Kategori: Kültür/Sanat

  • SATRANÇ HAKKINDA İLGİNÇ BİLGİLER

    Satranç, iki kişinin sekizer satır ve sütunda, 64 kare üzerinde değişik kuvvet ve özellikteki taşlarla rakibe karşı oynanan bir oyundur. Satrançtaki tüm taşların görevi, kendi şahını korumak ve rakip şahı mat etmektir. Bilişsel becerilerin gelişmesine oldukça katkısı olan bu zekâ oyunu; düşünme, planlama gibi temel yeteneklere etki ediyor. Yazımızda dünyanın farklı coğrafyalarında bin yıllardır oynanan satranç hakkında ilginç bilgileri listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    M.Ö. 2000’li yıllarda Mısır’daki piramitlerin üzerinde satranç oynandığına dair kabartmalar bulunuyor. Ancak satrancın icadı hakkında kesin bir bilgi yok. Çeşitli efsaneler arasında en ünlü olanı ise Pers kralının veziri olan Sissa İbn Dahi’ye ait. Kralına oynaması için siyah ve beyaz renkli, 64 kareden oluşan ve taşlar ile oynanan bir oyun icat eden İbn Dahi’nin oyununda amaç, rakibin kralını öldürmektir ve bu nedenle oyuna Farsçada “kralı öldürmek” anlamına gelen “şah mat” adı verilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    6. yüzyıldan beri İran’da oynanan satranç, 7. yüzyılda İslam’ın yayılmasıyla birlikte Orta Doğu’ya, oradan da Kuzey Afrika’ya ulaşmıştır. Endülüs Emevîleri, İtalya, Bizans İmparatorluğu derken Rusya’da da bilinir hâle gelen oyun, 9. ile 11. yüzyıllar arasında da Avrupa’ya yayılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    15. yüzyıldan itibaren tüm Avrupa’da popüler bir oyun haline gelen satranç, kraliyet oyunu olarak bilinmekteydi. Zaman içerisinde oyunun kuralları değişiklikler göstermiş ve 19. yüzyılda bugünkü hâlini almıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Amerika satranç birliğine göre, bir oyuncunun ilk 10 hamlede gerçekleştirebileceği 169,518,829,100,544,000,000,000,000,000 farklı hamle bulunuyor. Sadece bir at taşının gerçekleştirebileceği 122 milyon hamle vardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1.Dünya Savaşı’nda Hitler yönetimindeki Almanya’nın şifreli mesajlaşmada kullandığı enigma kodlarını çözmek için dönemin satranç oyuncuları İngiliz büyük usta Harry Golombek, Stuart Milner-Barry ve Conel Hugh O’Donel Alexander görev almıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    İngilizce basılan ikinci kitap satranç hakkındadır. Bilgisayarın icadından sonra yani 21. yüzyılda çok iyi satranç oynayabilen yazılımlar ortaya çıkmış, kimi bilgisayar programları dünya şampiyonlarıyla satranç turnuvalarında karşı karşıya gelmiştir. 1988’de Kaliforniya Long Beach’de, “DeepThought” isimli bir bilgisayar yazılımı büyük bir satranç ustasını yenen ilk bilgisayar olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Yapay zekâ ve bir insan arasında oynanan en ünlü oyun ise Garry Kasparov ile IBM tarafından geliştirilen “Deep Blue” arasında gerçekleşmiştir. 1996’da ilk, 1997’de ise ikinci kez karşı karşıya gelen iki rakibin oyununda; ilk oyunu Kasparov kazanmış, ikinci oyunda ise Deep Blue dünyaca ünlü usta isim Kasparov’u yenmiştir. Kasparov sonuca itiraz ederek, bilgisayar yazılımının insanlardan yardım aldığını iddia etmiştir.

