Kategori: Kültür/Sanat

  • YENİ NESİL RADYO YAYINCILIĞI PODCAST

    Podcast, geleneksel radyo formatı ile modern kayıt teknolojisinin birleşiminden doğan, internet üzerinden ses yayını yapan bir medya türüdür. İnternetin sunduğu sınırsız erişim imkânı sayesinde podcast’ler, dinleyicilere istedikleri an ulaşılabilir olma avantajıyla hızla popülerleşmiştir. Podcast, internet üzerinden hazırlanan ya da sonradan internete aktarılan ses içeriklerinden oluşur. Geleneksel radyo yayınlarının esnekliğiyle dijital platformların taşınabilirliği ve erişilebilirliğini birleştirerek dinleyicilere geniş bir içerik yelpazesi sunar. Bu yazıda, podcast’lerin nasıl ortaya çıktığını ve neden bu kadar popüler hâle geldiğini okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1910 yılında Amerika’da gerçekleştirilen ilk müzikli radyo yayını ve 1915 yılında yapılan ilk okyanus ötesi radyo iletişiminden bu yana, bir asırdan fazla zaman geçti. Bu süre zarfında hayatımıza birçok yeni teknoloji dâhil oldu. Ancak tüm bu gelişmelere rağmen, radyo yayıncılığının önemi hiçbir şekilde azalmadı. Aksine, radyo yayıncılığı, yeni teknolojilerle birleşerek hayatımıza “podcast” adı verilen bir kavramın girişine zemin hazırladı. 1993 yılında internet radyosu kullanılmaya başlandı ve hemen ardından ilk bilgisayar-radyo talk show’u olan “Internet Talk Radio” yayını gerçekleştirildi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Amerikalı teknoloji uzmanı Carl Malamud tarafından başlatılan ilk internet radyo programı “Internet Talk Radio,” bilgisayar ve teknoloji dünyasına dair röportajlara ve tartışmalara yer verdi. Yayınlar, dinleyicilerin internet üzerinden erişebileceği bir formatta sunuldu ve bu, dijital medya alanında bir dönüm noktası olarak kabul edildi. Programın temel amacı, bilgisayar ve internet endüstrisinin önde gelen isimlerini dinleyicilerle buluşturmaktı. Bu yenilikçi girişim, podcast formatının öncülerinden biri olarak kabul edilmektedir. 2000’li yılların başında ilk sesli blog yazıları, David Winer ve Christopher Lydon tarafından geliştirildi. Bir yazılım geliştiricisi ve blog meraklısı olan Winer ile bir gazeteci ve radyo sunucusu olan Lydon, bugün bildiğimiz şekliyle podcast formatını formüle eden kişiler olarak tanındı. O dönemde bu tür içeriklere “audio blog post” yani “sesli blog yazıları” deniliyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Bu yeni medya platformunun amacı, içerik oluşturucularına fikirlerini dijital ortamda paylaşmaları için yenilikçi ve ilgi çekici bir yol sunmaktı. Bu platform, kullanıcıların seslerini kaydedip yüklemelerine ve internet üzerinden, modern bir sohbet yöntemi olarak, geniş kitlelere ulaştırmalarına olanak tanıyordu. 2004 yılında The Guardian yazarı Ben Hammersley, “iPod” ve “broadcasting” kelimelerini birleştirerek bu sesli blog formatına “podcast” adını verdi. Bu tarihten itibaren podcast, dijital medyanın en popüler araçlarından biri hâline geldi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    2005 yılında Apple’ın kurucusu Steve Jobs, bu konsepti iTunes arayüzüne entegre ederek podcast’lere abone olma fikrini hayata geçirdi. Kullanıcılar, binlerce podcast’e kolayca abone olabiliyor ve bölümleri çevrimdışı dinlemek üzere dizüstü bilgisayarlarına veya iPod’larına indirebiliyordu. Podcast’lerin, müzik, film, TV şovları, sesli kitap ve uygulama gibi çeşitli medya içeriklerini satın alma, organize etme ve oynatma imkânı sunan iTunes platformuna dâhil edilmesiyle, podcast’ler hızla popüler hâle geldi. Bu yenilik, kullanıcılar tarafından büyük ilgi gördü ve yalnızca iki gün içinde bir milyondan fazla podcast aboneliği gerçekleşti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Podcast dinleyicilerinin sayısı son yıllarda hızla arttı ve podcast, dünyadaki en hızlı büyüyen medya araçlarından biri hâline geldi. Başlangıçta yalnızca basit ses dosyalarından oluşan podcast’ler, zamanla daha etkileyici bir form kazandı; özel efektler ve hikâye anlatımı teknikleri kullanılarak bilgi, daha eğlenceli ve ilgi çekici bir şekilde sunulmaya başlandı. Düşük üretim maliyetleri ise içerik oluşturuculara büyük bir avantaj sağladı ve podcast dünyasında kendilerini ifade etmeleri için fırsatlar sundu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Son yıllarda dijital medyanın dikkat çeken unsurlarından biri hâline gelen podcast’in bu yükselişinin ardında birçok etken bulunuyor. Özellikle pandemi döneminde podcast dinleyici sayısında kayda değer bir artış yaşandı. Evde daha fazla zaman geçirilmesi ve yeni içeriklere olan ilginin artması, podcast’lere olan talebi önemli ölçüde artırdı. Sağlık, eğitim, kişisel gelişim ve eğlence temalı podcast’ler bu dönemde daha geniş bir dinleyici kitlesine ulaşmayı başardı. Çalışma düzenlerinin ve günlük rutinlerin ev ortamına taşınmasıyla podcast’ler hem bilgi edinmek hem de keyifli vakit geçirmek için daha çok tercih edilir hâle geldi. Bu durum, birçok podcast platformunun ve içerik üreticisinin hızlı bir şekilde büyümesine olanak sağladı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Podcast yayını yapmak için gereken ekipmanlar, ses kalitesini artırmak ve profesyonel bir yayın gerçekleştirmek amacıyla çeşitli araçlardan oluşur. Bu ekipmanların başında, ses kalitesi açısından en önemli araç olan mikrofon gelir. Kaliteli bir mikrofon, net ve temiz ses kaydı yapma imkânı sunar. Ses kaydı sırasında, kaydı anında dinleyebilmek ve doğruluğunu kontrol etmek için iyi bir kulaklık kullanmak oldukça önemlidir. Kulaklıklar, kaydın netliğini değerlendirmeyi ve olası hataları önceden fark etmeyi sağlar. Ayrıca mikrofonun önüne takılan bir filtre olan “pop filter,” “P” ve “B” gibi patlayıcı seslerin yumuşatılmasına yardımcı olur, bu da daha temiz ve profesyonel bir ses kaydı elde edilmesini sağlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Hızla çeşitlenen konuları sayesinde geniş bir dinleyici kitlesine hitap eden podcast’ler, internet erişimi olan herkese radyo programlarını çevrimiçi olarak yayınlama imkânı sunuyor. İnternet radyosu, dinleyicilerin istedikleri içeriklere neredeyse her yerden kolayca erişebilmelerini sağlıyor. Bu durum, dijital medya dünyasında hem çeşitliliği artırıyor hem de daha interaktif bir içerik deneyimi sunulmasını mümkün kılıyor.

