Kategori: Kültür/Sanat

  • 10 Ünlü Şairin Dizelerinde İstanbul

    10 Ünlü Şairin Dizelerinde İstanbul

    Kelimeleri olabilecek en güzel şekilde kullanan insanlardı onlar ve gün geldi şehirlerin en güzeli için kullandılar. Bu listemizde 10 kıymetli şairimize ait İstanbul dizelerine yer veriyoruz. Ama biliyoruz ki şiirler, romanlar, şarkılar yetmeyecek İstanbul’u anlatmaya… Şimdiye kadar söylenenlerin üstüne yenileri söylenecek ama yine de yetmeyecek… Bu eşsiz şehir için en güzel söz daima henüz söylenmemiş olarak kalacak…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Turgut Uyar / Bir Gün Sabah Sabah şiirinden…” title_font_size=”13″]

    Ver elini Haydarpaşa demişiz,
    Vapur rıhtımdadır pırıl pırıl,
    Hava hafiften soğuk,
    Deniz katran ve balık kokulu.
    Köprüden kayıkla geçmişim karşıya,
    Bir nefeste çıkmışım bizim yokuşu…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Necip Fazıl Kısakürek / Canım İstanbul şiirinden…” title_font_size=”13″]

    Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;
    Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.
    İçimde tüten bir şey; hava, renk, eda, iklim;
    O benim, zaman, mekân aşıp geçmiş sevgilim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Cahit Sıtkı Tarancı / Bahar Sarhoşluğu şiirinden…” title_font_size=”13″]

    Yuvası saçakta kalan kırlangıç,
    Yavrusu dallara emanet serçe,
    Derken camiler üstünde güvercin.
    Minareler katından geçiyorum,
    Gökyüzü mahallesi İstanbul’un…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ümit Yaşar Oğuzcan / İstanbul Dedim de Seni Hatırladım şiirinden…” title_font_size=”13″]

    İçinden bir vapur geçer
    benim aklımdan senin gözlerin geçiyordu.
    -Bebek, dediler indim
    nereye baksam denizdi
    mavi mavi bir hüzündü ayaklarımın altında
    işte İstanbul
    Haliç,
    Çiçek Pasajı,
    Beyoğlu…
    Beyoğlu’nun daracık sokaklarında seni aradım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Orhan Veli Kanık / Bir Garip Orhan Veli şiirinden…” title_font_size=”13″]

    İstanbul’un orta yeri sinema,
    Garipliğim, mahzunluğum duyurmayın anama.
    El konuşurmuş, görüşürmüş bana ne.
    Sevdalım…
    Boynuna vebalim.
    İstanbul’da, Boğaziçi’ndeyim,
    Bir garip Orhan Veli’yim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bedri Rahmi Eyüboğlu / İstanbul Destanı şiirinden…” title_font_size=”13″]

    İstanbul deyince aklıma martı gelir.
    Yarısı gümüş, yarısı köpük…
    Yarısı balık yarısı kuş…
    İstanbul deyince aklıma bir masal gelir,
    Bir varmış, bir yokmuş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ahmet Hamdi Tanpınar / Bir Gün İcadiye’de ” title_font_size=”13″]

    Bir gün İcadiye`de veya Sultantepe`de,
    Bir beste kanatlanır, birden olduğun yerde.
    Bir kâinat açılır, geniş, sonsuz, büyülü,
    Bu günün rüzgârında yıkanan mazi gülü.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Oktay Rıfat Horozcu / İstanbul şiirinden…” title_font_size=”13″]

    Türbeler, çeşmeler, sebiller,
    Aldılar aydınlıkta yerlerini.
    Şakımaya başladı bülbül gibi,
    Bağdat köşkünün çinileri;
    Hepsi de alın teri,
    Hepsi de el emeği.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sezai Karakoç / Alınyazısı Saati şiirinden…” title_font_size=”13″]

    İstanbul’dur bu otuz yıl kana kana yaşadığım…
    Taşlarına adeta resmim işledi.
    Ben İstanbul’da dağıldım zerre zerre,
    İstanbul damla damla içimde birikti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yahya Kemal Beyatlı / Hayal Şehir şiirinden…” title_font_size=”13″]

    Git bu mevsimde, gurup vakti, Cihangir’den bak!
    Bir zaman kendini karşındaki rüyaya bırak!
    Başkadır çünkü bu akşam bütün akşamlardan;
    Güneşin vehmi saraylar yaratır camlardan.

