Kategori: Kültür/Sanat

  • Türk Tiyatrosunda İz Bırakan 8 Kadın Sanatçımız

    Türk Tiyatrosunda İz Bırakan 8 Kadın Sanatçımız

    Kimi kendini genç tiyatrocuları eğitmeye adadı, kimi tiyatro sahnesinde elde ettiği başarıyı beyazperde de sergiledi, kimi müzik, resim gibi başka sanat dallarında da eser verdi… Listemizdeki 8 tiyatro sanatçısı kadının ortak yönü ise hepsinin Türk tiyatro sanatının değerli oyuncuları olması. Tiyatromuzun 8 değerli kadın sanatçısıyla huzurlarınızdayız…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    kadın tiyatrocular

    İlk Türk kadın tiyatrocu olan Afife Jale, aynı zamanda 1918 yılında Darülbedayi’ye yani Şehir Tiyatroları’na kabul edilen ilk kız öğrenciler arasındaydı. Türk tiyatrosunun en önemli isimlerinden biri olarak bir sembole dönüşen Afife, ilk kez şu an adı Reks Sineması olan Apollon Sineması’nda sahneye çıktı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Tiyatro eğitimini Amerika’da alan Ayla Algan, 1960’da Türkiye’ye dönerek Şehir Tiyatroları’na girdi. “Hamlet” oyununda hem Hamlet’i hem de Ophelia’yı canlandırdı. Dünyanın birçok yerinde sahneye çıktı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kardeşi Müşfik Kenter ve eşi Şükran Güngör ile beraber Kent Tiyatroları’nı kuran Yıldız Kenter, tiyatro eğitimine Ankara Şehir Tiyatroları’nda başladı. Burs kazanarak Amerika’da eğitim alan Kenter, Türkiye’ye döndüğünde ise ünlü tiyatro eğitmenlerinden biri oldu. Sanatçının hem tiyatro hem de sinema alanında birçok ödülü bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yeteneği küçük yaşta fark edilen Gökçer, sanat eğitimine Ankara Devlet Konservatuarı’nda başladı. Devlet Tiyatrosu Sanatçısı olarak ilk oyunu ise Reşat Nuri Güntekin’in “Bu Gece Başka Gece”si oldu. Metin Oktay’ın hayatının anlatıldığı “Taçsız Kral” gibi filmlerde ve birçok ünlü televizyon dizisinde de rol aldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Gülriz Sururi opera sanatçısı bir ailenin kızı olarak sanat hayatına erken yaşta İstanbul Şehir Tiyatrosu Çocuk Bölümü’nde atıldı. “Keşanlı Ali Destanı”ndaki “Zilha” rolüyle oyunculuktaki başarısını tescilledi. Eşiyle beraber Gülriz Sururi Engin Cezzar Tiyatrosu’nu kurdu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Çok yönlü bir sanatçı olan Hümeyra, “Asiye Nasıl Kurtulur?” filmindeki rolüyle Altın Portakal aldı. “İçinden Tramvay Geçen Şarkı”, “Ben Anadolu” gibi oyunlar ve birçok televizyon dizisindeki rolleriyle başarısına başarı kattı. Hümeyra’nın en az tiyatro kadar başarılı olduğu bir alan ise müzik, sanatçının albümleri özellikle de “Sessiz Gemi” büyük başarı elde etti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Hem tiyatro hem de resim eğitimi alan Çolpan İlhan, üniversitenin tiyatro kulübünde üstlendiği rollerle dikkat çekti. Sırayla Oda Tiyatrosu ve Kent Tiyatrosu kadrolarına katılan tiyatrocu sinema ve televizyon yapımlarında da yer aldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Profesyonel tiyatro hayatına Ankara Şehir Tiyatroları’nda başladı. Ankara ve İstanbul Devlet Tiyatroları’nda yirminin üzerinde eserde rol almasının dışında, “Muhsin Bey”, “Eşkıya” gibi Türk Sineması’nın önemli yapımlarında da oyunculuğunu konuşturdu.

