Kategori: Kültür/Sanat

  • KÜÇÜK PRENS’İN İLHAM DOLU MACERASINDAN ALINTILAR

    KÜÇÜK PRENS’İN İLHAM DOLU MACERASINDAN ALINTILAR

    Orijinal adı Petit Prince, Fransız yazarının ismi ise Antoine de Saint-Exupéry… Yazarın bir otel odasında kaleme aldığı, hikâyesini çizimlerle desteklediği, ilk kez 1943 yılında iki dilde yayımlanan bir çocuk kitabı… Uçağı bozulduğu için Sahra Çölü’ne iniş yapan bir pilotun Küçük Prens’le karşılaşması, B612 asteroidinde tek başına yaşayan ve yetiştirdiği güle daha iyi nasıl bakabileceğini araştırmak için diğer gezegenlere yolculuğa çıkan Küçük Prens’in yaşadıklarını anlattığı naif mi naif bir hikâye… Çocuk kitabı olarak yola çıksa da derinliği nedeniyle yetişkinlerin de sırt çeviremediği, kendisi de pilot olan Exupéry’nin eşinden, içinde yaşadığı dönemden, yani gerçek dünyadan ilham aldığı özel bir kurgu… Ve günümüze kadar 12 sinema filmine uyarlanmış, 210 dile çevrilmiş, heykelleri dikilmiş, bir gök taşına ismi verilmiş Küçük Prens’ten tadımlık alıntılar…

  • 2024 YILINDA KÜLTÜR VE YAŞAM’DA NELER OLDU?

    Bir yılı daha geride bırakmanın heyecanını yaşıyoruz! 2024 boyunca sizlerle birlikte öğrenmenin, keşfetmenin ve keyifli içeriklerle buluşmanın mutluluğunu paylaştık. Farklı konulara değindiğimiz yazılar ve ilgi çekici bilgilerle sizi hem şaşırtmayı hem de ilham vermeyi hedefledik. Şimdi, 2025’e adım atmadan önce, 2024’te sizlerle buluşturduğumuz en dikkat çekici içeriklere bir kez daha göz atmak için birlikte bir yolculuğa çıkalım!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Millî Uzay Programı’nın ilk ayağı olan “İlk İnsanlı Uzay Misyonu” kapsamında Uluslararası Uzay İstasyonuna (ISS) gönderilen ilk Türk astronot Alper Gezeravcı’nın yolculuğu ülkemize büyük bir heyecan yaşattı. 19 Ocak’ta gerçekleşen fırlatmanın ardından ISS’de 14 gün boyunca kalan Gezeravcı, kanser araştırmalarından bağışıklık hücrelerine; biyoloji, tıp ve genetik gibi alanlarda literatüre katkı sağlayacak 13 farklı bilimsel deneyi başarıyla gerçekleştirdi. Bu tarihi uzay yolculuğu hakkında daha fazla bilgi için linki tıklayın.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Günümüzde tüm dünyada trend hâline gelen etik üretim, geri dönüşüm, sıfır atık, kadın emeği, sürdürülebilirlik ve doğal malzemeler gibi yaklaşımlar, aslında yüzlerce yıldır Anadolu’daki üretim kültüründe yer alıyor. Nesilden nesile aktarılan, el işçiliği ile şekillenen ve ustaların maharetli ellerinde hayat bulan bu kültürel miras niteliğindeki ürünler ve üretim teknikleri, geçmişin değerlerini günümüze taşıyor. Anadolu’nun zengin üretim geleneğinin en güzel örneklerini keşfetmek için tıklayın.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    M.Ö. 2600’lü yıllarda kozadan çekilip kumaş olarak dokunmaya başlanan ipek, bir zamanlar altından daha değerli olarak kabul ediliyordu. Çin’den Avrupa’ya uzanan antik ticaret yolu “İpek Yolu”na adını veren bu kumaş, yalnızca tekstil tarihinin değil, aynı zamanda kültürel ve ekonomik gelişimin de önemli bir parçası olmayı sürdürüyor. Doğanın sunduğu en zarif hediyelerden biri olan ipeğin, kozadan başlayıp kumaşa dönüştüğü muhteşem serüvenini linki tıklayarak okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Asya ile Avrupa kıtalarının buluşma noktasında yer alan, Roma, Bizans ve Osmanlı İmparatorluklarına ev sahipliği yapmış İstanbul, adaları, mimarisi ve doğal güzellikleriyle asırlardır bir ticaret ve kültür merkezi olmayı sürdürüyor. Bu büyüleyici şehrin sanatçılar üzerinde bıraktığı derin etki, sayısız sanat eserine ilham kaynağı olmuştur. 1700’lü yılların sonundan itibaren ülkemizi ziyaret eden 10 yabancı ressamın fırçasından yansıyan eski İstanbul manzaralarını linki tıklayarak inceleyebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Camaltı resim sanatı, binlerce yıllık geçmişe sahip zengin desenleri, incelikli işçiliği ve estetik güzelliğiyle kültürel mirasımızın yaşayan değerlerinden biridir. Halk ressamlarının, toplumun kültürü ve gelenekleri doğrultusunda inançlarını ve duygularını ifade ettiği bu özel sanat dalı, geçmişle günümüz arasında bir köprü niteliği taşır. Camaltı resim sanatı hakkında daha detaylı bilgiler için tıklayın.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    İlk örneklerine M.Ö. 3500’lü yıllarda Antik Mısır’da rastlanan güneş saatleri, üzerlerindeki çizgiler ve işaretlerle güneşin gökyüzündeki hareketine göre gölge uzunluğunu ve konumunu gösterir. Orta Çağ’da, İslam dünyasında astronomi ve matematik alanındaki gelişmelerle daha da ileri taşınan bu saatler, özellikle cami avlularında namaz vakitlerini belirlemek için kullanılmıştır. Günümüzde, güneş saatleri tarihî ve kültürel miras olarak korunmakta ve insanlığın doğayla olan bağlantısını, bilimsel ilerlemenin kökenlerini göstermesi bakımından büyük önem taşımaktadır. İstanbul’daki güneş saatlerinin dikkat çeken örnekleri bu linkte.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Sürdürülebilirlik, modern dünyanın en önemli konularından biri hâline gelmiş durumda. Çevre, ekonomi ve toplum alanlarını ilgilendiren pek çok mesele, sürdürülebilir çözümler geliştirmemizi zorunlu kılıyor. Doğal kaynakların korunmasından döngüsel ekonomiye, karbon ayak izinin azaltılmasından sıfır atık politikalarına kadar uzanan bu geniş kavramlar, daha yeşil ve yaşanabilir bir dünya için atılması gereken adımları anlamamıza yardımcı oluyor. Bu yazımızda, sürdürülebilirliğin farklı alanlarda nasıl uygulandığını ve bu prensipleri kendi yaşamımıza nasıl entegre edebileceğimizi öğrenmemizi sağlayan 10 önemli terime yer verdik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Moleküler gastronomi, yiyeceklerin kimyasal ve fiziksel süreçlerini bilimsel bir perspektifle inceleyen yenilikçi bir disiplindir. Sadece pişirme teknikleriyle sınırlı kalmayıp, yiyeceklerin bilimsel yapısına derinlemesine bir yolculuk sunan bu mutfak anlayışı, 1988 yılında Fransız fizikokimyacı Hervé This ve fizikçi Nicholas Kurti’nin öncülüğünde yükselen bir trend hâline geldi. Geleneksel pişirme yöntemlerinin sınırlarını aşan şeflerin ilham kaynağı olan moleküler gastronominin detaylarını keşfetmek için yazımıza göz atın!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    En eski seyahat yöntemlerinden biri olan yürüyüş, doğayla bütünleştiğimizi sağlayan, adımlarımızla şehrin karmaşasından uzaklaştığımız en sakin ve huzurlu aktivitelerden biridir. Dağ zirvelerine tırmanırken, derin vadilere inerken ya da okyanusun huzur veren dalgalarıyla çevrili sahil yollarında yürürken keşfedilen rotalar, yalnızca kilometrelerden ibaret değildir. Her bir rota, tarihin, kültürün ve doğanın iç içe geçtiği eşsiz bir hikâye sunar. Dünyanın en gözde yürüyüş rotalarını bu linkte keşfedebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”10#” title_font_size=”13″]