  • TÜRK SANAT TARİHİNİN DUAYENİ SEMAVİ EYİCE

    Türkiye’nin önde gelen sanat tarihçilerinden Semavi Eyice, Osmanlı ve Bizans dönemine ait eserlerin derinlemesine incelenmesine büyük katkılar sağlamış ve mimarlık tarihi ile sanat tarihini bir araya getirerek bu dönemin yapıları ve sanat eserlerini detaylı bir şekilde araştırmıştır. Tarihî eserlerin korunması ve restorasyonu konusunda öncü çalışmalar yapan Eyice’nin çalışmaları, Türk mimarlık tarihi araştırmaları için önemli birer kaynak olmuştur. Özellikle Osmanlı dönemine ait mimari eserler üzerine yaptığı çalışmalarla sanat tarihi ve arkeoloji alanında günümüzdeki araştırmalara rehberlik eden Semavi Eyice’nin hayatını yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Semavi Eyice, 9 Aralık 1922’de İstanbul’un Kadıköy ilçesinde dünyaya geldi. Babası emekli deniz subayı Mehmet Kâmil Eyice, annesi Hatice Hanım’dır. Amasra’nın köklü ailelerinden birine mensup olan Eyice, Galatasaray Lisesinden mezun olduktan sonra, 1943 yılında İstanbul Üniversitesi Sanat Tarihi bölümünde üniversite eğitimine başlar. Aynı yıl, sanat tarihi ve arkeoloji eğitimi almak üzere Almanya’ya gider fakat II. Dünya Savaşı’nın yoğunlaştığı bir dönemde Viyana Üniversitesinde eğitimine devam eder. 1944-1945 yıllarında Berlin Üniversitesinde Bizans Tarihi üzerine öğrenim gören Eyice, Berlin’in işgali gündeme gelince Türkiye’ye dönmek zorunda kalır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1945 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Kürsüsünde “İstanbul Minareleri” başlıklı teziyle lisans eğitimini tamamlayan Semavi Eyice, kariyeri boyunca özellikle İstanbul’daki Bizans ve Osmanlı dönemlerine ait mimari yapılar, mozaikler ve freskler üzerine kapsamlı çalışmalar yürütmüştür. Eyice, bu döneme ait eserlerin korunması ve belgelenmesi konusunda büyük bir öncülük yapmış; pek çok tarihî yapının günümüze ulaşmasında önemli rol oynamıştır. Eserleri, Türk sanat tarihi ve arkeolojisine yaptığı katkılarla derin bir bilgi kaynağı oluşturmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1950-1953 yılları arasında, ülkemizin ilk “Eski Çağ Tarihçisi” ve arkeoloğu olan Ârif Müfit Mansel’in başkanlığını yürüttüğü Side arkeolojik kazılarına katılmış ve “Side Bizans Devri Eserleri” adlı teziyle 1952 yılında doktor unvanını almıştır. Üç yıl sonra, “İstanbul’da Son Devir Bizans Mimarisi” başlıklı çalışmasıyla doçentlik unvanını kazanmış, ardından “İlk Osmanlı Devrinin Dinî-İçtimaî Bir Müessesesi: Zâviyeler” konulu teziyle profesör olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1990 yılında akademik görevinden emekli olan Semavi Eyice’nin eserleri, Türk sanat tarihinin en değerli kaynakları arasında yer alır. Bizans sanatı ve mimarisi alanında dünya çapında otorite olarak kabul edilen Eyice, özellikle İstanbul’un kültürel ve sanatsal mirasına, şehrin tarihî dokusuna kalıcı izler bırakmıştır. Anadolu’dan Batı Trakya’ya kadar uzanan geniş coğrafyada, Osmanlı izlerini taşıyan topraklarda yürüttüğü kazılar ve araştırmaları sayesinde, harap olmuş eserlerin ve yapıların tarihimize yeniden kazandırılmasına öncülük etmiştir. Ayrıca, ülkemize gelen yabancı ressam ve seyyahların seyahatnamelerini inceleyerek, Türk sanat tarihi literatürüne önemli katkılar sunmuş ve yok olmaya yüz tutmuş birçok tarihî eserin gün yüzüne çıkarılmasını sağlamıştır. Balkan ülkelerindeki araştırmalarla bu bölgedeki Osmanlı dönemine ait yapıları belgelemiş ve Bizans dönemi eserlerini ilk defa tanıtan kişi olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Akademik kariyeri boyunca İstanbul Üniversitesi’nin yanı sıra Hacettepe Üniversitesi, Avrupa’daki Bochum, Sorbonne, Collège de France, Cenevre ve Ravenna Üniversitesi gibi birçok saygın üniversitede misafir öğretim üyesi olarak dersler ve konferanslar veren Semavi Eyice, 40 yıl süren “Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu” üyeliği görevini üstlenmiştir. Türk Tıp Tarihi Enstitüsü ve Atatürk Kültür Merkezi Şeref Üyeliği unvanlarına sahiptir. Ayrıca Alman Arkeoloji Kurumu ve Belçika Krallık Akademisi’nin asli üyesidir. Fransa’nın en yüksek dereceli askerî ve sivil nişanı olan “Légion d’Honneur” (Onur Lejyonu) madalyasına, Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’ne, Yüzyılın İslam Kültür Hizmeti Onur Ödülü’ne ve Hizmet Ödülü’ne layık görülmüştür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    2018 yılında 96 yaşında hayata veda eden Semavi Eyice, ardında zengin bir akademik miras ve derin bir kültürel birikim bırakmıştır. Eyice’nin çalışmaları hem ülkemizde hem de uluslararası alanda sanat tarihinin anlaşılmasına büyük katkılar sağlamış ve gelecek nesillere ilham kaynağı olmuştur.

  • BİYOGRAFİ FİLMLERİNDE KİMLERİN HAYATLARINI İZLEDİK?

    BİYOGRAFİ FİLMLERİNDE KİMLERİN HAYATLARINI İZLEDİK?

