılar. Kumaş, kot, kadife ve keten gibi farklı dokuma çeşitleri olan pantolonun kısa tarihini okurken siz de bizim gibi şaşıracak mısınız?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    İlk pantolonla ilgili bilgiler M.Ö. 24000 yıllarında Güney Sibirya’nın Baykal Gölü batısında kalan Mal’ta-Buret kültüründe ortaya çıkmaktadır. Figüratif sanat eserlerini inceleyen uzmanlar insan bedeninin betimlendiği çeşitli eserlerde iki bacağı da kapatan pantolonun ilk örneklerine rastlarlar. Muhtemelen soğuk hava koşullarında yaşamak zorunda kalan bu insanlar, korunmak için pantolonu ilk kullanan insanlar olmuşlardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kesin ve somut olarak tespit edilen ilk pantolon Çin’deki Xinjiang (Turfan) eyaletindeki Yanghai mezarlığında bulunmaktadır. Berlin’de bulunan Alman Arkeoloji Enstitüsündeki iki arkeoloğun ortaya çıkardığı M.Ö. 3000 ile 3300 öncesine ait antik mezardaki gömülü iki kişide; iyi bir şekilde korunmuş yün pantolon izlerine rastlanmıştır. Bu iki çift pantolon, insanlık tarihinde bilinen en eski pantolonlar olarak tarihe geçmiştir. Bu dönem, Orta Asya’da göçebe hayatın hâkim olduğu bir döneme denk gelmektedir ve at üzerinde yol kateden göçebelerin rahat bir şekilde at sürebilmesi için kullanıldığı düşünülmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Pantolonun kıtalar arası yolculuğu M.Ö. 600’lerde Orta Asya’dan İran’a, İran’dan Orta Doğu’ya daha sonra da Yunanlılar ile Romalılar sayesinde Avrupa Kıtası’na olmuştur. Pers başkenti olan Persepolis’teki taş kabartmalarda yer alan figürlerde pantolon motifli insanlar görülürken, bu dönemde Yunanlılar ve Romalılar pantolonu barbar giysisi olarak küçümsemiştir. Romalılar, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki ülkeleri ele geçirince bu topraklarda yaygın olarak kullanılan pantolonu yavaş yavaş benimsemeye başlamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    4. yüzyılda Avrupa’da kadınlar Perslerden gördükleri pantolonu giymeyi tercih ederken, Venedikliler ise bu dönemde Roma’da öldürülen Hristiyan hekim Aziz Pantaleone’yi anmak için “pantaloni” isimli dar ve uzun külotları giymeye başlamıştır. Avrupa’da pantolon uzunca bir süre kadın giysisi olarak düşünülse de Orta Çağ’da kadınlar elbiselere yönelmiştir. 16. yüzyılda İngiltere ve Fransa’da dolaşan “Commedia dell’Arte” ekibindeki en sevilen karakterlerden biri olan “Pantalone” yavaş yavaş bu giysinin yaygınlaşmasını sağlamıştır. Uzun don giyen yaşlı bir tipleme olan Pantalone sayesinde çocuklar ve denizciler bu giysiyi benimsemiş, Fransız Devrimi’nde de isyanın sembollerinden biri hâline gelmiştir. Ülkelerindeki eşitsizliği vurgulamak için uzun pantolon giyen ve Sans Culottes veya Baldırı Çıplaklar olarak anılan grup; soyluların giydiği tayta benzer külotların yerine bu pantolonları kullanarak kendilerini varlıklı insanlardan ayrıştırmıştır. Burjuvazi karşıtı sembol hâline gelen pantolon, 1789’da ayaklanan işçi ve köylülerin üniforması olarak seçilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Popülerliği giderek artan pantolon, Osmanlı Dönemi’nde denizciler ve işçilerin giydiği bir kıyafet hâline gelmiş, Avrupa’da ise kadınlar ata binerken pantolon giymeyi tercih etmişlerdir. Bu dönemde pantolonlarda henüz düğme kullanılmadığı için kemerler kullanılmıştır. 19. yüzyılda pantolonlara düğme dikilmiş ve kemerlerin popülerliği giderek azalmıştır. Yine aynı dönemde “Kadın Hakları Hareketi” pantolon konusunu gündeme getirmiş ve eteğin hem rahat olmaması hem de cinsiyet ayrımına sebep olduğu gerekçesiyle kadınların pantolon giymesini teşvik eden politik çalışmalar yürütmüştür. Amelia Jenks Bloomer kadınların her ortamda giyebileceği pantolonlar tasarlamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Blue jeans olarak adlandırılan kot pantolonlar kadın ve erkekleri pantolon konusunda buluşturan ilk ürün olmuştur. Dünyanın ilk kot pantolonu 1850’de Bavyera’dan Amerika’ya göç eden Levi Strauss tarafından üretilmiştir. San Francisco’ya geldiğinde yanında getirdiği tek yükü çadır ve branda yapmak için getirdiği kumaş olan Strauss; tesadüfen tanıştığı bir madencinin pantolonunun madende çalışırken çabuk yıpranmasından şikâyet etmesi üzerine, kalın kumaştan dayanıklı bir pantolon üretme fikri ile kot kumaşından pantolon dikmiştir. Lekeleri göstermemesi için lacivert renkte dikilen bu jean pantolonlar altın madenlerinin yakınında 13,5 dolardan satışa sunulmuş ve büyük ilgi görmüştür. 1970’lere kadar dünyanın birçok yerinde kadınların kamusal görevlerde pantolon giymesi yasakken, günümüzde hem eğitim kurumlarında hem iş hayatında kadınlar da pantolon giyebilmektedir.