    Deniz yaşamının büyük bir bölümüne ev sahipliği yapan ve biyoçeşitliliğe önemli katkılar sunan mercanlar, pek çok türe sahiptir. Deniz ekosisteminin sürdürülebilirliği ve sağlığı için kritik öneme sahip bu canlıların yaşam alanı olan resifler, iklim değişikliği, kirlilik ve aşırı avlanma gibi tehditlerle karşı karşıyadır. Ancak, mercan resiflerinin korunması ve sürdürülebilirlik hedefiyle gerçekleştirilen projeler, gelecek için umut verici. Mercanlar hakkındaki bilgiler ve ülkemizde uygulanan “mercan fidanlığı” projesini okumak için tıklayın.

  • 8 Maddede Safranbolu ve Ünlü Safranbolu Evlerinin Mimari Özellikleri

    8 Maddede Safranbolu ve Ünlü Safranbolu Evlerinin Mimari Özellikleri

    Tarihimizin ve geleneksel kültürümüzün önemli kentleri arasında yer alan Safranbolu, Karabük şehrimizin gezilip görülmesi gereken turistik bölgelerinden biridir. Karadeniz’in 90 km güneyinde yer alan şehir, 18. ve 19. yüzyıl Osmanlı kent mimarinin günümüze kadar korunmuş en doğru örneklerinden… Bizler de tarihiyle Safranbolu’yu ve bünyesinde barındırdığı değerleri sizler için 8 maddelik listede bir araya getirdik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1# ” title_font_size=”13″]