    Ünlü ünsüz her insanın kocaman bir dünya olduğunu ve anlatılacak hatta filme alınacak hikâyelere sahip olduğunu söylemek yanlış olmaz. Siz de birilerinden mutlaka “hayatımı anlatsam film olur” cümlesini duymuşsunuzdur. Anlatsak film olabilir belki ama tanıdığımız ünlü isimlerin beyaz perdeden yansıtılan hayat hikâyeleri kadar ilgi çeker mi bilinmez. Sanat, bilim, spor, siyaset dünyasından ünlü isimlerin yaşamlarına odaklanan filmler daima sinema tarihinin en özel yapımları arasında yer alır.  İşte o filmler ve hayatı film olan isimlerden bazıları…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Film Adı: Ali” title_font_size=”13″]

    Dünyanın gelmiş geçmiş en ünlü boksörlerinden Muhammed Ali’nin hayatı, adını taşıyan filmle beyaz perdeye aktarılmıştı. Film, “Benim onlarla bir sorunum yok!” diyerek Vietnam savaşına gitmeyen boksörün şampiyonluk unvanının elinden alınışını ve bokstan uzaklaştırılışını anlatıyor. Ünlü sporcuyu usta siyahi oyuncu Will Smith canlandırarak en iyi erkek oyuncu ödülünü kazanmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Film Adı: Frida” title_font_size=”13″]

    Hastalıkların önemli yer tuttuğu yaşamı, sanat hayatı ve kendisi gibi ressam olan Diego’yla karmaşık bir ilişkiye dönüşen evliliği ile hayatı film olanlardan biri de Meksikalı sanatçı Frida Kahlo. Salma Hayek’in canlandırdığı film özgün müzikleriyle de öne çıkmış ve Oscar kazanmıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Film Adı: Kaldırım Serçesi” title_font_size=”13″]

    Kaldırım Serçesi, Fransız şarkıcı Edith Piaf’ın çocukluğundan ölümüne kadar iniş çıkışlarla dolu yaşamını konu alan filmdir. Filmin adı şarkıcının gerçek hayatta kendisine takılan isimden alınmış ve sanatçıyı Fransız oyuncu Marion Cotillard canlandırmıştı. Film bol bol Edith Piaf’ın şarkılarını dinleme şansı sunan bir kurguya sahip.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Film Adı: Her Şeyin Teorisi” title_font_size=”13″]

    İngiliz fizikçi ve teorisyen Stephen Hawking’in yakalandığı ALS hastalığı ile mücadelesini, bu çerçevede Cambridge Üniversitesi’nden arkadaşı olan ve sonrasında karısı olacak Jane Wilde ile ilişkisini anlatan filmde, dâhi fizikçiyi Eddie Redmayne canlandırmış, oyuncu bu performansıyla da Oscar kazanmıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Film Adı: Malcom X” title_font_size=”13″]

    Afrika kökenli Amerikalı aktivist Malcom X’in hırsızlık yaparak hapse girişi, hapishanedeki düşünsel dönüşümü, bir insan hakları savunucusu olarak dışarı çıkışı ve sonrasını konu alan filmde Malcom X’i Denzel Washington canlandırmıştır. Film Malcom X’in Otobiyografisi isimli biyografik kitaptan uyarlanmıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Film Adı: Müslüm” title_font_size=”13″]

    Müslüm filmi, arabesk müziğin ünlü isimlerinden olan ve 59 yaşında hayatını kaybeden Müslüm Gürses’in yoksul bir genç olarak ailesiyle Şanlıurfa’dan Adana’ya göçlerini, oradan İstanbul’a ve ses sanatçılığına varan serüvenini, eşi Muhterem Nur’la tanışma hikâyesi anlatılmaktadır. Biyografik filmde sanatçıyı ünlü oyuncu Timuçin Esen canlandırmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Film Adı: Amadeus” title_font_size=”13″]

    18.yüzyılda yaşayıp kendinden sonraki tüm dönemleri etkileyen klasik müzik sanatçısı Wolfgang Amadeus Mozart’ın hayatından kesitlere ve özellikle kendisi gibi besteci olan arkadaşı Antonio Salieri ile olan ilişkisine odaklanan, fakat bunu Salieri’nin gözünden yapan Amadeus filmi 8 dalda Oscar kazanmıştı. Filmde Mozart’ı Tom Hulce, Salieri’yi ise F. Murray Abraham oynamıştır.

  • 8 Maddede Türk Tiyatrosunun Önemli İsimlerinden Haldun Taner

    8 Maddede Türk Tiyatrosunun Önemli İsimlerinden Haldun Taner

    Hiciv temelli kabare tiyatrosunun ve destansı unsurlar barındıran epik tiyatronun ülkemizdeki öncüsü Haldun Taner’dir. 1915 yılında başlayan yaşamını 1986 yılında kaybeden usta edebiyatçıyı daha yakından tanımak için sizi 8 maddelik listemizi okumaya davet ediyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Galatasaray Lisesi’nde, Heidelberg Üniversitesi Siyasal Bilgiler’de, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde eğitim gördü, sonraki yıllarda Viyana’da tiyatro bilimi üzerine eğitim aldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Küçük yaşta skeçler yazarak girdiği edebiyat dünyasında, kazandığı ödüllerle kısa zamanda kendini tanıttı. Hatta ödüllerinden biri New York Herald Tribune gazetesinin açtığı öykü yarışmasından gelmişti. 1953’teki yarışmada “Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu” öyküsü ile birinci oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Edebiyat, sanat tarihi, tiyatro dersleri verdi, gazetelerde fıkralar yazdı, sanat yönetmenliği yaptı. Kaleme aldığı “Bu Şehr-i İstanbul ki” adlı oyunu ile politik hiciv tiyatrosunun ilk örneğini, “Keşanlı Ali Destanı” ile epik tiyatronun ilk örneğini verdi. Sinemaya da uyarlanan “Keşanlı Ali Destanı” Almanya’dan İngiltere’ye birçok ülkede sahnelendi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Ülkemizde kabare tiyatrosunun öncüsü kabul edilen Haldun Taner, Bizim Tiyatro’nun, Tef Kabare Tiyatrosu’nun, Zeki Alasya ve Metin Akpınar’ın da kurucuları arasında olduğu Devekuşu Kabare’nin kuruluşunda yer aldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    gözlerimi kaparım vazifemi yaparım

