Kategori: Kültür/Sanat

  • HABABAM SINIFI’NIN KALPLERE DOKUNAN ÖĞRETMENLERİ

    Sinema dünyasında bilgeliği, cesareti ve öğrencilerine olan yaklaşımlarıyla iz bırakan öğretmen karakterleri, film boyunca gösterdikleri sabır, azim ve içtenlikle hem öğrencilerinin hayatlarını hem de izleyicilerin bakış açılarını değiştirmeyi başarmıştır. Bir klasik haline gelen Hababam Sınıfı serisinde kimi zaman sevecen bir rehber, kimi zaman da otoritesiyle öğrencileri hizaya getirerek hepimize ilham kaynağı olan öğretmen karakterleri yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mahmut Hoca” title_font_size=”13″]

    Rıfat Ilgaz’ın aynı adlı eserinden uyarlanan Hababam Sınıfı film serisinde Münir Özkul’un hayat verdiği unutulmaz Mahmut Hoca karakteri, yalnızca bir öğretmen değil, öğrencilerine adeta bir baba figürü olarak yansır. Onların yalnızca derslerde başarılı olmalarını değil, aynı zamanda toplum için sorumluluk sahibi, erdemli bireyler olarak yetişmelerini amaçlayan idealist bir eğitimcidir. Disiplinli fakat bir o kadar da sevecen tavrıyla, hayatın iniş çıkışlarını anlamaları için haylaz öğrencilerine ders vermekten asla vazgeçmez. Otoriter bir yapıya sahip olmasına rağmen Mahmut Hoca, öğrencilerinin kalbine dokunmayı başarır; her sözü, bir yaşam dersi niteliğindedir. Gösterdiği sevgi ve sabır sayesinde, yalnızca Hababam Sınıfı öğrencilerinin değil, izleyicilerin de hafızasına kazınır ve Türk sinemasında eğitim dünyasının en unutulmaz karakterlerinden biri olarak yerini alır. Onun için öğrencilerin akademik başarısı kadar, dürüst ve ahlaklı bireyler olmaları da önemlidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Badi Ekrem ” title_font_size=”13″]

    Hababam Sınıfı film serisinin ikinci filmi Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı, Ertem Eğilmez’in yönetmenliğinde Türk sinema tarihine damgasını vurmuş eserlerden biridir. Bu filmde, Şener Şen’in canlandırdığı Badi Ekrem karakteri, Türk sinema tarihinin en sıra dışı ve sevimli öğretmenlerinden biri olarak hafızalara kazınmıştır. Saf ve iyi niyetli bir beden eğitimi öğretmeni olan Badi Ekrem, öğrencileriyle kurduğu samimi ve eğlenceli ilişkileriyle izleyicilerin gönlünde taht kurmuştur. Kendisini ciddiye almayan öğrencilerin şakalarına hedef olan Badi Ekrem, sık sık komik durumlara düşer. Ancak ne yaşarsa yaşasın, öğrencilerine duyduğu sevgiden ve iyimserliğinden asla vazgeçmez.

     

    Badi Ekrem karakteri, naif ve saf görünümünün ardında, eğitimde sevgi ve samimiyetin gücünü etkileyici bir şekilde vurgular. Onun hikâyesi, öğretmenlerin öğrenciler üzerindeki pozitif etkisini ve içtenliğin güçlü bir ilişki inşa etmedeki önemini bizlere hatırlatır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Paşa Nuri” title_font_size=”13″]

    Hababam Sınıfı serisinde Nuri Hoca, katı disiplini ve sert mizacıyla tanınan fizik öğretmenidir. Eğitimine büyük önem verdiği öğrencileri, onun geleneksel eğitim anlayışı ve İstiklal Savaşı gazisi olması nedeniyle kendisine “Paşa” lakabını takmıştır. Hababam Sınıfı öğrencileri, fizik dersini kaynatmak için sık sık Paşa Nuri’yi geçmiş savaş anılarını anlatmaya teşvik eder. Ders esnasında bu hikâyelere dalan Nuri Hoca, öğrencilerin planına farkında olmadan uyar ve büyük bir heyecanla savaş anılarını tekrar yaşar. Bu sahnelerde öğrenciler, hocayı omuzlarında taşır ve cetvellerle büyük taarruzu canlandırarak unutulmaz anlar yaşatır. Paşa Nuri rolündeki Sıtkı Akçatepe, filmde öğrencisi rolünde oynayan efsanevi oyuncu Halit Akçatepe’nin de gerçek hayattaki babasıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kör Akil ” title_font_size=”13″]

    Hababam Sınıfı filmlerinin unutulmaz karakterlerinden biri olan Akil Hoca, felsefe öğretmeni olarak okulun renkli simaları arasında yer alır. Görme yetisinin zayıflığı nedeniyle kalın çerçeveli gözlükler takmak zorunda olan Akil Hoca, derslerdeki dikkati ve sabırlı yaklaşımıyla tanınır.