  • HÂLÂ KRAL VE KRALİÇESİ OLAN ÜLKELER

    İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth’in ölümüyle tüm dünya gözünü tekrar Birleşik Krallığa çevirdi. Kral ve kraliçeler tarih sahnesindeki misyonunu parlamenter sistemlere devrederken, günümüzde monarşiyle yönetilen ülkeler halen daha varlıklarını sürdürmektedir. Monarşi devlet yönetiminde kral ve kraliçelerin yetki sahibi olduğu yönetim şeklidir ve hükümdarların bu yetkiyi, inandıkları dinin tanrısından devraldığına inanılmaktadır. Kan soyuyla yetkinin devam ettiği mutlak monarşide tek yetki sahibi hükümdar olurken, sanayi devrimi sonrası monarşinin tanımı ve yapısı da değişmiştir. Mutlak monarşide hükümdarın yetkilerinde herhangi bir sınırlama yoktur ve aldığı kararlar kanun olarak sorgulanmadan kabul edilmektedir. Anayasal monarşi bir diğer ismiyle parlamenter monarşi ise; kral ya da kraliçenin yetkilerinin parlamento tarafından sınırlandırılması ilkesine dayanmaktadır. Tarih arenasında en uzun yönetim şekli olan monarşi çağdaş toplumlarda yerini anayasal monarşiye bırakmıştır. Artık günümüzde monarşiyle yönetilen birçok ülkede kral ya da kraliçelik görevleri, sembolik olarak temsil edilmektedir ve bu ülkeler seçimle belirlenen hükümet tarafından yönetilmektedir. Yüzyıllardır bağlı kaldıkları hükümdarlarından vazgeçmeyen kimi ülkeleri ve bu ülkelerin hükümdarlarını yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    İngiltere denince aklımıza ilk gelen kişi olan Kraliçe II. Elizabeth, geçtiğimiz hafta 96 yaşında hayata veda etti. 70 sene süren görev süresi ile Birleşik Krallık’ın en fazla tahtta kalan hükümdarı olan kraliçenin yerini 73 yaşındaki oğlu III. Charles aldı. İngiltere, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda olmak üzere dört ana ülkeden oluşan Birleşik Krallık’a bağlı birçok denizaşırı ülke de bulunmaktadır. Birleşik Krallık’taki monarşi sembolik olarak varlığını sürdürmektedir. Kral ve ailesi diplomatik törenlerde Birleşik Krallığı temsil ederken, ülke yönetiminde söz hakkı bulunmamaktadır. Madalya ve nişan takdiminin yanı sıra başbakan ataması yetkisine sahip olan hükümdar aynı zamanda Birleşik Krallık Silahlı Kuvvetleri’nin de başkomutanıdır. Tüm dünyanın ilgiyle takip ettiği İngiliz Kraliyet ailesinin (nam-ı diğer Winsdor Hanedanlığı) hayatını anlatan birçok belgesel ve film çekilmiştir. Çiçeği burnunda Kral III. Charles’ın 1981 yılında St. Paul Katedrali’nde Lady Diana ile gerçekleşen düğün törenini bir milyardan fazla insan televizyondan canlı olarak izlemiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Dünyanın sanayi ve ekonomide ileri seviyede olan bir başka ülkesi Japonya da monarşiyle yönetilen ülkelerden bir tanesi. Ancak kralın yetkileri sınırlandırılmış durumda ve tıpkı İngiltere’de olduğu gibi sembolik görevlerde ülkeyi temsil etmektedir. Japonya kralının temsil yetkisi kabine tavsiyesi ve onayı olarak belirlenmiştir. Ülke yönetiminde söz sahibi olan kurum seçimle belirlenen parlamentodadır. Japonya’nın şu anki imparatoru Naruhito, 126. kuşak olarak 2019 yılında tahta çıkmıştır. Babası Akihito’nın imparatorluk tahtını kendi isteğiyle bırakması üzerine görevi devralmıştır. Japonya İmparatoru Naruhito, günümüzde imparator unvanına sahip olan tek kraldır. Ayrıca çok eski bir ülke olan Japonya’nın imparatorluk ailesi günümüzde de varlığını sürdüren en eski monarşi ailesidir. Japon kültürüne göre hanedanlık soyu yetkisini Güneş Tanrıçası olan Amaterasu’dan almaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en kalabalık ülkelerinden olan Tayland da monarşiyle yönetilen ülkelerden bir diğeri olarak yazımızda yer buluyor. Nüfusunun yüzde 95’lik bölümünün Budist olduğu ülkenin kralı Çakri Hanedanlığı’na mensup olan Kral Maha Vajiralongkorn 2016 yılından bu yana hem devlet başkanlığı görevi hem de silahlı kuvvetlerin başındadır. Tayland Krallığı’nın yönetim şekli anayasal monarşidir. 1932 yılında mutlak monarşiden parlamenter monarşiye geçilmiştir. Kral ülkeyi sembolik olarak temsil etmektedir ve yetki alanları sınırlıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Asya, Afrika ve Avrupa’nın kesişiminde bulunan Ürdün mutlak monarşiyle yönetilirken, 1946 yılında alınan kararla kralın yetkileri kısmen azaltılmış ve parlamenter monarşiye geçiş yapmıştır. Resmi adı “Hâşimî Ürdün Krallığı” olarak değiştirilen bu ülkenin listemizdeki monarşiyle yönetilen diğer ülkelerden farkı, kralın yetkilerinin genişletilmiş olmasıdır. Yasama ve yürütme üzerinde geniş yetkileri bulunan Ürdün Kralı, 1999 yılında babası Hüseyin’den görevi devralan Kral II. Abdullah’tır. Monarşide geçerli olan kralın ordunun başkomutanı olma yetkisi Ürdün Kralı için de geçerlidir ve kral, uluslararası birçok diplomatik ilişkide söz sahibi olarak ülke adına kararlar almaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Dünya’nın en gelişmiş ekonomisine sahip İsveç, krallarından vazgeçmeyen ülkelerden bir tanesi. Karl XVI Gustav, 1973 yılında dedesi VI. Gustaf Adolf’un ölümü üzerine krallığı devralmıştır. Kral Gustav henüz dokuz aylıkken tahtın asıl varisi olan babası, Danimarka’da geçirdiği bir uçak kazası ile hayata veda etmiş ve kan bağından dolayı tahtın yeni varisi olmuştur. Kral olduktan bir sene sonra 1974 yılında yürürlüğe giren kararlarla kralın yetkisi kısıtlandırılmıştır. Resmi görevlerden azledilerek, devlet törenlerinde sembolik olarak İsveç Krallığını temsil etmektedir. İsveç Kralı ordu başkomutanlığı görevinden de çıkarılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Monarşiyle yönetilen ülkelerden bir tanesi olan Yeni Zelanda, bağımsız bir ülke olsa da Birleşik Krallığa biat etmektedir ve Kraliçe II. Elizabeth’in ölümünün ardından 8 Eylül 2022’de tahta geçen III. Charles’ın krallığını kabul ettiklerini beyan etmişlerdir. Yeni Zelanda’da devlet görevi Genel Vali tarafından yürütülmektedir ve hükümdarın Yeni Zelanda’daki temsilcisi sıfatına sahiptir. Yeni Zelanda Genel Valisi başbakan tavsiyesi ile İngiltere hükümdarı tarafından seçilir ve hükümdarın yetkilerini kullanma yetkisine sahiptir.