  • DİJİTAL SANAT HAKKINDA KISA KISA

    Sanat çevrelerinde en çok tartışılan konulardan biri, hangi dijital üretimlerin sanat başlığı altında değerlendirilebileceği olmuştur. Kabul görmesi zaman almış olsa da günümüzde dijital sanata gösterilen ilgi özellikle yeni kuşaklar sayesinde üst seviyelere ulaşmış bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Merkezinde bilgisayarın yer aldığı dijital sanatın tarihçesinin 1950’li yıllara kadar uzandığı söylenebilir. Bu dönemde öne çıkan isimlerden biri Benjamin Francis Laposky olmuştur ve dalga formlarından elektronik görüntüler oluşturarak dijital sanatta ilk adımların atılmasına öncülük etmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1970’lerde bilgisayar sanatı veya çoklu ortam sanatı gibi isimlerle anılırken, sonraları dijital sanat ismiyle anılmaya başlanmıştır. Dijital sanat denince akıllara dijital teknolojiler tarafından üretilen tüm sanatsal yapıtlar gelmelidir ve bu oldukça geniş bir alanı kapsamaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Bilgisayar grafiği, dijital İllüstrasyon, dijital boyama gibi alanlar dijital sanat dalları arasında sayılmaktadır. Tabii yapılan üretimlerin sanat başlığı altında kabul görmeleri için düşünce sınırlarını aşan bir hayal gücü ve yaratıcılık sunması gerekmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Dijital sanat, bilgisayarın içinde veya dışında oluşturulan, fakat neticede çalışmanın yaratıcı bir hal alması için bir bilgisayardan yararlanan sanat eserlerini de içerir. Örneğin çekilen bir dijital fotoğrafın bilgisayarda manipüle edilerek bambaşka bir ürüne dönüşmesi dijital sanat örneği olabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Müzik ve ses efektlerinden, elektronik ortamda hareket eden görüntülere kadar izlediğimiz sinema filmleri, özellikle animasyonlar da dijital sanat dalları arasında değer görürler. Geçmişi çok önceye gitmeyen bu alan günümüzde dijital sanatın en güçlü platformlarından biri olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Sanal gerçeklik teknolojisi kullanılarak üretilen video oyunu tasarım ve grafikleri de başka bir örnektir. Sanal alanları tuval olarak kullanan ve burada hayali bir dünya oluşturan kişilerin yaratımları da dijital sanat başlıkları arasında yer almaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Dünyada ve ülkemizde çok sayıda dijital sanat sergileri açılmakta ve büyük ilgi görmektedir. Dijital ortamda üretim yapan başlıca sanatçılar arasında dünyada Alberto Seveso, Jared Nickerson, Pablo Alfieri gibi isimler, ülkemizden ise Özcan Onur ve günümüz temsilcilerinden Refik Anadol gösterilebilir.

  • YAZININ EN ESKİ DOSTLARINDAN MÜREKKEP HAKKINDA BİLGİLER

    YAZININ EN ESKİ DOSTLARINDAN MÜREKKEP HAKKINDA BİLGİLER

    “Mürekkep yalamış” deyiminin okumuş, eğitimli, görgülü kişiler için kullanıldığını biliyoruz, peki ya bu deyimin nasıl ortaya çıktığını daha önce duymuş muydunuz? Hemen anlatalım… Eskiden kalem yerine kullanılan diviti mürekkebe batırarak yazı yazan kişiler, divitin ucunda mürekkep bittiğinde hafifçe dillerine dokundurur, divitin ucunda az da olsa kalan mürekkebin çözünmesini sağlar ve yazmaya devam ederlermiş. Burada amaç, yapımı zahmetli olan mürekkebi son zerresine kadar kullanmakmış. Dilleri mürekkep olan bu kişileri görenler de mürekkep yalamış derlermiş. Doğal olarak bu durum yazan, ilimle uğraşan kişilerle ilişkilendirilmiş ve anlam açısından bir miktar da olsa dönüşerek günümüze kadar gelmiş. Yazının en eski araçlarından olan mürekkep sayfamızın konuğu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
  • Akademi Ödülleri Namıdiğer Oscar Hakkında Genelgeçer Bilgiler