     

    Hababam Sınıfı’nın yaramaz ve tembel öğrencileri, hocanın bu zayıf noktasını fırsat bilerek sık sık şakalar yapar ve dersleri sabote etmeye çalışır. Kimi zaman gözlüklerini saklar, kimi zaman da tahtaya yanlış bilgiler yazarak onu yanıltırlar. Ancak tüm bu yaramazlıkların arasında Akil Hoca, felsefe gibi soyut bir konuyu mizahi ve etkileyici bir şekilde ele alarak izleyicilerin hafızasında yer edinmiştir. Sabrı ve hoşgörüsüyle öğrencilerinin kalbini kazanan bu sevilen karakteri usta oyuncu Akil Öztuna canlandırmış ve performansıyla Hababam Sınıfı’nın unutulmaz anlarına damga vurmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Külyutmaz Necmi ” title_font_size=”13″]

    Hababam Sınıfı’nın belki de en eğlenceli ancak aynı zamanda en titiz öğretmenlerinden biri olan Külyutmaz Necmi, kopya çektirmeme konusundaki kararlılığıyla efsaneleşmiştir. Sınavlarda sıra üstlerinde adeta bir ninja gibi sessizce dolaşması, Hababam Sınıfı’nın öğrencilerin kâbusu olmuştur. Sınıfta kopya çekmenin imkânsız olduğunu ilan eden Külyutmaz Necmi, sınav günlerinde sıra üzerlerini dikkatle inceler ve en küçük ipucunu bile arar. Ancak ne kadar uğraşsa da Hababam’ın afacanları her sınavda yeni bir yöntem bularak kopya çekmeyi başarır. Usta oyuncu Ertuğrul Bilda’nın canlandırdığı Külyutmaz Necmi, yalnızca öğretmen figürü olarak değil, kendine özgü stili ve çatık kaşlarıyla da izleyicilerin hafızalarında yer etmiştir. Hababam’ın neşeli dünyasında bile Külyutmaz Necmi’nin kopya mücadelesi, izleyicilere her seferinde “Acaba bu kez kopya çektirmeyecek mi?” sorusunu sorduran bir heyecan yaşatmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Şevket Hoca ” title_font_size=”13″]

    Şevket Altuğ’u kimya öğretmeni olarak izlediğimiz Şevket Hoca, eğlenceli ve neşeli bir kimya öğretmeni olarak karşımıza çıkar. Ancak sınıfın çılgınlıkları ve bitmek bilmeyen muziplikleri, onun idealist yaklaşımını sürekli baltalar. Özellikle laboratuvarda geçen sahneler, izleyicileri kahkahalara boğar. Şevket Hoca, öğrencilerine kimyayı sevdirmek ve deneylerle öğretmek için çaba gösterse de Hababam’ın yaramaz öğrencileri bu amacını sık sık sekteye uğratır. Şevket Hoca’nın öğretmenlik becerilerini sergilemeye çalıştığı laboratuvarda öğrencilerin deneyleri bozması, kimya malzemelerini karıştırması ve Şevket Hoca’yı sıklıkla zor durumda bırakması sonucu patlayan şişelerden, yanlışlıkla zehirli maddelerle yapılan deneylere kadar birçok komik olay yaşanır. Şevket Hoca’nın laboratuvardaki çabaları ve öğrencilerle kurduğu eğlenceli ilişki, kimyanın mizahi bir şekilde işlendiği unutulmaz sahnelerle izleyicilerin aklında yer eder. Anlayışlı ve yardımsever tavırlarıyla sevilen bir öğretmen olan Şevket Hoca, öğrencileriyle bağ kurarak onların üstünde olumlu bir etki bırakır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hürrem Hoca ” title_font_size=”13″]

    Perran Kutman’ın canlandırdığı Hürrem Hoca, Hababam Sınıfı serisinin en ikonik karakterlerinden biridir. Sert ve mesafeli duruşuyla özellikle erkek öğrencilerin gözünü korkutsa da aslında yumuşak bir kalp taşır. Bu sert mizacı, erkeklerle ilgili katı tutumunu pekiştirir ve onların kadınlarla olan ilişkilerindeki yanlış yaklaşımlarına karşı Hürrem Hoca “boylarının ölçüsünü alan” bir figür olarak karşımıza çıkar.

     

    Hababam Sınıfı’nın yaramaz öğrencileri, Hürrem Hoca’nın otoritesine karşı gelmeye çalışsalar da o, elindeki cetvel ve kendinden emin tavırlarıyla sınıf üzerindeki etkisini sürdürmeyi başarır. Tatlı-sert halleriyle öğrencileri hizaya sokarken, zaman zaman şefkatini de hissettirerek öğrencilerinin kalbini kazanır.

  • Sonbaharın Suluboya İle Betimlendiği 8 Resim

    Sonbaharın Suluboya İle Betimlendiği 8 Resim

    Sitemizi takip edenler bilecektir; mevsimleri, mekânları suluboya ile betimlemeyi çok severiz. Aşağıdaki resimlere bakınca siz de bize hak vereceksiniz ki bu teknik, sonbaharla flulaşmaya başlayan doğayı en güzel ifade etme biçimlerinden biridir. Sözü fazla uzatmadan görsellerimizi sıralayalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
  • BÜYÜK OZAN NEŞET ERTAŞ’TAN DİNLEMEYE DOYAMADIĞIMIZ TÜRKÜLER

    Kırşehir’in Akpınar ilçesinde doğup ülkemizin önemli halk ozanlarından birine dönüşen, güçlü sesi, özel yorumuyla gönüllerde taht kuran, Bozkırın Tezenesi lakabının kendisine Yaşar Kemal’den yadigâr kaldığı Neşet Ertaş… 2012 yılında hayatını kaybedip kendisi gibi saz ustası olan babası Muharrem Ertaş’ın yanına defnedilen ve mezar taşında, “Sakin ol ha, insanoğlu. İncitme canı, her can bir kalp, Hakk’a bağlı. İncitme canı, incitme.” yazan derviş gönüllü insan… O gitti belki ama türküleri çoktan ölümsüzlüğe uzandı…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
  • KİL TABLETLERDEN PAPİRÜSLERE ANTİK DÖNEM HARİTALARI

