Kategori: Kültür/Sanat

  • AYAKKABININ GEÇMİŞİNE DAİR KISA NOTLAR

    İlk ayakkabıyı kimin ne zaman giydiği bilinmiyor ancak ilk insanla birlikte bunun bir gereklilik haline geldiğini söylemek mümkün. Mağara devri insanları, taşa toprağa karşı ayaklarını korumak için ağaç kabuklarından, yapraklardan ve hatta hayvan derilerinden ilkel ayakkabılar yaptı ve ayakkabının günümüze uzanan serüveni başlamış oldu. Bu yazımızda ayakkabının kısa tarihine göz atıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İlk el yapımı ayakkabı türü” title_font_size=”13″]

    1938 yılında Fort Rock Mağarası’nda bulunan, adaçayı kabuğundan yapıldığı tahmin edilen sandalet, araştırmalara göre bilinen ilk el yapımı ayakkabı türüdür. Ayakkabıya ilişkin en eski bulgunun, M. Ö 8000’li yıllarda yaşayan Amerika yerlilerine ait olduğu düşünülür. Her ne kadar Amerika yerlileri ile bu yolculuk başlamış olsa da ayakkabı konusunda en yaratıcı toplum olarak Mısırlılar görülür çünkü oldukça ilginç bir “kalıp çıkarma” yöntemleri vardır. Islatılmış kumda ayaklarının kalıplarını çıkarıp, bu kalıplarla şekillendirdikleri ham deriden tabana ipler bağlayarak sandalet yaparlardı. Bu ayakkabılar ayağın altını kızgın kumlardan korurken üstünü de kavurucu güneşten muhafaza ederdi. Bir süre sonra bu sandaletler güneşe karşı birer siperliğin ötesine geçti ve statü göstergesi haline geldi. Kadınlar sandaletleri birbirinden farklı ürünlerle süslerken, erkekler de deri kayışlarla değişik motifler yapardı. Ham deri ile başlayan ayakkabı macerası, zamanla yeni malzemeler ile farklı bir boyuta geçti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İlk çağlarda ayakkabı tasarımı ve malzemesi” title_font_size=”13″]

    Pek çok farklı iklim için ayakkabı çeşidi mevcuttu, haliyle ayakkabı için kullanılan malzemeler de değişiklik gösteriyordu. Kuzey bölgelerde ayakkabılar kalın deriden yapılır, kürk ve samanla desteklenirdi; güney bölgelerinde ise daha çok palmiye yaprakları kullanılırdı. Hatta bazı tasarımlarda dönemin ünlü bitkisi papirüs liflerinden de yapılan sandaletler vardı. Bu tip sandaletleri ilk başta yalnızca din adamları ve Firavunlar giyebiliyordu ancak sonra tüm Mısırlılar tarafından giyildi. Sandalet ile başlayan ayakkabının gelişimi, bambaşka türlerin doğuşuna neden oldu. Örneğin Gotik dönemde poulaines adı verilen uzun ve sivri uçlu ayakkabılar tasarlandı. Uçlarının yarım metreyi bulabildiği bu sıra dışı ayakkabılar, dönemin popüler modellerinden oldu. 17. yüzyıla gelindiğinde artık ayakkabılar “dekore” edilmeye başladı; çeşitli işleme ve dekoratif ürünlerle ayakkabılar bambaşka bir görünüme kavuştu. Bu dönemde, kadın ayakkabıları için toka ve topuk gündeme geldi. Topuklu ayakkabının çıkış hikâyesi oldukça ilginç…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Topuklu ayakkabı ve Leonardo da Vinci ” title_font_size=”13″]

    Topuklu ayakkabı ve Leonardo da Vinci arasında nasıl bir bağlantı olduğu merak konusu olabilir. Yapılan araştırmalara göre yüksek topuklu ayakkabıların yaratıcısı Leonardo da Vinci’dir, hikâyesini kısaca anlatalım. Floransa’nın ünlü ailelerinden Medicis ailesinin kızı Catherine bir dükle evlenecekti. Ufak tefek bir kız olan Catherine, boyunun uzun görünmesini istiyordu ancak bunun için ne yapacağını bilemiyordu. Rivayete göre çareyi dönemin ünlü isimlerinden Leonardo da Vinci buldu; Catherine için topuğu olan bir ayakkabı tasarladı. Düğünde bu yeni tasarımlı bir ayakkabıyı gören herkes aynısından giymek için adeta sıraya girdi; kadınlar arasında hızla yayıldı ve günümüzün stilettolarına uzanan topuklu ayakkabı serüveni başlamış oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Marilyn Monroe’nun “İtalyan Hançeri”: Stiletto” title_font_size=”13″]

