Kimi zaman aklımızdan geçenleri ya da yoğun olarak hissettiğimiz duyguları anlatmak için düzinelerce kelimelere ihtiyaç duyarız. Ancak bazı ülkelerde bu yoğun hisleri anlatmak için tek kelime yetiyor. İşte o kelimeler…
Kategori: Kültür/Sanat
-
ÇOK ŞEY ANLATAN TEK KELİMELER
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″] -

9 Madde İle Antik Roma’nın Sanat Merkezi Sagalassos
Sagalassos Antik Kenti Türkiye’nin güneybatısında, Burdur’un Ağlasun ilçesinde yer alır. Şehirde bulunan yapıların büyük bir çoğunluğu Antik Roma dönemine aittir. Sagalassos ilk kez 1706 yılında Fransız gezgin Paul Lucas tarafından keşfedilmiştir. Bulutların çevrelediği yüksek rakımlı antik kentte; konutlar, hamam, kireç ve metal fırınları, agora (çarşı), çeşme, tiyatro, kilise ve tapınaklar bulunmaktadır. 1990 yılından bu yana kazıların devam ettiği Sagalassos Antik Kenti’ni 9 madde ile listemizde görebilirsiniz.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
Antik kent, denizden 1700 metre yükseklikte kurulmuştur. Güneyinde Akdeniz, kuzeyinde Anadolu platosu yer alır. Hemen doğusunda 2271 metredeki zirvesiyle Akdağ yükselir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
İnsanların bu dik yamaçlara güvenli konumunun yanı sıra su kaynaklarına yakınlığı, verimli toprakları ve seramik kap kacak yapmaya uygun materyalleri sebebiyle yerleştiği düşünülmektedir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
Sagalassos şehri, Pisidia bölgesinin Roma dönemindeki önemli şehirlerinden biridir. Roma’nın ilk imparatoru Augustus zamanında önemli kültür ve sanat merkezlerinden biri olmuştur.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
Yamaçların materyaller açısından verimliliği önemli eserler üretilmesini sağlamıştır. Kazılarda ortaya çıkan İmparator Marcus Aurelius ve İmparator Hadrian’a ait, boylarının 5,5 metre civarında olabileceği tahmin edilen heykeller ve çıkarılan diğer eserler Burdur Müzesi’nde sergilenmektedir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
Yedi farklı taş türünün kullanıldığı Antoninler Çeşmesi 28 metre uzunluğunda ve 9 metre yüksekliğindedir. Roma İmparatoru Marcus Aurelius döneminde prestij göstergesi olarak inşa edilmiş çeşmede Antik Roma tanrısı Dionysos’a ithaf edilmiş semboller yer alır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
“Yükselen tepenin yamacında, bugüne dek gördüğüm veya duyduğum tiyatroların en zarifi ve en güzeli yer alır…” Bu sözler Sagalassos’u 19. yüzyılda ziyaret eden ünlü İngiliz Arkeolog Charles Fellows’a aittir. Dünyanın en yüksek rakımlı tiyatrosu olan yapı, 9.000 kişiyi ağırlayabilecek şekilde inşa edilmiştir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”7# ” title_font_size=”13″]
Sagalasos’ta ziyaretçilerin uğrak noktalarından biri Kahramanlar Anıtı’dır. “Heroon” yani “Kahramanlar için yapılmış anıt” anlamını taşıyan 14 metre uzunluğundaki yapı; podyum, birbirlerinin eteklerinden tutmuş dans eden 14 kızın betimlendiği friz ile ana yapıdan oluşmaktadır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
Kuzey Nekropol’de “arcosolium” adı verilen ve imparatorluk döneminden kalma kaya mezarları yer alır. Bu mezarlar neredeyse dümdüz bir kaya yüzüne yontulmuş üzerinde kemerli girintiler olan yapılardır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
6. yüzyılın ortasına kadar gelişmeye devam eden kent M.S. 590 yılında yaşanan büyük depremde yerle bir olmuştur. Sagalassos’ta yaşayan halk depremin ardından şehri terk etmiştir. Bugün kazıların devam ettiği antik kentin ünü günden güne yayılmakta ve ziyaretçileri artmaktadır. Sagalassos, küçük Asya’da belki de terk edildiği günden bugüne en iyi korunagelmiş antik yerleşimlerden biridir. Şehir 2009 yılında UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne alınmıştır.