    İlk çağlarda, temel amacı hayatta kalmak ve beslenmek olan toplumların; besin kaynakları bulmak, vahşi hayvanlardan korunmak ve saklanabilecekleri yerleri işaretleyerek yaptıkları çizimler, dünyanın en ilkel haritaları olarak kabul ediliyor. Yazının icadından bile daha eskiye dayanan bu ilkel haritalar, çağlar boyunca farklı ülkelerde ve kıtalarda yaşayan medeniyetler tarafından geliştirilmiş ve haritacılık tarihi İlk Çağ, Orta Çağ, Yeni Çağ haritacılığı olarak üç aşamaya ayrılmıştır. Haritacılık tarihinin İlk Çağ dönemini oluşturan en eski haritalarını yazımızda okuyabilirsiniz…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1965 yılında Ukrayna’nın Mezhyrich Köyü yakınlarında bir çiftçi, arazisinde mamut kemikleri buldu. Bu keşfin ardından yapılan kazılar, tarihsel açıdan oldukça önemli bulguların gün yüzüne çıkarılmasını sağladı. Araştırmalar sonucunda, günümüzden yaklaşık 14.500 yıl önce 149 mamut kemiğinden inşa edilmiş, en büyüğü 8 metre çapında olan dört barınak keşfedildi. Barınaklardan birinde bulunan ve aynı döneme tarihlenen bir fildişi parçası ise dikkat çeken bir başka keşif oldu. Bu fildişinin üzerine kazınmış bir harita, çevredeki diğer barınakların yerlerini gösteren ilkel bir çizim olarak değerlendirildi. Bu bulgu, dünyanın bilinen en eski haritası olarak kabul edilmektedir. Harita, bölge sakinlerinin çevreleriyle olan ilişkileri ve yerleşim düzenleri hakkında basit çizimlerden oluşmaktadır. Bölgedeki kalıntıların bir kısmı Ukrayna Ulusal Bilimler Akademisi Ulusal Doğa Tarihi Müzesinde, bir kısmı ise New York’taki Amerikan Doğa Tarihi Müzesinde sergilenmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Mezhyrich’te bulunan ve haritacılığın başlangıcı olarak kabul edilen fildişi haritanın ardından 1963 yılında Konya’daki Çatalhöyük kazılarında M.Ö. 6200 yılına tarihlenen bir başka antik harita keşfedilmiştir. Yaklaşık 3 metre uzunluğunda ve 90 santimetre yüksekliğinde olan bu bulgu, haritacılığın tarihsel gelişimi açısından önemli bir dönüm noktası olarak kabul edilmektedir. Bir duvara işlenmiş çizimlerde, Çatalhöyük’ün arkasında yükselen volkanik Hasan Dağı’nın tasvir edildiği düşünülmektedir. Söz konusu harita, günümüzde Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesinde sergilenmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İlerleyen dönemlerde haritacılık teknikleri gelişmiş ve farklı coğrafyalarda çeşitli haritalar ortaya çıkarılmıştır. Örneğin, İtalya’daki Seradina-Bedolina Arkeoloji Parkı’nda bulunan, M.Ö. 2500 civarına tarihlenen Bedolina Haritası, kaya üzerine oyularak yapılmıştır. Yüksekliği 9 metre, genişliği 4 metre olan bu ilkel haritada; barınma amaçlı kullanılan altı bina, geometrik desenler, insan ve hayvan figürleri yer almaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    İlk Çağ haritaları arasında öne çıkan bir diğer önemli bulgu ise Nippur Haritası’dır. 1899 yılında, Bağdat yakınlarındaki eski Sümer şehri Nippur’da yapılan arkeolojik kazılarda keşfedilen bu harita, M.Ö. 1500’lü yıllara tarihlenmektedir. Kanal, tapınak ve şehir surları gibi yapıların ilk kez detaylı bir şekilde çizildiği Nippur haritası Almanya’daki Friedrich Schiller Üniversitesinde sergileniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    İlk Çağ’a ait ilk jeolojik harita olarak bilinen ve Torino Papirüsü adıyla anılan Antik Mısır haritası, M.