    1850’lerden 1950’lere kadar topuklar 5 cm’nin altında olurken 1950’li yıllarda Marilyn Monroe ile birlikte tüm dünya ince ve sivri topuklu stiletto ile tanıştı. Adını İtalyan hançerinden alan stilettoyu tasarlayan isim ise İtalyan tasarımcı Roger Vivier’di. Ayakkabının tasarlanma amacı, dönemin ünlü moda tasarımcısı Christian Dior’un elbiselerini tamamlamaktı. 1970’li yıllara gelindiğinde platform ve kare topukların çıkmasıyla birlikte stiletto pek çok tasarımcının elinde tekrar şekillendi kadınların vazgeçilmezleri arasına girdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Türk tarihinde ayakkabı kullanımı” title_font_size=”13″]

    Türk tarihinde ayakkabının kullanımı 1900’lü yıllara uzanıyor. Osmanlı’da “takunya” ya da “nalın” olarak anılan topuklu terlikler giyilirdi. Nalın, Osmanlı döneminde ritüellerde, temizlik işlerinde ve bazı törenlerde giyilen özel bir terlik çeşidiydi. Ayakları sudan korumak için tercih edilen bu ahşap topuklu terlikleri hem kadınlar hem de erkekler giyerdi. Tarihte terlik, sadece bu tarz ritüellerin ya da ev ayakkabısı olmanın ötesinde hamam törenlerinin de önemli bir parçasıydı. Terlik ile başlayan hikâye bir süre sonra işe ayakkabı ustalarının girmesiyle bambaşka bir hâl aldı; o yıllarda başlayan ayakkabı işçiliği bugün, 300 yıla dayanan bir gelenek haline geldi.

  • Sonbahar Sizin İçin Ne İfade Ediyor?

    Sonbahar Sizin İçin Ne İfade Ediyor?

    Siz de sonbaharı hüzünle eşleştirenlerden misiniz? Buna güneşin kendini daha az göstermesini, yaprakların sararıp dökülmesi ve gittikçe kaybolan kuş seslerini neden olarak gösterebilirsiniz. Ama diğer taraftan sonbahar biraz da yağmur altında yürümek, sıcak bir kahvenin tadını iliklerinde hissedebilmek, kendini sokaklardan alıp içine dönebilmektir. Belki bu saydıklarımız da kimileriniz için hüzünle eşdeğerdir ama kimileriniz için de mutluluğun tarifi olabilir. Peki şairlerimiz sonbahara nasıl anlam yüklemişler diyorsanız sizin için hazırladığımız görsellere göz atabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sonbahar Geliyor, Cahit Külebi” title_font_size=”13″]
    cahit külebi
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Adım Sonbahar, Attilâ İlhan” title_font_size=”13″]
    attila ilhan
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yağmur, Ahmet Muhip Dıranas” title_font_size=”13″]
    ahmet muhip dıranas
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Eylül’dü, Cemal Süreya” title_font_size=”13″]
    cemal süreya
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sonbaharda Buluşma, Oktay Rifat” title_font_size=”13″]
    oktay rıfat, oktay rifat
  • RADYONUN ÜLKEMİZDEKİ TARİHİ