  • EVLİYA ÇELEBİ’NİN GÖZÜNDEN TARİHE TANIKLIK ETMEK

    Evliya Çelebi, 17. yüzyılda Anadolu, Avrupa, Batı Asya ve Mısır topraklarını gezerek gördüğü yerleri titizlikle kayıt altına almıştır. Seyahatleri sırasında halkın geleneklerini, sosyal yapıyı, şehirlerin mimarisini ve dönemin önemli olaylarını detaylı bir şekilde kaleme almıştır. Seyahatname hem tarihî hem de coğrafi açıdan dönemin en zengin kaynaklarından biri olarak kabul edilir. Evliya Çelebi’nin hayat hikâyesi ve 10 ciltlik bu benzersiz eseri yazımızda…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Evliya Çelebi, 25 Mart 1611 tarihinde İstanbul Unkapanı’nda dünyaya gelmiştir. Babası Derviş Mehmed Zıllî, aslen Kütahyalıdır ve I. Süleyman’dan I. Ahmed’e kadar padişahların kuyumcubaşılığını yapmıştır. Annesi Abhaz Hanım Abhaza asıllı olup I. Ahmed zamanında saraya gelmiş ve Evliya Çelebi’nin babası ile evlenmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Evliya Çelebi, iyi bir eğitim alarak Şeyhülislam Hamit Efendi Medresesi’nde yedi yıl okumuş, ardından bürokrat yetiştiren Enderun’a girmiştir. Burada Kur’an, Arapça, hat ve savaş sanatları üzerine özel eğitim almıştır. Güzel sesi ve derin müzik bilgisi sayesinde musiki eğitimi de alan Çelebi, etkili konuşma yeteneği, iyi bir binici oluşu ve maceracı kişiliğiyle tanınmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    19 yaşında, Haliç Yemiş İskelesi’ndeki Ahi Çelebi Camii’nde rüyasında Hz. Muhammed’i kalabalık bir cemaatle birlikte görür. “Şefaat yâ Resûlallah” demek isterken “Seyahat yâ Resûlallah” diyerek elini öper. Rüyasını anlattığı Ebû Vakkās, ona şefaat ve seyahatin müjdelendiğini, gördüklerini yazması gerektiğini söyler. Saraydaki sipahi görevinden dolayı İstanbul’u semt semt dolaşan Evliya Çelebi, 1635 yılında Seyahatname’nin ilk cildi olan “İstanbul Seyahati”ni yazar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Evliya Çelebi, kendisini “Seyyah-ı âlem ve nedim-i beni âdem, Evliya-yı bî riyâ” (Dünya gezgini, insanlığın dostu, riyasız Evliya) olarak tanıtır. İstanbul dışına yaptığı ilk yolculuk, 1640 yılında Bursa’ya gerçekleştirdiği ziyarettir. Bu yolculukta ona yakın dostu Okçuzâde Ahmet Çelebi eşlik eder. Daha sonra, Ketenci Ömer Paşazâde Bakki Paşa’nın Trabzon’a vali olarak atandığı heyete katılarak ilk uzun yolculuğuna çıkar. Evliya Çelebi, seyahatlerinde genellikle valilere, defterzâdelere ve paşalara eşlik eder. Gittiği yerlerde yalnızca gezmekle yetinmez; o bölgelerin tarihini, yaşayanlarını ve günlük hayatlarını da derinlemesine anlamaya çalışır. Eserlerinde, gözlemlerini ve deneyimlerini farklı anlatım yöntemleriyle okuyucularına aktarır. Şiir, tasvir, düz yazı, masal ve rapor gibi çeşitli türleri bir arada kullanarak zengin ve çok yönlü bir anlatım sunar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1641 yılında Trabzon ziyaretinden İstanbul’a dönerken bindiği gemi batar. Ancak bu talihsizlikler Evliya Çelebi’nin seyahat etme ve yazma şevkini asla kırmaz. Tekrar yola çıkar ve kaybolan notlarını yeniden kaleme alır.

     

    Seyahatname’nin ilk cildinde İstanbul’un sur içi semtlerini anlatan Evliya Çelebi, 2. ciltte İstanbul dışındaki ilk seyahatleri olan Bursa ve Tebriz ziyaretlerini; 3. ciltte Eskişehir, Konya, İznik ve Şam yolculuklarını; 4. ciltte Van, İran ve Bağdat’ı; 5. ciltte Balkanlar ve Trakya’yı; 6. ciltte Sırbistan, Macaristan ve Romanya’yı; 7. ciltte Almanya, Macaristan, Kırım ve Kafkasya’yı; 8. ciltte Kırım, Yunanistan ve Arnavutluk’u; 9. ciltte ise hac yolculuğunu ele alır. Tamamlanmamış son cilt olan 10. ciltte ise Mısır ve Sudan’ı konu edinir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1683 yılı, Evliya Çelebi’nin Seyahatname’deki son notlarını yazdığı yıldır. Ancak, bir süre sonra eserini tamamlayamadan ansızın hayatını kaybeder. Mısır’a vardığında mı yoksa yolda mı öldüğüne dair kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Mezarı da bilinmez. Yaygın kanıya göre, 1685 yılında inzivaya çekildiği Mısır’da yaşamını yitirdiği düşünülmektedir.

     

    Bilinen odur ki Evliya Çelebi, ömrünü yolculuğa adamış ve gördüklerini geleceğe aktarmak için eşsiz bir çaba göstermiştir. Bu çabası sayesinde, uzak bir geçmişe ışık tutmuş ve bizlere tarihin farklı bir anlatımını kendi gözünden yeniden deneyimleme fırsatı sunmuştur.