Ö. 1316-1295 yıllarına tarihlenmiştir. Bu jeolojik harita, yer kabuğunun yapısını, bileşenlerini ve bu bileşenlerin dağılımını detaylı bir şekilde gösteren önemli bir bulgudur. Yaklaşık 3 metre genişliğindeki haritada, yer kabuğuna dair bilgiler detaylı bir şekilde aktarılmıştır. İtalya’daki Engizio Müzesinde sergilenen Torino Papirüsü üzerinde hiyeroglif yazılarla “denize götüren yol” ve “altın işleme evleri” gibi ifadeler yer alır. Altın madenine giden yolu tasvir ettiği düşünülen bu haritada, iki dağ yamacı arasında uzanan vadiler dikkat çekici bir şekilde resmedilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Bugünkü Dicle ve Fırat nehirleri arasında kalan bölgede, dönemi için oldukça ileri bir medeniyet olan Babillilere ait bir başka harita M.Ö. 8 ile 6. yüzyıllar arasına tarihlenmektedir. Bu harita, iki kil tabletten oluşur ve üzerinde coğrafi yer adları, sınırlar, nehirler, dağlar, önemli yerleşim birimleri, tarım alanları, sulama kanalları ve ticaret yolları gibi bilgiler yer alır. Babilliler, bu haritaları tarım faaliyetlerini planlamak ve yönetmek için kullanmışlardır. Babil uygarlığı, gök bilim ve astroloji alanında da önemli gelişmeler kaydetmiştir. Babil’e ait bazı kil tabletlerde, gökyüzündeki yıldızların konumları ve gezegen hareketleri gibi bilgiler yer almakta olup, bu eserler tarihin ilk gökyüzü haritaları olarak kabul edilmektedir. Söz konusu tabletler, bugün British Müzesinin koleksiyonunda sergilenmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    M.Ö. 6. yüzyılda Miletli (Aydın-Didim) Anaksimandros tarafından çizilen dünya haritası, modern coğrafyanın ve haritacılığın ilk örneklerinden biri olarak kabul edilmektedir. Bu çizimde, o dönemin dünyayı anlama biçimini yansıtan Anaksimandros, haritasını dairesel bir biçimde tasarlamış, Akdeniz’in güneyi ve kuzeyini, ayrıca 10 farklı yerleşim bölgesini belirtmiştir. Her ne kadar bu harita günümüze ulaşmamış olsa da hakkında detaylı bilgiler Yunanlı tarihçi Herodot’un arşivleri sayesinde edinilmektedir. Herodot’un ifadelerine göre bu haritada, Avrupa ve Asya’nın ilk kez birbirinden ayrıldığı görülür. Ayrıca harita, alışılmış doğu-batı ekseni yerine kuzey-güney ekseni temel alınarak tasarlanmıştır. Bu yenilik, haritacılığın gelişiminde önemli bir dönüşümün başlangıcı olarak kabul edilmektedir. Anaksimandros’un bu erken dönem haritası, sonraki coğrafyacılar için temel bir referans noktası olmuş ve daha sonraki haritaların gelişiminde büyük bir rol oynamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    İskenderiyeli Ptolemaios (Batlamyus), M.Ö. 2. yüzyılın ilk yarısında dünyanın yuvarlaklığını dikkate alarak hazırladığı haritasında, ilk kez konik projeksiyon (izdüşüm düzlemi) sistemini kullanmıştır. Bu haritada, boylam ve enlem dairelerini detaylı bir şekilde çizmiştir. Romalılar ise haritacılığı, belli amaçlara hizmet eden bir araç olarak değerlendirmiştir. Özellikle geniş imparatorluklarının yönetimi için askerî hareketlere rehberlik edecek yol haritaları oluşturmuşlardır. Bunun yanı sıra, M.Ö. 60 yılında Krates ve M.S. 80 yılında Pomponius Mela tarafından da çeşitli dünya haritaları çizilmiştir. Bu çalışmalar, antik çağın haritacılık anlayışına katkıda bulunmuş ve sonraki dönemlerin harita bilimini etkilemiştir.