  • ŞEHİRLER VE FESTİVALLERİ

    Ülkemizin her bölgesinde iklim ve coğrafi koşullara bağlı olarak lezzetli ürünler yetişiyor. Dolayısıyla her şehrin kendine has ürünleri ve festivalleri oluyor. Ülkemizde geleneksel olarak her sene düzenlenen, yurt içi ve yurt dışından ziyaretçilerin katılmak için gün saydığı festivalleri yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    2010’dan bu yana düzenlenen Alaçatı Ot Festivali’nde, Ege Bölgesi’ne ait endemik otlar ve bu otlarla hazırlanan lezzetler tanıtılıyor. Festival döneminde mis gibi kokan sokakları ile gönülleri fetheden Alaçatı’da konserler, sergiler, söyleşiler, yarışmalar ve yemek yapım atölyeleri katılımcılara keyifli anlar yaşatıyor. Yılın dört mevsimi ayrı güzelliğin yaşandığı Alaçatı’da yerel üreticilerin ürünleri stantlarda sergileniyor. Böylelikle hem üreticilere destek hem de yerel lezzetlerin tanıtılmasına katkı sağlanıyor. Genellikle nisan ayının son haftasında düzenlenen festivale dünyanın dört bir yanından insanlar katılıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    2000’den bu yana düzenlenen gül festivali, her sene ilkbahar aylarında gerçekleşiyor. Şehre gülü getirerek Isparta’nın bir gül cennetine dönüşmesini sağlayan Müftüzade Gülcü İsmail Efendi kabri başında anıldıktan sonra festival başlıyor. Gül koşusu ile başlayan festival, farklı ülkelerden gelen folklor gruplarının gösterileriyle devam ediyor. Açık ve kapalı birçok mekânda gülden üretilen ürünlerin sergilendiği festival, gül hasadı ile sona eriyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Her yıl mayıs ya da haziran aylarında düzenlenen Karadeniz Ereğli Osmanlı Çileği Kültür ve Sanat Festivali, Karadeniz’in en görkemli etkinlikleri arasında yer alıyor. Folklor gösterileri, protokol konuşmaları ve en güzel Osmanlı çileğini yetiştirenlere dağıtılan ödüller ile festival coşku içinde geçiyor. Akşam gerçekleşen konserlerde ünlü isimler sahne alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    İlk kez 1962’de “Kiraz Cümbüşü” adı altında kutlanmaya başlanan Tekirdağ Kiraz Festivali, haziranın ilk veya ikinci haftasında dört gün boyunca düzenleniyor. Yerel halkın yoğun ilgi gösterdiği festivalde kortejler, sergiler, gösteriler, fener alayları, gece konserleri, kiraz ile yelken yarışmaları gibi çeşitli etkinlikler yapılıyor. Keyifli bir konserle tamamlanan festivalde, yerel şenliklerin klasikleşen ve en çok sevilen yarışması olan güzellik yarışması düzenlenirken kentin kiraz güzeli seçiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1997’den bu yana düzenlenen Malatya Kayısı Festivali, yabancı halk oyunları, en iyi yaş kayısı yarışması, sergi, kortej yürüyüşü, fotoğraf sergileri ve çocuklara yönelik yarışmalarla temmuz ayında başlıyor. Atlı cirit müsabakasının da gerçekleştiği festival dört gün sürüyor ve ünlü müzisyenlerin konseri ile tamamlanıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    2010’dan bu yana eylül ayında coğrafi tescil işaretli Diyarbakır karpuzunun tanıtılması ve üreticisinin desteklenmesi amacıyla düzenlenen Diyarbakır Karpuz Festivali, Dağkapı Meydanı’nda karpuz yüklü deve, bando takımı, erbane çalan gruplar ve folklor ekiplerinin yer aldığı kortejle başlıyor. Sürme, pembe ve ferik isimleriyle bilinen Diyarbakır karpuzunu en iri ve lezzetlisini yetiştiren çiftçiler ödüllendiriliyor. Ayrıca karpuz ses yarışması, karpuza en çok yakışan çocuk yarışması, karpuz yeme yarışması, karpuz festivali koşusu gibi etkinlikler yapılıyor ve ardından keyifli bir konserle şenlik sonlanıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Zeytin Hasadı Sonu Şenliği, 2015’ten bu yana, binlerce yıllık geçmişe sahip Edremit’in zeytinlerini tanıtmak ve üreticileri desteklemek için düzenleniyor. Coğrafi tescil işaretli zeytin, zeytinyağı ve zeytinli ürünlerin sergilendiği festivalde folklor gösterileri, yağlı güreş müsabakaları yapılıyor. Üreticilerin ve tüketicilerin bir araya geldiği festival, katılımcıların zeytin hasadı yapmasıyla sona eriyor.