    Anadolu’nun kuzeybatı yönünde bulunan kent, geçmiş tarihlerde ‘‘Paphlogonia’’ olarak isimlendirilmiş bölgededir. 1200’ü aşkın tarihi eseri yapısında bulunduran Safranbolu, ismini, o bölgede yetişen ve nadir bulunan safran bitkisinden almıştır. Şehrin tarihine baktığımızda ise Osmanlı’nın da içinde bulunduğu birçok uygarlığa ev sahipliği yaptığını görürüz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Görkemli evleriyle bilinen Safranbolu’da kentsel yerleşimin başlangıcı kesin olarak bilinmez ancak şehrin tarihi M.Ö. 3000 yıllarına kadar uzanır. Çeşitli uygarlıklar arasında el değiştiren bu tarihi yer, 1196’da Selçuklu Sultanı II. Kılıçarslan’ın oğlu Muhittin Mesut Şah tarafından alınmış ve Türklerin egemenliği altına geçmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Tarihi kadar zengin bir mutfağa da sahip olan Safranbolu’nun, yerli ve yabancı çoğu kimsenin aklında tatlılarıyla da yer ettiğini söyleyebiliriz. Glikoz oranının az olması ve genzi yakmamasıyla bilinen lokumları arasında adını ‘‘safran’’dan alan Safranbolu lokumu ve özenle yapılan çifte kavrulmuş, özellikle Japon ziyaretçiler tarafından oldukça sevilen türlerden.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Osmanlı mimarisini yansıtan ‘‘Safranbolu evleri’’, Türk kent kültürünü günümüzde de yaşatmaya devam eden başlıca yapılardan. Bu sayede, ‘‘Korumanın Başkenti’’ unvanına sahip olan kentte 2000’i aşkın Türk evi bulunur ve bu evlerin özellikleri oldukça ilgi çekicidir. Sokakları Arnavut kaldırımıyla kaplı evler çoğunlukla dini yapılara, kamu binalarına veya tarihi eserlere dönük vaziyette bulunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Kendine has mimarisiyle dikkat çeken evler 2 veya 3 kattan oluşmuş, yapımında da ahşap, taş, kerpiç ve alaturka kiremitler kullanılmıştır. Birbirlerinin güneşini engellemeyecek şekilde tasarlanan evlerin camları komşu evin camına bakmaz. Zemin katı ise erzaklar ve ev halkının beslediği hayvanlar için kullanılır, aynı zamanda toplanan odunların daha sonra yakılabilmesi için depolandıkları alanlar da vardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    İslam kültürüne uygun ev yaşantısı sonucunda evlerde haremlik-selamlık bölümleri de bulunur. Dar ama sayıca fazla olan pencerelerde bulunan ahşap korkuluklar evin içinin dışarıdan görünmemesini fakat içeriden dışarının görünebilmesini sağlar. Kalabalık aile yapısından dolayı evlerin tümü oldukça büyüktür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Safranbolu evlerinde ortak kullanım alanı olarak bilinen sofanın merkezinde büyükçe bir havuz da vardır. Bu havuzun bulunduğu odada edilen uzunca sohbetler su sesi sayesinde diğer odadakiler tarafından duyulmazmış. Ayrıca bu evlerde mutfak ile genelde erkeklerin buluştuğu oda yan yana olup mutfaktan salon tarafına doğru da dönen bir dolap mevcutmuş ve burada pişirilen yemekler bu dolap vasıtasıyla diğer bölüme ulaştırılırmış.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Bugün, ülkemizde korunması esas kılınan neredeyse 50 bine yakın kültürel ve doğal güzellik mevcut. Bunlardan yaklaşık 1500 tanesi Safranbolu’dadır ve kent tarihinden bu yana toplumumuzun sosyal değerlerini en iyi taşıyan yörelerimizden biri olmuştur. 17 Aralık 1994 senesinde de ‘‘Dünya Miras Listesi’’ne alınarak bizi gururlandırmıştır.

  • Türk ve Japon Kültürleri Arasındaki 8 Benzerlik

    Türk ve Japon Kültürleri Arasındaki 8 Benzerlik

    2

    Türkiye ve Japonya arasında tam tamına 4321 km mesafe var. Bu uzaklıktaki iki toplumun birbirine bu kadar benzeyen kültürel unsurlar taşıması gerçekten dikkat çekici. Ve öteden beri iki ülke de Türk-Japon halkları arasında dostluk köprüleri kuracak girişimlerde bulunma gayretindeler. Bunun ülkemiz tarafındaki en güzel örneği hâlihazırda keyifle soluklandığımız Japon bahçeleridir. Biz de benzerlikler konusuna bir bakalım dedik ve bulduklarımızı 8 maddede sizin için listeledik!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Çay seremonileri benzerdir. Hatta ikram edilen çayı geri çevirmek iki toplumda da kalp kırar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    wedding

    Düğün günü gelin ve damadın özellikle parklarda fotoğraf çektirmesi adettendir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İki toplumda aynı oranda kiloya dönüşmese de mantı da ortak bir değerdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    Kestane kadar, sokaktaki tatlı dilli kestane satıcıları da benzerdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    Bağdaş kurmak bize özgü olsa da iki toplum da yer sofrasında yemek yer.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    İkisi de evde terlik çıkarır, ama onların da anneleri terlik fırlatır mı bilmiyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    japan family

    Aile, iki toplumun da temel direğidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Ve iki toplumun geleneğinde de kaybedilen yakınları anmak için ritüeller düzenlemek vardır.