    Sersem Kocanın Kurnaz Karısı, Yar Bana Bir Eğlence, Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım, Marko Paşa, Ay Işığında Şamata eserleri Haldun Taner’in yazdığı tiyatro oyunlarından bazılarıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Tiyatromuza büyük emeği geçen Haldun Taner, aldığı eğitimler ve seçtiği meslekle ilgili yıllar sonra böyle bir açıklamada bulunmuştu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Haldun Taner’in adı, İstanbul Şehir Tiyatroları’nın Kadıköy Rıhtım Meydanı’ndaki sahnesine verilmiştir. Böylece adı sadece eserlerinde değil, semtin hatta şehrin simgelerinden biri haline gelmiş tarihi bir yapıda da yaşatılmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    haldun taner

    Haldun Taner yazdığı öykülerle de Türk edebiyatının önemli isimleri arasında yer alır. Abdi İpekçi’den Burhan Felek’e, Aliye Berger’den Halide Edip Adıvar’a tarihimizden unutulmaz portrelere ve gerçek yaşanmışlıklara yer verdiği “Ölürse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil” kitabı ise kültür tarihimize ışık tutan çok önemli bir kaynak niteliğindedir.

  • Hep Duyduğunuz 9 Moda Terimi Ve Açıklamaları

    Hep Duyduğunuz 9 Moda Terimi Ve Açıklamaları

    Modaya ilgili olun olmayın moda akımları bir şekilde hayatımızın içinde yer alıyor, modayla ilgili terimler televizyonda, dergilerde, her yerde karşımıza çıkıyor. Bu listemizde, anlam karışıklıklarını gidermek, moda dünyasının terimlerine aşina olmanızı sağlamak için sık kullanılan 9 moda terimini açıklamaları ile beraber veriyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Sık sık duyduğumuz bu terim, sanıldığının aksine ikinci el kıyafet demek değil. Bir kıyafetin “vintage” unvanına layık olması için antikadan daha yeni yani 100 yaşından genç ve aynı zamanda her çağa uyum sağlayan kaliteli bir çizgide olması gerekiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Tüm dünya dillerinde aynı Fransızca kelimelerle ifade edilen “haute couture” kavramı, kalburüstü moda evleri tarafından kişiye özel ve elle dikilmiş kıyafetler anlamına geliyor. Bu lüks kıyafetler genellikle çağın en iyi terzilerinin dokunuşlarını taşıyor ve bu yüzden aradan geçen zamanla değer kaybetmiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Bazı karakterler vardır ki giydikleri bir kıyafet, kullandıkları bir aksesuar yeni bir moda akımı oluşturur, kendi ülkelerinde ve hatta bazen dünya çapında modanın seyrini değiştirir, işte bu değerli zatlar “trendsetter” olarak adlandırılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Anlam karmaşasına sebep olan bir başka moda terimi ise stiletto. Bazen tipi fark etmeksizin tüm topuklu ayakkabılar için kullanılan bu terim aslında ince ve yüksek topuk anlamına geliyor ve ismini de kısa ve ince bir İtalyan bıçağı olan “stiletto”dan alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Moda dünyası durmaksızın yeni trendlerle şekillense ve değişse de bazı kıyafetler her zaman belli dönemleri akla getirir. Aradan on yıllar geçse de her gördüğümüzde 80’li yılları hatırlatan parlak renkli büyük vatkalı kıyafetler ya da 70’lerle özdeşleşmiş İspanyol paça pantolonlar retro kıyafetlere şahane örnekler…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    İsmi kulağa ilk başta çok yabancı gelse de truvakar dörtte üç demek. Genellikle kol boyunu tanımlamak için kullanılan bu kelime, kısa kolludan uzun ama uzun kolludan kısa kıyafetler için kullanılıyor ve normal kol boyunun tam dörtte üçüne denk geliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Modanın sonsuz yolculuğunda zaman zaman çok büyük beden kıyafetleri kullanmak bir akıma dönüşür, birkaç beden büyük ceketler, üstünüzden düşecek kadar büyük pantolonlar dönemin en gözde kombinleri olur, işte bu fazlasıyla büyük kıyafetlere moda lügatinde “oversized” terimi karşılık gelir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Son yıllarda sık sık duyduğumuz ve gördüğümüz clutch, elde taşınan ve omuza asmak için sapı olmayan çanta anlamına geliyor. Eskiden genellikle gece kıyafetleriyle kullanılan ve “portföy” olarak adlandırılan clutchlar artık gündelik ve spor kombinlerde de karşımıza çıkıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    Genellikle erkek giyimi için tercih edilen bu terim takım elbise resmiyeti ile kot-tişört sportifliğinin arasında bir yerde duruyor. Kot pantolonların blazer ceketlerle, kumaş pantolonların spor gömleklerle tamamlandığı smart casual tarzındaki kombinler rahatlığı ve şıklığı bir arada barındırıyor.