-
ÜLKELER VE GELENEKSEL EVLERİ
Geleneksel evler, geçmişten günümüze uzanan tarihi bir mirastır. Her biri kendi bölgesinin özgün özelliklerini yansıtır ve mimari açıdan ilginç detaylara sahiptir. İnşa edildikleri dönemin kültürel, coğrafi, toplumsal ve ekonomik koşullarını anlamamızı sağlayan geleneksel mimariler sadece birer yapı değil, aynı zamanda kültürel hafızanın da bir parçasıdır. Kendine özgü yapıları ve tasarımları ile ön plana çıkan geleneksel evleri yazımızda okuyabilirsiniz.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]Çince dörtgen anlamına gelen “siheyuan”, Çin’in başkenti Pekin’in geleneksel avlulu evleridir. Bir avlunun çevresindeki dört evden oluşan bu iki bin yıllık mimari gelenekteki yapılar simetrik tasarlanmıştır. Konut olarak kullanıldığı gibi saray, tapınak, manastır ve devlet dairesi olarak da kullanılmaktadır. Siheyuan tarz yapılardan bazıları geçmişte önemli yazar ve devlet adamları tarafından ev olarak kullanılmış, günümüzde ise bu evler müzeye dönüştürülmüştür.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]Rusya kırsallarında geleneksel metotlarla inşa edilen tahta ev izbalar eski dönemlerde metal olmadan halat, bıçak ve maça gibi aletler kullanılarak basitçe kesilmiş tahtaların birbirine bağlanmasıyla inşa edilmiştir. Ahşap ve toprak malzemelerden yapılan ve en fazla iki katlı olan izbaların çatısı ise kar yağışına dayanıklı olacak şekilde tasarlanmıştır. Güneş ışığından bolca faydalanmak için geniş bırakılan pencereler o bölgenin kültürel detaylarına ait şekil ve desenlerle süslenmektedir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]İtalya’nın UNESCO Dünya Miras Listesi’ndeki küçük kasabası Alberobello’da mantara benzeyen konik şapkalı, bitişik nizam, beyaz taş evlerin tarihi 14. yüzyıla kadar uzanmaktadır. Trullilerin duvar ve çatıları yine bu bölgeden çıkan küçük kireç taşlarının harç konmadan üst üste yerleştirilmesi ile inşa edilmiştir. Kolayca eriyebilen, çatlak ve kırıkların olduğu karstik yapıdaki bu kireç taşlarından yapılan evlerin yağışlı havalarda karşılaştığı sorunlar ise her evin su ihtiyacını karşılayan sarnıçlar ile çözülmüştür. Sarnıcı kazarken çıkan kayalarla dış duvarların örüldüğü evlerin bir diğer özelliği ise kışın sıcak, yazın serin olmasıdır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]Endonezya’nın güneyindeki Sumba Adası’na özgü geleneksel evlerde yerel ve doğal malzemeler kullanılmıştır. Adanın iklimi sıcak ve kurak olduğu için bambu ve ahşap malzemelerle yapılan evlerin duvarlarında bambu ve Hindistan cevizi yaprağından örülmüş paneller bulunmaktadır. Çatısı Hindistan cevizi yaprağı ile fidanlardan yapılmış çıtaların birbirine bağlanmasıyla inşa edilmiştir. Kare olan sumban evlerinin büyüklüğü ise ihtiyaca göre değişiklik göstermektedir. Evin çatısını destekleyen dört ana direk ise aile birliğine vurgu yapmaktadır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]16. yüzyıldan kalma Osmanlı sarayları, camileri ve evleriyle ünlü Cezayir’deki Kasbah’ın geleneksel mimarisi olan iki veya üç katlı Kasbah evleri; su ve samanın karışımı ile hazırlanan kerpiçten inşa edilmiştir. Yerel halkın vaktinin büyük çoğunluğunu geçirdiği avlular yapının en önemli unsurudur. Bu evlerde pencereler minik açıklıklardan oluşmuş ve avluya bakacak şekilde tasarlanmıştır. Odaların dar ve uzun olduğu Kasbah evlerinin köşeli kuleleri kil tuğlalar ile süslenmiştir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]Asya bozkırlarındaki göçebe Moğol halkının kullandığı ger, ahşap bir çerçeve üzerine yün keçeden yapılan büyük ve daire şeklindeki çadırlardır. Moğol dilinde yurt anlamına gelen ger, sert iklim koşullarına