  • BİSİKLETİN ZAMANDA YOLCULUĞU

    Çevre dostu, masrafsız, sağlıklı bir ulaşım aracı olan bisiklet; çocukluktan yetişkinliğe her dönem hayatımızda… Çocukken eğlenmek, yetişkinlikte ulaşım aracı olarak, bazı durumlarda da spor olsun diye kullanılan bisikletin farklı koşullar için farklı modelleri bulunuyor. Dağ bisikleti, şehir bisikleti, tandem gibi modelleri olan bisikletlerin ortaya çıkması için birçok mucit kafa yormuş, bugünkü hâlini alması pek de kolay olmamış. Kolay sürüşü olan, hafif ve konforlu bisikletlerin üretilmesi için neredeyse iki yüzyıl uğraşılması gereken bisikletin tarihini sizler için listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Bisikletin icadı konusunda tarihçiler arasında tam bir fikir birliği bulunmamaktadır. Ancak 18. yüzyılda ilk tasarımlarını gördüğümüz bisiklet için tek bir mucit tarafından icat edilmiştir demek doğru olmayacaktır. Her tasarımın üzerine yeni bir materyal koyarak bugün bildiğimiz konforlu ve kolay sürüş imkânı tanıyan bisikletler üretilmiş, farklı mucitlerin çabalarıyla bugünkü hâlini almıştır. Sıkça bilinen bir yanlışı da sırası gelmişken düzeltelim: Leonardo da Vinci’ye ait olduğu ileri sürülen 1492 tarihli bir bisiklet karalamasının, 1960’larda da Vinci’nin 12 ciltlik çizimleri ve yazılarından oluşan Codex Atlanticus’a sonradan eklenmiş sahte bir çizim olduğu ortaya çıkmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Günümüzdeki tasarıma en yakın bisiklet ilk kez Fransa’da 1790’lı yıllarda Comte de Sivrac tarafından icat edildi. “Celeripede” olarak adlandırılan bu bisiklet; iki tekerlek ve sert ahşap çerçeveden oluşuyor, pedalı bulunmuyordu. Pedalsız olan bu bisikletin sürüşü ise ayakların hareket ettirilmesiyle sağlanıyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1817’de Alman mucit Baron Karl Von, Sivrac’ın ürettiği bisiklete bir gidon ve bir sele yerleştirerek “draisienne” adını verdiği bisikleti tasarladı. Ortalama 22 kg ağırlığındaki bu bisikletin demir tekerlekleri, ahşap çerçevesi, jantları ve freni olsa da tıpkı Sivrac’ın tasarımında olduğu gibi pedalı bulunmuyordu. Bu tasarım için de kullanıcı dostu demek yanlış olacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1839’da İskoç Kirkpatrick Macmillan, bisikletin göbeğine demir çubuklarla sürüş kolaylığı sağlayacak olan pedalları eklemeyi akıl etti ve öncekilere göre daha hızlı ve kolay yol alabilen bir bisikleti üretmiş oldu. Sürücüler, krank miliyle ön tekerleğe bağlanan pedalları ayağıyla öne ve arkaya sallayarak sadece arka tekerleği hareket ettirebilir hâle geldi. Ancak bu bisikletin de ağırlığı ve denge problemi vardı. Önceki tasarımlara göre daha kullanışlı olsa da yine de sürülmesi zor bir model olan bu bisikletlere denge sağlaması için ilerleyen yıllarda üçüncü ve dördüncü tekerlek eklense de tekerleklerin sürtünme sorunu yüzünden bu model de yaygınlaşmadı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1860’larda Fransız Pierre Michaux, oğlu ile birlikte geliştirdiği Türkçeye de velespit olarak geçen “velocipede”i tasarladı. Bu bisiklette pedallar ön tekerleğe sabitti, bu sayede sürücüler hızlı bir şekilde pedal çevirebilir hâle geldi, sürüş mesafesi uzadı ve hızlandı. Ancak ağır demir iskeleti ve demir çerçeveli tekerlekleri yüzünden bu model de yoldaki her çukur ve tümsekte sarsılıyor, konforlu bir sürüş keyfi yaşatmıyordu. O dönem bu bisiklet için “kemik titreten” diyenler bile oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1868’de Fransız Traffault, nihayet tekerlekleri kauçuktan üretme fikrini buldu ve tekerin tamamı kauçuk ile kaplanan bisiklet modeli ile daha kolay bir sürüşe imkân veren bisikletini tanıttı. 1870’lerde İngiliz James Starley daha hızlı hareket edebileceği düşüncesiyle ön tekerleği arka tekerleğe oranla hayli büyük olan bir bisiklet üretti. Oldukça büyük ön tekerleği ve küçük bir arka tekerleği bulunan bu bisiklete dönemin en büyük ve en küçük İngiliz metal paralarına verilen isimden ilham alınarak “penny farthing” denildi. Herhangi bir kaza durumunda yaralanma riski hayli yüksek olan bu model de çok tutmadı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Günümüzde kullanılan zincirli, gidonlu ve seleli bisiklet 1885’te İngiliz John Kemp Starley tarafından üretildi. Bu bisiklet “velocipede”e göre çok daha rahat, ön tekerleği büyük olan “penny farthing”e göre ise daha hızlı, güvenli ve manevra kabiliyeti yüksek bir bisiklet oldu. Hızla tüm dünyaya yayılan bisikletin günümüzde milyarlarca kullanıcısı bulunuyor, bazı şehirler bisiklet şehri olarak anılıyor. Sağlığa faydaları ve doğaya zarar vermemesi gibi konular bisikleti bildiğimiz bütün ulaşım araçları arasında en masumu ve en faydalısı yapıyor.

  • ÜLKEMİZİN CAZ DİVALARI

    20. yüzyılın başlarında ABD’nin New Orleans şehrinde doğan caz müzik her ne kadar Amerikan kültüründen çıksa da tüm dünyada popüler olmayı başarmış bir müzik türüdür. Ülkemizde de çok sevilmiş ve birçok müzisyen tarafından icra edilmiştir. Özellikle kadın vokallerimiz performanslarında geleneksel Türk müziği unsurlarını caz melodileriyle harmanlamış ve farklı müzik türlerinden ilham alarak kendi tarzını oluşturmuştur. Yazımızda ülkemizin kadın caz vokallerini okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sevinç Tevs” title_font_size=”13″]

    Ülkemizin ilk caz müziği solisti Sevinç Tevs, Ankara Devlet Konservatuvarı Şan ve Tiyatro Bölümünde okuduğu yıllarda kardeşi Sevim Tevs ile birlikte Ankara Radyosunda günün popüler parçalarını seslendirdi ve ünü çok kısa sürede İstanbul’a ulaştı. İki kız kardeş 1945’te İstanbul Saray Sineması ve Taksim Belediye Gazinosunda verdikleri konserlerin ardından İstanbul’daki caz orkestrasında sahne aldı, yurt dışında şarkı söyledi. 1948’de ABD’deki New York Caz Festivali’nde “For You” adlı şarkıyı yorumlayan Tevs, yarışmada birinci oldu. 1949’da ünlü caz piyanistimiz İlham Gencer ile İstanbul Radyosunda yaptığı caz programları halk tarafından büyük ilgi gören Tevs, İngiliz TV kanalı BBC’ye ve Almanya’daki Berlin televizyonuna çıkan ilk Türk şarkıcımızdır. 46 yaşında kanserden dolayı vefat eden Sevinç Tevs’in seslendirdiği eserlerin birçoğu plak ve CD’lerde toplanmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tülay German ” title_font_size=”13″]