  • EDEBİYATTA PARFÜMÜN YERİ

    Parfümün tarihi yüzlerce değil binlerce yıl önceye uzanıyor. Dünyada ilk damıtma ve ekstraksiyon tekniklerini geliştiren medeniyetin 4000 yıl önce Sümerler olduğu bilinmekte. İcadının temelinde ise insanların kötü ruhları kovmak üzere tütsü yakmaları ve bu sırada bitkilerden yayılan güzel kokuyu fark etmeleri yatıyor. O ilk dönemlerde elde edilen kokulu yağlar güzel kokmak için değil, yine kötü güçleri uzaklaştırması için tüm vücuda sürülüyordu, hatta ölülerin bedenlerinin huzur bulması için de bu kokular kullanılırdı. Mısır Firavunu Tutankhamun’un mezarından parfüm şişelerinin çıkarılması bunun en güzel örneklerinden biridir. Anlayacağınız parfümün tarihçesi uzun, detaylı bir konu… Hayatımızın her yanını saran bu kokuların edebiyattaki yeri de bir hayli nefes kesici…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sevgiliye yazılan bir şiirde…” title_font_size=”13″]

    “Parfum exotique”, Charles Beaudelaire’nin sevgilisi Jeanne Duval için yazdığı şiirlerden biridir. “O güzel iklimlere sürükler beni kokun / Bir liman görürüm, yelkenle, direkle dolu / Tekneler, son seferin meşakkatiyle yorgun. / Burnuma kadar gelen hava kokular taşır / Yemyeşil demirhindilerden gelen bu koku / İçimde gemici şarkılarına karışır.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hem romanda hem sinemada…” title_font_size=”13″]

    Çağdaş Alman yazarı Patrick Süskind’in 1985 tarihli polisiye romanı Koku, orijinal adıyla Das Parfum 18. yüzyılda Fransa’da geçer ve kokulara son derece duyarlı olan Jean-Baptiste Grenouille’nun koku üretebilmek için çekinmeden işlediği cinayetlere yer verir. Roman daha sonra “Perfume: The Story of a Murderer” adıyla sinemaya uyarlanmış, ülkemizde de “Koku: Bir Katilin Hikâyesi” adıyla gösterime girmişti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Émile Zola’nın satırlarında…” title_font_size=”13″]

    Edebiyat eserlerinde parfüm detaylarına rastlamak hiç zor değildir. Émile Zola’nın Nana isimli romanı da onlardan biridir. İşte o bölümlerden biri… “Tuvalet masasının üstünü kaplayan gül, leylâk, sümbül demetlerinden yapılan baygın bir çiçek kokusu dolduruyordu insanın içini. Küvetlerden yayılan ağır kokuyla birlikte bir bardağın içine ufalanmış keskin bir lavanta çiçeği kokusu da karışmaktaydı.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Balzac’ın gerçeklerden esinlendiği hikâyesinde…” title_font_size=”13″]

    Honore de Balzac’ın ana karakteri Parisli bir parfümcü olan romanı, Parfümcü Cesar Birotteau’nun Yükselişi ve Düşüşü de başka bir örnektir. César Birotteau, sınıf atlama hayaliyle dolu ve parfümeri dükkânı olan bir tüccardır. Balzac,  Birotteau’nun yükseliş ve düşüşünü anlattığı romanı için Paris’in Rue Saint-Honoré caddesinde gerçekten bir parfümerici olan Jean Vincent Bully’den esinlenmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Fantastik bir romanda…” title_font_size=”13″]

    Amerikalı roman yazarı Tom Robbins’in fantastik kitabı Parfümün Dansı’nda konu dönüp dolaşıp nihayetinde üretilen bir parfümün sırrına gelip dayanır. Öldürülmek istenen Alobar adlı bir kral ile dul kaldığı için ölümüne karar verilen Kudra’nın yollarının kesişmesi, maceraları ve karşılarına çıkan kötü kokulu Pan’ın kokusunu gizlemek için ürettikleri parfüm kitabın genel çerçevesini oluşturur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Refik Halid Karay’ın pek çok kitabında…” title_font_size=”13″]

    Parfümün Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e Osmanlı topraklarındaki izini süren ve eserlerinde sıkça yer veren Türk edebiyatçıların başında ise Refik Halid Karay gelir. Edebiyatçının Sonuncu Kadeh isimli kitabından eski zamanların parfüm adları ile ilgili alıntı: “Eski zamanların, Mikado, Opoponaks, Küvir dö rüsi, Lüben gibi parfönlerini ve şişelerini düşündü; sonra Piver markalı harcılâlem kokular yahut kibarcaları, mesela violet dö Parm, fuan Kupe gibilerini hatırladı; arkasından işte suvar dö Pari, Krep de Şin ve büsbütün yenileri, bugünkü neslin kullandıkları!”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Türk edebiyatının usta kalemlerinde…” title_font_size=”13″]

    “…ve kokulardan kamelya, leylak, çayır kokusu, Atkinson, Lubin filan bilmiyorlar.” Bu alıntı ise usta Türk edebiyatçılarından Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Efsuncu Baba isimli romanından…  Edebiyatımızda Ahmet Rasim, Halit Ziya Uşaklıgil, Reşat Nuri Güntekin de eserlerinde parfüm ve koku ile ilgili vurgularda bulunan isimlerdir.