    Günümüz iletişim çağı olarak anılıyor. Akıllı telefonlar, internet ve yakın gelecekte bizi bekleyen birçok yeni teknoloji, mekânlar arası mesafeyi ortadan kaldırıyor. Ancak uzun yıllar boyunca iletişim aracı olarak telgraf, radyo gibi artık bizlere ilkel gelen teknolojiler kullanıldı ve ilk çıktıkları yıllarda dünyayı köklü bir şekilde değiştirecek kadar öncülerdi. Artık hayatımızda telgraf olmasa da radyo, vazgeçemediğimiz iletişim araçlarından biri olarak hayatımızda yer almaya devam ediyor. Eskise de hayatımızda var olmaya devam eden radyonun ülkemizdeki tarihini, ilk radyo yayınlarını ve önemli gelişmeleri yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Radyonun, eski ismiyle “telsiz telefon”un icadı birçok teknolojik üründe olduğu gibi tek bir isme ait değil. Birçok mucidin çalışmalarının ortak sonucu olarak icat edilen radyo ile ilgili ilk çalışmalar 1800’lü yıllarda başlar. Telgraf sistemi sayesinde kablolu iletişimin mümkün olduğunu keşfeden mucitler çalışmalarına hız kesmeden devam ederken 1900’lü yıllarda radyo artık özellikle savaş ortamındaki Amerika ve Avrupa’da yayın hayatına başlar. II. Dünya Savaşı’ndan sonra bir eğlence aracı olarak da evlerimize girer. Ülkemizde de Kurtuluş Savaşı’nda radyonun ve telgrafın gerekliliği fark edilir ve bu çalışmalara önem verilir. Zaten iki iletişim aracı da aynı dönemde icat edilmiş, gelişimleri birbirini etkilemiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Ülkemizde ilk radyo yayını Cumhuriyet’in ilanından sonra 1925’te “Telsiz tesisi hakkında kanun” yasasının çıkmasının ardından süren yoğun çalışmalar sonucu 6 Mayıs 1927’te gerçekleşir. Daha önceki tarihlerde Fransızlar amatör olarak radyo yayını yaparak bando müzikleri yayınlasa da bu çalışmalar yerli yayınlar değildir. Birçok ülkede olduğu gibi ülkemizde de ilk radyo yayınları amatörler tarafından basit bir radyo alıcısıyla yapılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Hükümetin 1925’te çıkardığı yasanın ardından açtığı ihaleyi üstlenen Fransız şirket, “verici istasyonları”nı kurma görevini üstlenir. Aynı yıl Fransız şirket, kurulum için gerekli çalışmalara Ankara ve İstanbul’da başlar. Yeni kurulacak radyonun yayınlarını ise bu konuda çok istekli olan “İleri” gazetesinin sahibi Sedat Nuri Bey başlatır ve bir şirket kurar. 1926’da vericilerin yapım işlemi tamamlanır ancak yeteri kadar bütçesi olmayan proje için Sedat Nuri Bey, Mustafa Kemal Atatürk’ün talimatıyla kurulan bankadan destek ister.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Radyo için gerekli bütçeyi sağlayan Sedat Nuri Bey, projenin teknik gereklilikleri için telsiz meraklısı olan yeğeni Hayrettin Bey ile görüşür. Hayrettin Bey, Sultan II. Abdülhamid döneminde telgraf sistemlerini kuran isimdir. Yoğun çalışmalar neticesinde İstanbul Radyosu, 6 Mayıs 1927’de ilk anonsla yayın hayatına başlar. İstanbul Radyosu’nun Sirkeci’deki tarihi postane binasında başlayan radyo yayınları, Türk Telsiz Telefon Anonim Şirketi tarafından gerçekleşir. O tarihlerde kimsede radyo alıcısı bulunmadığı için, postane binasının kapısına yerleştirilen bir hoparlör ile her akşam yayın yapılır. Gerekli alt yapılar geçen yıllar içerisinde iyileştirilirken, radyo yayınları da yavaş yavaş İstanbul’daki evlere ulaşmaya başlar. Yayınlar, 1949’da Harbiye’de inşa edilen Radyoevi Binası’nda devam eder. Ankara’da ise ilk radyo yayını anonsu Kasım 1927’de duyulur. 1938’e kadar tüm yayınlar İstanbul ve Ankara’dan 5 kW gücünde, 1554 metre dalga boyu ile gerçekleşir. Anadolu’daki şehirlere yayılması 120 kW güç ile çalışan istasyonların kurulmasıyla 1940’lı yıllarda olur. 1970’li yıllarda ise Türkiye’nin tamamına radyo yayınları ulaşır. İstanbul’daki vericilerin 150 kW güç ile yayına geçmesi araya II. Dünya Savaşı’nın girmesiyle ancak 1949’da gecikmeli olarak gerçekleşir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1960’tan sonra 8 ilde “İl Radyoları” kurulur. 1964’ten itibaren radyo yayınlarının yönetimi, özerk ve tarafsız bir kamu iktisadi kuruluşu olarak düzenlenen TRT bünyesinde devam eder. Radyo yayınları, vericilerinin güçlendirilmesi ile daha geniş kitlelere ulaşır. 1973-1978 yılları arasında vericiler güçlendirilerek 4635 kW’ye çıkarılır. 1974’te TRT; daha önce Merkez Radyoları, Bölge Radyoları, İl Radyoları ismiyle yayın yapan organizasyonları TRT1, TRT2, TRT3 ismiyle yeniden yapılandırır. Bu dönemde radyolar her evin zaruri bir parçası olurken, eğitim amaçlı radyo kanalları, polis radyoları ve meteoroloji radyoları da TRT’nin çatısında yayınlar yapar. Hayatımıza televizyonlar girmeden önce radyo tiyatroları, kitaplardan uyarladıkları eserlerle tüm ülkeyi radyo başına toplamış, büyük orkestralar radyo kanallarında bir araya gelerek müzik yayınları yapmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Hızla gelişen uydu teknolojilerinden faydalanan ülkemiz, 1990’larda önce yurt dışına, sonra ülkemizde kurulan uydu vericileri sayesinde özel radyo yayınlarına başlar. 10 yıl içerisinde 1000’den fazla radyo istasyonu yayın yapar hâle gelir. Sadece kendi ülke sınırlarımızda değil, uzak ülkelerin radyolarına erişimimiz ise 2000’li yıllarda hayatımıza giren internet sayesinde olur. Ancak şöyle bir gerçek var ki bugün sahip olduğumuz iletişim araçları ve internet, radyo dinleme oranlarında sivri bir düşüşe neden olmuştur. Eskiden sevdiğimiz bir şarkıyı dinlemek için saatlerce radyonun başında bekler, çaldığında coşkun bir sevinç duyardık. Günümüzde ise sevdiğimiz müziği dinlemek için telefonumuzda bir tuşa dokunmamız yetiyor.