  • TÜRK DİL KURUMUNDAN YABANCI KELİMELERİN TÜRKÇE KARŞILIKLARI

    Globalleşen dünya, internet, sosyal medya derken artık dünyanın bir ucundaki olaylardan hızlıca haberdar oluyoruz. Farklı kültürlerle kurduğumuz temas ve gelişen yeni teknolojiler sayesinde gündelik hayatımızda kullandığımız teknolojik aletler bile değişirken; bu durumun yansımasını konuştuğumuz dilde de görmek mümkün. Türk dilini korumak ve yaşatmak için Atatürk’ün talimatıyla kurulan Türk Dil Kurumu, sıkça kullandığımız birçok yabancı kelimenin Türkçe karşılıklarını yayımladı. Yeni kelimeler listemizde…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
  • DÜNYACA ÜNLÜ OSMANLI DENİZCİLERİ

    Osmanlı İmparatorluğu’nun donanma komutanları yani Kaptan-ı deryalar, imparatorluğun gücünü ve sınırlarını genişleten önemli isimlerdir. Osmanlı İmparatorluğu’nun denizlerdeki kudretinin ve zaferlerinin arkasındaki bu isimler cesaret ve yetenekleri ile donanmayı yönetirken bazen de Sultan’ın görevlendirdiği askerî seferlere liderlik ederek imparatorluk sınırlarını korumuşlardır. Osmanlı’nın denizlerde üstün güç olmasını sağlayan; bilgeliği, adil tutumu ve ileri görüşlülüğü ile öne çıkan denizcilerimizi yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Mürsel Alp, bilgeliği, kahramanlığı ve cesareti ile adını denizcilik tarihine yazdırmış, Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk Kaptan-ı deryasıdır. Donanmada elde ettiği başarılar ve gözü pek karakteri ile bilinen Mürsel Alp’e Osmanlı’nın ikinci padişahı Orhan Bey tarafından “Kara” lakabı verilmiş, Karamürsel Alp olarak adı anılır olmuştur. Osmanlı donanmasının gelişmesi için büyük çaba harcayan Karamürsel Paşa’nın kurduğu donanma, 1323’te İzmit’teki Karamürsel kasabasını almış ve Marmara Denizi’ndeki üstünlük Bizanslılardan Osmanlı’ya geçmiştir. Karamürsel’deki Armutçuk Limanı’nda 1327’de ilk Osmanlı tersanesini kuran ve ilk savaş gemilerini üreten Kaptan-ı derya, tasarladığı hafif ve hızlı gemilerin de isim babasıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Ünlü denizci Piri Reis’in amcası olan Kemal Reis, Osmanlı donanmasına katıldıktan sonra özellikle gemi üretiminde ve keşiflerde önemli başarılara imza atmıştır. Batı Afrika kıyılarını keşfetmiş ve buradaki ticaret yollarını kullanarak Osmanlı İmparatorluğu’nun büyük kazançlar elde etmesini sağlamıştır. Venedik donanması ile iş birliği yapan Fransızları ve denizcilikteki başarılarıyla bilinen Portekiz donanmalarını mağlup eden Kemal Reis, dönemine göre oldukça büyük sayılan “göke” gemilerini inşa ettirmiştir. Yelkenli, kürekli ve üç güverteli gökelerde uzun menzilli topları ilk defa kullanan Kemal Reis, bu gemilerle büyük zaferler elde etmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    16. yüzyılın ünlü denizci, haritacı ve kâşifi olan Piri Reis, Osmanlı donanmasının Kaptan-ı deryası olarak önemli görevlerde ve savaşlarda yer almıştır. Kazandığı zaferlerin yanı sıra uzun süre gerçekleşen araştırmaları ve gözlemleri sonucunda 1513’te çizdiği “Dünya Haritası”, bilinen en eski dünya haritalarındandır ve Güney Amerika, Kuzey Amerika ve Afrika kıyılarını detaylı bir şekilde gösterir. Haritalarında rüzgâr rozetleri, pusula işaretleri ve