dayanıklı olup kolayca taşınabilmektedir. Gerlerin dış katmanı geleneksel metotlarda üretilmekte ve dövülmüş koyun yününden meydana getirilen keçe katmanlardan oluşmaktadır. Keçe daha sonra koyun sütü veya yağı eklenerek su geçirmez hâle getirilmektedir. Işığın içeri girmesi ve gerin içindeki ocaktan duman çıkması için çatının tam ortası açık bırakılmaktadır. Ayrıca yassı tepesi, peynir ve diğer gıdaları rüzgârda ya da güneşte kurutmak, aynı zamanda mayalamak için kullanılmaktadır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]1994’te UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne giren Karabük’teki Safranbolu Türk evleri, 18. ve 19. yüzyıl Osmanlı kent mimarisinin günümüze kadar korunan en güzel örneklerindendir. Kendine has mimarisiyle dikkat çeken evler iki veya üç kattan oluşmaktadır. Yapımında ahşap, taş, kerpiç ve alaturka kiremitler kullanılan bu evlerin her birinin konumu güneş ışığını engellemeyecek şekilde tasarlanmıştır. İşlevselliğiyle ön plana çıkan bu evlerde odunların zamanı geldiğinde yakılabilmesi için depolandıkları alanlar mimariye eklenmiştir. Dar ama sayıca fazla olan pencerelerdeki ahşap korkuluklar ise evin içinin dışarıdan görünmesini engellerken; içeriye güneş alacak şekilde ve dışarısı görülecek şekilde tasarlanmıştır. Zemin kat ise erzak depolamak ve ev halkının beslediği hayvanların kullanımına ayrılmıştır.
-

Edgar Degas Resimleri Eşliğinde Bale Sanatı
Edgar Degas 1834-1917 yılları arasında yaşamış, izlenimci akımın kurucularından kabul edilen, resimlerinde çoğunlukla günlük yaşam ile kişi/grup portrelerini birleştirmiş önemli bir ressamdır. Yaptığı resimlerin yarısından fazlasında dansçıları resmetmiştir. Özellikle bale eserleri arasında önemli bir yer tutar. O resimlerden bazılarını ve bale hakkındaki temel bilgileri aşağıda bulabilirsiniz.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
İtalyan rönesans döneminde ortaya çıkmış, Fransa ve Rusya’da gelişmiş bale, İtalyanca “saray dans gösterisi” anlamındaki “ballo” veya “balletto” kelimelerinden türetilmiş.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
Kadın dansçılara balerin denirken erkek dansçılara ülkemizde balet deniyor. Diğer ülkelerde ise erkekler “bale dansçısı” olarak isimlendiriliyor.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
El ve ayaklarla birlikte tüm vücudun kullanıldığı bale dansında kemik ve kas esnekliği büyük önem taşır. Bale dansçılarının eğitimi vücutlarının bu sanatla uyumlu hale gelebilmesi için küçük yaşlarda başlar.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
Adım atışlara ve belli figürlere dayalı bale özel kıyafetler gerektirir ki bunların en önemlisi ayakların parmak ucunda durmasını sağlayan “point” ya da “puant” isimli ayakkabıdır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
Bir bale eseri müzik ve koreografi ile oluşturulur. Bale müziği besteleyen besteciler arasında Çaykovsky, Debussy, Stravinsky gibi müzik tarihinin en büyük isimleri bulunmaktadır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
Fındıkkıran Balesi, Kuğu Gölü Balesi, Uyuyan Güzel, Romeo ve Juliet dünyada en çok sahnelenen bale eserleri arasında yer alıyor.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
Dünyanın en ünlü bale toplulukları arasında Moskova Bolşoy Balesi’ni, bale tarihinin önemli dansçıları olarak da Rudolf Nureyev ve Anna Pavlovna Pavlova’yı gösterebiliriz.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
Ülkemiz baleyle 19. yüzyıl sonlarında Beyoğlu’ndaki tiyatrolarda sahne alan bale toplulukları sayesinde tanıştı. İlk Türk bale okulu 1948 yılında açıldı ve Bolşoy Balesi’nde de rol alan Meriç Sümen gibi balerinlerimiz yetişti.