  • ÇAĞDAŞ TÜRK RESİM SANATININ ÖNCÜ KADIN RESSAMLARI

    20. yüzyıl başlarında çağdaş resim sanatının gelişmesinde öncülük eden kadın ressamlarımız sadece ülkemize değil, dünyanın kültürel mirasına değerli eserler bıraktı. Yetenek, başarı ve azimleriyle gelecek nesillere örnek olan, kendilerinden sonra gelen genç sanatçılara ilham veren ve ülkemizdeki sanat ortamının gelişmesine önemli katkılar sağlayan çağdaş kadın ressamlarımızı yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1880’de Selanik’te dünyaya gelen Ayşe Celile Hikmet, aynı zamanda ünlü şairimiz Nazım Hikmet’in annesidir. Sultan Abdülhamit’in yaveri olan babasının görev yaptığı dönem, saray ressamı olan İtalyalı sanatçı Fausto Zonaro’dan resim dersleri alır. Portreler, çiçekler ve hamam geleneklerini tasvir ettiği resimleri ile imparatorluk ile cumhuriyet arasında sanat köprüsü kuran Türk resim sanatının en önemli ilk kadın ressamlarından Celile Hanım, ilk eşi Hikmet Bey’den ayrılmak üzere olduğu sırada tanıştığı ünlü şairimiz Yahya Kemal Beyatlı ile büyük bir aşk yaşar. Beraberlikleri bittiğinde Paris’e yerleşerek resim çalışmalarına burada devam eden Celile Hanım, İstanbul’a döndükten sonra karma sergilere katılır, kişisel sergiler açar, dönemin en üretken sanatçıları arasında yer alır. Son yıllarında görme yetisini kaybeden sanatçı, 1956’da Ankara’da vefat eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İlk kadın ressamlarımızdan olan Mihri Müşfik Hanım’ın babası ülkemizdeki ilk tıp fakültesinin ünlü hocalarından Dr. Mehmet Rasim’dir. 1886’da doğan Mihri Hanım, yaptığı resimleri Sultan II. Abdülhamit’e gösterir ve yeteneğinden etkilenen Sultan, henüz 10’lu yaşlarının başındaki Mihri Hanım’a saray ressamı Fausto Zonaro’dan resim dersi almasına olanak tanır. İlerleyen yıllarda eğitim hayatına devam etmek ister ancak o dönem, ülkenin güzel sanatlar eğitimi veren tek okulu kız öğrenci almamaktadır. Eğitimi için, 1903’te, 17 yaşında tek başına İstanbul’dan ayrılıp Roma’ya ve daha sonra da Paris’e gider. Portre ve gravür ağırlıklı resimler yapar, çağdaş resim akımlarını yakından takip eder, kübizm ve dışavurumcu akımdan etkilenir. Fransa’dan güzel sanatlar okulunda görev almak için yurda dönen Mihri Müşfik Hanım, ülkemizde sanat eğitimi veren kurumların açılmasına öncülük eder ve bu kurumlarda eğitimler verir. Atatürk, ABD Başkanı Franklin Delano Roosevelt ve Amerikalı mucit Edison gibi önemli isimlerin portrelerini çizer. Eserlerinin çoğu kaybolsa da Türkiye’de 32, İtalya’da 36, Fransa’da 23 ve Amerika’da 60’ı aşkın olmak üzere 150 dolayında eseri kayıt altına alınır. 1954’te vefat eden sanatçının “Çingene” tablosu Fransa’nın en ünlü sanat müzesi olan Louvre’da sergilenmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1890’da İstanbul’da dünyaya gelen Müfide Kadri Hanım, Türk arkeolog ve ressam Osman Hamdi Bey ile Sanayi-i Nefise Mektebi hocası İtalyan ressam Salvatore Valeri’den resim dersleri alır. Natürmort tabloları ve manzara resimleriyle tanınan Müfide Hanım’ın, 21 yaşında, o sıralarda İtalya kökenli bir cemiyete ait olan Beyoğlu’ndaki sanat galerisinde üç yağlı tablosu ve bir pastel boya eseri sergilenir. Eserleri çok beğenilir, tablolarından biri Münih’te bir sergiye gönderilir ve burada altın madalya kazanır. Bu başarı onu, Osmanlı İmparatorluğu döneminde yurt dışındaki bir sergide yer alan ve ödül kazanan ilk kadın sanatçımız yapar. Aynı zamanda Osmanlı’daki ilk profesyonel Müslüman kadın resim öğretmeni de olan Müfide Hanım, çok yönlü bir sanatçıdır ve müzikle de ilgilidir. Sözleri Selahattin Bey’e ait olan “Tenan-i Şebap” adında ünlü bestesi bulunan sanatçının “Mesirede Ud Çalan Kadınlar” tablosundaki ud çalan kadın kendisidir. 