Kategori: Kültür/Sanat

  • KÖKLÜ TARİH, GÜÇLÜ İSİMLER: ORTA ASYA’DAN GÜNÜMÜZE ÖZ TÜRKÇE İSİMLER

    Atalarımız birçok farklı coğrafyada yaşamış ve her biri özgün anlamlar taşıyan öz Türkçe isimleri bizlere miras bırakmıştır. Bu isimler hem tarihi bağlarımızı hatırlatır hem de kültürel kimliğimizin önemli bir parçasını oluşturur. Her bir isim, taşıdığı anlam ve köken itibariyle bize atalarımızın değerlerini ve dünyaya bakışını anlatır. Ayrıca öz Türkçe isimlerin kökenlerine bakıldığında pek çok isim imparatorluk ruhunu ifade etmektedir. İşte o isimler ve anlamları:

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”10#” title_font_size=”13″]
  • 10 Madde İle İnsanlık Tarihine Değer Katan Kadınlarımız

    10 Madde İle İnsanlık Tarihine Değer Katan Kadınlarımız

    Kültür ve Yaşam, Türkiye çapında ilklere imza atmış ya da çalışmaları dünya çapında ilgi görmüş kadınlarımızla değer kazanıyor. Kimi bir kadın olarak ülkemizdeki ilk doktor, kimi ilk anchorman, kimi ilk arkeolog ya da ilk kimyager ama istisnasız hepsi insanlık tarihine artı değer katmış kadınlar… İsmini duyurmayı başaranlar kadar hiç haberdar olamadıklarımız da var biliyoruz ve hepsine şükran duyarak hazırladığımız listemizi huzurlarınıza getiriyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    ilk canlı yayın, trt

    Türkiye televizyonlarında ilk canlı yayını o gerçekleştirdi, ilk kez açık havada o haber okudu, ilk röportajı o yaptı. Jülide Gülizar, televizyonlarımızın tek kanallı olduğu dönemlerde sadece spiker olarak değil geliştirdiği yenilikçi programlarla da ekranlardan evlerimize konuk olurdu. 1929-2011 yılları arasında geçen yaşamında TRT’de 30 yıl çalıştıktan sonra kitaplar yazıp dersler vererek tecrübelerini yeni nesil iletişimcilere aktarmaya devam etmişti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    madam curie

    Türkiye’nin ilk kadın kimyageri Remziye Hisar Sorbonne Üniversitesi’nde eğitim aldığı yıllardan şöyle söz eder: “Esas amacım hep kimya okumak oldu. Bu amaç hiçbir zaman zaafa uğramadı. Sorbonne’da o yıllarda tanınmış hocalar vardı. Lengevin gibi, Madam Curie gibi. Onların derslerini izlemek, onları tanımış olmak bana çektiğim bütün zahmetleri unutturuyordu.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Aya ayak basan ilk kişi Neil Armstrong’tu evet ama bu uçuşlar konusunda önemli araştırmalar yapan ve 1969 Apollo Başarı Ödülü’nü alan kişi de bir Türk kadınıydı. Dilhan Eryurt, NASA’da görev alan ilk bilim kadınımızdı. Güneş ve yıldızların evrimi konusunda bilime yaptığı katkılar onu tüm dünyada ayrıcalıklı bir konuma yerleştirdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1923-2002 yılları arasında yaşamış, dünyaca tanınan bir zoologtu Semahat Geldiay. 1957 yılında yazdığı iki makale ile dikkatleri çekmiş, ardından eğitimine ABD’de devam etmişti. Böcek endokrinolojisi (iç salgı bilimi) üzerine yaptığı önemli buluşlar insan beyninin fizyolojisine ışık tuttu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Fahrelnisa Zeid Türkiye’nin ilk kadın ressamlarındandı. Kral 1. Faysal’ın kardeşi ve Irak büyükelçisi olan Emir Zeid’le yaptığı evlilik nedeniyle hayatının büyük bölümünü Avrupa ülkelerinde geçirdi ve Amman’da hayatını kaybetti. Bu süre içinde İstanbul, Paris, Londra, New York, Brüksel başta olmak üzere dünyanın büyük şehirlerinde sergiler açtı ve sanat dünyası eserlerine büyük ilgi gösterdi. Bugün dünyanın pek çok yerinde imzasını taşıyan tablolara rastlamanız mümkün.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Günümüzde İstanbul Teknik Üniversitesi Denizcilik Fakültesi’nde öğretim üyesi olan Burcu Özsoy Antarktika’daki kadın araştırmacımız. İklim değişimlerinin Antarktika başta olmak üzere Kuzey Kutup bölgesindeki zamansal etkilerini ortaya koyma amacıyla yola çıktı ve ülkemiz adına yaptığı çalışmalarla tarihi yazmaya devam ediyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    olimpiyatlara katılan ilk kadın sporcu

    Hitit dilinin çözülmesini sağlayan isimlerden biri şüphesiz ki arkeolog Halet Çambel’dir. Bu konuda “Hitit hiyerogliflerinin çözüldüğü yer” olarak tanımlanan Kartepe’de yaptığı kazılar büyük önem taşır. Yarım yüzyıla yayılan arkeolojik çalışmaları dünya çapında saygı gören Halet Çambel aynı zamanda farklı bir alanda da ülkemizdeki ilklerdendir: Büyük arkeolog eskrim dalında olimpiyat oyunlarına katılan ilk Türk kadın sporcudur!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Ülkemizin ilk kadın tıp doktoru ve ilk tıp eğitimi veren kadını Safiye Ali’dir. 1894-1952 yılları arasında yaşayan bilim insanı özellikle anne-çocuk sağlığı üzerine yaptığı çalışmalarla anılır. Safiye Ali, muayenehane doktorluğu yaptığı dönemde de İstanbul’da muayenehanesi olan ilk ve tek kadın doktordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    Türkiye’nin ilk kadın arkeoloğu Jale İnan’dır. Antalya’nın antik kentleri Side ve Perge’de yaptığı kazılarda gün yüzüne çıkardığı buluntular Side müzesinin kurulmasına ve Antalya müzesinin genişletilmesine sebep olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”10#” title_font_size=”13″]