    Dört yaşında şarkı söylemeye başlayan Tülay German, ilkokul yıllarında Ankara Radyosunda cumartesi akşamları yayımlanan “Çocuk Saati” programında dünyaca ünlü klasik besteleri piyano eşliğinde seslendirdi. 1957’de İstanbul Radyosunda Hulki Saner’in hazırlayıp sunduğu “Melodi Karavanı” programında yer alan ilk Türk şarkıcı olan German, 1960-1962 yılları arasında caz vokalisti olarak adını duyurdu. İstanbul Radyosunda Salim Ağırbaş Beşlisi’nin haftalık programında dönemin ünlü caz şarkılarını orkestra ile canlı olarak seslendirdi. Türkiye Millî Orkestrası ile katıldığı Balkan Ezgileri Festivali’nde eleştirmenlerin en sevdiği şarkıcı seçildi ve Arena dergisine kapak oldu. Aynı zamanda çok sesli Türk müziğinin ilk “hit”i sayılan “Burçak Tarlası” plağını da bu dönemde kaydetti. 1960’larda Paris’e giden ve Fransızca 10 plak dolduran sanatçı; Fransa, Belçika, Almanya, Polonya, Tunus, Fas, Hollanda ve Brezilya’da radyo ve televizyon programlarında yer aldı, konserler verdi, çeşitli festivallere katıldı. Fransa’da Türkçe olarak yaptığı albüm, Charles Cros Akademisinin “Büyük Plak Ödülü”ne değer görüldü. 1987’de Hollanda’da verdiği konserle emekli olan German, “Erdemli Yıllar” ve “Düşmemiş Bir Uçağın Kara Kutusu” kitaplarını yayımladı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ayten Alpman ” title_font_size=”13″]

    Caz söyleyerek başladığı müzik kariyerine ilerleyen yıllarda pop müzikle devam eden ve Türkçe sözlü pop müziğinin başlamasına öncülük eden sanatçılarımızdan olan Ayten Alpman’ın sesinin güzelliği, ileride hayatını birleştireceği İlham Gencer tarafından okul yıllarında fark edildi. 1949’da açılan İstanbul Radyosunda İlham Gencer topluluğuyla profesyonel olarak şarkı söylemeye başlayan Alpman’ın ilk taş plağı 1959’da basıldı. Buğulu alto sesiyle onlarca şarkıyı seslendiren sanatçı, 1963’te müzik eğitimi için gittiği İsveç’te Ella Fitzgerald, Duke Ellington ve Quincy Jones gibi caz müziğin efsaneleri ile tanışma fırsatı yakaladı. Ayten Alpman, “Bir Başkadır Benim Memleketim” adlı şarkısı ile ününü tüm ülke geneline hatta gelecek kuşaklara taşımayı başardı. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında TRT’de sık sık çalınan eser daha sonra farklı müzisyenler tarafından da okundu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Nükhet Ruacan ” title_font_size=”13″]

    Tatbiki Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Bölümünde eğitim alan Nükhet Ruacan, müziğe olan ilgisinden dolayı grafik eğitimini yarıda bıraktı ve pop müzik solisti olarak müzik kariyerine adım attı. 1974’te İsviçre’ye giden Ruacan, burada caz vokalistliği yapmaya başladı. Türkiye’ye döndükten sonra çeşitli sahnelere çıkan ve caz festivallerine katılan sanatçı, New York’ta şan eğitimi aldı. 1982’de Türkiye’de ilk albüm kaydını yaptı, Kültür Bakanlığı adına ABD’de ve Çin’de konserler verdi. TRT ekranlarında TRT Caz Orkestrası ile söylediği şarkılarla ülke genelinde tanınır hâle geldi. Bilgi Üniversitesi Müzik Bölümünde 10 yıl kadar hocalık yapan Ruacan, Bülent Ortaçgil’in “Benimle Oynar mısın?” albümünde de vokal yapmış, albümün kapağındaki çocuk resmini de kendisi çizmiştir. Nükhet Ruacan, 6 Mayıs 2007’de İstanbul’da hayata veda etti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ayşe Gencer” title_font_size=”13″]

    1977’de TRT’nin düzenlediği ses yarışmasını kazanarak profesyonel müzik hayatına adım atan Ayşe Gencer, kendisi gibi caz solisti olan Ayten Alpman ile caz piyanisti İlham Gencer’in kızıdır. Müzisyen bir ailenin çocuğu olduğu için erken yaşta caz müzik ile tanışan kadife sesli Gencer, ilk eğitimini piyanist olan babaannesinden almış ve ardından ülkemizin önemli caz müzisyenleri ile çalışarak yurt içi ve yurt dışı festivallerde sahnelere çıkmıştır. TRT Caz Orkestrasının uzun yıllar solistliğini yapan Ayşe Gencer, 2011’de ilk albümü “But Beautiful”u yayımlamış, 30 Aralık 2022’de kanser hastalığından hayatını kaybetmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yıldız İbrahimova” title_font_size=”13″]

    Küçük yaştan itibaren müzik eğitimi alan Yıldız İbrahimova, Sofya Çocuk Müzik Okulunda piyano eğitimi, Sofya Müzik Lisesinde de şan eğitimi aldı ve Devlet Müzik Akademisinden birincilikle mezun oldu. Dört oktavlık sesi ve doğaçlama kabiliyetiyle dünya çapında tanınan bir sanatçı olan İbrahimova, cazdan folka farklı türlerde okuduğu eserlerle dünyaca ünlü isimlerle çalıştı. 40’tan fazla ülkede sahne alan İbrahimova; Türkiye, Fransa, Almanya ve ABD başta olmak üzere pek çok ülkede 15 albüm çalışması yaptı. Bulgar asıllı Türk bir ailede dünyaya gelen sanatçı, çıkardığı albümlerinde Bulgar ve Türk halk müziklerini caz stiline uyarladı. Türkiye ve birçok farklı ülkedeki müzik okulları ile konservatuvarda öğrenci ve öğretmenleri ile atölye çalışmaları yapan sanatçı, halen ODTÜ ile Başkent Üniversitesi Müzik ve Güzel Sanatlar Bölümlerinde öğretim üyeliğini sürdürüyor. İbrahimova, 1993’ten bu yana dünyaca ünlü uluslararası caz festivallerinde sahne alıyor; üstelik enstrümansız, yalnızca sesiyle 90 dakikalık solo vokal konserleri veriyor.