-
OSMANLI PADİŞAHLARININ GÖZDE YEMEKLERİ
Birbirinden lezzetli yemekleri ve benzersiz tatlılarıyla Osmanlı mutfağı oldukça zengin bir mutfak kültürüne sahiptir. Saray mutfağında kullanılan etler, sebzeler, baharatlar en iyi kalitede ve tazelikte olmalıdır. Sarayda ana iki mutfak vardır: İlki saray erkanı için, ikincisi yalnız padişahların zevkine uygun pişirilen yemekler içindir. Yazımızda sultanların en sevdiği yemekleri listeledik.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Fatih Sultan Mehmet ” title_font_size=”13″]21 yaşında İstanbul’u fethederek tarihe adını “Büyük Türk” olarak yazdıran Osmanlı’nın 7. Padişahı Fatih Sultan Mehmet’in en sevdiği yemeklerin başında deniz ürünleri gelmektedir. 1473’te hazırlanmış, Topkapı Sarayı’na ait bir mutfak defterinden elde edilen bilgilere göre sarayda en çok pişen yemekler mutfak masrafları ve padişahın en sevdiği yemekler kayıt altına alınmıştır. Mutfakta en çok pişen ve saray halkı tarafından en çok tüketilen yiyecek lahana çorbası olurken, Fatih Sultan Mehmet’in bu defterde en çok karides, balık, istiridye ve ıstakoz yemeğini tercih ettiği belirtilmektedir. Ayrıca tavuklu yemekleri seven Sultan’ın naneli üzüm şerbeti, pekmez, boza ve ayran sevdiği meşrubatlar arasında yer almaktadır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Yavuz Sultan Selim” title_font_size=”13″]Doğu’ya yaptığı sefer ve fetihlerle Osmanlı’nın en önemli padişahlarından olan Yavuz Sultan Selim, aşçısı tarafından sunulan 32 çeşit yemeğin arasından en beğendiğini yermiş. Alman din adamı Stephan Gerlach, Avusturya elçisi ile birlikte heyetinin vaizi olarak 1573’de İstanbul’a geldiğinde özellikle saray hayatını gözlemlemiş ve sarayda geçirdiği günlerin sonunda günlüklerini kitap olarak bastırmıştır. Bu güncelerinde Yavuz Sultan Selim’in zehirlenmeyi önleyen porselen tabaklarda yemek yediğini, yalnız başına sarayda yemekten hoşlanmadığını, genellikle yanındaki dilsiz hizmetkârlarla birlikte bahçede oturduğunu yazmıştır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Kanuni Sultan Süleyman ” title_font_size=”13″]Batı’da Muhteşem Süleyman, Doğu’da ise adaletli yönetiminden dolayı Kanuni Sultan Süleyman olarak bilinen Osmanlı İmparatorluğu’nun 10. Padişahı I. Süleyman, Trabzon’da doğmuştur ve şehzadelik yıllarını burada geçirmiştir. Hamsi yemeklerine düşkünlüğü ile bilinen Padişah, bu sevgisini göstermek için kılıçlarından birinin kabzasına hamsi motifi işletmiştir. Bu kılıç, Topkapı Sarayı Müzesinde sergilenmektedir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Sultan II. Mahmud ” title_font_size=”13″]31 yıl tahtta kalan Osmanlı İmparatorluğu’nun 30. Padişahı Sultan II. Mahmud, şehzadeliği sırasında padişah olan amcası III. Selim tarafından himaye edilerek eğitimiyle bizzat ilgilenilmiştir. Yaptığı ıslahatlarla bilinen Sultan II. Mahmud’un en sevdiği yemek ise sarayın vazgeçilmezleri arasında yer alan ballı mahmudiyedir. Tavuk, bal, badem ve kuru kayısı ile yapılan bu yemek, ilk Edirne Sarayı’nda 1539 tarihli bir ziyafet menüsünde yer almıştır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Sultan Abdülaziz ” title_font_size=”13″]32. Osmanlı Padişahı Sultan Abdülaziz, II. Mahmud’un oğludur ve Çırağan Sarayı’nı inşa ettiren padişahımızdır. Osmanlı halkı ile camilere giden, halka karışan ve birlikte sıkça vakit geçiren Sultan Abdülaziz, ülke dışı diplomatik ziyaretlerde bulunmuştur. Bir Avrupa seyahatinde Fransa Kraliçesi Eugenie tarafından adına verilen ziyafette ülkemizin millî yemeklerinden biri haline gelen hünkârbeğendi yemeğine ismini vermiştir. Kraliçe, Sultan Abdülaziz şerefine bir yemek yaptırır ve aşçısına közlenmiş patlıcanlı, beşamel soslu yemeğin üzerine lezzetli bir et eklemesini söyler. Yemeği tadan Sultan Abdülaziz beğenisini “Hünkâr beğendi!” diye dillendirince yemeğin adı da “hünkârbeğendi” kalır ve Sultan’ın en sevdiği yemek olarak tarihe geçer.