  • Osmanlı Kültüründen İlham Alan Avrupalı Müzisyenlerin Türkleri Anlattığı 8 Opera

    Osmanlı Kültüründen İlham Alan Avrupalı Müzisyenlerin Türkleri Anlattığı 8 Opera

    Türk kültürünün Avrupa sanatı üzerinde hemen her dönemde etkileri bulunsa da özellikle 18. yüzyılda Avrupa’da Türklerin yaşayışına, hayatlarına, Osmanlı Devleti’ndeki gündelik hayata yönelik ilgi artmış bu durum birçok sanat eseri için ilham olmuştur. Biz de Avrupalı müzisyenlerin kültürümüzden etkilenerek besteledikleri, müzik tarihinde önemli bir yere sahip olan operaları listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Handel’in Timur Operası” title_font_size=”13″]

    İlk kez 1724 yılında Londra’da sahnelenen Timur ya da orijinal adıyla Tamerlano Operası’nın önemli karakterleri, Timur Devleti Hükümdarı Timurlenk, Osmanlı tarihinin önemli isimlerinden Yıldırım Beyazıt ve Timurlenk’in çaresizce âşık olduğu Beyazıt’ın kızı Asteria’dır. Aşk ve savaşın bir arada yer aldığı bu opera Avrupa’nın birçok kentinde oynanmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Vivaldi’nin Beyazıt Operası ” title_font_size=”13″]

    Yıldırım Beyazıt Avrupa sanat sahnesi için o kadar ilgi çekici bir karakter olmuştur ki, Handel’den 11 yıl sonra Vivaldi’nin Beyazıt Operası da izleyici ile buluşur. Vivaldi’nin elinden çıkan tek opera olan Beyazıt, yakın zamanda ülkemizde de sergilenerek günümüze taşınmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mozart’ın Zaide Operası” title_font_size=”13″]

    Müziğin Avustruyalı dâhisi Wolfgang Amadeus Mozart’ın 11 yıl üzerinde çalışmasına rağmen tamamlanamayan operası Zaide, sevgilisi korsanların eline düşen Zaide’nin onu kurtarmak için yaşadıklarını anlatır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mozart’ın Saraydan Kız Kaçırma Operası” title_font_size=”13″]

    1782 yılında klasik müziğin kalesi Viyana’da galası yapılan Saraydan Kız Kaçırma, Mozart’ın kariyerinin doruk noktalarından biridir. Operanın konusu bir İspanyol soylusu olan Belmonte’nin uşağı Pedrillo’nun yardımlarıyla, sevdiği kadın Konstanze’yi esir tutulduğu saraydan kaçırmasıdır. Bu saray Akdeniz kıyılarında yer alan Selim Paşa’nın yazlık köşküdür fakat kullanılan dekorların Topkapı Sarayı’nı andırması bazı tartışmalara sebep olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Carl Maria Von Weber’in Ebu Hasan Operası” title_font_size=”13″]

    İlk kez 1881 yılında Münih’te sergilenen Ebu Hasan Operası’nın 1001 Gece Masalları’ndan ilham alınarak yazıldığı söylenmektedir. Borç batağında olan Ebu Hasan ve eşi Fatma borçlarından kurtulmak için Ebu Hasan’ın ölümünü ilan etmeye karar verirler fakat işler umdukları gibi gitmez. Weber’in bu operayı bestelerken büyük borçları olduğunun bilinmesi de ilginç bir ayrıntıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Rossini’nin İtalya’da Bir Türk Operası” title_font_size=”13″]

    Milano’nun ünlü La Scala’sında 1814 yılında galası yapılan İtalya’da Bir Türk, iki perdelik bir operadır. Buna rağmen oldukça çok hikâyeyi bir arada barındıran bir konusu vardır. Genç bir yazar olan Prosdocimo kendine yazacak konu aramaktadır, bir diğer yandan Selim Bey ve Zaida’nın arasında ve Don Geronio ve eşinin arasındaki aşk ilişkileri izleyici ile buluşturulmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Rossini’nin II. Mehmet Operası” title_font_size=”13″]

    İlk defa 1820 yılında Napoli’de sergilenen bu opera Fatih Sultan Mehmet’in adını taşımaktadır. Ünlü müzisyen Rossini’nin eseri, Eğriboz Kuşatması sırasında geçer ve Bizanslı Anna ile II. Mehmet’in aşkını konu alır. II. Mehmet’e âşık olan Anna, aşkı ile vatani duyguları arasında kalır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bizet’nin Cemile Operası” title_font_size=”13″]

    1872 tarihli bir komik opera olan Cemile ilk kez Paris seyircisinin önüne çıkmıştır. Bir cariyenin kızı olan Cemile, Harun’a âşıktır fakat Harun onu istemez ve Cemile, Harun’un yazmanı Splendiano’dan yardım istemek zorunda kalır. Ne var ki Splendiano da Cemile’ye âşıktır ve işler karışacaktır.

  • Türk Sineması’nın Bakışlarıyla Konuşan Jönü

    Türk Sineması’nın Bakışlarıyla Konuşan Jönü

    Şu an ister 20’li yaşlarınızı yaşayın, ister 40’lı, isterseniz 60’lı… Birbirinden farklı hayatlarınızdan kimler kimler geçip gitmiş olsun… Ve ülkemizin hangi köşesinde doğmuş olursanız olun… İstisnasız hepinizin bazı anlarını kesiştiren ortak bir ismi getireceğiz karşınıza şimdi… Türk Sineması’ndaki kariyeriyle 40 yıldır hayatlarımızda olan Kadir İnanır’ı…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    O dönemlerde alışık olunduğu gibi Kadir İnanır da SES dergisinin düzenlediği yarışmayla ilk atılımını yapmış, Saklambaç gazetesinin düzenlediği Fotoroman Artisti Yarışması’nda kazandığı 1’incilikle de kariyerine ilk adımını atmıştı. Sanatçı ilk kez fotoromanda oynamış ve 1968’de sinemada ilk rolünü almıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    sinema

    Başrolünü aldığı ilk film ise Atıf Yılmaz’ın yönetmenliğini yaptığı Kara Gözlüm’dü. Türkan Şoray’la başrollerini paylaştığı bu film aynı zamanda ikilinin birlikte oynadığı ilk filmdi. Azize ve onun için besteler yapan Kenan’ın aşkını izlediğimiz Kara Gözlüm Yeşilçam’ın en keyifli filmlerinden biri oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    sinema

    Asya, Cemşit ve İlyas… Cengiz Aytmatov’un eserinden Ali Özgentürk’ün senaryolaştırdığı, Cahit Berkay’ın müziklerini bestelediği ve Atıf Yılmaz’ın yönettiği Selvi Boylum Al Yazmalım filminin karakterleri… Türk Sinema tarihinin unutulmazlarından olan filmde Kadir İnanır ‘İlyas’ rolünü canlandırmış ve asıl büyük çıkışını yapmıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1977 yapımlı Selvi Boylum Al Yazmalım’ın ardından romantik rollerin aranan ismi haline gelen sanatçı daha sonra kalender, sert ve maço karakterleri canlandırdığı serilere geçiş yaptı. Bu roller adına “Kadirizm” denen bir akımın da başlamasına neden olmuştu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    180’den fazla sinema filminde rol alan Kadir İnanır’ın filmlerinin çoğunu biliriz ama hakkında pek de bilmediğimiz ayrıntı bir dönem haber bülteni sunmuş oluşudur. Haber spikerliği, sanatçının 1998 yılında sekiz aylığına yaptığı bir iş olarak kalmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Bütün Çocuklarım, Savcı, Marziye, Kumsaldaki İzler, Kırık Ayna… Kadir İnanır, sinemanın ardından televizyon dizileri ile ekranlarımıza geldi ve bu dizilerin büyük bir bölümünde Kadirizm akımıyla örtüşen rollerde oynadı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Kadir İnanır, Bedel filminin senaryosunu yazdı, Ah Gardaşım filminin ve Savcı isimli dizinin yönetmenliğini yaptı. Komser Şekspir, Sinema Bir Mucizedir, Elveda Katya gibi 2000 yılını takip eden yapımlarda birbirinden farklı karakterleri canlandırdı ve kariyeri boyunca onlarca ödülün sahibi oldu. Kapı isimli film ise İnanır’ın 2019 yapımlı filmidir.