  • GELENEKSEL TÜRK HALK DANSLARI

    Türk kültürünün zengin bir yansıması olan geleneksel Türk halk dansları, kültürel ögeleri bir araya getirerek o bölgenin veya halkın yaşam tarzını ve tarihini yansıtır. Anadolu’nun zengin ve köklü mirası olan geleneksel Türk halk danslarını yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Daha çok Batı Anadolu’da; Aydın, Denizli, Muğla, Manisa, İzmir gibi şehirlerin geleneksel dansı zeybek; Afyon, Antalya, Isparta, Burdur, Sakarya gibi illerimizde de oynanıyor. Ağır ve yer yer sert dans figürlerinin olduğu zeybeği tek kişi ya da daire halinde dizilmiş kişiler bireysel olarak oynar. Ağır zeybek, Köroğlu zeybeği ve genellikle kadınların oynadığı sepetçioğlu zeybeği gibi türleri bulunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Aslan Mustafa, sektirme, keklik, yerli oyun, sallama, Genç Osman, emmiler, galkınma, ince çayır, menberi, turnalar gibi çeşitleri olan kaşık oyununda dansçıların ellerinde ritim aracı olarak ahşap kaşıklar bulunur ve bu nedenle “kaşık oyunu” olarak anılır. Konya ve ilçelerindeki en yaygın geleneksel dans olan kaşık oyununda dans edenler daire biçiminde ya da karşılıklı oynar ve vücut hareketlerindeki uyuma dikkat edilir. Kaşık oyununun Orta Asya’ya kadar uzanan tarihî bir geçmişi vardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Trakya yöresinde özellikle Kırklareli, Tekirdağ, Edirne ve çevresinde oynanan hora, dansçıların el ele ve kol kola tutuşarak, ritmik şekilde yan yana oynadıkları halk oyunudur. Yöresel giysiler içerisinde oynanan horayı kimi yörelerde kadın ile erkek birlikte oynar. Çok hızlı ve ritimli olan bu halk oyununda ayak adımları ve dansçılar arasındaki uyum ön plandadır. Ülkemiz dışında Kosova, Makedonya, Bulgaristan ve Balkanlar’daki Türkler de bu geleneksel oyunu düğün, şenlik gibi özel günlerde sıkça oynamaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yaylı ve nefesli sazlar ile göğüs ve göbek titreterek, gerdan kırarak oynanan bir oyun olan çiftetelli, Osmanlı döneminde saray eğlencelerinde oynanmış, daha sonraları halk dansı olmuştur. Günümüzde hareket serbestliği ve figür zenginliği nedeniyle Anadolu’nun tüm yörelerinde herkes tarafından kolayca oynanmaktadır. Tek kişi ile olduğu gibi birçok kişinin katılmasıyla toplu olarak da oynanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Horon, Karadeniz Bölgesi’nde geleneksel olarak oynanan bir halk dansıdır. Rize, Artvin, Ordu, Sinop, Samsun, Trabzon, Giresun ve Gümüşhane şehirlerinde oynanır. Doğa yapısının sert ve dağlık oluşu, denizinin ve havasının kararsızlığı horon oyunlarına da yansımıştır. Figürleri çeşitlilik gösteren oyun son derece hareketlidir. Hemşin horonları tulum, Rize horonları kemençe eşliğinde oynanır. Horonda yapılan titreme, silkinme, ürperme figürleri; denizi ve denizden çıkan balığın hareketini ifade eder. Horonu yöneten ve diğer oyunculara yön gösteren kişi “horoncu başı”dır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Karşılama, iki kişinin karşılıklı oynadığı bir oyundur. Çiftlerin karşılıklı olarak dizilmesi ile grup halinde de oynanır. Oyuncular birbirlerinden bağımsızdır, bazı karşılamalarda bütün oyuncuların ellerinde birer mendil bulunur. Genellikle Trakya’da, kısmen de Marmara’nın doğu ve güneyinde görülen bir oyun türü olan karşılamanın Giresun ve Trabzon’a özgü olan çeşidi de vardır. Dans figürleri aynı olsa da müzikte veya ritimde farklı tınılar yükselir. Karşılama oyununda temel yürüme, ayak vurma ve erkeklerde çökme figürü temel dans hareketleridir. Davul-zurna, bağlama ve kemençe ile de oynanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Davul ve zurna eşliğinde el ele tutuşularak topluluk halinde oynanan bir halk dansı olan bar, yan yana düz ya da yarım ay biçiminde oyuncuların birbirlerine tutunarak oynadıkları disiplinli bir geleneksel danstır. Bayburt çevresinden Kars’a, Erzurum ve dolaylarından çevre illere kadar oynanan bar, halk arasında “ince çalgı” diye tabir edilen keman, ut, klarnet ve def gibi çalgılarla oynanır.