  • GEÇMİŞTEN BUGÜNE KİTAP

    Teknoloji, hayatımızın her yerinde hâkimiyetini sürdürüyor olsa da “kitap kokusu” gerçeği asırlar boyunca devam edecek gibi duruyor. Papirüsten parşömene, el yazmalarından matbaanın icadına kadar kitabın gelişimini kaleme aldık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kitabın doğuşu: Papirüs dönemi” title_font_size=”13″]

    İnsanlık tarihi açısından büyük bir öneme sahip olan papirüs, şekil olarak kamışı andıran bir bitkidir. Mısır’da Nil Nehri kıyılarında yetişen ve boyu 4 metrelere kadar ulaşabilen papirüs bazı işlemlerden geçerek kâğıt haline gelirdi. Bu işlem için önce bitkinin sapları birbirinden ayrılır, ardından enine ve boyuna kesilerek uç uca ve yan yana yapıştırılırdı. Bu sayede tabakalar elde edilirdi.  Tabakaların üzerine kamışlar aracılığı ile kömür ve benzeri maddeler kullanılarak yazılar yazılırdı. Papirüsü dönemin lideri yapan en önemli özelliklerden biri dayanıklı olmasıydı. Malzemeyi uzun ömürlü ve dayanıklı kılmak adına üzerine sedir ağacı yağı sürülürdü. Parşömen kâğıdı icat edilene kadar papirüs uzun bir müddet kullanıldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Parşömen ile başlayan bir devir” title_font_size=”13″]

    Yıllarca yazı yazmak için farklı malzemeler kullanıldı; kil tabletler, mağara duvarları, mermerler bunlardan yalnızca birkaçı. Parşömenin icat edilmesiyle birlikte bambaşka bir döneme geçildi. Parşömen kâğıdı, hayvan derisinin fazlalıklarından arındırılması ve derinin gerilerek kurutulması ile elde edilen bir kâğıt türü olarak yazının tarihine dahil oldu. Günümüzde de hâlâ popülerliğini korumaya devam eden parşömen kâğıdının ilk kullanıldığı yer ise İzmir’in Bergama ilçesi olarak kayıtlara geçti. Parşömenin o dönem bu kadar popüler olmasının en büyük nedenleri kolay üretilmesi ve dayanıklı olmasıydı, özellikle yanmayan bir yapıya sahip olması da ilgi çekiciydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Parşömene rakip geldi: Kâğıt” title_font_size=”13″]

    Yüzyıllardan beri Çin’de kullanılan kâğıdın Avrupa’ya gelişi ile birlikte artık başka bir boyuta geçildi. Semerkant kervanları ile “kâğıt” geldi ve parşömen ciddi bir rakiple karşılaştı. Yumuşak ve dayanıklı olan kâğıt daha çok tercih edilmeye başlandı. Hatta döneme damgasını vuran parşömenden çok daha fazla tercih edilir oldu. Maliyete de olumlu yansıyınca artık kâğıt günümüze kadar ulaşan serüvenine başlamış oldu. Kâğıdın milattan önce 2. yüzyılda Çin’de Cai Lun tarafından icat edildiği bilinir ve hatta Cai Lun için modern kâğıdın öncüsüdür demek mümkündür. Lun kâğıdı oluştururken bazı teknikleri kullandı; ana malzemeleri genellikle ağaç kabukları, bez parçaları ve lifli malzemelerdi. Tüm bu malzemeleri karıştırarak önce yumuşak bir hamur elde etti. Ardından hamuru ezerek su ile karıştırdı ve böylece ilk odun hamurunu üretmiş oldu. Ağaç kabuklarının harmanlanmasıyla başlayan kâğıt kullanımı, günümüz kitaplarının şekil almasında bir milat niteliğindedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ortaçağ’da kitap serüveni” title_font_size=”13″]