    Çağımızın bilim insanlarından Berna Sözen Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Histoloji ve Embriyoloji Ana Bilim Dalı Araştırma Görevlisi… Cambridge Üniversitesi’nde 17 kişilik bir ekibin embriyo çalışmalarının baş araştırmacısı ve ekipteki tek Türk kadını. Berna Sözen ve ekibinin bu çalışması “Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT)’nün 2018 yılında yayınladığı dergide “Çığır açan 10 çalışma” arasına girdi.

  • İLGİNÇ ÖZELLİKLERİ İLE ÖNE ÇIKAN HAVALİMANLARI

    Her yıl milyonlarca insanın ziyaret ettiği havalimanları, benzer mimarileri ile birbirinin aynısı gibi gözükse de değişik özellikleriyle öne çıkan ve isminden sıkça söz ettiren mekânlara dönüşebiliyor. Yazımızda dünyanın farklı noktalarındaki havalimanlarını ve dikkat çeken mimari özelliklerini listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İstanbul Havalimanı, Türkiye ” title_font_size=”13″]

    2018’de hizmet vermeye başlayan İstanbul Havalimanı, 1 milyon 400 bin metrekarelik ana terminal binasıyla dünyanın sayılı havalimanları arasında yer alıyor. Türk-İslam sanatından ve mimarisinden ilham alınarak tasarlanan havalimanında doğaya duyarlı, sürdürülebilir, kullanımı kolay teknolojik donanımlar ve alanlar bulunuyor. Havalimanına gelen misafirlere sunulan hizmetlerin yanı sıra laleye benzeyen Hava Trafik Kontrol Kulesi ile dikkat çeken havalimanının 90 metre uzunluğundaki kulesi, dünyanın önde gelen tasarımcılarının imzasını taşıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Changi Havalimanı, Singapur” title_font_size=”13″]

    Hem Singapur’un hem de Güneydoğu Asya’nın en büyük havalimanı olan Changi Havalimanı, defalarca “Dünyanın En İyi Havalimanı” ödülüne layık görüldü. Sanat merkezleri, sinema salonları, dikkat çekici heykelleri, kelebek parkı, asma trambolini ve kaktüs bahçesinin yanı sıra içinde kendine ait bir ormanı ve dünyanın en uzun yapay şelalesinin bulunduğu havalimanında uçak beklerken vakit geçirmek pek de sıkıcı olmasa gerek.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hamad Uluslararası Havalimanı, Katar ” title_font_size=”13″]

    2024’te dünyanın en iyi havalimanı ödüllerini alan Hamad Uluslararası Havalimanı, ayrıca “Alışveriş Kategorisinde Dünyanın En İyi Havalimanı” ve üst üste dokuz kez “Orta Doğu’nun En İyi Havalimanı” ödüllerine layık görüldü. 2014’te açılan havalimanında lüks mağazalar, dünyaca ünlü sanat koleksiyonları, sayısız restoran seçenekleri bulunuyor. 6.000 metrekarelik kapalı alanda, son teknolojiyle donatılmış tropikal bir bahçeye sahip olan havalimanında dünya çapındaki sürdürülebilir ormanlardan elde edilen 300’den fazla ağaç ve 25.000’den çok bitki bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Incheon Uluslararası Havalimanı, Güney Kore ” title_font_size=”13″]

    Modern ve geleneksel çizgilerin bir arada şekillendiği Seul’daki Incheon Havalimanı, 2001’de açıldı ve pek çok kez ödül aldı. Müze, tiyatro ve botanik bahçe gibi alanların bulunduğu havalimanının bekleme salonları ilginç mimari tasarımıyla dikkat çekiyor. İki ada arasında yapılan yapay dolgu alan üzerine inşa edilen havalimanı, Kore sanatını, geleneklerini, kültürünü ve vizyonunu yansıtıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Dubai Uluslararası Havalimanı, BAE ” title_font_size=”13″]

    Masaj salonları, yüzme havuzları, spor salonları, sinema ve Eskimoların geleneksel mimarisinden yola çıkılarak dizayn edilen iglo (Eskimoların kar evi) tarzı uyku kapsülleri ile dikkat çeken havalimanı aynı zamanda dünyaca ünlü markalara ev sahipliği yapıyor. 1960’ta açılan ülkenin en büyük ikinci havalimanı olan Dubai Uluslararası Havalimanı’nın ortasında bir akarsuyun olduğu “Zen Garden” adlı bir bahçe de bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Charles de Gaulle Uluslararası Havalimanı, Fransa ” title_font_size=”13″]

    1974’te Paris’te hizmet vermeye başlayan Charles de Gaulle Uluslararası Havalimanı, Fransa’nın en büyük havalimanıdır. Üç ana ve iç içe geçmiş toplam dokuz adet terminal arasında ulaşımın CDGVAL adlı ücretsiz raylı sistemle sağlandığı havalimanında dünyaca ünlü markalar bulunuyor. Havalimanın yüksek tavanı ve seyir terası görkemli mimarisinin unsurları arasında yer alıyor.