  • Önemli İcatların Kadın Mucitleri

    Önemli İcatların Kadın Mucitleri

    Bir icadın ortaya çıkması kadar onun akıllara fikir olarak düşmesi süreci de başlı başına önemli bir konu… Farkındalık, düşünmek, eyleme geçmek, ortaya koymak… Bu süreçleri yaşayan tüm insanlar saygı ve ilgi görmeyi hak ediyor. Anlayacağınız listemizin bu seferki konukları önemli buluşlara imza atan mucitler; daha doğrusu mucit kadınlar…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    20. yüzyılın ilk yarısında dünya savaşları gibi insanlığı yaralayan olaylar yaşanırken diğer taraftan onu ileriye taşıyacak gelişmeler de oluyordu. 1900 doğumlu Maria Telkes’in güneş enerjisiyle ısınan evler üzerine yaptığı çalışmalar da bunlardan biriydi. Macaristan doğumlu bilim insanı, Amerika’da çalışmalarını geliştirdikten sonra ilk denemesini Londra’daki İskoçya Dışişleri Ofisi için yapmış ve mekânın üç kış boyunca bu buluşla ısınmasını sağlamıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Yine 20’inci yüzyılın ortalarında bugünkü bilgisayarların atalarından olan, bir oda kadar büyük ve 5 ton ağırlığındaki ilk büyük ölçekli bilgisayar Grace Hopper tarafından geliştirilmiş ve kendi icadı olan donanımlarla zenginleştirilmişti. Yazıyı bilgisayar diline çeviren “compiler” donanımı ve ticari bilgisayar yazılımı “COBOL”da da çalışmalarını Harvard’da sürdüren Hopper’ın imzası bulunuyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kariyerine henüz 4 yaşında matematik ve fen dersleriyle başlayan, 12 yaşında kuşların anatomisini inceleyerek kanatlı uçuş aparatı geliştiren İngiliz matematikçi ve yazar Ada Byron Lovelace, dünyanın ilk bilgisayar programcısı olarak kabul görmektedir. 19. yüzyıldaki çalışmaları bir yüzyıl sonra tanınmış, 1979’da “Ada” ismi ABD’de yeni geliştirilen bir programlama diline verilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Oyuncu Hedy Lamarr’ın İkinci Dünya Savaşı başlarında merak saldığı uygulamalı bilimler, onu, gizli haberleşme sisteminin icadına kadar götürür. Lamarr’ın çalışmaları bugün gündelik hayatımızın olmazsa olmazları arasında bulunan Wi-Fi ve Bluetooth teknolojilerinin gelişimine olanak sağladı. Hedy Lamarr adı, 2014 yılında ABD Virginia eyaletindeki Ünlü Ulusal Mucitler Salonu’nda yer verilerek onurlandırıldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Konforumuzu artıran, zaman kazandıran ve hijyen sağlayan önemli araçlardan bulaşık makinasının mucidi 1839-1913 yılları arasında yaşamış Josephine Cochrane’di. “Eğer hiç kimse bir bulaşık makinesi icat etmiyorsa, o halde ben de bunu kendi başıma yapacağım!” diyerek işe başladığı söylenir. Hali vakti yerinde olan Cochrane tamamen ihtiyaç nedeniyle bu fikri bulmuş, harekete geçmiş ve icadını gerçekleştirmişti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Yukarıda saydığımız gibi pek çok icat bir fincan filtre kahve içmeden yapılmamış olsa gerek… Eğer öyleyse her biri bunu Alman girişimci Melitta Bentz’e borçlu… Aslen ev hanımı olan Bentz bu fikri, gözlemleri sonucunda üretmiş ve yaptığı deneylerle kullanılabilir hale getirmiş; devamında ise yüzlerce kahve filtresinin satıldığı bir şirket kurmak gelmişti.

  • 6 MADDE İLE COCO CHANEL’İN BİLİNMEYEN DÜNYASI

    Coco Chanel’in moda devi olmadan önce bir süre şarkıcılık yaptığını ve Coco takma ismini, sahneye çıktığı yıllarda aldığını biliyor muydunuz?  Bugüne kadar Chanel’in hayatına ve modaya bakışına dair onlarca yazı okuduk, bu yazımızda ise Chanel hakkında bilinmeyenlere değiniyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Chanel kariyerine bir “hobi” olarak şapka tasarımıyla başladı. 1910 yılında ilk şapkasını tasarladıktan sonra Parislilerin yanı sıra zamanın büyük Fransız aktrislerinin de ilgisini çekti ve bu durum Chanel’in ünlenmesini sağladı. Şapkalarını sattığı Paris’te bir süre sonra Arthur Capel adında güçlü bir iş adamıyla tanıştı. Tasarımlarını çok beğenen Capel, Chanel’in 1912 yılında Deauville’de bir dükkân  açmasına ön ayak oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    5 rakamının ünlü tasarımcı için özel bir anlamı vardı bu nedenle Chanel No. 5 parfümü 5 Mayıs 1921’de tanıtıldı. Tüm zamanların en çok satan parfümü unvanına sahip olan Chanel No. 5 ilk çıktığı andan itibaren adeta bir sansasyon yarattı hatta markanın ikonik parfümünü Andy Warhol bile çalışmalarında kullandı. Marilyn Monroe’nun da zamanında favorisi olan parfüm, bugün hâlâ en çok satan kadın parfümlerinden biri olarak gösterilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Chanel’in en az parfümü kadar ikonik olan ojesinin dünyanın ilk “uğruna sıra beklenen”  ojesi olduğunu biliyor muydunuz? Anlatılanlara göre ojenin çıkış hikâyesi oldukça ilginç. 90’lı yıllarda Chanel defilesi sırasında, makyöz, modellerinin tırnaklarının ojesiz olduğunu fark etti. Keçeli bir kalem ile tırnaklarını boyadı ve defileye bu şekilde çıkmalarını sağladı. Aslında basit bir keçeli kalem ile boyanan tırnaklar bugün Chanel Rouge Noir isimli ikonik ojenin tasarlanmasına neden oldu. Dünyanın ilk yok satan ojesi unvanı hâlâ bu bordo ojededir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kadınlar için ilk takım elbise fikrini geliştiren Coco Chanel’dir; daha önce erkekler tarafından giyilen takım elbiseyi kadınlara uyarlayan ilk isim olarak tarihte yerini alır. O döneme kadar daha feminen çizgileri olan moda dünyası, Chanel sayesinde kadın takım elbisesi ile tanışır ve yepyeni bir döneme geçilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Eskiden moda dünyasında siyah renk çok revaçta değildi ta ki Chanel bambaşka bir akımı başlatana kadar. Beyaz, bej, altın ve kırmızı Chanel’in sembolik renkleri olsa da siyahın yeri Chanel için çok başkaydı. Chanel’e göre siyah, bir kadının ışığını yansıtır ve esas olanı vurgulardı; bu düşünceden hareketle ikonik mini siyah elbiseyi tasarladı ve markanın simgelerinden biri haline getirdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Coco Chanel’in ismini taşıyan markasının hiçbir zaman tam olarak ona ait olmadığını biliyor muydunuz? İş ortağı Pierre Wertheimer ilk başta şirketin yalnızca %10’luk bir kısmını Chanel’e verdi. Sonra zaman geçtikçe hissesi arttı ancak hiçbir zaman tam anlamıyla şirketin sahibi olmadı. Bugün şirket, Pierre’in varisleri tarafından yönetiliyor.