    Akademi Ödülleri Namıdiğer Oscar Hakkında Genelgeçer Bilgiler

    Sinema dünyasının her yıl heyecanla beklediği Akademi Ödülleri ilk kez 1929 yılında sahiplerini bulmuş. O yıldan bugünlere tören sahnesine kadar uzanan kırmızı halıdan o kadar çok isim ve film geçmiş ki hepsinin de ortak hayali Oscar’a uzanabilmekmiş. Kimileri kazanmış kimileri kaybetmiş görünse de biz arşive giren binlerce film sayesinde asıl kazananın sinemaseverler olduğunu söyleyebiliriz. Anladığınız üzere sayfamızın konusu Oscar tarihine geçmiş bilgiler…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Herhalde en çok merak edilenlerden biridir bunca yıllık Oscar tarihinde en fazla ödülü kimin aldığı…  Hiç uzatmayalım, 12 adaylıktan dört tanesinde Oscar kazanan Katharine Hepburn bu rekorun sahibi. Aktörler arasında en fazla kazananlar ise üçer Oscar’la şu üç isim olmuş: Daniel Day-Lewis, Jack Nicholson ve Walter Brennan.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Peki, en çok Oscar kazanan film hangisi? Bu sorunun tek bir cevabı yok çünkü aday olduğu kategorilerden 11 tanesini kazanan tam üç film adını sinema tarihine yazdırmayı başarmış. Bunlar; 1959 yapımlı Ben-Hur, 1997 yapımlı Titanik ve 2003 yapımlı Yüzüklerin Efendisi: Kralın Dönüşü filmleri.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Big Five yani Büyük Beşli Akademi Ödülü’nü duymuşsunuzdur. Oscar’ın en önemli beş kategorisi olan En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Kadın Oyuncu ve En İyi Senaryo dallarının tümünde ödül kazanılması anlamına geliyor. Ve şimdiye kadar sadece üç film Big Five sahibi olabilmiş, hangileri mi? Bir Gecede Oldu/1934, Guguk Kuşu/1975 ve Kuzuların Sessizliği/1991.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Düşünsenize o salonda 20 kez aday olarak adınız okunuyor, yüreğiniz ağzınızda bekliyorsunuz ve 17’sinde başka bir oyuncunun adı kazanan olarak açıklanıyor. Şimdi size bir soru: Böyle bir durumda gerçekten kaybetmiş bir kişi mi olursunuz? Bu örneği birebir yaşayan Meryl Streep için hangimiz kaybetti diyebiliriz ki? Üç Oscar sahibi oyuncu sinemanın en sevilen isimlerinden biri olmayı sürdürüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Sinemaya adımını atar atmaz Oscar’la tanışan şanslılar kadar dünyadan göç etmek üzereyken Oscar’la buluşanların hikâyesi de ayrı bir konu. Kayıtlara göre, en genç Oscar sahibi henüz 10 yaşındayken bu ödülü alan Tatum O’neal iken (Ay Beyazdır/En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu), en yaşlı Oscarlı 82’lik Christopher Plummer olmuş (Yeni Başlangıçlar/En İyi Erkek Oyuncu).

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Bir de nereden baksan 90 dakika süren filmde arada bir görünmesine rağmen Oscar kazanan oyuncular bulunuyor. Örneğin Beatrice Straight… 1976 yapımlı Şebeke isimli filmde onu sadece 5 dakika 40 saniye görebiliyoruz ama o bu rolle En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü’nü almayı başarmış. Yine 1991 yapımı Kuzuların Sessizliği’nde Anthony Hopkins’i 20 dakika bile göremiyoruz ama o En İyi Aktör ödülünü almış. Elbette o kısa dakikaların oyunculuğun zirvesine denk geldiğini hepimiz biliyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Oscar Ödülleri kimilerini yaşarken mutlu etmiş, kimilerinin de adını ölümlerinden sonra onurlandırmış. Tıpkı 1955 yılında bir trafik kazasında hayatını kaybeden James Dean’in hikâyesinde olduğu gibi… Dean, ölümünün ardından iki kere Oscar adayı gösterilmiş. Yine 2008’de hayata veda eden Heath Ledger da Kara Şövalye filmindeki Joker rolüyle aday gösterilmiş ve 2009 yılında En İyi Yardım Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazanmış.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Oynadıkları film Yabancı Dilde En İyi Film kategorisinde yarışmamasına rağmen yabancı dilde canlandırdıkları karakterlerle ödül alan isimler de var. Sayısı bir elin parmakları kadar olan bu oyuncular, film boyunca İtalyanca konuşan Sophia Loren, Roberto Benigni, Robert De Niro; İspanyolca konuşan Benicio del Toro ve Fransızca konuşan Marion Cotillard.