-

8 Madde İle Hekimlerin Öncüsü İbn-i Sina
Kayıtlara göre 980-1037 yılları arasında yaşamış İbn-i Sina, sadece 57 yıl süren ömrünün henüz yarısına bile ulaşmamışken “dönemin en iyi hekimi” unvanına kavuşmuş bir bilim insanıdır. Filozof, fizikçi, astronom ve yazardır da aynı zamanda… Orta Çağ Batı dünyasında modern bilimin kurucularından kabul edilen kişidir… Gelin, büyük bilginin hayatından kesitler anlatmaya listemizdeki maddelerle devam edelim.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
İbn-i Sina Afşana’da, yani günümüz Özbekistan’ında Buhara’ya yakın bir köyde dünyaya geldi. Babası da bilim insanıydı ve Buhara’da iyi bir eğitim alarak yetişti, öyle ki 19 yaşına geldiğinde doktor unvanına sahipti.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
Dünyanın en büyük hekimlerinden biri olarak kabul edilmeye başlandığında henüz 21 yaşındaydı. Kanın gıda taşıyan sıvı olduğunu keşfeden kişi oldu. Büyük ve küçük kan dolaşımlarından, kalbin karın ve kapakçık sisteminden söz etti. Mikroskopun olmadığı bir dönemde mikropların varlığına değinerek kimi hastalıkların bulaşma nedeninin gözle görülmeyen yaratıklar olabileceğini ileri sürdü.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
Batı dünyasında “Avicenna” adıyla tanındı. El-Kanun fi’t-Tıb yani Tıp Kanunu isimli beş kitaptan oluşan eserinin Arapça’dan Latince’ye 10 çevirisi yapıldı. Bu ansiklopedik kitap Batı üniversitelerinde 400 yıl boyunca temel eser olarak okutuldu. “Hekimlerin Öncüsü” olarak nitelendirildi, “Büyük Üstad” ifadesiyle onurlandırıldı, resmi Galen ve Hipokrat’la yan yana asıldı.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
İbn-i Sina sadece bir tıp bilgini de değildi. Çoğunlukla mecburi nedenlerle yer değiştirdiği gezgin dönemlerinde Belh’teki, Hamedan, Horasan, Rey’deki ve tabii ki İsfahan’daki büyük kütüphanelerden yararlandı. Gittiği yerlerde hekimlik yapmaya devam ederken metafizik, ruhbilim, akıl konularında çalışmalar yaptı ve Farabi gibi insanların özellikle ruhsal hastalıklarının müzikle tedavi edilebileceğini öne sürerek yöntemlerini geliştirdi.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
Yaşamı boyunca başından pek çok olay geçti, vezir de oldu hapse de düştü. Hayata gözlerini yumduğu yer ise neredeyse son 10 yılını geçirdiği, dünyanın en eski şehirlerinden Hemedan oldu. Sonraki yıllarda, bölgenin en eski yapılarından Kavus Kümbeti’nden örnek alınarak İbn-i Sina için büyük bir mozole yapıldı.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
Günümüzde Hemedan şehri İbn-i Sina adına en çok rastlayacağınız yerlerin başında gelir; caddelerinde, sokaklarında, iş yerlerinde, eczaneleri ve hastanelerinde… Mozolesinin bulunduğu yerde bir de müzesi bulunur.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
İbn-i Sina adı Hemedan’da olduğu gibi dünyanın pek çok yerinde yaşatılmaya devam etmektedir. Türkiye, Mali, Fransa ve Kuveyt’te adına basılan pullar bunun sembolik birer örneğidir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
En manidarı ise büyük üstadın adının bir zirveye verilmesi olsa gerek… Günümüzde, Kırgızistan sınırındaki dağlık bölgede bir zirve İbn-i Sina Tepesi adıyla anılmaktadır.