  • Leonardo Da Vinci’nin Sınırsız Hayal Gücü

    Leonardo Da Vinci’nin Sınırsız Hayal Gücü

    Leonardo Da Vinci resim, heykel, tıp, fizik, mimari başta olmak üzere farklı alanlarda projeler geliştirmiş, tasarımlar yapmış, sanat eserleri üretmiştir. 15. yüzyıl dünyasının çok ötesindeki çalışmaları üzerine bugün hala sayısız teoriler üretiliyor. Özellikle bilimsel çalışmaları uzun süren gözlemlerin ve deneylerin ürünü olsa da çıkış noktası şüphesiz ki sınırsız bir meraka ve hayal gücüne dayanıyor. Biz de içlerinden 8 tanesini listemize taşıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    İç içe geçmiş bir daire ile bir karenin ortasında kol ve bacakları açık ve kapalı duran çıplak erkek betimlemesini mutlaka görmüşsünüzdür. Bu eskizin geometrik, felsefi ve dini derin anlamlar barındırdığı anlatılır. Orijinali, Venedik’te Gallerie dell’Accademia’da sergileniyor. Da Vinci’nin bu çizimi yaparken, MÖ yaşamış mimar-yazar Marcus Vitruvius Pollio’nun eserlerinde yazdığı oranlardan esinlendiği düşünüldüğü için “Vitruvius Adamı” adı verilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Leonardo da Vinci’nin birçok resmini yavaş çalıştığı için yarım bıraktığı bilinmektedir. Hatta yarım bıraktığı eserlerinden bazıları Paris’teki Louvre Müzesi’nde sergilenmekte… Tamamladığı en çok bilinen iki eserinden biri ise sadece dudaklarını yapması 10 yılını alan Mona Lisa’dır. Bugün teknik açıdan hala sırrını koruyan bu resmi, Da Vinci’nin bütün seyahatlerinde yanında taşıdığı biliniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Da Vinci, Milano Dükü Sforza’nın hizmetinde 17 yıl çalışmış, onun için resimler, heykeller yapmış, bina, makine ve silah tasarlamıştı. Bu tasarımlar arasında dükün, babası Francesco’nun anısı için istediği at heykeli de vardı. Tasarımı anıtlaştırmak için her şeyi hazırlamıştı Da Vinci, fakat Fransa’nın Milano’yu işgali sırasında malzemeleri tahrip edildi ve anıt yapılamadı. Heykel için tasarladığı teknik bilgiye ise ancak birkaç yüzyıl sonra ulaşılabilecekti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Leonardo da Vinci’nin gözlemlerini ve deneylerini anlatan notları, çizimleri düzenli olarak kaydettiği biliniyor. Zaten bütün bu bilgiler günlükleri sayesinde günümüze ulaşabildi. Yaklaşık 5 bin sayfayı bulan 13 ciltlik defterlerde yer alan bilimsel çizimler sanat eserleri kadar ilgi görmüş ve inceleme konusu olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Sağ koluna felç inince resimden daha çok bilimsel çalışmalarla ilgilenen Da Vinci kuşların kanat özelliğinden yola çıkarak uçan makinalar da tasarlamıştı. Fizik alanında yaptığı çalışmalar dönemi düşünülerek değerlendirildiğinde bir dâhi olduğu gerçeğiyle karşılaşırız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Mimari yapılarla da ilgilenen Leonardo da Vinci, Sultan II. Bayezid’in Haliç üzerinde bir köprü yaptırmak istediğini öğrenince 240 m. uzunluğunda ve 24 m. genişliğinde bir köprü tasarlayarak mektup ile padişaha ulaştırır. Projeye onay verilmeme nedenini bilmiyoruz ama Da Vinci’nin gönderdiği mektup bugün Topkapı Sarayı arşivinde bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    İnsan vücuduna duyduğu ilgi onu anatomi araştırmalarında çok ileri seviyelere götürmüş ve insan benzeri makinalar tasarlamasını sağlamıştır. Mekanik parçalarla oturup kalkma, kol ve bacakları hareket ettirme özelliğine sahip bu makine, günümüzde bilimsel alanda kullanılan bazı teknolojik ünitelerin başlangıç aşamasıdır diyebiliriz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Leonardo da Vinci’nin dünya üstünde en bilinen iki eserinden biri için Mona Lisa demiştik, diğeri ise tahmin edeceğiniz gibi Son Akşam Yemeği’dir. 4.5 metreye 8.8 metre ölçülerindeki bu resim tarihte replikasyonu en çok yapılan eser olmuştur.