  • Klasik Müziğin Besteleriyle Ölümsüzleşen 8 Büyük İsmi

    Klasik Müziğin Besteleriyle Ölümsüzleşen 8 Büyük İsmi

    Klasik müziğin insan zihninde yarattığı olumlu etkiler dünyanın her yerinde kabul görüyor ve genelde müzik, özelde klasik müzik için “insanlığın evrensel dili” de deniyor. En doğru notaları bir araya getirerek bu müziği kulaklarımıza ve ruhumuza ulaştıran besteciler ise dünyanın en büyük sanatçıları olarak değer görüyor. Bu listemizde Klasik Müziğin Büyük Üçlüsü, Johann Sebastian Bach, Ludwig van Beethoven ve Wolfgang Amadeus Mozart’ı büyük saygıyla anıyor ve onlar kadar ünlü olmasalar da klasik müziğin gelmiş geçmiş bu en büyük bestecilerinden sayılan 8 ismi Kültür ve Yaşam’a taşıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Richard Wagner” title_font_size=”13″]

    19. yüzyılın büyük Alman bestecisi Wagner’i eşsiz kılan özelliklerinden biri meşhur operalarının hem librettolarını kendi yazması hem de müziğini kendisinin bestelemesiydi. En önemli eserlerinden biri olan Tristan ve Isolde birçok eleştirmen tarafından müzik tarihinde bir dönüm noktası olarak kabul edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Georg Friedrich Handel” title_font_size=”13″]

    Bach’ın çağdaşı olan Handel, Barok müziğin en büyük isimlerinden biridir. 40’a yakın opera besleyen Handel’in en çok bilinen eserleri arasında “Su Müziği” ve İngiltere’de hükümdarlar tahta çıkarken çalınan “Zadok the Priest” yer alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Claude Debussy” title_font_size=”13″]

    19.yüzyılın sonu ve 20.yüzyılın başına damga vuran Fransız orkestra şefi, piyanist ve besteci müzikte empresyonizm yani izlenimcilik akımının en önemli temsilcisi olarak kabul edilir. Kullandığı kompozisyon teknikleri kendisinden sonra gelen bestecilerde büyük etki bırakmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Arnold Franz Walter Schoenberg” title_font_size=”13″]

    Avusturyalı müzisyen, besteci, müzik teorisyeni Schoenberg, kitabı “Harmonielehre” ile de müzik tarihinde derin iz bıraktı ve atonal müziği literatüre kazandıran isim olarak hafızalara kazındı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Johannes Brahms” title_font_size=”13″]

    Romantik dönemin ünlü piyanist ve bestecisi Brahms, kendi eserlerinin prömiyerinde piyanoyu kendisinin çalmasıyla ve tüm dünyada tanınan bir ezgi olan ünlü ninni “Lullababy” nin bestecisi olarak tanınır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Igor Stravinsky” title_font_size=”13″]

    20.yüzyıl müzik sahnesinde önemli bir yeri olan Stravinsky neoklasik müzik ve seri müzik akımları için büyük önem taşır. Ünlü Rus besteci çalışmalarını İsviçre, Fransa ve Amerika’da sürdürmüştür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Franz Joseph Haydn” title_font_size=”13″]

    Klasik dönemin ünlü bestecisi Haydn senfoni müziği konusundaki üstün yeteneği ve eserleri sayesinde “Senfoni Müziğinin Babası Haydn” unvanını kazanmıştır. Aynı zamanda Alman Milli Marşı’nın da bestecisidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Franz Peter Schubert” title_font_size=”13″]

    18.yüzyılın sadece 31 sene yaşayan yetenekli müzisyeni Schubert bu kısa zamana 1500 eser sığdırmıştır ve bunların arasında 7 senfoni de bulunur. En bilinen bestelerinden biri Goethe’nin yazdığı “Erlkönig”dir.