ölçümler gibi o çağa göre çok yeni olan sembol ve teknikleri kullanan Piri Reis, “Kitab-ı Bahriye” adlı denizcilik ve haritalama kitabıyla dönemin en önemli denizcilik bilgilerini tek bir kitapta toplamıştır. Osmanlı donanmasının en ileri görüşlü ve bilgili denizcilerinden olan Piri Reis’in eserleri, tarih ve jeopolitik araştırmalarda değerli kaynaklar olarak kullanılmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Osmanlı donanmasıyla Avrupa kıyılarına ve Akdeniz’e yapılan seferlerde başarılar elde eden Turgut Reis’in en ünlü zaferlerinden biri, 1538’de gerçekleştirdiği Preveze Deniz Muharebesi’dir. Bu muharebede Turgut Reis komutasındaki Osmanlı donanması, Haçlı donanmasına karşı galibiyet kazanmıştır. 1540’ta Cenovalılara esir düşen kaptan, üç yıl gemide kürek çektikten sonra Barbaros Hayrettin Paşa tarafından kurtarılmış ve kendisine yeni bir donanma kurarak fetihlerine devam etmiştir. Korsan gemilerinde tayfa olarak görev aldığı yıllar boyunca denizcilikle ilgili becerilerini geliştiren Turgut Reis, 1550’de Osmanlı donanmasına katılarak Batılı ülkelerin korkulu rüyası haline gelmiştir. Fas’a bağlı olan Peñón Adası’nı ele geçiren ve Cezayir’i özgürleştiren Turgut Reis’in hayatı, birçok anlatıma ve efsaneye de ilham kaynağı olmuştur. 1551’deki Trablusgarp Fethi’nde önemli başarılara imza atan Turgut Reis, bu zaferden sonra “Trablusgarp Fatihi” olarak anılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Kanuni Sultan Süleyman tarafından Osmanlı donanmasının Kaptan-ı derya görevine getirilen ve Yavuz Sultan Selim tarafından “Hayrettin” lakabı verilen Barbaros Hayrettin Paşa, tarihin en büyük denizcileri arasında yer alır. Asıl adı Hızır olan Hayrettin Paşa, Türk denizciliğine altın çağını yaşatmış, çok sayıda denizciyi eğitmiştir. Turgut Reis ile birlikte Preveze Zaferi’ni kazanan Paşa, Akdeniz ve Kuzey Afrika’da İspanyollar, Cenevizliler ve Fransızlar gibi Avrupa devletlerine karşı birçok önemli zafer kazanarak Osmanlı’nın bu denizlerdeki gücünü pekiştirmiştir. Öldükten sonra Beşiktaş’ta türbeye defnedilen Barbaros Hayrettin Paşa için Osmanlı döneminden günümüze uzanan bir tören geçidi halen düzenlenir. Sefere çıkan veya tatbikata giden savaş gemileri türbenin önünden geçerken top atışıyla Paşa’yı selamlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    16 yıl Osmanlı donanmasında Kaptan-ı derya olarak görev yapan Kılıç Ali Paşa, aslında İtalyan asıllıdır. Papaz okuluna giderken esir düşen denizci, gemilerde kürek çektikten sonra özgürlüğüne kavuşmuş, bir dönem korsanlık yapmış ve sonrasında Müslüman olmuştur. Osmanlı donanmasına katıldıktan sonra Barbaros Hayrettin Paşa’nın eğitimiyle iyi bir denizci olan Kılıç Ali Paşa, Osmanlı donanmasının yarıdan fazlasının yok olduğu İnebahtı Savaşı’nın ardından beş ay gibi kısa bir sürede İstanbul ve Gelibolu tersanelerinde donanmayı tekrar inşa etmiş, imparatorluğun denizlerdeki gücüne kavuşmasını sağlamış azimli ve yetenekli bir denizcidir. Üstün gayretiyle toparladığı donanmanın ilk başarısı Tunus’u geri almak olurken, Osmanlı’nın denizlerdeki üstün güç konumuna kavuşmasını sağlamıştır. 1587’de vefat eden Paşa, Mimar Sinan’ın inşa ettiği Kılıç Ali Paşa Camii’ne defnedilmiştir.