  • KİNTSUGİ SANATININ İNCELİKLERİ VE ÖĞRETTİKLERİ

    Bir Japon geleneği olan kintsugi; çömlek, vazo, bardak gibi çeşitli seramiklerin kırıldıkları yerden altınla birleştirilmesi sanatıdır. Kırılan bir seramiğin eski halinden daha da değerli olmasını sağlayan kintsugi, bize kusurların ve çatlakların güzelliğini hatırlatır. Bu sanatın tarihini ve altında yatan derin felsefeyi keyifle okumanız dileğiyle…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Kintsugi sanatının nasıl ortaya çıktığıyla ilgili çok eski dönemlere dayanan bir rivayet ile başlayalım: 15. yüzyılda Japon imparatorun çok sevdiği seramik fincanı kırılır. Fincanını tamir olması için Çin’e gönderen imparator sonuçtan hiç memnun kalmaz çünkü fincan metal zımbalar ile tamir edilmiştir ve eskisi gibi değildir. Japon zanaatkârlar imparatorlarının değer verdiği bu fincanı tamir etmek için yeni bir metot geliştirirler. Kırık fincanı altın ile birleştiren zanaatkârlar bu sanatın doğmasını sağlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kintsugide amaç, kırılan nesnenin tamirinde kusurların örtülmesi değil, tam tersine göze çarpması, ortaya çıkarılmasıdır. Bu da eski bir Japon felsefesi olan ‘wabi-sabi’ye dayanmaktadır. Wabi-sabi, kusurları kabul etmek ve o kusurların altında yatan güzelliği görebilmek anlamına gelir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kin altın, Tsugi yamamak anlamındadır ve kintsugi, “altınla birleştirmek” demektir Kırıkların birleştirilmesinde kullanılan altın, kırılan eşyanın eskisinden daha da değerli hâle gelmesini sağlar. Kusurlu olana bakış açımızı değiştiren bu sanatın hedefi, kırılan seramiğin yeni gibi görünmesi değildir; kusurları ile güzelleşmesi, kusurlarına rağmen değerli olmasıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Bir nevi yeniden doğuşu simgeleyen kintsugi, içinde bulunduğumuz tüketim temelli toplumumuz için önemli bir mesaj barındırır. Yırtılan bir giysimizi dikerek yeniden kullanmamıza teşvik eden, bozulan eşyalarımızı tamir ettirerek tüketimi önleyen, kırılmış cam ya da seramik eşyalarımızın kırıldığı için değerini kaybettiği düşüncesinden sıyrılmamızı sağlayan bu felsefe; aslında değerli olan şeyin yeni olmasından kaynaklanmadığını hatırlatır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Normal şartlar altında kırıldığı için çöpe gidecek bir eşyayı eskisinden de değerli hâle getiren bu sanat sadece altın kullanmaz. Gümüş, platin gibi değerli elementlerin de kullanıldığı bu sanatı icra eden ustaların ise sadece sabıra ve parçalanmışlıkların altında yatan güzelliği görebilme yeteneğine ihtiyacı vardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kinstugi sanatı kısaca hiçbir şeyin mükemmel olmak zorunda olmadığını anımsatır. Ne eşyalar ne de insanlar kusursuzdur. Önemli olan bu kusurlarla barışmak, kusurlara rağmen sevmektir. Hayata bakış açımızı değiştiren bu sanata göre; yüzümüzdeki yaşlılık çizgileri, bedenimizdeki yara izleri bizlerin yıllarca hayat ile verdiği mücadelenin izleridir ve bizi daha değerli hâle getirir. Unutmayın ki kusursuzluğu aramak zümrütten yapıldığına inanılan Kaf Dağı’nı aramaktan farksızdır.

  • ÜNLÜ İSİMLERİN KALEMİNDEN ÇIKAN MEKTUP KİTAPLAR

    Ünlü kişiliklerin yaşamlarına, zihin dünyalarına, ilişkilerine dair bilgiler edinmek en az yazarların kaleminden çıkan farklı türdeki kitapları okumak kadar keyiflidir. Bu keyfi en üst seviyede yaşatacak araçlardan biri olarak mektup kitapları önerebiliriz. Sevgiliye, kardeşe hatta komşuya yazılmış mektuplardan derlenen bazı kitapları listemizde görebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Yalnız Seni Arıyorum kitabı, Orhan Veli’nin, “’Hiç birine bağlanmadım / Ona bağlandığım kadar / Sade kadın değil, insan… “ dizelerinin muhatabı olan Nahit Fıratlı’ya, 1947-1950 yıllarında yazdığı mektuplardan derlenmiştir. Kitapta mektupların el yazmaları da görülebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Okuyucuya tutkulu bir aşk romanı hissiyatı veren Milena’ya Mektuplar, Franz Kafka’nın gazeteci Milena Jesenská’ya 1920 Nisan’ında yazdığı ilk mektupla başlayıp, hayatını kaybettiği 1924 yılına kadar süren mektuplaşmalardan oluşmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Avusturyalı yazar Stefan Zweig’a ait bu kitap, sanılanın aksine gerçekte yazılan mektuplardan değil, mektup biçiminde yazılmış bir uzun öyküden oluşuyor. Öykü, ünlü roman yazarı R.’nin, kendisine âşık olan bir kadından imzasız bir mektup almasıyla başlıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kitap, Marcel Proust’un, Haussmann Bulvarı No:102’deki evinin üçüncü katında oturan komşusu Madam Williams’a yazdığı mektuplardan oluşuyor. Proust, üçü komşusunun kocasına olmak üzere toplam 26 mektup yazmış ve maruz kaldığı gürültü ile tadilat seslerinden kendi üslubunca yakınmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Psikanaliz biliminin kurucusu ünlü nörolog Freud ile Nobel Ödülü sahibi ünlü fizikçi Einstein arasındaki mektuplaşmalardan oluşan kitapta, iki bilim insanının savaştan kurtulmanın yolları ve barış üzerine analizleri okunabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Hollandalı ressam Vincent van Gogh’un, tam 17 yıl boyunca ve ölümünden iki gün öncesine kadar kardeşi Theo’ya yazdığı mektuplar, ilk olarak Theo’nun eşi Johanna van Gogh-Bonger tarafından derlenerek 1914’te yayımlanmıştır. Bu mektup kitap, yazarın yaşamına ve sanatına dair pek çok bilgi barındırmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Cemal Süreya’nın eşi Zuhal Tekkanat’a yazdığı ve 1972’nin 12-24 Temmuz tarihlerini, yani on üç günü kapsayan mektuplardan oluşmaktadır. Bu günler, Zuhal Hanım’ın ameliyat olmak üzere hastanede yattığı günlere karşılık gelir. Süreya ise mektuplarında ailesine olan duygularına, dışarıda olup bitenlere yer vermiştir.

  • 2024 YILINDA COĞRAFİ İŞARET ALAN YÖRESEL ÜRÜNLERİMİZ

    Coğrafi işaret, belirli bir bölge veya yöreye özgü ürünleri tanımlayan; bu ürünlerin niteliği, ünü veya özellikleriyle özdeşleştiğini belgeleyen önemli bir işarettir. Coğrafi işaretler, yerel ürünlerin uluslararası pazarda tanınmasını sağlayarak marka değerlerini yükseltir. Bu işaretler, yalnızca ekonomik fayda sağlamakla kalmaz; aynı zamanda yerel kültürü ve geleneksel üretim yöntemlerini koruyarak kırsal kalkınmayı destekler ve turizmi canlandırır. Coğrafi işaret tescili nesilden nesile aktarılan bilgi ve becerilerin devamlılığını sağlar, biyolojik çeşitliliğin korunmasına da katkıda bulunur. Yazımızda 2024 yılında Avrupa Birliği’nden coğrafi işaret tescili alan yerel ve millî ürünlerimizi okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Safranbolu Safranı” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en pahalı baharatı olarak bilinen safran, ülkemizde başta Safranbolu olmak üzere çeşitli il ve ilçelerimizde yetiştirilmektedir. Safranbolu’nun kendine özgü mikroklimatik koşulları, bu nadir ve değerli baharatın yetiştirilmesi için mükemmel bir ortam oluşturmaktadır. Safranbolu safranı, 2024 yılında Avrupa Birliği tarafından coğrafi işaret tescili alarak uluslararası alanda tanınmış ve koruma altına alınmıştır. Bu gelişme, safranı Türkiye’nin AB’den coğrafi işaret alan ilk baharatı olarak özel bir konuma taşımıştır. Tescil ürünün kalitesini, orijinalliğini ve bölgeye özgü kimliğini güvence altına alırken, ekonomik değerini de önemli ölçüde artırmıştır.