  • KARAMSAR TABLOLARIN RESSAMI GOYA

    Romantizm akımının önde gelen isimlerinden olan Francisco Goya, resim ve gravür sanatında önemli eserleri insanlık tarihine kazandırmış bir sanatçı. Saray ressamı olarak soylu isimlerin portrelerini çizen ancak bu ünvana rağmen yaptığı bazı resimler sebebiyle engizisyon mahkemesine çıkarılan, döneminin ilk modern ve aynı zamanda sıra dışı ressamı Goya’nın hayatını yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Tam adı Francisco José de Goya y Lucientes olan ressam, 30 Mart 1746’da İspanya’daki özerk bir bölge olan Aragon’da dünyaya gelir. Çocukluğunu Zaragoza kentinde geçiren sanatçı, 10’lu yaşlarda tezhip ustası olan babasının yanında yaldızcı olarak çalışmaya başlar. Genç yaşından beri sanata ilgi duyan Goya, 14 yaşında Zaragoza Çizim Akademisinde resim eğitimi alır. 17 yaşında yaptığı Madrid seyahatinin ardından resimdeki çizgisi belirginleşmeye başlar, portre eserleri ile dikkatleri üzerine çeker.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Tarz olarak neoklasik resmin öncülerinden Alman ressam Mengs’ten oldukça etkilenen Goya’nın feyz aldığı bir diğer isim ise Venedikli ressam ve gravür sanatçısı Tiepolo olur. Madrid’de bulunduğu dönemde San Fernando Güzel Sanatlar Kraliyet Akademisi sınavlarına giren sanatçı, sınavlarda başarılı olamaz ancak sanatındaki tekniği geliştirmek ve diğer ressamların çalışmalarını incelemek için beş sene Napoli, Roma ve Parma’da gezinir, İtalya’nın şatafatlı sanat hayatının bir parçası olur. Parma’da gerçekleşen bir resim yarışmasında da birincilik kazanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İtalya gezisinden sonra önce doğduğu Zaragoza ardından da Madrid’e giden sanatçı, ressam arkadaşı Francisco Bayeu’nun kız kardeşi Josefa Bayeu ile evlenir. Bu dönemde eserlerinde ünlü İspanyol ressam Velázquez’in etkisi açıkça görülür hâle gelirken, Mengs’in tarzından giderek uzaklaşır. 1775’te Mengs’in yöneticiliğini yaptığı kraliyete ait dokuma fabrikasında tasarımlar ve resim taslakları hazırlar. 1780’de kayınbiraderleri Bayeu kardeşler ile katedralleri süslemeye başlayan Goya, sanatında daha da ilerleyebilmek adına daha önce başarısız olduğu San Fernando Kraliyet Güzel Sanatlar Akademisi sınavlarına tekrar başvurur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1783’te İspanya Kralı III. Carlos’un başvekili Kont José de Monino’nun portresini çizen Goya, 1786’da henüz 40 yaşındayken kraliyet ressamlığına atanır. Goya, mevkisine rağmen sıkça disiplin sorunları yaşar. Aklına estiği gibi hareket etmekle ünlenen yetenekli ressam, saraydaki soylu isimlerin portresini çizerken hiçbir zaman dalkavukluk yapmaz, bu soylu isimleri tuvalinde güzelleştirmek için ekstra çaba harcamaz, gerçekçilikten uzaklaşmaz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1798’de başlayan Fransız Devrimi sonrası İspanyol Engizisyon Mahkemeleri daha sıkı önlemler alır ve bu durum saray ressamı olan Goya’yı endişelendirmeye başlar. Saraydan habersiz Endülüs’e gitmek için yola çıkan ressam, 1792’de talihsiz bir hastalık geçirir ve duyma yetisini tamamen kaybeder. Yaşadığı bu olayın ardından içe dönük ve karamsar bir ruh haline bürünen sanatçı, eserlerinde insan kusurlarını eleştiren acımasız bir üslup ortaya koyar. Yaşadığı karamsarlık eserlerinde net bir şekilde hissedilir, siyah rengi ön plana çıkar, kasvetli eserler üretmeye başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1814’te tekrar Madrid’e dönen Goya, geçmişte yaptığı resimlerden dolayı engizisyon mahkemesinde yargılanır. Engizisyondan kurtulur ve 1819’da Madrid’in dışında sakin bir kasabaya yerleşir. “Sağır Adamın Evi” olarak adlandırılan kır evinde yaşamaya başlayan sanatçının bu dönem olgunluk yılları olur. İlgisini portre ve manzara resimlerinden ziyade kişilerin iç dünyası çekmeye başlamıştır artık. Modelin rengi, duruşu değil de ona hayat veren duyguları da görmeye, anlamaya ve resme dökmeye başlar. Döneminin en güçlü ve özgün sanatçılarından biri olan Goya, ardından gelecek olan Picasso, Bacon ve Manet gibi ressamları da derinden etkilemeyi başarır. İyi bir gözlem yeteneğine sahip olan ressam, insan duygularını çok iyi analiz edip bu duyguları ön plana çıkaran portreleriyle tüm dünyada ünlenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    İspanya’nın içinde bulunduğu kaos ortamında can güvenliğinden endişe eden sanatçı, kaplıcalara gideceğini bahane ederek Fransa’ya yerleşir. 16 Nisan 1828 tarihinde Fransa’daki Bordeaux şehrinde hayata veda eder. Geride beş yüze yakın yağlı boya tablo ve fresko, üç yüz kadar litograf ve yüzlerce çizim bırakmıştır. Modern sanatın öncülerinden biri olarak kabul edilen Francisco Goya’nın eserlerinin büyük bir bölümü Madrid’deki Museo del Prado’da sergilenmektedir.