    Hristiyanlığın yayılmasından sonra Batı Avrupa’da olduğu gibi Bizans dünyasında da Eskiçağ kültürünün korunması öncelikli oldu. Bu kültürü korumak ve yaygınlaştırmak adına manastır kütüphaneleri açıldı. O dönemlerde kitap, kiliselerin ve manastırların en önemli hazinelerindendi. Kalın tahta kapaklarla ciltler yapılır, demir ve bakırla da köşeleri sabitlenirdi. Kitabı kopya ederek çoğaltırlardı ancak bu ağır ve oldukça zor bir işti. Zaman ilerledikçe eğitim ve öğretim alanı da genişledi, artık kitap bir “ihtiyaç” haline geldi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Matbaanın bulunuşu” title_font_size=”13″]

    Kitabın tarihsel ilerleyişinde kâğıdın aşama aşama gelişimi ne kadar önemliyse, matbaanın gelişimi de bir o kadar önemli bir olaydır. Matbaanın icadı ile birlikte artık kitap bir lüks olmaktan çıkmış ve her eve girebilen bir “bilgi kaynağı” haline gelmeye başlamıştı. Matbaanın Çinliler tarafından icat edilmesi ve Johann Gutenberg tarafından Avrupa’ya getirilerek yaygınlaştırılmasıyla artık yeni bir kitap çağı başlamış oldu. Matbaaya geçiş ile kitap basım maliyetleri ciddi bir düşüşe geçince, daha önce zenginlik ve lüksün bir işareti olarak görülen kitaplar artık her eve rahatlıkla girebilmeye başladı. Kitabın evlere girmesi fikirlerin, görüşlerin ve bilginin de doğru oranda yayılmasına olanak sağladı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Dünyanın ilk kitabı” title_font_size=”13″]

    Yeryüzünde ilk yazılan kitap Kuzeybatı Çin ülkesinde bulundu. Dünyanın ilk kitabının M. S. 868 yılında yazıldığı biliniyor, kitabın adı “Diamond Sutra”. Diamond, elmas anlamına gelirken Sutra kelimesinin ise dini bilgi ve vaaz anlamını taşıdığı bilinir. Kıssalar ve öğütler içeren Diamond Sutra, aynı zamanda dini içerikli bir kitaptır ve Buda’nın öğretilerini kapsar. Tamamı 7 sayfadan oluşan kitabın 6 sayfası metin, 1 sayfası ise Buda’yı resmeden bir sayfa olarak tasarlanmıştır. Dünyada ilk basılan kitap Diamond Sutra iken ülkemizde basılan ilk Türkçe kitap ise basımı 2 yıl süren Vankulu Lügati olmuştur. Bu arada ilk Türk matbaasını kuran ismin İbrahim Müteferrika olduğu bilgisini de verelim.

  • ÖĞRETMEN ŞAİR FARUK NAFİZ ÇAMLIBEL’DEN ÇOBAN ÇEŞMESİ ŞİİRİ

    Faruk Nafiz Çamlıbel, birazdan okuyacağınız Çoban Çeşmesi şiirini 1924’te Ankara’da öğretmenlik yaptığı sırada kaleme almıştı. Peki, siz 1898-1973 yılları arasında yaşayan Faruk Nafiz Çamlıbel’in, 1922 yılında Kayseri Lisesine edebiyat öğretmeni olarak atandığını, buradaki öğrencilerinden birinin sonradan ünlenecek Behçet Kemal Çağlar olduğunu ve ikilinin çok daha sonraları birlikte Onuncu Yıl Marşı’nı yazdığını biliyor muydunuz?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
  • Efsanevi Oyuncu Sadri Alışık Ve Karakter Oyunculuğunu Konuşturduğu 8 Film

    Efsanevi Oyuncu Sadri Alışık Ve Karakter Oyunculuğunu Konuşturduğu 8 Film

    Türk sinemasında derin iz bırakan Sadri Alışık tam anlamıyla bir karakter oyuncusuydu. En bilinen rolü onu bir komedi fenomenine dönüştüren Turist Ömer olsa da Sadri Alışık dramlarda da başarılı oyunculuğuyla göz doldurdu. Halkbank Kültür ve Yaşam, sahneyi Ayhan Işık, Filiz Akın, Erol Büyükburç gibi birçok ünlü oyuncuyla paylaşan Sadri Alışık ve canlandırdığı karakterler ile renk kattığı 8 filmi gururla sunar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yırtık Niyazi” title_font_size=”13″]
    yeşilçam, türk sineması

    Sırrı Gültekin’in yönettiği film, yoksulluğun aşkı gölgelediği bir hikâyedir. Sadri Alışık’ın canlandırdığı Yırtık Niyazi ile Gül birbirlerine âşık olurlar fakat Gül’e assolistlik teklif eden Tanju ilişkilerinde sorunlara sebep olacaktır. 1971 yılında gösterime giren filmde şarkıcı Gül rolünü Feri Cansel oynar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ah Güzel İstanbul” title_font_size=”13″]
    yeşilçam, türk sineması