-
ÖRNEKLERİYLE TÜRK ŞİİRİNDE DÖNEMLER
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte oluşan edebiyat birikimi ve Türkçemizin zenginliği, birbirinden farklı şiir yapılarının ve dönemlerinin oluşmasının temeldeki nedenleri arasında gösterilebilir. Tabii buna şairlerimizin, duygu ve düşünce dünyalarındaki farklılık ve renklilik de eklenebilir. Listemizde, şiir dönemlerinden öne çıkanları örnekler eşliğinde görebilirsiniz.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Servet-i Fünûn ” title_font_size=”13″]1891-1944 yılları arasında yayımlanmış Servet-i Fünûn dergisi etrafında toplanan edebiyatçıların geliştirdiği ve derginin adıyla anılan edebî hareket, getirdiği yeniliklerle en çok şiir üzerinde etkili olmuştur. En önemli özelliklerinden biri şiirde ses ile ahengin egemen olması ve kafiye kulak içindir anlayışının benimsenmesidir. Servet-i Fünûn şairleri arasında Tevfik Fikret, Cenap Şahabettin, Faik Ali Ozansoy sayılabilir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Fecri Âtî” title_font_size=”13″]Mevsimler ve zamanın önemli yer tuttuğu, özellikle aşk ve tabiat konularının işlendiği, genellikle aruz ölçüsünün kullanıldığı Fecri Âtî şiirinde seçilen kelimelerde zarafet ve ahenk olması önemli bir detaydır. Servet-i Fünûn gibi Fecri Âtî şairlerinde de sanat, sanat içindir görüşünü benimsenmiştir. Öne çıkan temsilcileri arasında Ahmet Hâşim, Celâl Sahir Erozan, Emin Bülent Serdaroğlu, Mehmet Behçet Yazar gibi isimler bulunmaktadır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Beş Hececiler” title_font_size=”13″]Birinci Meşrutiyet’ten sonra hece vezniyle ve Millî Edebiyat akımının görüşleri doğrultusunda şiir yazan isimlerin oluşturduğu bir topluluktur. Adını, Orhan Seyfi Orhon, Faruk Nafiz Çamlıbel, Enis Behiç Koryürek, Halit Fahri Ozansoy ve Yusuf Ziya Ortaç’ın oluşturduğu beş şairden alan Beş Hececiler, konuşma dilini edebiyata yerleştirmiş ve Türkçenin kullanılmasını önemsemişlerdir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Öz (Saf) Şiir ” title_font_size=”13″]Ahmet Haşim’in “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar” adlı makalesiyle başlayan ve Yahya Kemal Beyatlı, Cahit Sıtkı Tarancı, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Muhip Dıranas, Özdemir Asaf gibi şairleri etkileyen Öz Şiir akımında, dilde saflaşma, ses uyumu ve estetik son derece önemlidir. Bu anlayışa göre en mühim detay iyi ve güzel şiir yazmaktan ibarettir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Garip Hareketi” title_font_size=”13″]Orhan Veli Kanık, Oktay Rıfat ve Melih Cevdet Anday’ın öncülüğünü yaptığı Garip Hareketi 20. yüzyılın en etkili şiir hareketlerindendir. Bu üç şair olmasını istedikleri şiirsellikle ilgili önce örnekler üretmişler, sonra Garip isimli kitabın önsözünde manifesto niteliğinde bir yazıya imza atmışlardır. Akım, vezin ve kafiyeye, süsleme ve mecazlara karşı çıkan bir rol üstlenmiştir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Mavi Akımı” title_font_size=”13″]Garip Hareketi’ne karşı geliştirilen ve basit şiir anlayışı yerine şairane bir sanat anlayışını savunan Mavi Akımı, 1 Kasım 1952’de yayımlanmaya başlanan Mavi isimli derginin etrafında toplanan şairlerden oluşmaktadır. Öncülüğünü Attila İlhan’ın yaptığı bu toplulukta Ferit Edgü, Orhan Duru, Özdemir Nutku, Ahmet Oktay, Demir Özlü ve Tahsin Yücel yer almıştır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”İkinci Yeni Akımı” title_font_size=”13″]Edip Cansever, Cemal Süreya, Ülkü Tamer, Turgut Uyar, İlhan Berk, Ece Ayhan ve Sezai Karakoç gibi ünlü şairlerin temsilcisi olduğu, daha sonra Garipçilerden olan Oktay Rıfat ve Melih Cevdet Anday’ın da katıldığı İkinci Yeni Akımı, anlama değil imgeye önem vermiş, anlamın üstünü örterek sözcükler ve dizinde sezgiselliği öncelemiştir.