  • İLETİŞİMİN GİZLİ DİLİ: MORS ALFABESİ

    Mors alfabesi veya Mors kodu, kısa ve uzun işaretler (• ve –) ile bunlara karşılık gelen ışık veya sesleri kullanarak bilgi aktarılmasını sağlayan bir yöntemdir. Radyo haberleşmesi, denizcilik iletişimi, kurtarma operasyonları gibi birçok alanda yaygınlaşan Mors alfabesi, basit ve etkili bir iletişim yöntemi olması nedeniyle önemini korumaya devam ediyor. Yazımızda Mors alfabesinin icadını okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1729’da İngiliz fizikçi Stephen Gray, elektriğin iletilebilir olduğunu kanıtlayan ilk deneyleri yapar. Bu deneyler, telgraf ve Mors alfabesi gibi ilk telekomünikasyon teknolojilerinin temelini atan adım olur. 1774’te İsviçreli fizikçi Georges-Louis Le Sage, elektriğin bu özelliğini kullanarak evinin iki odası arasında teller üzerinden iletişim kurmayı sağlayacak bir sistem geliştirse de bu düzenekte alıcının gelen mesajdan haberi olmaz ve bu nedenle yaygınlaşmaz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1800’lerin başında Amerikalı mucit ve ressam Samuel Finley Breese Morse, tek telli telgraf sisteminin icadına katkıda bulunan isimlerden biri olur. Aslında başarılı bir portre ressamı olan Morse’u bugün sanatçı olarak değil, tek telli telgraf sistemi ve Mors alfabesinin mucidi olarak anıyor olmamızın nedeni yaşadığı derin bir acıdan kaynaklıdır. Ailesini geçindirmek için sipariş üzerine resimler yapan Morse, Amerikan Bağımsızlık Savaşı kahramanlarından Markiz de La Fayette’in portresini çizmek için yaşadığı şehirden bir başka şehre gider. 1825’te eşine yazdığı mektuplara bir süre cevap alamaz ve Lucretia’nın vefatını babasının yazdığı bir mektupla öğrenir. 3. çocuklarına hamile olan eşi Lucretia’yı kalp krizinden kaybeden Morse, karısının cenaze törenine bile yetişememiştir. Bu acıyla genç yaşından beri meraklı olduğu “mekanik” araştırmalara yönelir ve iletişimi daha hızlı sağlayacak teknolojileri geliştirmeye odaklanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Resim çalışmalarına ara veren Morse, 1832’de New York Üniversitesi Resim ve Heykel Bölümü profesörlüğü teklifini dahi telgraf çalışmaları nedeniyle kabul etmez. Birlikte çalıştığı Alfred Lewis Vail ile 1835’te ilk elektromıknatıslı telgrafın tasarımını gerçekleştirir. Elektromıknatısa bağlı bir kalemin, mıknatıstan aldığı sinyal ile kâğıt bir şerit üzerinde zig zag çizgiler çizmesiyle çalışan bu telgraf sistemini yeterli bulmayan Morse, 1837’de ikili kod sisteminden bir alfabe oluşturmayı başarır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kısa vuruşların “nokta”yı, uzun vuruşların ise “çizgi”yi temsil ettiği Mors alfabesinde harfler ve sayılar bu vuruşların farklı kombinasyonlarıyla ifade edilir. Mors alfabesi, iletişimde hızlı ve etkili bir şekilde bilgi aktarmak için kullanılan bir sistem olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Bugün tüm dünyanın kullandığı modern anlamdaki “Uluslararası Mors Kodu”, 1848’te Alman yazar ve müzisyen Friedrich Clemens Gerke tarafından geliştirildi. Bu kod türü ilk kez Hamburg ile Cuxhaven arasında Almanya’da kullanıldı. 1865’e dek birtakım küçük değişiklikler yapıldı ve aynı yıl Paris’teki Uluslararası Telgraf Konferansı’nda Uluslararası Mors Kodu olarak kabul edildi. Teknolojik gelişmeler ve iletişim sistemlerinin değişimine rağmen hâlâ kullanılan Mors alfabesi, özellikle amatör telsizciler tarafından tercih edilmektedir. Bu nedenle Mors alfabesinin icadı, iletişim tarihinde önemli bir dönüm noktası olarak kabul edilir.

  • 8 Madde İle Televizyon ve Gazetecilik Camiasının Piri Halit Kıvanç

    8 Madde İle Televizyon ve Gazetecilik Camiasının Piri Halit Kıvanç

    Türkiye’de spor spikerliği, televizyon sunuculuğu dendi mi akla gelen ilk isim şüphesiz ki Halit Kıvanç olur. Öyle ki, birçok sevilen sanatçıyı izleyiciye o sunmuş, en sevilen televizyon programlarının sesi o olmuştur. Hele futbol spikerliği dendi mi usta ismin eline su dökmek imkânsızdır, Halit Kıvanç’ın gol sunumları plaklara bile basılıp satılmıştır. Meslek hayatı boyunca sayısız başarıya imza atan ünlü ismi ve başarılarını 8 madde ile listemize taşıdık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Televizyonculuğun ülkemizdeki en önemli isimlerinden biri olan Halit Kıvanç, gazeteciliğe 1945 yılında yazmaya başladığı haftalık spor dergisi Şut ile başladı. Aslında hukuk fakültesini bitirerek yargıçlık cübbesi giymeye hak kazanmıştı ama kariyerine ilk adımı üniversite yıllarında attığı gazetecilik ile devam etmeyi tercih etti. Gelecek yıllarda ise ülke medyasının farklı alanlarında tanınan bir ismi olacaktı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    televizyonculuk tarihi

    Gazeteciliğe başarılı bir başlangıç yapan Kıvanç, Milliyet gazetesinde Abdi İpekçi’nin yardımcılığını yaptıktan sonra dünyaca ünlü İngiliz medya şirketi BBC’den teklif aldı ve Londra’ya gitti. BBC’de çalıştığı günlerin kendisine çok şey kattığını söyleyen başarılı haberci yine de ülkesine dönmeyi seçti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    televizyonculuk tarihi

    Ülkeye döndükten sonra gazeteciliğin yanında radyo spikerliği de yapmaya başladı. Türkiye yıllarca en önemli futbol maçlarını onun sesinden dinledi. Halit Kıvanç tarafsız maç anlatımı ve doğru Türkçe kullanımına büyük özen gösteriyordu. Türkiye’nin ilk günlük spor gazetesini çıkaran ekipte de yer alan Kıvanç, sporu gerçekten seviyor, fanatizme ve holiganlığa karşı duruşuyla büyük saygı görüyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    televizyonculuk tarihi

    Dünya Kupası’nı radyo ve televizyonda sunan ilk Türk spiker olan Kıvanç, aynı zamanda dünyanın gelmiş geçmiş en iyi futbolcularından biri olan Pele ile röportaj yapan ilk gazeteciydi. Pele yıllar sonra yapacağı bir konuşmada Halit Kıvanç’tan sevgiyle söz edecek, “Daha kimse beni tanımazken o beni tanıyordu, o benim ağabeyim…” diyecekti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    televizyonculuk tarihi