  • İSTİKLAL MARŞI RÜTBESİ ile MEHMET ÂKİF ERSOY

    İSTİKLAL MARŞI RÜTBESİ ile MEHMET ÂKİF ERSOY

    Büyük ve onurlu bir milletin duygularına tercüman olmak, ona ulusal marşını armağan etmek, nesiller boyu sevgiyle anılmak… Yeryüzünde kaç kişi böyle bir rütbeye sahip olabilir ki? Mehmet Âkif Ersoy o rütbenin sahibi oldu. Vatan Şairimiz, milli duygularımızın gönüllü tercümanı, 1936 yılında Beyoğlu’nda Mısır Apartmanındaki adresinde vefat etti. Naaşı Edirnekapı Şehitliği’ne yatırıldı. Adı ve eserleri yaşayan insanlar için ölümsüz denir… Mehmet Âkif Ersoy öyle ölümsüz bir şairdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    İstanbul’un Fatih ilçesinde 1873 yılında dünyaya geldi. Çocukluk yıllarını imam olan babasının mesleği nedeniyle Çanakkale’de geçirdi, Mülkiye İdadisindeki eğitimini yarıda bırakarak birincilikle bitireceği Tarım ve Veterinerlik Okulu’na girdi, okul hayatı boyunca spor faaliyetlerine büyük ilgi gösterdi. İlk şiirini öğrencilik yıllarında yazdı. Türkçe, Arapça, Farsça ve Fransızca biliyordu. 25 yaşında İsmet Hanım’la evlendi ve beş çocuk sahibi oldu. Bir süre öğretmenlik yaparak Türkçe dersleri verdi, sonra Veterinerlik Dairesi Müdür Yardımcısı oldu

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Resimli Gazete ile Servet-i Fünûn’da şiirleri ve yazıları yayınlanan Mehmet Âkif, II. Meşrutiyetin ilan edilmesiyle yayın dünyasına adım attı. Arkadaşı Eşref Edip’in kendi desteği ile çıkardığı Sırât-ı Müstakîm’de ve daha sonra Sebillürreşad dergisinde yazılar yazdı. 1911 yılında yayımlanan ilk şiir kitabı Safahat oldu. Çanakkale Zaferi karşısında girdiği yoğun duygularla Çanakkale Destanı’nı kaleme aldı. Daha sonraları çıkardığı altı şiir kitabı, ilk kitabı da dâhil edilerek, yine Safahat adı verilen yapıtta bir araya toplandı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Milli Mücadele’ye çok yönlü olarak destek veren şair, kayıtlara göre 1920-1923 yılları arasında TBMM’nde “Burdur milletvekili ve İslam şairi” olarak yer aldı. Bu sırada Ankara’ya taşınarak Taceddin Dergâhı’na yerleşmişti. Yukarıda fotoğrafını gördüğünüz o mekân şairin ulusal marşımızı kaleme aldığı yer oldu, günümüzde de Mehmet Âkif Ersoy Müzesi olarak ziyaret edilebilmekte. Ulusal marş yarışmasına katılması ise büyük ısrarlar üzerine olmuştu. Para ödüllü bir yarışma olması onun yarışmaya katılmak istememe nedeniydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yarışma için ikna edildiğinde ise Türk Ordusuna ithaf ettiği İstiklal Marşı’nı yazdı. Marş önce dergide yayımlandı, sonra TBMM’nde Hamdi Suphi Bey tarafından okunurken ayakta dinlendi ve 12 Mart 1921 tarihinde ulusal marşımız olarak kabul edildi. Vatan Şairi sıfatıyla sonraki tüm nesillerin sevgisini kazanan Mehmet Âkif Ersoy yarışma ödülünü kadın ve çocuklara meslek edindirmek için kurulan Darülmesai’ye bağışlamış, eserin Türk Milleti’ne ait olduğunu söyleyerek toplu yapıtı olan Safahat’a dâhil ettirmemişti.