  • DEŞİFRE EDİLEMEZ DENİLEN ENİGMA MAKİNESİNİN İCAT SERÜVENİ

    Kelime anlamı bilmece, gizem, muamma ya da anlaşılmaz kimse anlamına gelen Enigma, tarihin akışını değiştirecek bir teknolojiye de ismini vermiştir. Alman ordusu tarafından güvenli bir şekilde kripto (şifreli) mesaj üretmek ve deşifre etmek için kullanılan bir sistem olan Enigma makinesi, 1930’larda geliştirilmiş bir şifreleme sistemidir. I. ve II. Dünya Savaşı’nda şifreli kodlarla iletişimi sağlayan ve İngiliz matematikçi Alan Turing’in bu özel şifreleme sisteminin çalışma prensibini çözmesiyle savaşın kaderini değiştiren Enigma makinesinin hikâyesini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Kriptografi yani metinleri şifreleme, eski zamanlarda basitleştirilmiş bir not sistemi olarak başladı. Julius Caesar ve diğer Roma imparatorları özel yazışmalarını korumak için basit şifreler kullandılar. O dönem, elçi ve ulaklarla aktarılan mektuplar ve mesajlar, bir ordunun ya da ülkenin kaderini değiştirecek önemli bilgiler taşıyordu. Ancak bunlar kolayca ele geçirilebilirdi ve güvenli değildi. Julius Caesar’ın şifreleme mantığı harflerin yer değiştirmesi gibi basit bir sistemle yapılıyordu. Alfabedeki bir harfi, başka bir harfle değiştirerek şifrelenen bu basit sistem ileride çok daha karmaşık bir makinenin de öncüsü oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Metinlerdeki harflerin yerini değiştirerek yapılan şifreli mesajlaşma, I. ve II. Dünya Savaşı sırasında yerini makinelere bıraktı. Savaş sırasında mesajlar telsiz yoluyla ulaştırılıyordu ve bu mesajların dinlenebilme riskinden dolayı şifreleme ihtiyacı doğdu. I. Dünya Savaşı’nın sonunda 23 Şubat 1918’de Alman mühendis Arthur Scherbius tarafından icat edilen Enigma makinesi, başta Almanya olmak üzere birçok ülkenin askerî ve devlet hizmetlerinde kullanılmaya başlandı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Enigma, dışarıdan büyük bir daktilo gibi görünür ve bu mantıkla çalışmaktadır. Ancak mesajın ilk harfi klavyeye girildiğinde şifrelenmiş mesajda nelerin değiştirildiğini gösteren bir harf yanmaktadır. Yani rastgele harf üreten bir mekanizması vardır. Enigma makinesi bir harfe basıldığında o harfi alfabedeki bir başka harf ile eşleştirir. Böylece ortaya şifrelenmiş bir metin çıkar. Örneğin; “C” tuşuna bastığınızda “Z” harfi ile eşleştiriliyorsa, “C” tuşuna yeniden bastığınızda başka bir harf ile eşleşir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Enigma makinesinde tuş takımının hemen üst kısmında 26 harften oluşan ışıklı bir pano vardır. Bu pano, “rotor” olarak adlandırılan şifreli üç farklı çift haneli sayının seçilebileceği bir alandır. Rotorlar bir Enigma makinesinin en önemli parçasıdır. Enigma makinesinin klavyesine bir harf girildiğinde elektrik sinyali farklı rotorda dolaşarak başka bir harfe dönüşür. Bu dönüşüm, her harfin ardışık girişlerinde farklı harfler üreterek karmaşıklığı arttırır. Ayrıca her giriş için rotorların pozisyonlarını değiştirmek, şifrelemenin her seferinde farklı olmasını sağlayarak güvenliği artırmaktadır. Bir metni şifrelemek için bir harfe basıldığında ışıklı panoda da bir harfin ışığı yanar. Rotorlar bu pimler üzerinden elektrik akımını iletirken, harf girişi yapıldıkça dönerek şifreleme yolunu da değiştirmiş olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Mesajı gönderen ve alan kişiler Enigma makinesinin şifreleme kodlarını belirten bilgilere sahiptir. Örneğin; bir el kitapçığındaki harflere verilen kod referansı sayesinde şifreli mesajı gönderen makinenin ayarlarına getirilen Enigma makinesinde gelen mesaj, bu referans bilgilerle hızlıca deşifre edilebiliyordu. Bu sayede gizlenmiş bilgiler ve savaş taktikleri kilometrelerce uzakta, karada, havada ya da denizde bulunan Alman subaylara iletilebiliyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Almanlar tarafından kırılamaz olduğu düşünülen Enigma makinesini, İngiliz matematikçi Alan Turing kendi icadı olan ve “Bombe” olarak bilinen bir makine ile kırmayı başarmıştır. Ancak daha öncesinde Fransızlar, Almanların kullandığı bazı günlük konuşma trafiğine ait şifrelere erişmiş ve bu bilgileri Polonyalılarla paylaşmıştır. Polonyalılar bir süre sonra kendi Enigma makinelerini yapabilecek ve Alman şifrelerini çözebilecek hâle gelse de Almanların Enigma makinesine yeni rotorlar eklemesiyle bu şifreler tekrar kırılamaz duruma gelmiştir. Yaptıkları çalışmaları ve bilgi birikimlerini Fransızlar ve İngilizlerle paylaşarak, İngilizlerin savaş esnasında birçok şifreli mesajı çözmelerinde öncü çalışmaları başlatan ülke olmuştur. Pek çok kişi, ülkeler arasında paylaşılan bu bilgi birikimi sayesinde Turing’in II. Dünya Savaşı’nı iki yıl erken bitiren ve 14 milyon insanın hayatını kurtaran isim olduğunu düşünmektedir.