    Sadri Alışık’ın başarıyla canlandırdığı varlıklı ama iflas etmiş bir ailenin son temsilcisi olan Haşmet, eskiden kendilerine ait olan yalının bahçesinde bir kulübede yaşar ve sokaklarda fotoğraf çekerek geçimini sağlar. Ünlü olma sevdasıyla İstanbul’a gelen Ayla Algan’ın kötü yola düşmesinden korkar ve ona elinden geldiğince yardım etmeye karar verir. Atıf Yılmaz’ın yönettiği 1966 tarihli Ah Güzel İstanbul işte bu yardımseverlikten doğan aşk hikâyesini konu alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Turist Ömer Boğa Güreşçisi” title_font_size=”13″]
    yeşilçam, türk sineması, turist ömer

    Sadri Alışık ismini duyunca ilk akla gelen Turist Ömer serisi olur. 1971 tarihli bu macerasında Turist Ömer, boğa güreşleriyle ünlü İspanya’yı ziyaret ediyor ve yolda yürürken, ünlü bir şarkıcıya ait olan bir cüzdan buluyor. Bahtı, üzerine ödül koyulmuş bu cüzdan ile değişecekken talihsizlikler yakasını bırakmıyor ve bir banka soygununa karışıyor. Hulki Saner imzası taşıyan bu komedide Erol Büyükburç da yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Serseriler Kralı ” title_font_size=”13″]
    yeşilçam, türk sineması

    Sadri Alışık, Filiz Akın ile beraber başrollerini paylaştığı bu filmde de yardımseverliğiyle, iyi niyetiyle izleyicilerinin kalbini kazanıyor. Osman’ın derin bir aşkla bağlı olduğu Fatma’nın kızı Boncuk’un amansız bir hastalığı vardır ve tedavisi için çok para gerekmektedir. Yufka yürekli hokkabaz Osman, bu parayı bulmak için her şeyi göze alacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Turist Ömer Uzay Yolunda” title_font_size=”13″]
    sadri alışık, yeşilçam, türk sineması, turist ömer

    Sevmediği bir kadınla zorla evlendirilmek üzereyken ışınlandığı Orin 7 gezegeninde Atılgan uzay gemisine teslim edilen Turist Ömer, elbette uzay gemisinin de altını üstüne getirecektir. Komik ama tuttuğunu koparan karakter, “Kabakulak” ismini taktığı Mr. Spock, Kaptan Kirk ve Dr. McCoy ile beraber tuz düşkünü canavarı alt etmeyi başarır. Turist Ömer serisinin son filmi olan 1973 tarihli yapım, Türk komedi sinemasının unutulmaz eserleri arasında yerini almıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Darıldın mı Cicim Bana?” title_font_size=”13″]
    sadri alışık, yeşilçam, türk sineması

    Ankara’dan İstanbul’a giden iki kafadarın başına türlü olay açılır, biri mektupla tanıştığı sevgilisini diğeri kendisini kurtaracağına inandığı zengin amcasını aramaktadır. Sadri Alışık’a Yusuf Sezgin’in eşlik ettiği 1970 tarihli filmi Atıf Yılmaz yönetmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Boyacı” title_font_size=”13″]
    sadri alışık, yeşilçam, türk sineması, turist ömer

    Sırrı Gültekin’in yönettiği 1966 tarihli filmin ana karakteri Boyacı Mahmut, bir gün yolda bir cüzdan bulur ve hayatı tamamen değişir, çünkü bu cüzdan fakirlik günlerinin ardından başına konan talih kuşunun müjdesidir. Ama ne yazık ki işler güllük gülistanlık ilerlemez ve Boyacı Mahmut’un başına türlü olay açılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Turist Ömer” title_font_size=”13″]
    sadri alışık, yeşilçam, türk sineması, turist ömer

    1964 tarihli ilk Turist Ömer filmi, senelerce milyonları kahkahalara boğacak Turist Ömer filmlerinin ilkidir. Hulki Saner’in yazıp yönettiği filmde, bir karışıklık sonucu zengin olan Turist Ömer, zenginliğin tadını alınca eski günlerini unutmaz ve zor durumdakilere yardım eder. Fakat elindeki paranın peşinde başkaları da vardır ve onlardan kurtulmak o kadar da kolay olmayacaktır.