    Futbol spikerliğinde ilginç başka bir ilke de imzasını atmıştı. 1966 yılında oynanan Dünya Kupası’nda Almanya ve İngiltere arasındaki 150 dakika süren final maçını basın tribününden TRT’ye açtığı telefonla naklen anlatmıştı. Yıllarca başarıyla sürdürdüğü, birçok ilke ve başarıya imza attığı futbol spikerliğini 1983 yılında Cumhurbaşkanlığı kupasında noktaladı, jübilesinde büyük törenler yapıldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    televizyonculuk tarihi

    Ünlü ismin ilk sunuculuk deneyimi ise bir moda defilesinde gerçekleşmişti. Halit Kıvanç kısa sürede yarışma, eğlence, bayram programları gibi yapımların aranılan sesi haline geldi. Tam 20 yıl boyunca 23 Nisan programlarını o sundu. Türkiye’nin ilk yarışma programı “Bildiklerimiz, Gördüklerimiz, Duyduklarımız”ın da sunucusu Halit Kıvanç oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    televizyonculuk tarihi

    Halit Kıvanç’ın kariyerindeki önemli ilklerden biri de, Papa ile röportaj yapan ilk Türk ve Müslüman gazeteci olmasıydı. Türk futbolcularla röportaj yapmak için gittiği İtalya’da Papa ile görüşmüştü. Papa onun kişiliğinden ve tavrından etkilenmiş kendisine gümüş bir madalya vermişti. Bu olay yabancı gazetelerde de manşet olmuştu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    televizyonculuk tarihi

    Halit Kıvanç eşsiz anılarını kaleme aldığı, hatıralarına söyleşilere yer verdiği birçok kitap da yazdı. Kıvanç’ın kaleminden çıkan kitaplar, hem gazetecilik ve televizyonculuk mesleklerine samimi bir ışık tutuyor hem de disiplinli bir çalışma ile elde edilebilecek başarıları gözler önüne seriyor.

  • MAKAS KÖPRÜ VE TARİHÇESİ

    Makas köprüsü, yük taşıyan üst yapısı, genellikle üçgen birimler oluşturan bağlı materyallerden oluşan bir yapı olan, kafes kirişli bir köprüdür. 19. ve 20. yüzyılın başlarındaki mühendisler tarafından basit tasarımlarla hayata geçirilen makas köprüsünde, malzemeler verimli bir şekilde kullandığı için inşa edilmesi kolay olduğu kadar ekonomiktir. Yazımızda makas köprülerinin tarihini okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Makaslardan oluşan köprü konsepti ilk kez, Batı mimarisinin öncü ismi olarak tarihe geçen İtalyan Andrea Palladio tarafından 1570 yılında tasarlandı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Makas köprülerin yapım mantığı ve tekniği çok kolay olsa da geniş alanlarda güvenli bir köprü inşa etmek uygulama aşamasında pek de kolay değildir. Ancak 1921’de Amerikalı mimar ve mühendis Ithiel Town, ahşap bir makas köprü tasarımı için patent başvurusunda bulunur ve bu tasarım, büyük boyutlu parçaların taşınmalarına gerek kalmadan, istenilen yerde köprü inşa edilmesine olanak sağlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    19. yüzyılda ahşap makas köprülerin yerini çelik ve demirden yapılan köprüler alır. Bu tarihlerde; bu metallerin artık çok daha kolay işlenebilir hâle gelmesi, maliyetlerinin ucuzlamasına neden olur ve birçok farklı firmanın kendisine ait köprü tasarımları piyasaya sunulur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Makas köprülerin sıklıkla kullanılmaya başlandığı dönem 19. yüzyıl başlarında ABD’de de olmuştur. Çünkü o tarihlerde Amerika’da raylı sistem taşımacılığı ivme kazanmış, ağır trenlerin uzun ve zorlu yolları güvenli bir şekilde aşabilmesi için bu köprü sistemi ile yollar birbirine bağlanmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Makas köprüler daha dengeli ve sağlamdır çünkü diğer köprü türlerine göre daha hafiftir. Bu denli avantajlara sahip olmasına rağmen yaygın olarak kullanılmamasının nedeni ise; pek çok destekleyici kiriş ile yapı sağlamlığı uygun bir şekilde sağlansa da makas köprülerindeki hayati öneme sahip kirişlerin sürekli bir bakım ve onarıma ihtiyaç duymasıdır. Bir makas köprüsü, malzemeleri verimli bir şekilde kullanıldığında ekonomiktir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en uzun makaslı köprüsü, 3.7 km uzunluğunda olan ve Japonya’daki Kansai Uluslararası Havaalanı’nı Osaka’ya bağlayan köprüdür. Ancak çelik makaslı köprüler, uzun mesafeler için pek elverişli olmadığından günümüzde uzun mesafeler için asmalı köprüler daha çok tercih edilmektedir. Ayrıca ahşap tasarımıyla makaslı köprünün patentini alan Ithiel Town’un doğduğu yer olan Connecticut’ta inşa ettiği makaslı köprü halen ayaktadır.