1912’de çok genç yaşta yakalandığı tüberküloz hastalığından dolayı vefat eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1904’te İstanbul’da dünyaya gelen Sabiha Rüştü Bozcalı, 5 yaşında başladığı resim eğitimine 15 yaşında Berlin’de devam eder. Hem Doğu’yu hem Batı’yı yakından gözlemleme fırsatı bulan Sabiha Hanım, Paris’te Sultan Abdülhamid döneminde İstanbul’u ziyaret eden ünlü sanatçı Paul Victor Jules Signac atölyesinde üç sene resim eğitimi alır. Münih ve Roma da dahil olmak üzere dönemin sanat akımlarını yakından gözlemler, ünlü ressamların atölyelerinde resim ve desen dersleri alarak tekniğini ilerletir. Manzara, natürmort ve portre tarzındaki eserlerinin yanı sıra yağlı boya, sulu boya, pastel ve kara kalem çalışmaları ile yeteneğini ortaya koyan sanatçı, İstanbul Ansiklopedisi başta olmak üzere çeşitli kitaplar ve ulusal gazetelerde desen ve resimler çizer; kendi özgün stilini başarıyla yansıtır. Sabiha Rüştü Bozcalı’nın diğer bir özelliği ise ülkemizdeki ilk kadın illüstratörlerden olmasıdır. Ayrıca “endüstriyel üretim”in resmini yapan ilk sanatçıdır. Sabiha Hanım 1998’de İstanbul’da vefat eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1905’te İstanbul’da doğan Hale Asaf, Mihri Müşfik Hanım’ın yeğenidir. Asker ve doktor kökenli bir aileden gelen Hale Hanım, sağlık sorunları nedeniyle ilköğrenimi evde özel olarak, ortaöğrenimini bir Fransız lisesinde tamamlar. İngilizce, Rumca ve Fransızca bilen sanatçı, 14 yaşında anne ve babası ile birlikte Roma’ya, teyzesi Mihri Müşfik Hanım’ın yanına giderek ilk resim derslerini alır, burada İtalyanca öğrenir. Ardından dönemin sanat merkezi Paris’e gider ancak eğitimi için Berlin’i seçer ve Güzel Sanatlar Akademisine kaydolur. Berlin’de yaptığı portreler ünlü sanat dergilerinde yayımlanır ve sanat çevresinde tanınmasına yol açar. 1924’te yurda dönen sanatçı, ünlü ressamlarımız Feyhaman Duran ile İbrahim Çallı’dan dersler almaya devam eder. 1925’te sanat bursu sınavını kazanmasıyla Avrupa’da eğitime gönderilen ilk kadın sanatçımız olur. Almanya’da sanat çalışmalarına ve eğitimine devam eden Hale Hanım, bir süre de Fransa’da yaşadıktan sonra 1928’de Paris’te nişanlandığı seramik sanatçısı İsmail Hakkı Oygar ile yurda döner. Bursa Kız Öğretmen Okulunda hem resim hem Fransızca dersler verir. 1929’da “Müstakil Ressamlar ve Heykeltıraşlar Birliği”nin kurucuları arasında yer alan Hale Asaf, böylelikle ilk kadın kurucu ünvanına da sahip olur. Çocukluk hastalığı nükseden sanatçı, 33 yaşında hayata veda eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1907’de İstanbul’da doğan Maide Arel, ilk ve ortaöğrenimini tamamladıktan sonra Güzel Sanatlar Akademisine girerek resim dersleri alır ve 1930’da mezun olur. 1935’te evlenir; resim öğretmeni eşinin görevi gereği Erzincan’a giden Maide Arel, burada Fransızca ve müzik öğretmenliği yapar. 1948’de düzenlenen bir yarışmada resmiyle ikincilik ödülü kazanır. Takip eden yıllarda Paris’te çeşitli sanatçıların atölyelerinde sanatını ve tekniğini geliştirmek için eğitim almaya devam eder. İlk kişisel sergisini Paris dönüşü 1951’de İstanbul’da açan sanatçı, ayrıca Paris’te düzenlenen “Kadın Ressamlar Sergisi” ile Edinburgh Festivali’ndeki karma sergilere katılır. Eşi Şemsi Arel ile Hatay’a giderek TBMM için bu ili tasvir eden tablolar yaptıktan sonra 1959’da yurt dışındaki kişisel sergisini Paris’te eşi Şemsi Arel ile birlikte açar. Türkiye’de kadın sanatçılar arasında kübizm akımından etkilenen ve çizimlerinde geometrik soyutlamayı başarıyla uygulayan Maide Hanım, yöresel motifleri bu tekniklerde harmanlayan öncü bir isimdir. 1997’de İstanbul’da vefat eder.