  • MODERN MİMARİSİYLE ŞAKİRİN CAMİİ

    İstanbul dünyanın parmakla gösterdiği birbirinden görkemli camileriyle ünlü… Sıra dışı mimarisiyle öne çıkan kimi camileri de var ki ibadethane olarak hizmet vermesinin dışında yerli-yabancı turistlerin de ilgi odağı olmuş durumda. Onlardan biri modern mimarisiyle ilgi gören Şakirin Camii…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İç dekorasyonundaki kadın eli” title_font_size=”13″]

    İstanbul’un Üsküdar ilçesinde Karacaahmet Mezarlığı girişinde yer almaktadır. 7 Mayıs 2009 gününde hizmete açılan Şakirin Camii’nin proje tasarımı Hüsrev Tayla’ya, iç dekorasyonu ise Zeynep Fadıllıoğlu’na aittir. Bu haliyle Şakirin Camii, iç dekorasyonu bir kadın mimar tarafından tasarlanan ilk cami olma özelliğini taşımaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”500 kişilik bir kapasiteye sahip” title_font_size=”13″]

    Şakirin adı, Arapça “müteşekkir” anlamına gelmektedir. Üç tarafı camla çevrili olan caminin toplam inşaat alanı 10.000 metrekare olup 3.000 metrekare zemine kuruludur. 500 kişilik kapasiteye sahip olan bu dini yapının her birisi 35 metre yüksekliğinde iki minaresi vardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Osmanlı ve çağdaş sanat izleri” title_font_size=”13″]

    Tek kubbeli olarak tasarlanan Şakirin Camii’nin iç süslemelerinde Selçuklu ve Osmanlı motifleri kullanılmış, yapının taşları ise Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden getirilmiştir. En modern tasarıma sahip camilerden biri olarak tanımlanan eser, Osmanlı kültüründen çağdaş sanatlara uzanan büyük bir zenginlikle yapılandırılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Avlusunda müze barındıran cami” title_font_size=”13″]

    Semiha Şakir Vakfı aracılığı ile 2005-2009 yıllarında inşa edilen Şakirin Camii’nin avlusunda Türk İslam eserlerinin, İznik çinilerinin sergilendiği küçük bir müze yer almaktadır. Yine iç avluda bulunan havuzun tasarımcısı ise Londra’nın meşhur su heykeltıraşı William Pye’dir.

  • Radyonun Nostalji Yüklü Kısa Tarihi

    Radyonun Nostalji Yüklü Kısa Tarihi

    Radyonun geliştiricilerinden Amerikalı mucit Lee DeForest’ın şu sözü radyo hakkındaki en iyi ifadelerden biri olsa gerek: “Bir görünmez gök imparatorluğu keşfettim. Soyut, ancak granit kadar sağlam.” Elektromanyetik radyo dalgalarını sese çeviren bu aletin 20. yüzyıl başlarında bir mucide düşündürdüğü şey işte buydu: Görünmez gök imparatorluğu! Günümüzde ise avucumuzun içindeki bir eğlence aracına dönüşen radyonun tarihini sizin için özetledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Radyonun mucidi olarak tarihte yerini alan kişi Guglielmo Marconi olsa da öncesinde İngiliz bilim adamı James Maxwell’in, Alman fizikçi Heinrich Hertz’in, ünlü mucit Nikola Tesla’nın ayrı ayrı yaptığı çalışmalarla bu icadın temelini attıkları bilinmekte. Yine de 1901 yılında Marconi’nin üç adet S harfini kablosuz telgraf aracılığıyla bir gemiden kıyıda bekleyen yardımcısına yollaması radyonun ilk keşif hikâyesidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Mors alfabesiyle gerçekleşen bu deneyimin ardından çalışmanın üstüne eklenen teknolojik gelişmeler, 1910’da Amerika’da ilk müzikli yayını, 1915’te okyanus ötesiyle konuşma içeren ilk iletişimi mümkün kıldı. Birinci Dünya Savaşı’na denk gelen yıllar ise bu gelişmelerin önemini iyice artırdı, çünkü cihaz denizdeki gemilere ulaşmak gibi önemli güvenlik meselelerinde ordu için hayati bir hal almıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Halk arasında yaygınlaşması için savaşın geride kalması, ABD ve Avrupa’da çeşitli radyo istasyonlarının lisans alarak yayına geçmesi gerekecekti. İngiltere’de 1922’de BBC ile başlayan radyo yayınları ise radyoyu insanların gazete gibi bilgi alabileceği bir kaynak haline getirdi. Ve nihayet radyo başına toplanan aile fotoğraflarının zamanı da gelmişti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Birinci Dünya Savaşı sırasında güvenlik amacıyla kullanılan radyolardan İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra daha fazla müzik sesleri yükselmeye başladı. Hatta günümüzde de sıkça duyduğumuz “en iyi”ler başlığı ilk kez o günlerde kullanıldı ve “Top-40” listeleri yayınlanmaya başlandı. 1948’de transistörün bulunuşu, 1960’larda tümleşik devrelerin geliştirilmesi gibi teknik buluşlar radyoyu çok amaçlı önemli bir iletişim aygıtına dönüştü.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Yukarıda okuduğunuz anons 6 Mayıs 1927 tarihinde ülkemizde yapılan ilk radyo yayınının anonsu. Bu anons zamanla ülkemizde de gelişecek ve 60’lardan itibaren büyük bir dinleyici kitlesine kavuşacak radyoculuğun da startı gibi. “Aloo aloo, muhterem sâmiîn” yani “muhterem dinleyiciler” diyerek Sirkeci’deki Büyük Postane binasının bodrum katından, postane kapısının üstüne yerleştirilmiş bir hoparlör aracılığıyla sokaktaki vatandaşa seslenen kişi ise ilk radyoculardan Eşref Şefik. Halka bu şekilde seslenmesinin nedeni ise o tarihlerde henüz hiç kimsenin evinde radyo alıcısının olmaması.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Radyo alıcısı nedir bilinmeyen günlerden yavaş yavaş halkın gündemine girmeye başladığı günlere, oradan da evin bir köşesine en değerli konukmuşçasına yerleştirildiği dönemlere radyonun biçimi şimdikilerden oldukça farklıydı. Metal, plastik ama özellikle de meşe kaplı boy boy radyolar, başına toplanan ev ahalisi için dışarıya açılan ve çok önemli bilgiler almasını sağlayan devasa bir pencere, çocuklar için sesi duyulan insanların içinde yaşadığı sihirli bir dünya gibiydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    O günlerden bugüne çok şey değişti. Teknoloji aldı başını gitti, internet hayatımıza girdi, radyo programcılığı birkaç kere çıta atladı. Şimdi dünyada dijital radyo çağı, yani parazit veya olumsuz sinyale izin vermeyen, dinlediğiniz kanalın, programın, şarkının, sanatçının adını gösteren, ileri alıp geri sarabileceğiniz bir sisteme uyumlu yepyeni radyo modelleri var artık. Geriye dönüp de yapılan o ilk anonslara ve radyo modellerine bakınca insan “nerden nereye” demekten kendini alamıyor.