  • ŞEHİRLERİMİZ, GELENEKLERİMİZ VE ZANAAT ÜRÜNLERİMİZ

    Günümüzde tüm dünyada trend haline gelen etik üretim, geri dönüşüm, sıfır atık, kadın emeği, sürdürülebilirlik ve doğal malzemeler gibi yaklaşımların çoğu yüzlerce yıldır Anadolu’daki üretim kültüründe yer alıyor. Nesilden nesile aktarılan, el işçiliği ile farklılaşan, ustaların marifetli ellerinde hayat bulan ve hayatımızın parçası olan kültürel miras niteliğindeki ürünlerin ve üretim tekniklerinin en güzel örneklerini yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Konya Gelin Aynası ” title_font_size=”13″]

    Anadolu kültüründe bereket ve aydınlığı temsil ettiğine inanılan gelin aynası, baba ocağından ayrılan gelini uğurlarken gelinin önünde taşınıyor. Evliliğinin bereketli olması, uğur ve şans getirmesi, gelini kötülüklerden koruması için yüzyıllardan bu yana uygulanan bu gelenekte tutulan aynalar ise el emeği göz nuru. Ahşap kasanın ortasında yer alan aynanın kenarları cam altı tekniği ile işlenmiş çiçeklerle süsleniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tokat Yazması” title_font_size=”13″]

    Doğanın güzelliklerinden ilham alınarak süslenen Tokat yazmaları, Osmanlı’dan bu yana boyayı emme özelliği olan ıhlamur ağacından üretilen ahşap kalıplarda elle işleniyor. Kalıpla oyulan motifler kara kalem ve elvan baskı tekniği ile pamuk bezlere işleniyor. Kırmızı tonların hâkim olduğu yazmalarda kullanılan üzüm, elma, kiraz, asma yaprağı gibi motifler ve geometrik desenler ise yörenin kültürel birikiminin bir yansıması.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Adıyaman Sincik Halısı ” title_font_size=”13″]

    Ateş kırmızısı rengi ve birbiri ardına sıralanan altıgen Selçuklu yıldızlarının el dokumasıyla Adıyaman’a özgü Sincik halısı kök boya ile renklendiriliyor. Siyah, kırmızı, gri, turuncu, lacivert yün ve pamuk karışımı koyu renkli ipliklerle dokunuyor; yerde oturma kültürünün hâlâ devam ettiği yörelerde yer yaygısı veya yastık olarak da kullanılıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Aydın Kıl Çadırı ” title_font_size=”13″]

    Aydın’ın Bozdoğan ilçesine bağlı Olukbaşı köyünde yaklaşık bin yıllık bir gelenekle keçi kılından elde edilen kaşmir çadırlar üretiliyor. Yazın serin, kışın sıcak tutan çadırlar ateşte yanmıyor; üzerinde yılan, akrep gibi haşereler yürüyemediği için doğa koşullarında güvenli yaşam alanları sağlıyor. Kıl çadırında kış mevsiminde ya da yağmurlu havalarda gözenekler kapandığından yağmurun veya soğuk havanın içeri girmesi önleniyor. Yazın ise gözenekler açılıp rüzgârın geçmesini sağladığı için sirkülasyon meydana gelip içeride serinlik sağlanıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Gaziantep Kutnu Kumaşı” title_font_size=”13″]