  • EL SANATLARI: EN ESTETİK GELENEKLERİMİZ

    EL SANATLARI: EN ESTETİK GELENEKLERİMİZ

    Teknoloji pek çok alanda hayatımızı kolaylaştırırken ne yazık ki yeryüzündeki birçok el sanatının da yerini aldı. Ustadan çırağa aktarılan meslekler, üstünde sanatçısının imzasını taşıyan el emeği göz nuru ürünler artık çok az, ama bir o kadar da kıymetli. Bu listede, bir kısmı hala yaşayan ve ilgi gören, bir kısmının yaşaması için çaba gösterilen geleneksel el sanatlarımızdan 8 tanesini görebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    İlk örneklerine Eski Mısır’da rastladığımız minyatürlere Osmanlı’da “nakş” denmekteydi. Günümüzde bir resim sanatı olarak da tanımlanabilen minyatürün, resimden ayrı değerlendirilmesinin en önemli nedenlerinden biri minyatürde perspektif kavramının yer almayışıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Arapça harflerin özel kalemler aracılığı ile estetik bir bakış açısıyla yazılmasına hat sanatı denmektedir. “Hüsn-i hat” olarak da isimlendirilen el sanatını ustalıkla uygulayanlara “hattat” ismi verilir ve hattatlık genellikle ustadan çırağa geçen bir yetenektir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kelime kökeni Arapça olan tezhip “altınlamak” anlamına gelmekte ve genel olarak kitap bezeme sanatını ifade etmektedir. Çoğunlukla geometrik desenler etrafında şekillenen bu geleneksel el sanatı için, hat sanatının süsleyicisi olduğu da söylenebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kitreyle yoğunlaştırılan su, bu su üstünde özel fırçalar ve özel boyalarla oluşturulan desenler, son olarak oluşturulan desenin kâğıda aktarılması ebru sanatının mahiyetini özetlemektedir. Kimi kaynaklara göre ebru sanatı Buhara kentinde doğmuş ve İran yoluyla Osmanlı’ya geçmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Pişmiş kilden elde edilen bir objenin yüzeyini bitkisel motifler, geometrik desenler veya yazılarla bezeyip renkli sırlarla kapladıktan sonra tekrar fırına verilme işine çinicilik denmektedir. Gelişkin bir estetik algı ve çizim yeteneği gerektiren çinicilik önemli el sanatlarından biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Ahşap oymacılığının ham maddesi ağaçtır. Ağacın üstüne çizilen şekiller, mesleğe özel kesici aletler yardımıyla ağacın içine kadar işlenir. Böylece görsel, ahşap üstündeki bir çizim olmaktan çıkar ve ahşabın kendisine dönüşür. Selçuklular döneminde ahşap oymacılığının en iyi örnekleri verilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Keçe, koyun tüyü ve keçi kılından elde edilen dokusuz ama sıkıştırılmış tekstil ürününe verilen isimdir. Türkler halı, çadır, çorap, terlik gibi farklı alanlarda kullandıkları keçe üzerine desenler uygulayarak bir el sanatı haline getirmişler ve bu sanatı Orta Asya’dan Anadolu’ya taşımışlardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Anadolu’da yapılan en eski çömlek örnekleri MÖ 7000 yılına kadar gitmektedir. Bu eski el sanatında esas olan, şekillendirilen killi toprağın fırında pişirilmesi ve çeşitli gereçler elde edilmesidir. Günümüzde de çömlekçilik hala eski tekniklere dayanarak uygulanmaktadır.

  • DUYGU YÜKLÜ KISA ŞİİRLERİ İLE ÖZDEMİR ASAF

    DUYGU YÜKLÜ KISA ŞİİRLERİ İLE ÖZDEMİR ASAF

    Özdemir Asaf’a ait olan, “Sana gitme demeyeceğim ama gitme Lavinia” sözü hepimizin en iyi bildiği şiir dizeleri arasındadır, oysa 1923-1981 yılları arasında yaşayan şairin ardında bıraktığı daha onlarca şiiri vardır. Biz de “Yaşadığımı şiirlerimde en yoğun yönleriyle, en kesin sandığım biçimlerde, en kısa olduğuna inandığım ölçülerle verdim, veriyorum, vereceğim” diyen şairimizi derlediğimiz kısa şiirleri ile anıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    özdemir asaf şiirleri
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    özdemir asaf şiirleri
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    özdemir asaf şiirleri
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    özdemir asaf şiirleri
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    özdemir asaf şiirleri
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    özdemir asaf şiirleri
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    özdemir asaf şiirleri
  • PUZZLE’IN TARİHİ