  • BUHRAN YILLARININ SİNEMA EKOLÜ: KARA FİLM

    1940’lı yıllarda Amerikan filmlerinin hâkim değerlerine bir başkaldırı olarak ortaya çıkan “Kara Film Ekolü”, II. Dünya Savaşı’ndan sonra tüm dünyayı saran hayal kırıklığı ve kasvetin bir sonucu olarak Amerika’da ortaya çıkmış, daha sonra tüm dünyaya yayılmış bir sinema ekolüdür. Bu ekolün ortaya çıkış nedenlerini ve başarıya ulaşmış filmlerini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Alman dışavurumculuğundan oldukça etkilenen bu türün ilk örnekleri, çıktığı yıllarda kara film olarak tanımlanmasa da ilerleyen yıllarda başlı başına bir sinema ekolü haline gelmiştir. Kara filmler, “Büyük Buhran”ın ardından toplumdaki sosyolojik ve psikolojik değişimleri ele alması ve ortaya koyması açısından oldukça önemlidir. Bu buhran döneminde ortaya çıkan filmler ya güldürücü ve insanları sorunlarından uzaklaştıran senaryolara sahip ya da toplumsal sorunlara dikkat çeken, karamsar ve gerçekçi filmler olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İlk kez 1946’da Fransız eleştirmen Nino Frank tarafından Hollywood filmleri için kullanılan kara film terimi aslında bir sinema ekolü olarak ortaya çıkmamış, farkında olmadan bu tarz filmler çeken yönetmen, oyuncu ya da yapımcılar ilerleyen yıllarda yaptıkları röportajlarda çektikleri bu filmlerin kara film olduğunun farkında bile olmadıklarını açıklamışlardır. Kara film akımının kriterleri ilerleyen yıllarda tanımlanmıştır. Kara film ekolünün başlangıç filmleri 1940 yapımı “3. Kattaki Yabancı” ve 1941 yapımı “Malta Şahini” olurken bu filmler daha sonra çekilecek sinema filmlerine de esin kaynağı olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Fransız eleştirmenler Raymond Borde ve Etienne Chaumeton’nun 1955’te kaleme aldığı “Panorama du film noir Americain 1941-1953” (Amerikan Kara Filminin Panoraması) kitabında kara film akımını ilk kez tanımlamaya çalışmış ve bu metin kara film ekolüne temel oluşturmuştur. Fransız eleştirmenlere göre kara filmler için yapılan “…düşsel, tuhaf, sıra dışı, karışık ve zalim” şeklindeki tanımlama bu türü tanımlamak için yetersiz kalmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kara filmleri diğer filmlerden ayıran en önemli kriter filmin ışıklandırmasıdır. Geleneksel sinemada birçok farklı ışık bir arada kullanılırken, kara filmlerde loş ışıklandırma ön plandadır. Loş ışıklandırmayı sağlamak ve bunun da doğal olduğunu izleyiciye hissettirmek için ana ışık, dolgu ışığa göre çok daha fazla kullanılır ve bu sayede kara filmlerde sıkça rastladığımız kontrast, koyu gölgeler ve aydınlık-karanlık karşıtlığı ortaya çıkar. Bu aydınlık ve karanlık alanların oluşturduğu zıtlık kara filmlerin vazgeçilmez unsurlarının başında gelir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Fransızların “film noir” olarak adlandırdığı kara film ekolü, klasik Amerikan anlatı tarzının kalıplarının dışına çıkarak sinema filmlerinde görmeye alıştığımız güzel, iyi ve masum insanların genellikle mutlu sonla biten hikâyelerinin ötesine geçmeyi başarmıştır. Kara filmde mutlu son yoktur, sevenler kavuşmaz, mekânlar karanlık ve kirli olduğu kadar kasvetlidir. Bir Hollywood filmi izlerken sonunu tahmin etmek ne kadar kolaysa kara filmlerin sonu hiç de tahmin edildiği gibi bitmez. Kara film ekolünün ilk örneklerinden olan ve 1944’te izleyicisi ile buluşan Double Indemnity (Çifte Tazminat) filmi de iyiden çok, kötü kalpli insanların hikâyesine odaklanmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kara filmlerde iyi diye izlediğimiz bir karakter kötü, kötü olarak adlandırdığımız karakter ise filmin sonunda en masum ve en temiz karakter olabilir. Ayrıca alışageldiğimiz Hollywood filmlerinde başroller hiçbir şekilde ölmezken herhangi bir kara filmde başrol oyuncusu bile filmin bir yerinde tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi bu dünyadan aniden göçebilir. Ayrıca kara film ekolünde kadın karakterler erkek egemenliği altında ezilmiş, metalaşmış ve ilk kez bu filmlerde iyi ve masum kadının dışında “Femme Fatale” olarak tabir edilen, yuva yıkan ve erkekleri baştan çıkaran kadın karakterler izleyiciyle buluşmuştur. 1946 yapımı “Gilda” filmi bu tarzın öncüsü olmuştur. Hikâye “cazibeli ama tehlikeli” olarak nitelendirilen kadın karakterin hayatına odaklanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    1970’lerde genç yönetmenler bir döneme damga vuran kara film ekolünde filmler üretmeyi tercih etmiş; Francis Ford Coppola, Martin Scorsese, Robert Altman, Paul Schrader ve Roman Polanski gibi yönetmenlerden oluşan yeni bir kuşak ortaya çıkmıştır. Bu kuşak “Konuşma”, “Taksi Şoförü”, “Çin Mahallesi”, “Uzun Veda”, “Bizim Gibi Hırsızlar” gibi yeni kara filmleri üretmişlerdir. Bu filmlerin her biri suç türü için de örnek gösterilir çünkü bu filmler konusu bakımından suç ve suçlular dünyasına yönelmiştir. İki tür de dedektifler, suçlular, adaleti sağlamaya çalışan kahramanlar, gözü doymayanlar ve toplumdaki adaletsizliği sorgulayan temalardan oluşur. Günümüzde halen kara filmler üretilmektedir çünkü bu kavramlar ve karakterler hayatın acı gerçeğidir. Bu da bizlerin bir süre daha bu ekolü temsil eden filmleri izleyeceğimiz anlamına gelir. Toplumda sorunlar ve suçlar devam ettiği sürece bu filmler de üretilmeye ve topluma ayna tutmaya devam edecektir.