  • 5 MADDE İLE “YALNIZ ADAM” FRANZ KAFKA

    Ürettikleriyle 20. yüzyıl edebiyatına damga vuran Franz Kafka, kurgularında gerçeklik ile hayal dünyasını çok başarılı bir şekilde sentezledi ve bu yeteneği ile hem çok takdir edildi hem de pek çok tartışma konusunun gündemi oldu. Yaşarken çok fazla ün elde edemese de ölümünün ardından Dava, Dönüşüm, Şato gibi kitapları ile ilgi görmeye devam etti. Hatta bu kitaplardan hepimizin ismini duyduğu ya da okuduğu kitabı Dönüşüm ile pek çok insanın hayata bakış açısını değiştirmeyi başardı. Başkalaşma, yalnızlık, otoriter baskıcılık hakkında yazdığı hikâyelerle dikkat çeken Kafka’yı Kültür ve Yaşam sayfalarında, ölüm yıldönümünde ağırlıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Franz Kafka kimdir?” title_font_size=”13″]

    3 Temmuz 1883’te Çek Cumhuriyeti’nde Almanca konuşan bir Yahudi ailede dünyaya gelen Kafka, 6 kardeşin en büyüğüydü. Lise öğreniminden sonra hukuk eğitimini Prag Üniversitesi’nde aldı. Önce bir süre staj gördü ardından İtalyan bir sigorta şirketine geçti. Burası onun için bir dönüm noktasıydı çünkü onunla tanışmamızı sağlayan Max Brod ile yolları burada kesişti. Max ile kurduğu dostluk sayesinde edebiyat dünyasına girdi; Felix Weltsch, Oskar Baum, Franz Werfel gibi isimlerle bir arada olma fırsatı yakaladı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Franz Kafka’nın gizemli dünyası” title_font_size=”13″]

    Kafka, küçük yaşlardan beri yazmaya ve hikâye anlatmaya çok meraklıydı hatta anne ve babasının doğum günlerinde onlar için piyesler hazırlar, kardeşleriyle birlikte sunarlardı. Bütün hayatını yazarak geçirmesine karşın bu eserlerden çok azı bize ulaşabildi çünkü eserlerinin birçoğunu yayımlamayı tercih etmedi.  Bunun altında yatan nedenlerden biri babası ile olan iletişim sorunuydu. Kafka’nın babası, oğlunun edebiyata olan ilgisini desteklemiyordu. Hâlihazırda babasıyla zaten zor ve karmaşık olan ilişkisi bir de edebiyat sevdasından dolayı iyice çıkmaza girmişti. Babasına karşı beslediği tek duygu, eserlerinden de anlaşılacağı üzere nefretti. Almanca konuştuğu için Çekler tarafından, Yahudi olduğu için de Almanlar tarafından sevilmedi ve çocukluğu hep bir karmaşa içinde geçti; diğer bir deyişle kavgalı olduğu yalnızca babası değil aslında hayatın kendisiydi. Duyguları ile kalemi arasına sınır koymayan Kafka, babasıyla olan bu kavgasını “Babaya Mektup” adlı kitabında kaleme almış ve bu çatışmayı somut bir şekilde gözler önüne sermişti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Babaya Mektup” title_font_size=”13″]

    Babaya Mektup, Franz Kafka’nın Kasım 1919’da babası Hermann’a yazdığı ve babasının Kafka üzerindeki psikolojik travmalarını konu alan bir mektuptu. 45 sayfalık kitabı, babasına ulaştırması için annesine teslim etti ancak annesi bunu kabul etmedi ve oğluna geri verdi. Her ne kadar annesi babasına ulaştırmayı reddetse de 1952 yılında kitap yayımlandı.  “Senin etkinden tamamen bağımsız büyümüş olsaydım bile, senin gönlünde yatan insan gibi biri olamayacaktım büyük ihtimalle. Herhalde yine çelimsiz, ürkek, kararsız, huzursuz bir insan olurdum…” diyerek duygularını kaleme alan Kafka’nın babası ile olan ilişkisi, aslında çoğu eserinin ilham kaynağı oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Franz Kafka’nın Dönüşüm’ü” title_font_size=”13″]

    Almanca adı Die Verwandlung olan ve dilimize Dönüşüm, Değişim ya da Metamorfoz olarak çevrilen eseri Kafka’nın en popüler kitabı olmuştur. İlk olarak 1915 yılında yayımlanan kitap, Gregor Samsa’nın bir sabah kendini dev bir böceğe dönüşmüş bulmasıyla başlar ve hayatındaki değişiklikleri anlatır. Dönüşüm, aynı zamanda Kafka’nın metafor kullanma yeteneğini de gözler önüne seren bir kitap olma özelliğini taşır çünkü Gregor Samsa’nın toplum içindeki yeri, gerçekten bir böcekten farksızdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ölümünden sonra gelen şöhret” title_font_size=”13″]

    Yaşarken az sayıda okuyucu kitlesine sahipken, ölümünün ardından tüm dünya onu tanıdı bunun ardında ise yakın arkadaşı Max Brod vardı. Ölmeden önce Kafka, Brod’a eserlerini yakmasını söyledi ancak Brod onun bu isteğini yerine getirmedi ve tüm eserlerini yayımladı. Kafka, öldükten sonra sadece ismiyle bile onlarca işe hayat verdi; Rus oyun tasarımcısı Mif2000, Kafka’nın romanlarını bilgisayar oyunlarına uyarladı. Yanı sıra sinemaya uyarlanan romanları da oldu; Inaka Isha / A Country Doctor bunlardan biriydi. Ülkemizin ünlü şairlerinden Cemal Süreyya da Göçebe adlı şiirinde Kafka’nın adını geçirdi: “Ellerim gece yatısına çağrılmış ve telaşsız görünmeye çalışan Kafka gibi yüzüm giyotine abone…”. Kafka, ardında bıraktığı eserleriyle günümüzde de ilham olmaya devam ediyor…