  • BİLİMDEN EDEBİYATA 2024 NOBEL ÖDÜLLERİ

    Nobel Ödülleri, her yıl insanlığın bilgi ve gelişimine kayda değer katkılarda bulunan kişileri onurlandıran prestijli bir ödül serisidir. İsveçli kimyager ve mühendis Alfred Nobel’in vasiyeti üzerine 1901 yılında verilmeye başlanan bu ödüller, bilim, edebiyat ve barış gibi farklı alanlarda verilir ve küresel çapta büyük bir önem taşır. Nobel Ödülleri’nin en dikkat çekici yönü, yalnızca bilimsel başarıları değil, aynı zamanda insanlığın genel refahına sunulan katkıların da ödüllendirmesidir. Farklı bilimsel alanlarda insanlığa derin etkiler bırakan projeler ve buluşlar aracılığıyla, küresel sorunlarla nasıl başa çıkabileceğimiz konusunda yol gösterici bir rol üstlenir. Aynı zamanda gelecek nesillere ilham kaynağı olması bakımından da değerlidir. Yazımızda 2024 yılında verilen Nobel Ödülleri’ni okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    2024 Nobel Barış Ödülü, Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki şehirlerine atılan atom bombalarından sağ kurtulanların kurduğu Japon sivil toplum kuruluşu “Nihon Hidanko”ya verildi. Nükleer silahsızlanma için verdikleri mücadeleyi ve bu silahların kullanılmaması gerektiğini tanıklıklarıyla anlatan bu kuruluş, insanlık tarihindeki en yıkıcı silahların dehşetini dünyaya duyurmuş ve nükleer silahların yasaklanmasına yönelik uluslararası düzenlemelerin oluşmasında önemli bir rol üstlenmiştir. Bu çabalarıyla nükleer silahsızlanma konusunda küresel bir farkındalık yaratmayı başarmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    2024 Nobel Edebiyat Ödülü, travma, hafıza ve insan direnci gibi derin temaları ustalıkla işleyen Güney Koreli yazar Han Kang’a verildi. “Vejetaryen” ve “İnsan Eylemleri” gibi çarpıcı eserleriyle tanınan Han Kang, bireylerin hem kişisel hem de toplumsal düzeyde yaşadığı acıları derinlemesine inceleyen, çok katmanlı anlatılar sunar. Eserlerinde, ruhun kırılganlığı ve dayanıklılığı gibi temalar dikkat çekici bir biçimde ele alınırken, toplumsal baskılar, savaşlar ve şiddetin yarattığı derin izler güçlü bir şekilde vurgulanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    2024 Nobel Tıp Ödülü, biyolojinin temel taşlarından biri olan mikroRNA adlı küçük RNA moleküllerini keşfeden Amerikalı biyolog Victor Ambros ve Amerikalı moleküler biyolog Gary Ruvkun’a verildi. MikroRNA’lar, hücrelerin genetik talimatları nasıl işlediğini düzenleyen kritik moleküller olarak, genlerin ne zaman ve ne kadar aktif olacağını belirler ve hücrelerin doğru çalışmasını sağlar. Özellikle, vücuttaki hücrelerin gelişimi ve işleyişinde hayati bir role sahip olan bu moleküllerin keşfi, pek çok hastalığın temelinde yatan genetik süreçlerin anlaşılmasına yeni bir kapı aralamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    2024 Nobel Fizik Ödülü, yapay sinir ağlarının geliştirilmesinde istatistiksel fizik kavramlarını kullanan Amerikalı fizikçi John J. Hopfield ve İngiliz bilim insanı Geoffrey E. Hinton’a verildi. Makine öğrenimi ve yapay zekâ alanında çığır açıcı nitelikteki bu çalışmalar, yüz tanıma ve dil çevirisi gibi uygulamalarda geniş bir kullanım alanı bulmuş ve bu teknolojilerin gelişimine önemli katkılar sağlamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    2024 Nobel Kimya Ödülü, protein yapıları üzerine yaptıkları çığır açıcı çalışmaları nedeniyle Amerikalı biyokimyager David Baker, Britanyalı bilgisayar bilimci Demis Hassabis ve Amerikalı kimyager-bilgisayar bilimci John Jumper’a verildi. Baker, protein tasarımında bilgisayar simülasyonlarının gücünü kullanarak büyük ilerleme sağlarken, Hassabis ve Jumper, biyolojide uzun yıllardır çözülemeyen protein yapılarını tahmin etmek için geliştirdikleri “AlphaFold2” adlı yapay zekâ modeliyle dikkat çekti. Bu yenilikçi çalışmalar, hastalıkların daha iyi anlaşılmasına ve yeni tedavi yöntemlerinin keşfine yönelik büyük bir adım olarak kabul ediliyor. Protein yapılarının çözümü sayesinde, biyomedikal araştırmalar ve ilaç keşfi gibi alanlarda önemli gelişmelerin önü açılarak, insan sağlığına büyük katkılar sağlanması hedefleniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    2024 Nobel Ekonomi Ödülü, ülkelerin refah seviyelerini anlamada kurumların rolünü derinlemesine inceleyen çalışmalarıyla ekonomist Daron Acemoğlu, ekonomist Simon Johnson ve ekonomist James A. Robinson’a verildi. Bu ödüllü çalışmalarında, toplumların ekonomik kalkınmasında kapsayıcı kurumların kritik öneme sahip olduğunu vurgulayarak, refah düzeyinin yükseltilmesinde adil, şeffaf ve kapsayıcı yapıların teşvik edilmesinin gerekliliğine dikkat çektiler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Dünya çapında tanınan ekonomist Daron Acemoğlu, ekonomik kalkınma, siyasi ekonomi, kurumların rolü ve teknolojik değişim alanındaki çalışmalarıyla öne çıkmaktadır. 3 Eylül 1967’de İstanbul’da doğan Acemoğlu, lisans eğitimini İngiltere’deki York Üniversitesinde tamamlamış; ardından yüksek lisans ve doktora derecelerini Londra Ekonomi Okulunda (LSE) almıştır. Şu anda Massachusetts Teknoloji Enstitüsünde (MIT) profesör olarak görev yapan Acemoğlu, New York Times’ın en çok satanlar listesine giren Ulusların Düşüşü (James A. Robinson ile birlikte) ve Modern Ekonomik Büyümeye Giriş de dahil olmak üzere altı önemli kitabın yazarıdır. Çalışmaları, akademik dünyada olduğu kadar kamuoyu tartışmalarında da geniş yankı uyandırmıştır. Acemoğlu, Nobel Ödülü’nü kazanan üçüncü Türk vatandaşı olarak bu başarıyı elde etmiştir.

  • AYŞEN GRUDA’NIN HAYAT VERDİĞİ KARAKTERLERİN SEVİMLİ REPLİKLERİ

    1944-2019 yılları arasında yaşamış, yolu Türk Sineması’nın bir döneme damgasını vuran Yeşilçam filmlerinden geçmiş, Tosun Paşa’dan Doktor Civanım’a, Namuslu’dan Süt Kardeşler’e onlarca filmde rol almış , “Domates Güzeli” lakabıyla yüzümüzü güldürmüş usta oyuncu Ayşen Gruda… Başrolden ziyade genellikle yan rollerde yer alan ve buna rağmen oynadığı tüm filmlerin taşıyıcı kolonlarından olan sanatçımızı unutulmaz replikleriyle karşınıza getiriyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bizim Aile – Feride” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Neşeli Günler – Nilgün” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Gırgıriye – Sevim” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hababam Sınıfı Tatilde – Ayşe” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Öyle Olsun – Ayşin” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çiçek Abbas – Şükriye” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Avanak Apti – Nevin Şenses” title_font_size=”13″]
  • TÜRK MÜZİĞİNDE KULLANILAN 11 ÇALGI