  • TDK EFSANELERİ

    Dilimizde var olduğunu sandığımız, genellikle arkadaş ortamlarında şaka olsun diye kullandığımız bazı kelimelerin aslında hiç var olmadığını biliyor musunuz? Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk diline verdiği önem ve dilimizi kurumsallaştırma, yaygınlaştırma çabasıyla gerçekleştirdiği Dil İnkılabı ile; dilimize sonradan giren yabancı kelimelerin Türkçe karşılıkları Türk Dil Kurumu tarafından Türkçeleştirilmiştir. Uzay, üçgen, dörtgen, açı, çember ve eşkenar gibi birçok kelime bizzat Atatürk tarafından geometri literatürüne kazandırılmıştır. 1960’lı yıllarda kim ya da kimler tarafından üretildiği bilinmeyen ancak dilimize çok önemli katkıları olan TDK ile hiç alakası olmamasına rağmen bu önemli kuruma atfedilen kelimeleri listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
  • PHOTOSHOP’UN TARİHİNE YOLCULUK

    Fotoğrafçılığın ve tasarımın sınırlarını yeniden çizen, dijital dünyanın en popüler yazılımlarından biri olan Photoshop, yalnızca bir düzenleme aracı değil; tasarım dünyasının vazgeçilmez bir aracı. Bugün sosyal medya paylaşımlarından profesyonel grafik tasarımlara kadar sayısız alanda kullanılan Photoshop’un ilk adımlarını ve bir başarı öyküsüne dönüşen hikâyesini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Michigan Üniversitesinde doktora öğrencisi olan Thomas Knoll tarafından 1987 yılında geliştirilen Photoshop’un ilk versiyonu “Display”, piksel tabanlı bir görüntü düzenleme programı olarak ortaya çıktı. Knoll’un kardeşi John ile birlikte geliştirdiği bu görüntü düzenleme programı, o dönemdeki diğer yazılımlara kıyasla daha hızlı ve kullanımı daha kolaydı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1987’de Thomas Knoll, Barselona’daki bir bilgisayar fuarında Display’i sergiledi. Yazılıma büyük ilgi gösterildi ve özellikle grafik tasarım, dijital medya ve yaratıcı içerik üretimi alanlarında kullanılan yazılımlarıyla tanınan Adobe Systems, programı satın alma ve geliştirme kararı aldı. Adobe, programın adını “Photoshop” olarak değiştirdi ve 1988’de Macintosh bilgisayarlar için ilk sürümünü piyasaya sürdü.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1988 yılında piyasaya sürülen Adobe Photoshop’un ilk sürümü, Apple tarafından 1986 yılında satışa sunulan “Macintosh Plus” bilgisayarlarda kullanılabiliyordu. Macintosh Plus, bu yazılımı çalıştırabilecek kapasitede olsa da Photoshop gibi grafik düzenleme programları yoğun bellek ve işlem gücü gerektirdiği için performans sınırlamaları yaşanabiliyordu. O dönemde daha fazla RAM (ana hafıza) ve depolama alanı, programın daha verimli çalışması için gerekliydi. Monokrom bir ekranda siyah-beyaz resimleri düzenlemeye olanak tanıyan Photoshop’un bu ilk versiyonu, yalnızca basit fotoğraf düzenleme özellikleri sunuyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Monokrom ekran, görüntülerin yalnızca bir renk tonuyla (genellikle siyah-beyaz veya yeşil tonlu) gösterildiği ekran teknolojisidir. Renkli ekranların aksine, bu ekranlar farklı yoğunluklardaki tek bir rengi kullanarak görselleri oluşturur. Özellikle eski bilgisayarlarda, cep telefonlarında ve bazı hesap makinelerinde kullanılan bu ekranlar, düşük enerji tüketimi ve basit görüntüleme ihtiyaçları için tercih edilirdi. Photoshop’un bu sürümünde, “denge, renk ve doyma ile renk düzeltme”, “çıktı için görüntü optimizasyonu”, bir yerdeki görüntüden faydalanarak bir başka yerin boyanmasını sağlayan “klon aracı”, görüntü rengini ve tonunu ayarlayan “eğriler” gibi basit ve temel işlemler yapılabiliyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1990 yılına gelindiğinde programın 1.0 sürümü piyasaya sürüldü ancak sadece Mac bilgisayarlarda kullanılabiliyordu. 1990’lardan itibaren Photoshop, yeni araçlar ve filtreler eklenerek sürekli olarak geliştirildi. Bu yıllarda adı “ImagePro” olan Photoshop programı ancak 1993 yılına gelindiğinde Mac dışında Windows, IRIX ve Solaris gibi diğer işletim sistemlerinde de kullanılabilir hâle geldi. Bu gelişmeler, programın profesyonel grafik tasarımcılar ve fotoğrafçılar arasında hızla popülerleşmesini sağladı ve kullanıcı kitlesini önemli ölçüde genişletti. Photoshop, yıllar içinde 3D modelleme, animasyon ve video düzenleme gibi birçok yeni özelliğe kavuşarak kapsamını daha da genişletti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Photoshop, her yıl yeni özellikler ve iyileştirmelerle güncellenmeye devam ediyor. Bu süreçte özellikle katmanlar, akıllı nesneler, yapay zekâ destekli düzenlemeler gibi yenilikler yazılımın gücünü artırdı ve Photoshop; grafik tasarım, fotoğraf düzenleme ve dijital sanat alanlarında vazgeçilmez bir araç hâline geldi.