  • HAYRAN BIRAKAN MİMARİSİYLE: QUİNTA DA REGALEİRA

    Portekiz’in Sintra bölgesinde bulunan ve ihtişamıyla görenleri büyüleyen Quinta da Regaleira, dönemin zengin tüccar ve ailelerinin ikamet ettiği, atmosferiyle masalsı bir dünyanın kapılarını aralayan dünyanın en ünlü saraylarından biridir. Altında çok sayıda yeraltı tüneli bulunan saray, adeta labirenti andıran yapısıyla oldukça ilgi çekicidir. Bu yazımızda Quinta da Regaleira’ya misafir oluyor ve tüm görkemiyle bu sarayı mercek altına alıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Quinta da Regaleira, 17. Yüzyılın sonlarında inşa edilen etkileyici bir yapıdır. 1892 yılında bilim insanı Carvalho Monteiro tarafından satın alınarak, İtalyan mimar Luigi Manini’ye yeniden tasarlatılmıştır. İnşası 1910 yılına kadar süren Quinta da Regaleira’nın mimarisi gotik, Rönesans ve Roma mimarisinin bir karışımıdır. Yıllar içinde çeşitli restorasyonlardan geçen yapı 1998 yılında ziyarete açılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Quinta da Regaleira, beş katlı görkemli saray benzeri bir ana yapı, şapel, köprü, kuyu, park, göl gibi birbirinden farklı detayları bir arada bulundurur. Ziyaretçileri tarafından en çok merak edilen detay ise Ters Kule, orijinal ismiyle Initiation Well’dir. Kuleden daha çok bir kuyuyu andıran yapının gizemli ve ürkütücü havası ününe ün katmaya devam etmektedir. Ters Kule, yerin altına doğru dokuz katlı olacak şekilde sarmal merdivenlerle inşa edilmiştir. Bahçede yer alan yapıyı saraya bağlayan yeraltı dehlizleri bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Sarayın dört hektar büyüklüğündeki parka dönüştürülen bahçesini gezmek bile birkaç saatinizi alabilir. Quinta da Regaleira’nın köprüsünden çardağına, bahçedeki ağaçlara kadar simyacılık, astronomi ve hatta masonik öğeler barındırdığı, özel simge ve semboller içerdiği bilinmektedir. Hatta bu özelliğiyle sarayın, Harry Potter serisinin yazarı J. K Rowling’e de ilham olduğu ileri sürülür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yıllarca zengin tüccarlara ev sahipliği yapan, Tapınak Şövalyeleri’ni ağırladığı ileri sürülen Quinta da Regaleira’nın pek çok noktası ücret karşılığında gezilebiliyor. Lizbon’a 28 km. mesafedeki Quinta da Regaleira’nın yer aldığı Sintra, 1995 yılından bu yana Kültür Peyzajı olarak UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alıyor. Bölgeye gelen turistler sadece bu yapıyı değil, Pena Sarayı’ndan Sintra Ulusal Sarayı’na, Mouros Kalesi’nden Roco Burnu’na çok sayıda masalsı adresi görmeden dönmüyor.

  • SOLUKSUZ İZLEDİĞİMİZ PERFORMANSLARIN ARDINDAKİ MESLEK: JONGLÖRLÜK

    Jonglörlük, çeşitli nesneleri havada hızlı ve ustalıklı bir şekilde fizik ve beden kurallarını zorlayarak kullanma becerisidir. Birçok farklı obje kullanılarak gerçekleştirilen jonglörlük, kültürlerarası geçmişe ve zengin bir tarihe sahiptir. Jonglörlüğün ne olduğu ve nasıl ortaya çıktığı yazımızda…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Jonglörlük, doğru zamanlama, koordinasyon ve odaklanma gerektiren bir yetenek olarak değerlendirilebilir. Genellikle top, çubuk, lobut, ateş, ip, halka, şişe, meyve ve diğer nesneler kullanılarak gerçekleştirilen jonglörlük, izlemesi eğlenceli görsel bir şov sunmayı amaçlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Türkçeye Fransızca hokkabaz anlamına gelen “jongleur” sözcüğünden geçen bu şovun kökeni çok eski zamanlara kadar uzanıyor. Mısırlılar, Roma İmparatorluğu ve Çin gibi farklı medeniyetlerde jonglörlük ya da benzeri becerilerle ilgili görseller ve tasvirler bulunuyor. Genellikle festival ve törenlerde izleyicileri eğlendirmek için sahnelenirken, bu beceriyi spor ya da hobi olarak yapanlar da var. Orta Çağ’da genellikle palyaçolar ve sokak sanatçıları tarafından icra edilen bu gösteriler daha çok dikkat çekmesi için ateşli veya keskin objelerle yapılıyordu. İlerleyen yıllarda sirklerde ve tiyatroda da popülerlik kazanan bu performans, sirk sanatçıları arasında önemli bir beceri olarak kabul ediliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    20. yüzyılda modern sirklerin popüler hâle gelmesi ve yaygınlaşmasıyla nefes kesen gösterilerin sergilendiği bu şovlar arasında en akılda kalan Fransız jonglör Jean-François Gravelet-Blondin’in (Charles Blondin olarak da bilinir) Niagara Şelalesi’nde ip üzerinde yürüdüğü performanstır. Onu dünya çapında üne kavuşturan bu gösteri gazetelerin manşetlerinden duyurulmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Günümüzde jonglörlük, sirk, sokak gösterileri, akrobasi şovları ve eğlence sektöründe yaygın olarak sahnelenir. Birçok yetenekli jonglör farklı objelerle hünerlerini sergileyerek izleyicilere nefes kesen performanslar sunar. Top çevirme (ball juggling), lobut çevirme (club juggling), ipe bağlı ağırlık çevirme (poi), bir ipte makara yönlendirme (diabolo) ve iki kısa çubuk yardımı ile bir uzun çubuğu çevirme (devil stick) gibi başlıca çeşitleri bulunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Şovlarına dans figürlerini de ekleyerek “gösteri sanatçıları” olarak anılan jonglörler, sıkı bir eğitim sürecinden geçer. El-kol koordinasyonu ile gerçekleşen bu performans; denge, dikkat, hızlı refleks gerektirir ve odaklanmayı üst seviyelere taşır. Soyut ve somut düşünmeyi sağlayarak hızlı karar verme, sorun çözme, risk alma, odaklanabilme becerisini ve yeteneklerini artırır. Oldukça büyük dikkat gerektiren jonglörlüğü icra ederken bir anlık konsantrasyon eksikliği performansı sekteye uğratabilir.