    29 Ocak, “Dünya Puzzle Günü” olarak kutlanıyor. Birçok kez kullanılabilmesi, bozulup tekrar birleştirilmesi, stresi azaltması, odaklanmayı sağlaması, beyin kaslarını çalıştırması ve hafızayı geliştirmesi gibi faydaları bulunan puzzle’lar, 18. yüzyıldan bu yana hayatımızda. Türkçesi “yapboz” olan puzzle’ların ilginç tarihini kendi gününde listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Puzzle, insanların zihinlerini zorlayan ancak bu yoğun uğraş esnasında oldukça eğlendiren bir oyun türüdür. Puzzle tarihi, Antik Mısır ve Yunan uygarlıklarına kadar uzanmaktadır. Antik Mısır’da insanlar çeşitli yapbozlar oluştururken, Yunan filozofları ise puzzle ile öğrencilerine çeşitli mantık problemleri çözdürmeyi amaçlamıştır. İlk yapbozun 1760’ta, Londra’da, haritacı ve ahşap oymacısı John Spilsbury tarafından yapıldığı kabul edilir. Spilsbury, ilk puzzle olarak dünya haritasını sert bir tahta üzerine yerleştirip ülkelerin sınırlarını mobilyacılıkta kakma işinde kullanılan testere ile keserek hazırlamıştır. Bu harita puzzle, İngiliz çocukların coğrafya derslerinde 1820’ye kadar bir eğitim aracı olarak kullanılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1880 yılında pedallı testerenin icat edilmesinden sonra puzzle yapımı kolaylaşır ve İngiltere’de bu puzzle’ların adı “jigsaw puzzle” olarak anılır. 1900’lerde, kontrplakların kullanılmaya başlanmasıyla resimler ön tarafa yapıştırılırken, plakanın arka tarafında kesilecek yerler kalemle işaretlenir ve kesim işleri de daha hızlı bir şekilde gerçekleşir. Bu da puzzle’ların yaygınlaşmasını sağlayacak sürecin başlangıcı olur. Bugün bildiğimiz formattaki karton puzzle’lar, yine 1900’lü yıllarda ortaya çıkar. Daha çok çocuklar için yapılan puzzle’ların hem karton hem de ahşap olanını bulmak mümkündür fakat ahşaplar dayanıklı olduğu için pahalı olsa da daha çok tercih edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1908’de 500 parça ahşap yapboz 5 dolardır. O yıllarda ortalama aylık gelirin 50 dolar olduğunu düşünürsek pahalı sayılabilecek olan puzzle’ları zenginler hafta sonu eğlencesi olarak tercih etmiştir. O dönemde yapılan çocuk puzzle’larında bittiğinde ortaya ne çıkacağını gösteren resim bulunurken; yetişkinler için üretilen puzzle’larda ne çıkacağını gösteren herhangi bir resim bulunmaz. Puzzle’ı satın alan kişi yaparken ortaya nasıl bir görsel çıkacağını puzzle bitene kadar bilmez. 1920-30 yılları arasında puzzle altın yıllarını yaşamaya başlar. Yeni pazarlama stratejileriyle doğa resimleri ve teknolojik gelişmeler puzzle’lara konu olur ve puzzle daha çok ilgi görür. Bir başka strateji de puzzle’ları daha da karmaşık ve zor yapmaktır; böylece puzzle’lar çocuklar kadar büyüklerin de ilgisini çekmeyi başarır. Ancak yine de bu puzzle’ların, o dönemlerde, diş macunu gibi ürünlerle birlikte promosyon olarak verildiğini hatırlatmak isteriz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1930’lu yıllara gelindiğinde puzzle’lar herkesin alabileceği etiket fiyatıyla piyasaya girer. Tüm dünyada yaşanan ekonomik bunalım sonucu işsiz sayısının artmasıyla stres atmak için ilaç görevi gören puzzle’lar haftalık olarak üretilir ve çok ilgi görür. Dışarıda para harcamak yerine evde puzzle yapmak aile bireylerini bir araya getiren eğlenceli bir aktiviteye dönüşür. Haftalık hazırlanan 12.000 parçalı puzzle üretimi, haftalık 20.000 parça puzzle’lar ile devam eder. İşsiz olan Frank Ware ve John Henriques, mutfakta keserek hazırladıkları puzzle’lar ile piyasaya uygun fiyatlı giriş yaparak fiyatların düşmesini sağlar. Gördükleri ilgi üzerine kişiye özel puzzle yapmaya başlayan ikili, sinema sanatçıları ve zengin kişiler için puzzle hazırlayacak kadar ünlenir. Bu puzzle üzerine, kişilerin isimleri ve doğum tarihleri gibi istenilen özellikler eklenebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    20. Dünya Savaşı sonrası yaşanan ekonomik buhran, puzzle satışlarının düşüşe geçmesine neden olur. Artan maliyetler firmaları karton puzzle üretmeye iter. Ünlü Amerikan firması Springbok, “Convergence” ismini verdikleri puzzle serisi ile ünlü ressamların resimlerini basmaya başlar ve bunun dünyanın en zor puzzle’ı olduğunu iddia eder. Bu konuda çok da haksız sayılmaz çünkü soyut dışavurumcu ressam Jackson Pollock’un, puzzle için karmaşık sayılabilecek eserlerini basma riskini göze alarak iddialarını sürdürürler. Yapbozlar ilgi görür ancak artık ahşap yapbozlar üretilmez; 1970’lere gelindiğinde iki ünlü İngiliz puzzle markası piyasadan çekilir. Puzzle tutkunları için bu durum gerçekten üzücü bir durum olurken, Steve Richardson ve Dave Tibbets tahta puzzle üreten markaları “Stave Puzzle” ile üç boyutlu puzzle üreterek piyasaya yeni bir soluk getirir. 20. yüzyılın başlarında ise, köpük puzzle’lar ortaya çıkar. Günümüzde puzzle oyunları çok çeşitli türleri ve zorluk seviyeleri ile insanların zihinlerini zorlamaya ve eğlendirmeye devam etmektedir.