  • KÂĞIT SANATI: KİRİGAMİ

    Kirigami, kâğıdı keserek şekil verme sanatıdır. Japon kültüründe yaygın olan origaminin temel formlarında katlanmış kâğıdın makas ya da kesici kullanarak şekillendirilmesi ile oluşur. Sayısız kesilmiş kâğıt parçalarından yapılan kirigami sanatı hakkındaki bilgileri yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Kâğıtların kesilmesiyle ortaya çıkan motiflere “kirigami”, kâğıdı kesmeden sadece katlayarak elde edilen figürlere “origami” denir. Türk el sanatımızdan olan “katı’ sanatı”na benzerlik gösterir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Doğu kültüründe yaygın bir sanat olan kirigaminin 17. yüzyılda ortaya çıktığı düşünülmektedir. İlk zamanlarda tapınaklarda sunulmak üzere yapılmıştır. Japonların birçok geleneksel motifi kirigaminin bir çeşidi olan “monkiri” ile üretilmiştir; kelime anlamı ise Japoncada “amblem kesme”dir. Monkiri ile özellikle şehir amblemleri tasarlanmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Genelde kirigami katlanmış bir temel ile başlar, ardından kâğıt kesilir ve kâğıt düzleştirilerek açılarak kirigami tamamlanır. Kirigami çoğunlukla simetriktir; kar taneleri, yıldızlar, orkide gibi çiçekler, binalar ve hayvan motifleri sıklıkla kullanılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kirigami sanatı ile el yapımı tebrik kartları, çerçeveli sanat eserleri, ev dekorasyon eşyaları ve kitaplar yapılabildiği gibi okullarda el ve göz koordinasyonunun geliştirilmesi, üç boyutlu düşünme ve planlama yeteneği kazandırma ve hayal gücünü desteklemesi amacıyla öğretici bir araç olarak kullanılmaktadır.

  • 8 Maddede Yeşilçam’ın Hülyası

    8 Maddede Yeşilçam’ın Hülyası

    Yeşilçam filmlerinin en aşina olduğumuz başrol oyuncularından Hülya Koçyiğit, hanımefendi tavrı, sessiz ve ölçülü tavırlarıyla sinema seyircisinin sevgisini kazanmıştır. 150’den fazla sinema filminde rol almış, 90’lı yıllar itibariyle popüler televizyon yapımlarında da yer almıştır. Türk sinemasının en güzel ağlayan, bir yandan kaçıp bir yandan ağladığı sahnelerle zihnimize kazınan leydisi Hülya Koçyiğit ve kariyerinin hiçbir döneminde eksik olmayan başarıları listemizde…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Hülya Koçyiğit, Türkan Şoray, Fatma Girik ve Filiz Akın ile beraber Türk sinemasının en büyük 4 kadın oyuncusundan biri olarak sinema tarihimizde yerini almıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Ünlü oyuncunun henüz 15 yaşındayken oynadığı, Metin Erksan’ın yönettiği “Susuz Yaz”, Altın Ayı kazanan ilk Türk filmi olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Koçyiğit’in uluslararası başarıları 1987 Nantes Film Festivali’nde “Kurbağalar” filmi ile En Başarılı Kadın Oyuncu ödülünü almasıyla devam etmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Başarılı oyuncu hemen ertesi yıl, 1988’de Amiens Film Festivali’nde “Bez Bebek” filmindeki performansıyla En İyi Kadın Oyuncu ünvanına layık görülmüştür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Uluslararası başarıları sayesinde Hollywood ve Fransa kökenli yapım şirketlerinden teklifler alan Koçyiğit bu teklifleri geri çevirmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6# ” title_font_size=”13″]

    Hülya Koçyiğit, Antalya Altın Portakal Film Festivali, Altın Koza Film Festivali, İstanbul Film Festivali gibi Türkiye’de düzenlenen önemli organizasyonlarda da sayısız ödül kazanmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Hülya Hanım’ın sinema sevgisi sahne dışında da devam etmiş ve Sinema Oyuncuları Derneğini kurmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Yeşilçam’ın başarılı ismi sinema sanatına katkıları ve örnek kişiliği ile 1991’de Devlet Sanatçısı ünvanını kazanmıştır.