     

    Gastronomi, tıp ve kozmetik gibi pek çok alanda kullanılan Safranbolu safranı, ekimden hasada kadar büyük bir titizlik ve emek gerektiren zahmetli bir üretim sürecine sahiptir. Bu özellikleriyle hem yerel kültürün bir parçası hem de uluslararası bir değer olarak öne çıkmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Araban Sarımsağı ” title_font_size=”13″]

    Araban sarımsağı, Gaziantep’in Araban ilçesinde yetişen, yüksek aroması ve kendine özgü kokusuyla dikkat çeken bir sarımsak türüdür. Türkiye’deki toplam sarımsak üretiminin %35’ini karşılayan bu ürün, diş yapısının belirginliği ve kabuk özellikleriyle diğer türlerden kolayca ayrılır. Yoğun aroması sayesinde mutfaklarda sıkça tercih edilen Araban sarımsağı, aynı zamanda doğal antibiyotik özellikleriyle sağlık açısından da önemli bir yere sahiptir. 2024 yılında Avrupa Birliği’nden coğrafi işaret tescili alarak Gaziantep’in uluslararası düzeyde tanınan ürünleri arasına giren Araban sarımsağının tescil edilmesinin sebepleri arasında bölgeye özgü yetiştirme teknikleri, iklim ve toprak koşullarının ürüne kattığı eşsiz lezzet ve kalitenin korunması yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bursa Şeftalisi ” title_font_size=”13″]

    2024 yılında da Avrupa Birliği’nden coğrafi işaret tescili alan 24. ürünümüz olan Bursa şeftalisi, tatlı ve sulu yapısıyla yalnızca ülkemizde değil, uluslararası pazarda da büyük ilgi gören bir üründür. Yüksek şeker içeriği, doğal aroması ve yumuşak dokusu sayesinde hem taze tüketimde hem de reçel ve tatlı gibi işlenmiş ürünlerin yapımında sıkça tercih edilir. Lezzeti ve göz alıcı görünümüyle ülkemizin en seçkin tarım ürünlerinden biri olarak öne çıkar. Bu şeftalinin dikkat çekici diğer özellikleri ise kabuğunun ince ve tüylü olmasıdır. Bursa’nın verimli toprakları ve ılıman iklimi, bu şeftalinin yetişmesi için ideal koşulları sunar. Bursa’da yoğun olarak üretilmesi bölgenin şeftaliyle özdeşleşmesine yol açmıştır. Bu nedenle Bursa, ülkemizde “şeftalinin anavatanı” olarak anılmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bingöl Balı” title_font_size=”13″]

    Zengin bitki çeşitliliği sayesinde arıcılık için ideal bir doğal ortam sunan Bingöl’de 1.200’den fazla bitki türü bulunur ve bunların büyük bir kısmı bal üretimi için uygun özelliklere sahiptir. Bu zenginlik, Bingöl balının yüksek kalitede ve saf bir ürün olarak öne çıkmasını sağlar. Bingöl balı, bölgenin eşsiz bitki örtüsünden kaynaklanan kendine has tat, aroma ve kıvamıyla diğer ballardan ayrılır. Yüksek polen içeriği ve doğal şeker dengesi, bu özel balın karakteristik özelliklerini oluşturur.

     

    Bingöl Üniversitesinin öncülüğünde yürütülen uzun soluklu çalışmalar sonucunda Bingöl balı, 2022 yılında Türkiye’de coğrafi işaret aldı. Bu başarı, Avrupa Birliği’ne yapılan başvuruyla uluslararası boyuta taşındı ve 2024 yılında AB coğrafi işaret tescilini kazanarak global düzeyde tanınan bir değer hâline geldi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hüyük Çileği” title_font_size=”13″]

    Konya’nın Hüyük ilçesinde yetiştirilen Hüyük çileği, bölgenin iklim koşulları ve özel toprak yapısı sayesinde kendine özgü aroma kazanmıştır. Parlak kırmızı rengi ve dayanıklılığıyla dikkat çeken Hüyük çileği, yetiştirme tekniği ve bölge topraklarının ağır metallerden arınmış olması sayesinde çevresel kirleticilerden etkilenmez. Su tutma kapasitesi ve drenaj özellikleri oldukça iyi olan, hava geçirgenliği yüksek topraklarda yetişen bu çilek, yaz aylarında nem oranının %60’ın altına düşmemesi sayesinde olgunlaşma döneminde su kaybını minimum düzeyde tutar. Bu doğal koşullar, meyvenin ani olgunlaşma riskini azaltarak sertlik, sululuk ve hafif mayhoş tat gibi özellikler kazanmasını sağlar. Hüyük çileği üretiminde, kimyasal gübre kullanımına mümkün olduğunca yer verilmez; bunun yerine çiftlik gübresi kullanılarak toprağın organik madde açısından zenginleştirilmesi sağlanır. Bu yöntem, çileğin kendine has kalite özelliklerini kazanmasında büyük rol oynar. 2024 yılında Avrupa Birliği tarafından coğrafi işaret tescili alan Hüyük çileği, Türkiye’nin uluslararası düzeyde tanınan 25. coğrafi işaretli ürünü olarak önemli bir başarıya imza atmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Osmaniye Yer Fıstığı ” title_font_size=”13″]

    Osmaniye yer fıstığı, 2003 yılında Türkiye’de coğrafi işaret tescili almasının ardından, 2024 yılında Avrupa Birliği’nden coğrafi işaret tescili kazanarak uluslararası alanda tanınırlık elde etmiştir. Kendine özgü özellikleriyle dikkat çeken bu yer fıstığı, ince kabuğu ve kolay soyulabilir yapısıyla tüketicilere pratik bir kullanım sunar. Yüksek protein ve yağ içeriği sayesinde besleyici bir gıda kaynağı olan Osmaniye yer fıstığı, sağlıklı yağ asitleri içeriğiyle enerji deposu olarak kabul edilir. Türkiye’nin yer fıstığı üretiminde verimlilik açısından lider konumunda olan Osmaniye, dünya ortalamasının iki katından daha yüksek verimlilikle üretim yapmaktadır. Osmaniye yer fıstığı, çerez olarak kavrulmuş hâlde tüketilmesinin yanı sıra fıstık ezmesi yapımında ve yemeklik yağ üretiminde de kullanılır. Üretim sürecinde israf edilmemesi adına, yağı çıkarıldıktan sonra kalan küspesi hayvan yemi olarak değerlendirilir. 2024 yılında AB’den alınan coğrafi işaret tescili, Osmaniye yer fıstığının özgün yetiştirme teknikleriyle belirli bir coğrafyada üretildiğini garanti altına almış, kalitesini ve değerini korumak adına önemli bir adım olmuştur. Bu tescil, Osmaniye tarımına ekonomik olarak büyük katkı sağlarken, ürünün uluslararası pazardaki bilinirliğini ve prestijini de artırmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Söke Pamuğu” title_font_size=”13″]