-
GÜZELLİK KALIPLARINI DEĞİŞTİREN MODEL
Bir döneme damga vuran süper model Twiggy, alışageldiğimiz model ve kadın imajını kökten değiştirmeyi başarmış bir isim. 1966’da adım attığı moda sektöründe büyük ve etkileyici bakışları, kısacık saçları ve masum yüzü ile tüm dünyada şöhreti yakalayan, Japonya’dan ülkemize birçok kadının benzemek için çabaladığı İngiliz modelin hayat hikâyesini yazımızda okuyabilirsiniz.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]Dünyanın ilk süper modellerinden olan Twiggy, Eylül 1949’da Londra’da doğar. Asıl adı Dame Lesley Lawson olan top modelin babası marangoz, annesi ise fabrika işçisidir. Kız lisesinde eğitimine devam ederken 15 yaşındayken gittiği kuaför salonunda işe başlayan Lesley, çok zayıf olmasından dolayı “Twigs” lakabıyla anılmaya başlar. Daha o yaşlarda model olmayı kafasına koyan Lesley, birkaç ajans ile görüşse de çok zayıf ve kısa olduğu için modelliğe uygun bulunmaz. Bu ret cevabı genç Lesley’in radikal bir karar almasına sebep olur ve saçlarını kısacık kestirir, oldukça uzun takma kirpikler kullanmaya başlar.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]1966’da kuaförde tesadüfen tanıştığı Daily Express’te çalışan gazetecinin dikkatini çeken Lesley, Daily Express’te fotoğraflarının yayımlanmasından sonra Yeşilçam sinemasından aşina olduğumuz gerçeküstü bir şans ve hız ile şöhret basamaklarını tırmanmaya başlar. Aynı sene yılın İngiliz kadını seçilen Lesley, moda dünyasında beden kalıplarının ve estetik anlayışının keskin bir şekilde değişmesine neden olur.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]Tüm zamanların efsanevi moda dergisi Vogue ile çalışmaya başladıktan sonra popülaritesi hızla artan Lesley, Andy Warhol’un dikkatinden de kaçmaz. Dönemin marjinal oyuncu ve modellerini etrafına toplamakta oldukça başarılı olan Warhol, Lesley’nin sıra dışı tarzından ve sınırları zorlayan güzelliğinden oldukça etkilenir. 1970’lerde bağımsız filmler ve çeşitli video projelerinde birlikte çalışırlar.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]Daha genç bir kızken tüm kuralları yıkıp moda dünyasını alt üst edeceğinden muhtemelen habersiz olan Lesley artık Twiggy olarak anılır. 70’lerde sinema, tiyatro ve televizyon oyuncusu olarak başarılı bir kariyerin sahibi olur. 1971’de rol aldığı “Erkek Arkadaş” filmi ile iki Altın Küre ödülü kazanır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]Moda ve sanat dünyasının aranan yüzü Twiggy artık tüm dünyanın tanıdığı bir isimdir ve 60’larda başlayan ve tüm Avrupa’yı saran gençlik hareketinin moda ikonu olur. Artık sokaklarda tıpkı Twiggy gibi giyinen, kısa saçlı ve mini etekli kadınlar görmek sıradan bir hâl almıştır; zayıflığı da maalesef ki güzelliği kadar övünülecek hâle gelmiştir. Uzun yıllar moda dünyasını etkisi altına alan zayıf model modası Twiggy’nin estirdiği rüzgârın bir sonucudur. Neyse ki artık bu güzellik kalıplarının çok ötesine geçilmiş durumda…
[eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]Oyunculuk ve modellik ile geçen kariyerine iki evlilik sığdıran Twiggy, 1998’de biyografisini kaleme alır ve kitabı en çok satanlar listesine girer. Günümüzde ilerleyen yaşına rağmen sevdiği ve desteklediği markalar ile çalışmaya devam eden Twiggy, Birleşik Krallık’ta kültür, sanat, siyaset, edebiyat gibi alanlarda önemli başarılara imza atan kişilere verilen Britanya İmparatorluğu Nişanı’na layık görülür. Twiggy halen hayatta ailesi ile beraber sakin bir hayat yaşamaktadır.