  • Geleneksel Motifleriyle Büyüleyen 10 Türk Halısı

    Geleneksel Motifleriyle Büyüleyen 10 Türk Halısı

    Halı ve halı dokumacılığı Türk kültürünün önemli değerlerinden biridir. Tarihinin her aşamasında gerek motiflerinin zenginliği gerek maharet isteyen incecik dokuma yöntemleri sayesinde Türk halıları tüm dünyayı kendine hayran bırakmıştır. İşte karşınızda birbirinden güzel 10 Türk halısı ve Türk halı dokumacılığının tarihi…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    Halılar, göçebelik dönemlerinden beri Türk kültürünün önemli bir parçası olmuştur. Göçebe çadırlarından eksik olmayan halılar gündelik yaşamın önemli bir parçasıydı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu dönemlerinde Türk halı dokumacıları kendilerine has üslup ve motifler yaratmışlardı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    Osmanlı öncesi Türk halı dokumacılığı genelde geometrik motiflerin ve doğa betimlemelerinin konu edildiği halılar üretmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    Osmanlı döneminde ise 16. yüzyıldan itibaren fethedilen yeni ülkelerin kültürlerinin etkisiyle Türk halı motifleri değişim göstermeye başlar. Özellikle Tebriz ve Kahire kültürlerinin etkisi halılarda açıkça görülür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    Bu dönemde Avrupa medeniyetleri de Türk halılarını keşfeder ve bu el emeği göz nuru dokumalara büyük ilgi gösterir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    Birçok Avrupa sarayı ve önemli Avrupalı kişiliklerin evleri Türk halıları ile bezenir, halılarımız önemli müzelerde sergilenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    Hans Holbein, Jean – Etienne Liotard gibi Rönesans ressamları da Türk halılarına hayran kalırlar ve eserlerinde bu nadide el dokumalarına yer verirler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    Osmanlı sonrasında da Türk halı dokumacılığı gelişimine devam eder. Türkiye’nin farklı yörelerinde farklı teknikler ve farklı özelliklerle dokunan halılar dünya çapında ilgi görür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    Dünyanın diğer ülkelerinde makinelerle dokunan halılar ülkemizde tezgâhlarda incecik iplerle büyük emekler sarf edilerek dokunur. Her yörenin halısı kendine özgü nitelikler taşır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”10#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    Günümüzde turistler hem saraylarımızdaki, müzelerimizdeki şaheser niteliğindeki halılarımızı görmek için hem de Kapalıçarşı, Efes, Kapadokya, Uşak gibi merkezlerden halı satın almak için ülkemize akın ederler.

  • Notalarla İlgili Nota Bilmeden de Okuyabileceğiniz Bilgiler

    Notalarla İlgili Nota Bilmeden de Okuyabileceğiniz Bilgiler

    Nota bilmekle ilgili müzik dünyasından yansıyan tartışmalar duyarız kimi zaman. Nota bilmeden müzisyen olunmaz diyenler ya da yetenekli birinin nota bilmeden de müzik yapabileceğini iddia edenler… Listemiz bu konuların tamamen dışında. 🙂 Ama notalarla ilgili kulağınıza ilginç gelecek bilgiler okumak istiyorsanız doğru yerdesiniz. 🙂

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    notaların anlamları

    Müzik sesini belirtmeye yarayan işaretlere nota deniyor, yani notanın diğer bir ifadesi de müzik yazısı. Müziği yazıya dökmenin temelini atan kişi ise matematikçi filozof Pisagor olmuş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    notaların anlamları, sol

    Ve işte size nota adlarının kelime karşılıkları… DO: Dominus, RE: Rerum, Mİ: Miraculum, FA: Familias Planetarium, SOL: Solis, LA: Lactea Vita, Sİ: Siderae.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    notaların anlamları

    Yukarıdaki kelimelerin Türkçe karşılıkları ise oldukça şaşırtıcı… Sırasıyla; Mutlak, Madde, Mucize, Gezegenler Ailesi, Güneş, Samanyolu, Gökler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    notaların anlamları

    Notaların bu isimlerle adlandırılmasını ilk öneren kişi Ortaçağ’da yaşamış İtalyan müzik teorisyeni ve aynı zamanda din adamı olan Guido d’Arezzo olmuş; ama “Sİ” notası hariç…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    notaların anlamları

    Nota kavramı Avrupa’da 17’inci, Osmanlı’da 19’uncu yüzyıldan itibaren kullanılmaya başlanmış. Fakat Almanya, İngiltere gibi bazı ülkeler notaları alfabeye göre isimlendirmiş; C harfi DO, E harfi Mİ gibi…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    notaların anlamları

    Aslında “DO” notasının ilk adı “UT” imiş. Ama bu ses uzatılmaya müsait olmadığı için bugün hepimizin bildiği “DO” ile değiştirilmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    notaların anlamları

    Müzik deyince gözümüzün önünde beliren sol anahtarının mucidi ise belirlenememiş. 900’lü yılların ortalarında bir harf ile imlendiği sonradan simge halini aldığı biliniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    notaların anlamları

    Kimi teorisyenlere göre her bir nota Güneş ışığından dağılan renklere karşılık gelir. Buna göre; DO: Kırmızı, RE: Turuncu, Mİ: Sarı, FA: Yeşil, SOL: Mavi, LA: Lacivert, Sİ: Mor.