    Söke pamuğu, Aydın’ın Söke ilçesinde yetişen, 2024 yılında Avrupa Birliği tarafından coğrafi işaret tescili almış ve bu tescili alan ilk pamuk ürünü olarak kayıtlara geçmiştir. Söke’nin kendine özgü iklimi ve verimli toprak yapısı, bölgenin Türkiye’nin kaliteli pamuk üretiminde öncü olmasını sağlamaktadır. Söke pamuğu; ipliklerinin inceliği ve dayanıklılığı, lif uzunluğu, yumuşak dokusu ve yüksek kalitesiyle dikkat çeker. Üretim süreçlerindeki titizlikle birleşen bu özellikleri, Söke pamuğunu uluslararası düzeyde değerli bir ürün hâline getirmiştir. Ekonomik katkıları nedeniyle “beyaz altın” olarak anılan Söke pamuğu, sadece tekstil sektörü için değil, bölgenin tarımsal prestiji açısından da büyük bir önem taşımaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Manisa Mesir Macunu ” title_font_size=”13″]

    Mesir macunu, Osmanlı Dönemi’nde, özellikle 16. yüzyılda Manisa’da ortaya çıkan, geleneksel Türk tıbbında da önemli bir yere sahip köklü bir tatlı macundur. Yavuz Sultan Selim’in eşi ve Kanuni Sultan Süleyman’ın annesi Hafsa Sultan’ın hastalanması üzerine Manisa’da yaptırdığı Sultan Camii Külliyesi’nin darüşşifasında (hastane) hazırlanmıştır. Şifalı bitkilerden hazırlanan bu karışım sayesinde Hafsa Sultan’ın iyileştiği rivayet edilir. İyileşmesinin ardından Hafsa Sultan, bu şifalı karışımın halka dağıtılmasını istemiştir. O tarihten itibaren Mesir Macunu Festivali geleneği başlamış ve her yıl Sultan Camii’nden halka saçılarak dağıtılmıştır. 41 çeşit baharat ve bitkiden oluşan benzersiz bir karışım olan mesir macunu, tatlı kıvamıyla dikkat çeker. Başlıca malzemeleri arasında çörek otu, tarçın, zencefil, yenibahar, kakule, karanfil ve safran gibi doğal bitkiler yer alır. 2012 yılında Mesir Macunu Festivali, UNESCO’nun “İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi”ne dâhil edilmiştir. 2024 yılında ise Avrupa Birliği’nden coğrafi işaret tescili alarak Türkiye’nin bu statüye kavuşan 28. ürünü olmuştur.

  • TÜRKİYE’NİN ORDİNARYÜS PROFESÖRLERİ

    Ordinaryüs, Türk üniversitelerinde 1933’te yürürlüğe giren, 1960’da da kaldırılan akademik bir unvandır. Ordinaryüs derecesi, akademide en az beş yıl profesörlük yapmış, bilimsel çalışmaları ile kendini ispatlamış ve öğretim üyeleri arasından seçilen kürsünün yönetiminde görevlendirilen akademisyenlere verilmektedir. 1960’tan önce ordinaryüs unvanını kazanan kişiler, bu unvanı taşıma hakkına erişmiş oldukları için unvan kaldırıldıktan sonra da kullanmaya devam etmişlerdir. 1960’tan sonra kimseye bu unvan verilmemiştir. Akademide artık karşımıza çıkmasa da halk dilinde de zaman zaman kullanımı görülmektedir ve günlük dilde “herhangi bir meslek ya da sanat dalında ileri derece uzman, üstat” anlamında kullanılmaktadır. Ülkemizin yetiştirdiği çok önemli ordinaryüs profesörler bulunmaktadır ve her biri alanlarında önemli çalışmalara imza atarak uluslararası arenada da takdir toplamıştır. Profesörlerin hocası anlamına da gelen bu unvanı ülkemizde alan son akademisyen Reşat Kaynar olmuştur. Yazımızda ülkemizin altı ordinaryüs profesörünü ve bilime katkılarını okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Sadece ülkemizin değil tüm dünyanın saydığı ve sevdiği seçkin bir bilim insanı olan Halil İbrahim İnalcık, bir asırlık ömrüne sayısız başarı sığdırmış, ülkemizin dünyaya kazandırdığı en önemli bilim insanlarından biridir. Ülkemizde modern tarih biliminin kurucusu olan Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu’nun 624 sene süren yönetimi boyunca tuttuğu arşiv kayıtlarını titizlikle inceleyip deşifre ederek koskoca bir imparatorluğun geçmişine ışık tutmuş ve bu ışık dünya tarihinin yazılmasındaki çalışmaların önemli bir parçası olmuştur. Tarih profesörü olarak çalışmalarını dünyanın en önemli üniversitelerinde sürdüren, ülkemize olduğu kadar tüm dünyaya büyük bir ilim mirası bırakan Halil İnalcık, bir asır süren yaşamına sığdırdığı başarıları ile dünyayı değiştiren başarılara imza atmıştır. 2016’da hayata veda eden İnalcık’ın ordinaryüs derecesinin yanı sıra tarihçilerin şeyhi anlamına gelen “Şeyh’ül Müverrihin” olarak tüm dünyada anılmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1910 doğumlu, Türk matematikçi ve bilim insanı Cahit Arf, cebir konularında çalışmaları ile dünyaca ün kazanmış bir akademisyendir. “Arf değişmezi, Arf halkaları, Arf sabiti” gibi literatüre kendi ismiyle geçen, önemli bilimsel çalışmaları bulunan Arf’ın portresi 10 Türk lirasının üzerine de basılmıştır. TUBİTAK Bilim Kolu Başkanlığı yapan ve bu kurumun kurulmasında önemli çalışmaları bulunan; yurt içi ve yurt dışındaki birçok akademik ve bilimsel kurumdan ödül alan Arf’in, İstanbul Teknik Üniversitesi, ODTÜ ve Karadeniz Teknik Üniversitesinden “Onur Doktorası” bulunmaktadır. “Matematik esas olarak sabır olayıdır. Ezberleyerek değil, keşfederek anlamak gerekir.” açıklamasıyla mesleğine ve bilime olan tutkusunu beyan eden Arf, Kaliforniya Üniversitesinde konuk öğretim üyesi olarak görevlendirilmiş, Kanada ve Amerika’daki saygın üniversitelerden kürsü teklif edilmiş ancak kendisi ülkesine hizmet etmek amacıyla akademik çalışmalarını Türkiye’de sürdürme kararı almıştır. Cahit Arf, 1997’de hayata veda etmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1884 doğumlu Mazhar Osman Usman, ülkemizin ilk modern ruh sağlığı hastanesini kuran, ruh ve sinir hastalıkları hekimidir. 1904’te “Askeri Tıbbiye” okulunu yüzbaşı derecesi ile bitiren ve doktor unvanını alan Usman, Almanya’da modern psikiyatrinin en önemli isimlerinden olan; Alzheimer, Ziehen ve Kraepelin gibi saygın akademisyenlerle çalışmıştır. Gülhane ve Haseki Hastanelerinin Ruh ve Sinir Hastalıkları biriminde çalışan Usman, Bakırköy’de terk edilmiş olan Reşadiye Kışlasının bulunduğu araziyi devletten talep etmiş; Mustafa Kemal Atatürk’ün onayı ile 1927’de Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesini kurmuştur. Uzun süre bu kurumda başhekimlik görevinde bulunan Usman, 1941’de görevinden emekli olmuş ve vefat ettiği 1951 yılına kadar akademide öğretim üyesi olarak genç hekimlerin yetiştirilmesine önemli katkılar sağlamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1899 doğumlu İhsan Şükrü Aksel, o dönem Darülfünun Üniversitesi olarak anılan İstanbul Tıp Fakültesinden mezun olmuştur. Münih ve Hamburg’da, Prof. Kraepelin, Prof. Spielmeyer, Prof. Weygand ve Prof. Jakob gibi önemli isimlerle çalışan Aksel, 1925’te Türkiye’ye dönerek o dönem Emraz-ı Akliye ve Asabiye Hastanesi olarak anılan Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesine şef doktor olarak atanmış ve bu hastanenin nöropatoloji laboratuvarını kurmuştur. 1951’de ordinaryüs unvanını alan Aksel, ilerleyen yıllarda İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanlığı görevini üstlenmiştir. Sağlık alanında yaptığı çalışmalarla ülkemiz adına önemli kazanımlar sağlayan Aksel, Çapa Üniversitesinin psikiyatri kliniğinin kurulmasına da öncülük etmiştir. 1958’de Çocuk Psikiyatri Enstitüsünü kuran ve saygın bir bilim insanı olan Aksel, 1987’de hayata veda etmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1949 doğumlu Ahmet Nihat Berker, kuramsal fizik profesörüdür. Robert Kolejinden mezun olduktan sonra ABD’deki Massachusetts Teknoloji Enstitüsüne kabul edilen Berker, buradan hem fizik hem kimya bölümünden mezun olmuştur. 1977’de Illinois Üniversitesinden doktora unvanı alan Berker, ilerleyen yıllarda gösterdiği üstün başarı neticesinde Massachusetts Teknoloji Enstitüsünden fizik profesörlüğü unvanını almıştır. 90’lı yıllarda Türkiye’ye dönen Berker, çalışmalarına İstanbul Teknik Üniversitesinde devam etmiş, bu kurumun dekanı olmuştur. 2004’te Massachusetts Teknoloji Enstitüsünden ordinaryüs profesör unvanı alan Berker, Almanya’nın en prestijli bilim ödüllerinden biri olan Humboldt Ödülü’nün de sahibi olmuştur. Ahmet Nihat Berker’in bilime katkıları devam etmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1957’de dünyaya gelen İvet Bahar, Ahmet Nihat Berker gibi ordinaryüs unvanını yurt dışından alan önemli bir biyologdur. Boğaziçi Üniversitesinde lisans ve yüksek lisans eğitimini tamamlayan Bahar, İstanbul Teknik Üniversitesinde doktorasını tamamlamış, ardından da UNESCO bursu ile Pittsburgh Üniversitesinde akademik çalışmalarına devam etmiştir. Halen Pittsburgh Üniversitesinde ordinaryüs profesör olarak görevine devam eden İvet Bahar, 2020’de ABD Ulusal Bilimler Akademisine seçilmiş ve bu unvanı elde eden ilk Türk bilim insanı olmuştur.