  • EDEBİYAT DÜNYASININ TÜYLÜ VE PATİLİ KAHRAMANLARI

    Patili dostlarımıza duyduğumuz sevgiyi göstermek; evlerimizi, sokaklarımızı ve mahallemizi paylaştığımız kedi dostlarımızın güvenliğini ve refahını sağlamak için yılın her 17 Şubat’ı, Avrupa’da ve ülkemizde “Dünya Kedi Günü” olarak kutlanıyor. Kendilerinden öğrenecek çok şeyimiz olduğu kaçınılmaz bir gerçek… Huzuru, özgürlüğü, şefkati,karşılıksız sevgiyi paylaştığımız ve binlerce yıldır beraber yaşadığımız kedi dostlarımız, edebiyat dünyasında da sıkça karşımıza çıkıyor. İşte kalemini kediler için kullanan yazarlar ve eserleri…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Bilim kurgu ve fantastik edebiyatın usta kalemi Ursula K. Le Guin’e ait “Kanatlı Kediler Masalı” serisi, çocuklar için yazılmış olsa da kedi sevgisi duyan herkesin keyifle okuyacağı kitap serisinden oluşuyor. Serinin ilk kitabı “Dört Yavru” olurken, bu kitapta anne kedi Bayan Emma Tekir’in yavrularını güvenli bir şekilde büyütmek için verdiği mücadele ve kanatlı doğan dört yavru kedinin maceraları anlatılıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Britanyalı Nobel Edebiyat Ödülü sahibi yazar Rudyard Kipling’in yazdığı öykü derlemesi “İşte Öyle Hikâyeler” kitabında “Kendi Başına Dolaşan Kedi” hikâyesi, kedilerin nasıl evcilleştiğini sade ve anlaşılır bir şekilde anlatıyor. Yazarın sınırsız hayal gücünün keyifli bir okumaya dönüştüğü bu kitapta, 12 farklı hikâyeyi kendi çizimleriyle renklendiren Kipling, hem çocukların hem yetişkinlerin bir solukta okuyacağı kitabı 1902’de yayımladı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Öykü, roman ve deneme yazarı Bilge Karasu’nun “Ne Kitapsız Ne Kedisiz” eseri sekiz farklı hikâyeden oluşuyor. Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü’nü alan bu kitapta, “Bir Hayvanla Yaşamak” bölümünde çocuklara ilk öğretilecek şeyin hayvanların sorumluluğunu taşımak olduğu anlatılıyor. Sevgiyi, sabretmeyi ve güveni; yuvamızı ve dünyamızı paylaştığımız patili dostlarımızla öğrenebileceğimizin altını çizen yazarın metinlerinde kediler, köpekler, kaplumbağalar, kertenkeleler, sakangurlar, keçiler, yengeçler bizlere çok şey öğreten canlılar olarak karşımıza çıkıyor. Karasu, metinlerinde insanla hayvan arasındaki dostluklar arasında gezinirken, bir yandan da hayvan-oluş ve insan-oluş hallerine vurgu yapıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kısa bir öykü olan Kara Kedi, ilk kez 1843’te bir gazetede yayımlanır. Suç psikolojisi temasının işlendiği kitap, bir anlatıcının ağzından anlatılır ve bu anlatıcının çocukluğundan bu yana pek çok evcil hayvanı olmuştur. Eşiyle birlikte Pluto adındaki bir kedi de dahil olmak üzere pek çok ev hayvanına sahip olan anlatıcı, kedisine karşı duyduğu sevgi ve şefkate sıkça değinirken, daha sonra başlarına gelen trajik olaylar kitabın konusunu farklı bir noktaya taşımaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Edebiyat dünyasının çılgın kalemi Beat Kuşağı’nın öncü ismi William S. Burroughs, deneme kitabı olan “İçerdeki Kedi”de; Ruski, Smokey, Fletch, Calico Jane isimli kedileri ile yaşadığı ruhani dostluğu ve bağı anlatıyor. “Kedilerimle aramdaki ilişki beni ölümcül ve her şeye nüfuz eden bir cehaletten kurtardı.” diyebilecek kadar cesur bir yazar olan Burroughs’un kitabında yazar; kendi hayatını kedilerin oynadığı sessiz sinema olarak sunulan bir alegori ile anlatıyor. Hayatının son on altı yılını kedileriyle Kansas’ta geçiren Burroughs, bu dönemde kedilerini birer dost olarak görmeye başlamış ve kendisi üzerindeki etkilerini bu kitapta anlatmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Japon yazar Cuniçiro Tanizaki tarafından kaleme alınan “Bir Kedi, Bir Adam, İki Kadın” kitabı, boşanan bir çiftin çok sevdikleri kedileri Lili’yi almak için verdikleri mücadeleyi anlatıyor. Yuvası dağıldıktan sonra “kırık bir çanak” bile almayan kadın, duygu yüklü mektubunda tek bir şey istemektedir; eski kocası Şozo’nun deliler gibi sevdiği kedisi Lili’yi. Tanizaki, zarif ve yumuşacık bir üslupla insan ilişkilerinin karmaşık yapısını, küçücük ayrıntıların insan ruhunda yarattığı dönüşümleri, yalnızlığın ve sevginin türlü biçimlerini Lili’ye duyulan sevgi bağı ile okuyucuya aktarıyor.