  • 8 İstanbul Semti ve İsimlerine Hayat Veren Hikâyeleri 2

    8 İstanbul Semti ve İsimlerine Hayat Veren Hikâyeleri 2

    İstanbul’daki semtlerin isim hikâyelerine yer verdiğimiz listenin ikincisi ile karşınızdayız. Bazılarını tahmin edebildiğimiz bazılarını öğrenince şaşırdığımız bu hikâyeler, üzerinde yaşadığımız toprak parçalarına adeta ruh verip canlandırıyor. Buyurun, 8 semtin bir nevi isim babası olan o hikâyeler…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    istanbul

    Gözlerinizi kapatın ve bir köy hayal edin: Uzayıp giden karanfil tarlaları, menekşelerle dolu bahçeler, etrafa yayılan çiçek kokuları, vızıldayan arılar, kelebekler… Mecidiyeköy 19. yüzyılın ortalarına kadar işte böyle bir köydü. Eğer bu bilgiyi okurken, semt meydanındaki trafiğin ortasında otobüs bekliyorsanız inanmakta zorlanabilirsiniz elbette. Rivayete göre bu şirin köy adını da Sultan Abdülmecid’den almış. İlk rivayete göre buraya yerleştirdiği muhacirler sultanın anısına bölgeye Mecidiye Köyü demiş. İkinci rivayete göre ise sultanın köye yaptırdığı Mecidiye isimli cami zamanla köyün adı haline gelmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    istanbul

    Kadıköy ilçesindeki semt adını, 19. yüzyılın ortalarına kadar burada yaşayan şairlerin, fikir adamlarının, sanatkârların varlığından almış. Hatta yakınlarında bulunan Kurbağalıdere’nin de etrafının çayır çimen olduğu, buradaki kır kahvelerinde üstatlar arasında fikir münazaraları yapıldığı araştırmacıların rivayetleri arasında yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    istanbul

    Bir ucu Taksim’e açılıp diğer ucu Tophane’ye çıkan Sıraselviler’in eskiden kuzey ve doğu yönlerinde büyük mezarlıklar bulunuyormuş. Bu alanlar uzun boyu, dökülmeyen yaprakları ile mezarlıkları gölgeleyen selvi ağaçlarıyla doluymuş. Bugün İstanbul’un kalbinin attığı semt adını işte sıra sıra dizilmiş bu ağaçların varlığından almış.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    istanbul

    Geniş kaldırımlarında mağazaların vitrinlerine bakınarak yürüyüşlerin yapılabildiği, buluşma yeri olan kafelerin haftanın yedi günü cıvıl cıvıl olduğu Bağdat Caddesi’nin asfalt yolu, eskiden ticaret kervanlarının güzergâhı olan toprak bir yolmuş. Bu yol aynı zamanda IV. Murat zamanında Bağdat’ı almak üzere ordunun sefere çıktığı yol olmuş ve kazanılan zafer sonrası Bağdat ismini almış.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    istanbul

    Boğaz’ın kıyısında yer alan Tarabya, çoğumuzun hafızasına Yeşilçam filmlerinin geçtiği Tarabya Oteli ile yer etmiştir. Peki bu kıyı semtinin adının önce “terapi” anlamındaki “Therapia” olduğunu, sonra bunun “tedavi” anlamındaki “Therapeia” ile değiştiğini ve zamanla Tarabya adına dönüştüğünü biliyor muydunuz?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    istanbul

    Fransız asıllı yazar, şair, tarihçi ve politikacı Alphonse de Lamartine… Alanında ünlü eserler veren ve Fransız İhtilali sonrası Dış İşleri Bakanı da olan Lamartine, bir gemide ailesiyle birlikte Osmanlı sınırları içindeki bölgelere seyahat gerçekleştirdi. Hatta bu seyahat sırasında kaybettiği hasta kızını Beyrut’ta toprağa verdi. Doğuya dair izlenimlerini dört ciltlik bir eserde topladı. Daha sonra kaleme aldığı sekiz ciltlik eserin adı ve konusu ise Osmanlı Tarihi oldu. Şişli’nin bitip Beyoğlu’nun başladığı yerdeki Lamartin Caddesi, adını, Türk dostu kabul edilen bu tarihi karakterden aldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    istanbul

    “Buralar eskiden hep dutluktu!” cümlesi artık espri malzemesine dönüşmüş durumda… Ama gerçekten de bugün gökdelenlerin, iş yerleri ve büyük alışveriş merkezlerinin adresi olan Levent, eskiden dutluk değilse de kırsal bir araziymiş. I. Abdülhamid tarafından dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı’na verilen arazide çiftlikler kurulmuş ve Osmanlı donanmasında görev alan levendler burada yaşamaya başlamış. İstanbul’un en işlek semtlerinden olan Levent’in adı işte o levendlere dayanıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    nişantaşı, istanbul

    Şişli ilçesine dâhil olan Pangaltı’nın, adını, “banka altı” ifadesinden aldığı söylencesi halk arasında en itibar edilen bilgiler arasında… Diğer taraftan, eskiden burada yaşamış zengin Pancaldi Ailesi’nden ya da zamanında bölgede yaşayan İtalyanlarca yapılan “pane caldo” ekmeklerinden aldığı da araştırmacıların ulaştığı bilgiler arasında bulunuyor.