  • BALAT’TAKİ DEMİR KİLİSE: SVETİ STEFAN

    İstanbul’un önemli tarihi yapılarından biri olan Sveti Stefan Kilisesi konumu ve mimarisiyle şehrin en özel yapılarından biridir. Haliç tarafına yolunuz düştüğünde ziyaret edebileceğiniz yapıyı aşağıdaki bilgiler eşliğinde gezmenizi tavsiye ederiz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Fatih ilçesinde, Fener ile Balat semtleri arasında konumlanan Sveti Stefan Kilisesi’nin, beyaz hâkimiyetindeki mimarisiyle Haliç kıyısına zarafet katan bir yapı olduğunu söyleyebiliriz. Yedi yıl süren bir restorasyon geçiren ve 2018 yılında tekrar ziyarete açılan bu yapı halk arasında “Demir Kilise” olarak biliniyor. Bunun nedenine geçmeden önce biraz tarihçesinden söz edelim. Yapının hikâyesi, Osmanlı’da görev yapan Bulgar devlet adamı Stefan Bogoridi’nin bağışladığı bir arazi üzerindeki ahşap binanın kiliseye çevrilmesiyle başlıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Bu ilk mabet, 9 Ekim 1849’da Slavca bir ayinle hizmete açılıyor ve adına, Stefan Bogoridi’nin anısına Sveti Stefan, yani Aziz Stefan deniliyor. Ahşap kilisenin yıkılıp yerine yenisinin yapılmasıyla ilgili iki rivayet bulunmakta. İlki ahşap yapının yangında zarar görmesi ve yerine yeni bir kilise yapılmasının şart olması. İkincisi ise Bulgarların Fener Rum Patrikhanesi’nden bağımsız bir kilise kurmak istemeleri ve Osmanlı Devleti’nden büyük bir kilise yapmak için izin almaları.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kilisenin dış cephesinden merdivenlerine, çan kulesinden pencere kenarlarına dört bir yanı demirden yapılıyor. Bunun için tam 500 ton demir dökülüyor. Kilise önce Viyana’da faaliyet gösteren Rudolf von Wagner firmasının bahçesinde kuruluyor ve sonrasında sökülerek Tuna ve Boğazlar üzerinden gemilerle İstanbul’a getiriliyor. İstanbul’da, Haliç kenarındaki adresinde tekrar birleştirilen parçalar, 1898 yılında Ekzarh Yosif tarafından kutsanarak ibadete açılıyor. Tüm dünyada sadece birkaç adet olan demir kiliselerden diğerleri zamanla yok olunca, Sveti Stefan Kilisesi dünyadaki tek demir kilise olarak varlığını sürdürmeye devam ediyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Dış süslemeleriyle dikkat çeken ve mihrabı Haliç tarafına bakan kilisenin giriş kapısının üzerinde yer alan çan kulesinin yüksekliği 40 metredir. Bu arada üç kubbesi ile altı adet çanı ise Rusya’nın Yaroslavl şehrinde dökülmüştür. 300 kişilik kapasitesi olan dini yapı, 124 yıllık geçmişiyle aynı zamanda dünyanın ilk prefabrik yapılarından biri olma özelliğine de sahip.