  • TÜRKÇEDEN DÜNYA DİLLERİNE GEÇEN KELİMELER

    Diller, tarih boyunca kültürel etkileşimlerden ve ticaret yollarından beslenerek zenginleşmiştir. Türkçe de binlerce yıllık geçmişi boyunca birçok dilden etkilenmiş ve kendi özgün kelimelerini dünya dillerine katmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun geniş coğrafi yayılımı, ticaret yollarındaki stratejik konumu ve kültürel zenginliği sayesinde, özellikle bu dönemde dünya dillerine geçen kelimeleri yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İngilizce” title_font_size=”13″]

    Türkçede dağınık, düzensiz, berduş, karmakarışık olan “perişan” kelimesi İngilizceye “perish” olarak geçmiştir ve İngilizce anlamı “yok olmak, perişan olmak, telef olmak”tır. Bir diğer sözcük ise İngilizce başta olmak üzere birçok Avrupa dilinde “sayfiye yeri”, “küçük satış yerleri” için kullanılan “kiosk” sözcüğüdür. Dilimizdeki köşk kelimesinden türemiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Fransızca” title_font_size=”13″]

    Osmanlı İmparatorluğu döneminde Avrupa’ya yayılan kahve kültürü, özellikle 17. yüzyılda Fransa’da popüler hale gelmiştir. Kahve kelimesi, Türkçeden Fransızcaya “café” olarak geçmiştir. Bir diğer kelime “kaftan”, Osmanlı döneminde yaygın olarak giyilen bir kıyafet türüdür ve yine bu dönemde Fransızcaya “caftan” olarak geçmiştir. Fransızcada, Eskiden Doğu’da giyilen elbiseler için kullanılmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Rusça” title_font_size=”13″]

    Milli içeceğimiz çay, Rus dilinde de “chay” olarak kullanılır ve Kiril alfabesinde “чай” olarak yazılır. Rusçaya geçen bir diğer sözcük ise “sharovar” olarak okudukları şalvar kelimesidir. Alfabelerinde “Шаровар” şeklinde yazılmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yunanca” title_font_size=”13″]

    Osmanlı İmparatorluğu’nun Yunanistan üzerindeki uzun süreli hakimiyeti ve iki toplum arasındaki kültürel alışverişler sonucunda, dilde özellikle mutfak kültüründe birçok ortak kelime oluşmuştur. Osmanlı mutfağının meşhur tatlısı baklava, Türkçeden Yunancaya “baklavás”, kaymak da Yunancaya “kaïmáki” olarak geçmiştir. Türkçedeki “çoban” kelimesi, Yunancada aynı anlamda “tsopánis” olarak kullanılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sırpça” title_font_size=”13″]

    Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlardaki hakimiyeti sırasında iki kültür arasındaki yoğun etkileşimler sonucu Türkçeden Sırpçaya pek çok kelime geçmiştir. Türkçedeki “bahçe” kelimesi, Sırpçaya “bašča” olarak geçmiş ve aynı anlamda kullanılmaktadır. “Yorgan” kelimesi de Sırpçada “jorgan”dır ve yatak örtüsü anlamında kullanılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İtalyanca” title_font_size=”13″]

    Osmanlı İmparatorluğu’ndaki askeri ve sivil yöneticilere verilen unvan olan “paşa” kelimesi, İtalyancaya “pascià” olarak geçmiştir. Türkçede bir devletin silahlı kuvvetlerinin tümü anlamına gelen “ordu” kelimesi de İtalyan diline “orda”, “lordo” olarak geçmiştir ve “kalabalık”, “takım” anlamında kullanılmaktadır.