    TÜRK MÜZİĞİNDE KULLANILAN 11 ÇALGI

    Türk kültürünün değerli hazinelerinden biri de Türk müziğidir. Yerel kültürel zenginliklerden beslenen Türk Halk Müziği, Türk Sanat Müziği ya da Anadolu Rock gibi daha güncel müzik formlarında kullanılan çalgılar, diğer ülkelerin enstrümanlarından farklılıklar gösterir. Türk müziği ile özdeşleşmiş olan 11 çalgıyı sizin için bir araya getirdik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bağlama ” title_font_size=”13″]

    En karakteristik Türk müziği çalgılarından biridir. Saz ya da kopuz olarak da adlandırılır. Âşıklık geleneğinin önemli bir parçası olan bağlama mızrap ya da parmaklar ile çalınabilir. Yedi teli bulunan bağlama, telli tezeneli çalgılar sınıfına girer.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kabak Kemane” title_font_size=”13″]
    türk müziği enstrümanları

    Kökleri Orta Asya’ya dayanan bir çalgıdır. Türk müziğinde kullanılan telli, yaylı ve deri kapaklı tek saz olma özelliğini taşır. Batı Anadolu’da sıklıkla kullanılan bu özel çalgı, Hatay’da “hegit”, Güney Doğu Anadolu’da ise “rubaba” olarak bilinir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Karadeniz Kemençesi” title_font_size=”13″]
    karadeniz çalgıları

    Bilinen en eski yaylı enstrüman olan rebaptan evrildiği düşünülen Karadeniz kemençesi üç telli, yaylı bir çalgıdır. Karadeniz müziğinin sembolik çalgısını Batı müziğinde de kullanılan klasik kemençe ile karıştırmamak gerekir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Zurna” title_font_size=”13″]
    türk müziği

    Zurna, yüksek sesiyle bilinen nefesli bir çalgıdır. Erik, ceviz, söğüt ya da dut ağacından yapılır ve yüksek sesi sebebiyle genellikle davulla beraber çalınır. Üç bin yıllık bir geçmişi olduğu düşünülen zurna, ülkenin hemen her bölgesinin müziğinde kullanılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Davul” title_font_size=”13″]
    türk müziği

    En basit vurmalı çalgılardan biri olan davul, deri gerilmiş iki kasnaktan oluşur. Tokmak ile çalınan çalgı, Türk müziğinde önemli bir yere sahiptir. Bandoların da ayrılmaz bir parçası olan davulun daha büyük bir formu olan kös ise Mehter’de kullanılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Def” title_font_size=”13″]
    türk müziği

    Yuvarlak bir kasnağa deri gerilmesiyle yapılan def, elle vurularak çalınır. Tarihi oldukça eskiye dayanan def, Mezopotamya’da yapılan arkeolojik kazılarda da karşımıza çıkar. Anadolu’nun bazı yerlerinde “daire”, Trakya’da ise “dare” olarak bilinen def, düğünlerin değişmez çalgılarındandır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yaylı Tambur” title_font_size=”13″]
    türk müziği

    Yaylı tambur, yayla çalınan bir tambur türüdür ve Tanburi Cemil Bey tarafından icat edilmiştir. Türkiye’nin en değerli müzisyenlerinden biri olan Cemil Bey, müziğine pes bir ses katmak ister ve tamburunun tellerini yükselterek enstrümanı kemençe yayıyla çalar; böylece yaylı tamburu müzik dünyasına kazandırmış olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ud” title_font_size=”13″]
    türk müziği

    İnsanlık tarihinin en eski çalgılarından biri olan udun akort sistemini Farabi’nin geliştirdiği düşünülmektedir. 20. yüzyılda Türk müziğinin vazgeçilmez enstrümanlarından biri haline gelen ud ile kanunun uyumu dinleyenleri büyüler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Darbuka” title_font_size=”13″]
    türk müziği

    Darbuka, Orta Doğu ve Balkanlar’da kullanılan vurmalı bir çalgıdır. Darbuka, düm ve tek olmak üzere sadece iki ses verir ve elle çalınır. Özellikle düğün, nişan ve sünnet kutlamalarında kullanılan bir çalgıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Delbek” title_font_size=”13″]
    türk müziği

    Orta Asya’dan göçen Yörükler vasıtası ile topraklarımıza gelen çalgı delbek, defe benzer ve en çok Fethiye civarında kullanılır. Delbek, kadınlar tarafından çalınır ve genellikle kına geceleri ile asker uğurlamalarında yer alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kanun” title_font_size=”13″]
    türk müziği

    Kanun, Türk Sanat Müziği’nin değişmez çalgılarından biridir. 24 ya da 27 perdeden oluşur. Bu yapı, Batı müziğinde kullanılan klavseni andırsa da Türk müziğinde kullanılan kanun hem klavsenden hem de Arap müziğinde kullanılan benzerlerinden farklıdır.