-
MUCİT BENJAMIN FRANKLIN
Politikacı, yazar, bilim insanı, müzisyen ve mucit… ABD’nin kurucularından olan Benjamin Franklin’i belki birçok insan 100 doların üzerindeki fotoğrafından hatırlıyor. Hayatı boyunca birçok önemli icada imza atan, keşifler yapan mucit Benjamin Franklin’in bugün dahi kullanılan buluşlarını yazımızda listeledik.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Paratoner” title_font_size=”13″]Paratoner, bir yapıyı veya yükseltiyi olası yıldırım çarpmalarından korumak için tasarlanan metal iletken uzun direklerdir. Elektrik yüklerinin artı ve eksi yükle dolu olduğunu ilk tespit eden kişi olan Franklin, artı ve eksi kutupların birbirini çektiği, aynı kutupların ise birbirini ittiğini ileri sürdüğü savını 1752’de fırtınalı bir havada uçurduğu uçurtma sayesinde ispatlar ve paratoneri icat ederek olası yıldırım hasarının önüne geçmeyi amaçlar.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Çift Odaklı Gözlük ” title_font_size=”13″]Hem miyop hem de astigmat olan Franklin, yakın ve uzağı görmek için iki farklı gözlük kullanmak zorundadır. Bu göz problemine pratik bir çözüm olarak çift odaklı gözlükleri tasarlar ve gözlüklerin lenslerini yatay olarak ikiye böler. Camın üst tarafına bakıldığında uzak, alt tarafına bakıldığında da yakındaki nesneleri net gösteren gözlüğü günümüzde halen kullanılıyor.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Yüzme Paletleri ” title_font_size=”13″]Boston’daki Charles Nehri yakınında büyüyen Benjamin Franklin yüzmeyi çok sever ve yaşamı boyunca yüzme dersleri verir. 11 yaşında icat ettiği el paleti sayesinde suda hızlı hareket etmeyi başaran genç mucit, bu icadıyla ölümünden sonra Uluslararası Yüzme Onur Listesi’ne girer.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Uzun Kol ” title_font_size=”13″]Benjamin Franklin okumayı çok sever ve binlerce kitabı vardır. Zeminden tavana kadar kitap rafları ile dolu olan evinde üst raflara ulaşmak için merdiven inip çıkma zahmetinden kurtulmak adına ucuna iki mandal takılmış bir ahşap parça tasarlar. “Uzun kol” adını verdiği aletin diğer ucundaki kabloyu çektiğinde mandallar kapanır ve istediği kitabı sıkıca tutabilir. Bu aletin birçok farklı versiyonu yüzyıllarca değişik amaçlarla kullanıldığı gibi basit protezlerin de atası olarak kabul edilir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Franklin Sobası ” title_font_size=”13″]Eskiden kullanılan soba ve ocak sistemlerinin tütme ve kül sorunları vardı. Franklin, bu sorunları ortadan kaldırmak ve daha az odunla daha fazla ısı sağlamak için 18. yüzyılın ortalarında ısıya dayanıklı taşlarla çevrili ve metal bir borudan kirli hava dışarı atılacak şekilde bir soba tasarlar. Odanın ortasına yerleştirilen bu soba hem odanın daha çabuk ısınmasını hem de duman ve külün yaşam alanından izole olmasını sağlayarak sobaları daha güvenli bir hâle getirir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Cam Armonika ” title_font_size=”13″]Farklı notalar oluşturmak için 37 cam halkayı birbirine geçirerek değişik boyut ve yoğunlukta bir müzik aleti icat eden Franklin, “Bütün icatlarım arasında cam armonika bana en büyük kişisel memnuniyeti veren tasarımım.” açıklamasıyla bu icadına verdiği önemi dile getirmiştir. Günümüzde pek çok kişinin haberinin bile olmadığı bu müzik aletinin kontrolü ayak pedalıyla yapılır. İcadından sonra, 18. yüzyılda, Beethoven ve Mozart gibi ünlü besteciler kısa sürede popülerleşen cam armonika için özel besteler bile üretir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Gulf-Stream Akıntısı” title_font_size=”13″]1768’de ABD’li yetkililere mektupla gelen bir şikâyette; Londra’dan New York’a giden kargo gemilerinin tam tersi istikamette bir hafta gecikmeli geldiği bildirilir ve bu gecikmenin araştırılması istenir. Bunun üzerine gemi kaptanlarıyla beraber bir çalışma gerçekleştiren Benjamin Franklin, bu rotadaki su sıcaklığını, su rengindeki değişimleri ve balinaların davranışını inceler. Yaptığı araştırmalar sonucunda “Gulf Stream” haritasını çizer ve akıntıyı sebepleriyle birlikte tanımlar. Gulf Stream akıntısı, Meksika Körfezi’nden başlayıp Birleşik Krallık’ın kuzeyine kadar devam eden sıcak su akıntısıdır. Özellikle Birleşik Krallık ve Avrupa’nın kuzeyindeki iklimi yumuşatarak yaşanabilir kılar. Böylelikle Franklin hem yaşanan gecikmenin hem de Kuzey Avrupa ülkelerinde yetişen yarı tropikal meyve ve sebzelerin kaynağını da bulmuş olur.