    Gaziantep’in geleneksel kutnu kumaşı, suni ipek ve pamuktan üretilen floş iplikler ile el tezgâhlarında metresine 5 binden fazla iplik atılarak dokunuyor. Osmanlı döneminde olduğu gibi bugün de kadın-erkek giyiminde ve döşemelerde kullanılan kutnu kumaşında sarı rengin hâkim olduğu boyuna çizgili desenleri ön plana çıkarken çarpıcı tonlardaki kırmızısı, moru, yeşili ile her göreni kendine hayran bırakıyor. İplik sayısı ve çözgüsüne göre mecidiye, zencirli, kürdiye, sedefli, mekkavi, hindiye, cütari ve Osmaniye gibi isimleri ve çeşitleri olan kutnu kumaşı ülkemizde sadece Gaziantep’te üretiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Karamürsel Sepeti ” title_font_size=”13″]

    Karamürsel sepeti, kestane ağaçlarının köklerinden çıkan, yörede şah diye bilinen dal ve filizlerin tekleme ve ikileme tekniği ile elde örülmesiyle üretiliyor. Yarım koni şeklini andıran sepet, iyi kesilmiş ve kurutulmuş kestane çıtalarından örüldüğü için iç hacmi oldukça geniş oluyor. ”Ufacık tefecik gördün de Karamürsel sepeti mi sandın?” deyimi ise tam olarak bu özelliğinden kaynaklanıyor. Bahçelerden zedelemeden meyve-sebze taşımak ve muhafaza etmek için kullanılan Karamürsel sepeti, pazar çantası, dekoratif amaçlı saksılık gibi farklı şekillerde de kullanılıyor.

  • UMUT ETMEKTEN VAZGEÇMEYİN

    TDK’nın “ummaktan doğan güven duygusu” olarak tanımladığı umut, biz insanoğlunun en yorgun ve en çaresiz hissettiği anda bile tutunmaktan vazgeçmediği bir duygu. Zaten bu duygu ve istenç değil midir bizi hayata bağlayan? İnsanın kendini ve hedeflerini gerçekleştirme yolundaki kararlılığı ve vazgeçmeyişi ifade eden umut ile ilgili bakalım ünlü düşünür ve isimler neler söylemiş…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
  • AVRUPA’NIN GÖRKEMLİ ŞATOLARI VE KALELERİ

    Orta Çağ’da bulundukları bölgenin ekonomik, siyasi ve idari merkezi olan şatolar, 15. yüzyıldan sonra soylu sınıfın görkemli ikametgâh adreslerine dönüşmüştür. Günümüzde müze, lüks otel veya arşiv binası gibi farklı işlevler üstlenmektedirler. Kaleler ise askerî açıdan önemli noktalarda güvenliği sağlamak amacıyla inşa edilmiş yapılardır ve aynı şatolar gibi günümüzde çoğunlukla kültürel ve turistik amaçlarla kullanılmaktadır. Avrupa’nın görkemli şato ve kalelerini sizler için listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Fransız Kral I. François’in İtalya Rönesans sanatını uygulamak üzere 16. yüzyılda yapımına başlattığı Chambord Şatosu’nun sadece duvarları 15 yılda örülmüş, inşaatın tamamlanması ise 25 yıl sürmüştür. 2. Dünya Savaşı sırasında, bir süre Mona Lisa gibi değerli sanat eserlerine ev sahipliği yapmış olan şato, Moliere’in Kibarlık Budalası oyununun ilk temsilinin sergilenmesi gibi ünlü olaylara da mekân olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Yazar Abraham Bram Stoker’ın roman karakteri Drakula’nın kalesi olduğu var sayılan ve turistler tarafından yoğun ilgi gören Castelul Bran (Bran Kalesi), 20. yüzyıl başlarına kadar askeri amaçla kullanılmış, 1920’de ise Romanya Krallığı’nın resmi ikametgâh adresi olmuştur. Ülkede rejimin değişmesinden sonra kraliyet ailesi mirasçılarına geri iade edilmiştir. Günümüzde müze olarak ziyarete açık bulunan kalede Romanya Kraliçesi Marie tarafından toplanan mobilya ve eserler sergilenmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İlk olarak 1228’de inşa edilse de 18. yüzyılda yenilenen ve mimari açıdan Orta Çağ ile Viktorya döneminden izler taşıyan Ashford, şatolar ülkesi İrlanda’nın çok sayıdaki görkemli yapısından biridir. 300 dönümlük devasa bir arazi içinde yer alan tarihi kale günümüzde Galler prensi gibi önemli isimleri ağırlayan bir otel olarak işlev görmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Almanya’nın Bavyera eyaletinde, 19. yüzyıl neo-romantizm mimarisiyle inşa edilmiş olan Neuschwanstein Şatosu, Disneyland’a da model olan şato olarak bilinmektedir. Günümüzde Würzburg ile Füssen’i birbirlerine bağlayan durak noktasında yer alan şato, sarp bir tepede olmasına aldırmayan turistler tarafından ziyaret edilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    9.yüzyılda inşa edilen ve 1985 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası Listesi’ne alınan Alcazar de Segovia (Segovia Kalesi), bir kayalığın üstüne uzanan ve gemi pruvasına benzetilen görüntüsüyle büyüleyicidir. Dışarıda asma köprüsü, avlusu ve kuleleri; içeride kral oda ve salonları, taht odası, şapeli ve çok daha fazlası birleşerek devasa bir kompleks oluşturur. Şato günümüzde müze ve askeri arşivler binası olarak hizmet vermektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Danimarka’nın Fyn Adası’na 14. yüzyılda inşa edilen ve mimarisinde Rönesans dönemi izleri taşıyan Egeskov Slot (Egeskov Şatosu), 200 bin metrekarelik bir park alanı içinde yer almaktadır. Şatonun en belirgin özelliği ise en fazla beş metre derinlikteki küçük bir gölün içine meşe kazıklar üstüne inşa edilmiş olmasıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Slovenya’nın kuzeybatısında küçük bir kasaba olan Bled, dağlarla çevrelenen göle ve göle dik bir kayalık üzerinden bakan şatoya da adını vermiştir.  Bir Orta Çağ yapısı olan Bled Şatosu, alametifarikaları olan muhteşem doğa manzarası ve tarihi değeri sayesinde ülkenin en çok ziyaret edilen turistik yerleri arasında bulunmaktadır.