  • Cumhuriyet Dönemi Türk Ressamları ve Resimleri

    Cumhuriyet Dönemi Türk Ressamları ve Resimleri

    Türkiye’nin resim sanatı tarihinde önemli bir yeri olan isimleri ve eserlerini Kültür ve Yaşam’a taşıdık. Bunların bir kısmı resim eğitimi almak için Paris’e gönderilen sanatçılarımız ama hepsi sanatlarıyla dünya çapında tanınan, yurt dışında da sergi açan Türk çağdaş resminin öncüleri. İşte karşınızda, Cumhuriyet döneminin ünlü ressamları!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İbrahim Çallı’dan Manolyalar” title_font_size=”13″]
    türk ressamlar
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Nurullah Berk’ten Çömlekçi ve Surlar” title_font_size=”13″]
    türk ressamlar
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Nuri İyem’den Uğurlama” title_font_size=”13″]
    türk ressamlar
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Abidin Dino’dan Çiçek” title_font_size=”13″]
    türk ressamlar
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Fikret Mualla’dan Kadınlar” title_font_size=”13″]
    türk ressamlar
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bedri Rahmi Eyüboğlu’ndan Anne ve Çocuk” title_font_size=”13″]
    türk ressamlar
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Aliye Berger’den Güneşin Doğuşu” title_font_size=”13″]
    türk ressamlar
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Burhan Doğançay’dan Kompozisyon” title_font_size=”13″]
    türk ressamlar
  • 8 MADDE İLE SİNEMANIN TARİHİ

    İlk gösterime giren filmden itibaren kitlelerin yoğun ilgisini çekmeyi başaran sinema, 20. yüzyılın en önemli icatlarından biri. Kamera aracılığıyla elde edilen görüntüleri şeritle dizilen kadrajlarla beyaz renkli perdeye yansıtan makineler, kitlelerin yedinci sanat olarak adlandırılan sinema sektörü ile tanışmasını sağladı. Henüz yüz yıldır hayatımızda olan bu teknoloji, gündelik hayatımızın vazgeçilmez eğlence aracına dönüşmüş durumda. Yediden yetmişe herkesin en sevdiği etkinliklerden olan sinemanın tarihini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1891 yılında Amerika’da Thomas Edison ile yardımcısı William Kennedy Laurie Dickson’ın geliştirdiği “Kinetoscope” prototipi ilk film görüntüleme makinelerinden biridir. Cihazın üst kısmında bulunan bir delikten hareketli resimlerin izlenebildiği bu makine, aynı zamanda sinematik projeksiyon aletlerinin de temelini oluşturmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kineteskoptan (kinetoscope) aldıkları ilhamla 1892’de “sinematograf”ı geliştiren Fransız Lumiere kardeşler, 1895’te geliştirdikleri bu makinenin patentini aldılar. Sinematograf ile kaydettikleri “Arrival of a Train at La Ciotat” isimli filmin gösterimini Paris’te bir kafede gerçekleştirdiler. Sinemanın başlangıcı olarak kabul edilen bu film; Lumiere kardeşlerin sinema tarihinin ilk film yapımcısı unvanını almasını da sağlamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Lumiere kardeşlerin filmi, 15 kare hızında çekilmiş ve 55 saniye sürmüştür. Edison’un kaydettiği ilk kayıtlar sirk ve vodvil gösterilerine aitken, Lumiere kardeşlerin filmi gündelik hayat ile ilgili olduğu için daha çok belgesel niteliğindedir. Lumiere kardeşlerin “Sinematograf”ı yaklaşık 10 kilogram ağırlığındaydı. Kolay taşınabilmesi sayesinde Paris’teki birçok mekânda filmlerinin gösterimini sağlayan kardeşlerin ismi sinema tarihine kazınmış oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Sadece birkaç dakika süren ilk filmler hem sessiz hem de renksizdi. Sinemanın renkli hâle gelmesi 1902’de şablonlama yöntemi ile gerçekleşti. Her kare tek tek elle boyandığı için uygulanabilir olmayan bu sistem, 1906’da George Albert Smith’in geliştirdiği “Kinemacolor” ile ilk film renklendirme tekniğinin başarılı bir şekilde uygulanmasını sağlamıştır. Bu teknik sayesinde yeşil ve kırmızı renkler özel filtrelerden geçiyor ve iki aşamada renklendirme sağlanıyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    George Albert Smith’in 1908 yapımı “A Visit to the Seaside”, sinema tarihinin ilk renkli filmi olurken; renk spektrumunda meydana gelen sapmalar ve aksaklıklar 1932’de Tecnicolor Şirketinin üç renkli filtreyi geliştirmesiyle yıllar sonra ancak son bulabilmiştir. Bu filtre ile çekilen ilk film, Walt Disney’in “Flowers and Trees” isimli animasyonudur, ilk canlı sinema filmi ise 1934’te çekilen “The Cat and the Fiddle” olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Teknik olarak sürekli kendini geliştiren sinema endüstrisi, senaryo ve hikâye oluşturma açısından da gelişmeler göstermiştir. Fantastik sinema ve bilim-kurgu filmlerinin yönetmeni Fransız Georges Melies, sinemanın gerçekliği yeniden kurgulama yeteneğini kullanan ilk yönetmen olmuştur. Lumiere kardeşlerin film gösteriminden çok etkilenen Méliès, 1892-1912 yılları arasında Montreuil’da kurduğu stüdyosunda yüzlerce film üretmiş; Londra, Barselona, Berlin ve New York’ta yüzlerce film gösterimi gerçekleştirmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Sinemanın sese kavuşması 1925’te Warner Bros’un icat ettiği “Vitaphone” ile olmuştur. 1927’de ilk sesli film “The Jazz Singer” gösterime girmiş ancak ses ile görüntünün senkronize olamamasından sebep saniyede 15 tane olan görüntü sayısı, saniyede 24 kareye yükseltilerek standartlaştırılmıştır. 1930’lu ve 1940’lı yıllar arasında haftada iki kez sinemaya gitmek artık normal bir rutin hâline gelmiş, sinema endüstrisi milyon dolarlar kazanan bir sektöre dönüşmüştür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Ülkemizin ilk sinema filmi Osmanlı döneminde, Fuat Uzkınay’ın “Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı” adlı belgesel kaydıdır. 14 Kasım 1914’te gösterime giren filmin günümüze ulaşan hiçbir kopyası bulunmamaktadır. Gelişen yeni teknolojiler sayesinde hem üretilen sinema filmlerinin görsel dinamikleri değişmiş hem de büyük bütçelere gerek kalmadan bağımsız sinema filmleri de seyircileriyle buluşarak hayatın tüm renklerini içine alan bir sanat dalına dönüşmüştür.

  • Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Hayatında Öne Çıkan Yıllar

    Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Hayatında Öne Çıkan Yıllar

    Atatürk, tüm dünyada hakkında en fazla eser yazılan ilk 100 kişi arasında bulunuyor. Cumhuriyetimizin kurucusunu anlatmak için bugüne kadar 400’e yakın çalışma kaleme alınmış. Şüphesiz ki, dünyada yaşam devam ettiği sürece bu görkemli insanı anlatmak için de kitaplar yazılmaya devam edilecektir. Gelin, Kültür ve Yaşam sayfamızda Gazi Mustafa Kemal’in hayatında öne çıkan yılları tekrar hatırlayalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1881, Selanik’te doğduğu yıldı. Anne Zübeyde Hanım ve baba Ali Rıza Bey çocuklarına Mustafa adını verdiler. Beş kardeşi olmuştu Mustafa’nın; sırasıyla Fatma, Ömer, Ahmet, Naciye ve Makbule. Ne yazık ki dört kardeşi küçük yaşlarda hayatını kaybetti. Çocukluğunu ve gençlik yıllarının bir bölümünü üç katlı ve avlulu Koca Kasım Paşa Mahallesi’ndeki evde geçirdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1893, Selanik Mülkiye Rüştiyesine kaydolduktan sonra, annesinin karşı çıkmasına rağmen Selanik Askeri Rüştiyesine girmeye karar verdiği ve aslında geleceğini tayin ettiği yıl oldu. Sonraki yıllarda sıklıkla kullanacağı “Kemal” adını da buradaki matematik öğretmeni Yüzbaşı Üsküplü Mustafa Sabri Bey vermişti. Okuduğu askeri okulları Kurmay Yüzbaşı rütbesiyle 1905’te bitirdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1913, Sofya Askeri Ataşesi olduğu yıldı. Verilen kostümlü bir baloya yeniçeri kıyafetiyle katılarak bütün ilgiyi üstüne çektiği bilinir. İstanbul Merkez Kumandan Muavini Kazım Bey’e mektup yazmış, bu kostümleri müzeden alıp kendisine yollamasını talep etmişti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1915, Yarbay Mustafa Kemal’in Çanakkale Savaşı sırasında Arıburnu’na çıkan düşman askerlerini durdurarak albaylığa yükseldiği ve Anafartalar’dan Kireçtepe’ye askeri zaferler kazandığı yıl oldu. Bundan sonraki her yıl bir başarısına, artırılan bir rütbeye denk gelir. Örneğin, 1916’da Kolordu Komutanlığına, 1917’de Ordu Komutanlıklarına, 1918’de Yıldırım Ordular Grubu Komutanlığına getirildi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1919, 9. Ordu Müfettişliği görevi verilen Mustafa Kemal’in Bandırma Vapuru ile 19 Mayıs günü Samsun’a çıktığı yıldı. Kurtuluş Savaşı’nın fiili başlangıcı olarak kabul edilen bugün için “doğum günüm” demiştir ve 19 Mayıs 1881 kendisinin doğum tarihi kabul edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1921, Büyük Millet Meclisi tarafından Başkomutanlık görevine getirildiği, aynı yıl Sakarya Meydan Muharebesi’ndeki başarısından dolayı mareşal rütbesi ve “Gazi” ünvanı aldığı yıl oldu. 1922’de ise Büyük Taarruz’u yönetmiş ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi’ni kazanarak düşman işgaline son vermişti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    1923… Gazi Mustafa Kemal 28 Ekim akşamı Çankaya’da yaptığı toplantıda “Efendiler yarın cumhuriyeti ilan edeceğiz!” demişti. 29 Ekim 1923 günü Mecliste alkışlar ve “Yaşasın Cumhuriyet!” sesleri arasında cumhuriyeti ilan etti, aynı yıl Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı olarak seçildi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    1934, Soyadı Kanunu’nun çıkarıldığı yıldı ve 1934’ün 24 Kasım’ında TBMM tarafından Gazi Mustafa Kemal’e oy birliği ile “Atatürk” soyadı verildi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    1938, Atatürk’ün hayata gözlerini yumduğu yıl oldu. 10 Kasım günü saat 9’u 5 geçe, Dolmabahçe Sarayı’nda son nefesini verdi. Naaşı 20 Kasım günü büyük bir tören, ülkemizden ve dünyadan büyük bir katılım ve gözyaşları içinde Ankara’ya, geçici istirahatgâhı olacak Ankara Etnografya Müzesinde uğurlandı. 15 yıl sonra, yani 10 Kasım 1953 günü, Anıtkabir’deki  ebedi istirahatgâhına defnedildi.