  • DÜNYADAN ve ÜLKEMİZDEN POLİSİYE KİTAP ÖRNEKLERİ

    DÜNYADAN ve ÜLKEMİZDEN POLİSİYE KİTAP ÖRNEKLERİ

    Bazı roman türlerinin özel kitlesi bulunur. Mesela; kimi tarih romanlarına meraklıdır kimi yoğun karakter analizi içeren psikolojik romanlar okumayı sever kimi biyografik eserlere yönelirken kimi de suç, suçlu, gizem, dedektif gibi unsurların yer verildiği polisiye romanların müdavimidir. İşte aşağıda yer alan farklı özelliklerdeki polisiye örnekleri de onlar için…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Romanda, aldıkları davet neticesinde bir malikânede buluşan 10 kişinin tek tek gerçekleşen gizemli ölümleri konu edilir. And There Were None, 1939 yılında yayımlanan Agatha Christie romanının orijinal adıdır, dilimize ise “Ve Hiçbiri Kalmamıştı” şeklinde çevrilebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    edgar allan poe

    Amerikalı yazar Edgar Allan Poe’nun kaleme aldığı Morgue Sokağı Cinayeti, ilk kez 1841’de bir dergide yayımlanmıştır. En önemli özelliği, ilk dedektiflik öyküsü olarak kabul görmesidir. Hikâyenin içindeki sürpriz ise söz konusu cinayetlerin bir orangutan tarafından işlenmiş olmasıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    arthur conan doyle

    Polisiye edebiyatın rağbet görmesini sağlayan kurgu karakterlerin başında, Arthur Conan Doyle tarafından yaratılan dedektif Sherlock Holmes gelir. Toplam 56 etkileyici hikâyeden oluşan Akıl Oyunlarının Gölgesinde eseri, Doyle’un en çok okunan kitaplarından biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    christophe grange

    Polisiye-gerilim türünde eserler veren Fransız yazar Jean-Christophe Grange’ın Kötülüğün Kaynağı üçlemesinin ilki Siyah Kan isimli kitabıdır. İlk kez 2005 yılında yayımlanan romanda pek çok polisiyenin aksine zanlı en başından bellidir ama bu durum kurgunun sürükleyici olma özelliğini etkilemez.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    ahmet mithat efendi

    Tanzimat dönemi yazarlarımızdan Ahmet Mithat Efendi’nin kaleme aldığı ve “cinayetlerin sırları” anlamına gelen Esrâr-ı Cinayât, 1884 yılında basılmıştır. Klasikler arasında yer alan roman, İlk Türk polisiyesi olarak literatüre geçmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Agatha’nın Anahtarı, polisiye türünde çok sayıda eser veren Ahmet Ümit’in kaleme aldığı ve kısa hikâyelerden oluşan kitabının adıdır. Kitaba ismini veren hikâyede ise Agatha Christie’nin 11 günlük gizemli İstanbul serüveni konu ediliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Listemizin sonunu bir sürprize ayırdık… Necip Fazıl Kısakürek’in yazdığı tek polisiye roman olan Meşum Yakut’a… Çoğumuzun habersiz olduğu bu kitap Osmanlıca kaleme alınmıştır ve henüz Türkçe basımı bulunmamaktadır.

  • BAZI ÜLKELERDE TRAFİK NEDEN SOLDAN AKAR?

    Her ülkenin kendine has kuralları vardır. Ancak mevzu trafik kurallarına gelince bu kurallar tüm dünyada ortaktır. Trafik lambasının renkleri hangi ülkeye giderseniz gidin aynı olacaktır. Bunun gibi birçok örnek bulunmasına rağmen bir konu vardır ki her ülkede aynı durum söz konusu değildir. Günümüzde direksiyonu sağda olan ülkelerin başında Birleşik Krallık, Britanya, İrlanda, Hindistan, Avustralya, Japonya, Güney Afrika, Malta, Pakistan, Jamaika, Malezya, Nepal ve Singapur gibi ülkeler gelmektedir. Türkiye’nin de dahil olduğu pek çok ülkede ise direksiyon sol tarafta bulunmaktadır. Bunun altında yatan nedenleri okuyucularımız için araştırdık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Direksiyonların sağ- sol olarak farklılaşması otomobilin icadıyla olmamıştır. Binlerce yıl önce, yolları ile ünlü Roma İmparatorluğu döneminde, at arabalarını kullanan sürücülerin sağ ellerini kullanması, atlarının da sola meyilli duracak şekilde tasarlanması ile sonuçlanmıştır. Direksiyonun hangi tarafta olacağı konusu, üretilen ilk otomobillerde belirli bir standarta bağlanmamış çünkü tekneden kopya edilen “yeke” adlı direksiyonlar kullanılmış ve müşterinin isteğine göre sağa, sola veya ortaya konuşlanmıştır. Milattan önce 11. yüzyılda Çin’de “erkeklerin sağdan, kadınların soldan, arabaların ise ortadan” gitmesi zorunlu bir kural olarak uygulanmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Yolun veya geçişin sağdan ya da soldan olmasının altında anatomik nedenlerin yattığını savunanlar da vardır. Genel olarak insanlar sağ ellerini daha iyi kullandığından kılıçlarını solda taşımıştır. At arabalarında da sürücü, dizginleri sağ elinde tutmak için sol arka atın sırtına veya arabanın sol tarafına oturmuş ve yolu daha iyi görmek için sol taraftan sürmüştür. Trafiğin soldan akmasına dayandırılan diğer bir söylentiyse Papa 8. Boniface ile ilgilidir. 1300’lü yıllarda Papa 8. Boniface, Roma’ya gelen hacıların yollarda karmaşaya sebebiyet vermemesi için yolun solundan gelmelerini söylemiştir. Bu durum trafiğin soldan akmasına neden olan söylentiler arasında yer almaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Amerika’da posta arabaları sürücülerinin sol tarafta yer alan atın üzerinde oturması ya da Napolyon’un solak olması gibi daha birçok söylenti mevcuttur. Solak olan Napolyon’un düşmanlarını “solunda” görmek istemesi ve sol takıntısı “Neden trafik soldan akar?” sorusuna verilen cevap için elbette kesin bir cevap olmayacaktır. Ancak şöyle bir gerçek vardır ki Avrupa’da Avusturya-Macaristan, Rusya ve Portekiz gibi ülkeler Napolyon’un bu isteğine karşı çıkmış ve sağ şeridi kullanmışlardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Öte yandan Avrupa ülkelerinin bazılarında trafiğin aktığı kısımda zamanında çeşitli karışıklıklar olmuş, örneğin İsveçliler trafiğin soldan akması için hükümete baskı bile uygulamıştır. Halk oylamasında “yolun solundan gidilsin” çıksa da parlamento, 1963’te trafiğin akış yönünü soldan sağa almıştır. Dünyada insanların %66’sı araçlarını sağdan akan trafikte sürerken, %34’ü ise soldan akan trafikte araç kullanmaktadır. Dünyada soldan akan trafik için yapılan yollar tüm yolların %28’ini oluştururken, sağdan akan trafik için yapılan yollar ise %72’sini oluşturmaktadır.