Kategori: Kültür/Sanat

  • The Beatles’la Tanışmak İçin Hiçbir Zaman Geç Kalmış Sayılmazsınız

    The Beatles’la Tanışmak İçin Hiçbir Zaman Geç Kalmış Sayılmazsınız

    60 yıllık Beatles efsanesi İngiltere’nin Liverpool şehrinde başladı ve o dönemki bir gazetecinin ifadesiyle kısa sürede Beatlemania’ya dönüştü; yani “Beatles Çılgınlığı”na… Yıl 2019… Söylediğimiz gibi… Ne şimdi ne daha sonra hiç kimse Beatles’la tanışmak için geç kalmış sayılmayacak.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Kurulduğu ilk yıllarda ne adı Beatles’tı ne de üyelerinin tamamı fotoğraflardan aşina olduğumuz dört isim… Temellerinin atıldığı “The Quarrymen” döneminden başlayarak bir grup olmanın bütün zorlu evrelerini yaşadılar fakat bunların hiçbiri 1960’ların Beatles çağı olmasının önüne geçemedi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    The Beatles’ın 1962’de yayınladığı ilk single “Love Me Do” listelere 17. sıradan girdi. Grubun ilk dünya turnesine çıktığı ve günümüze kadar sönmeyecek “Beatlemania”nın ateşlendiği yıl ise 1964 oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    “Ben çocukken annem bana hayatın anahtarının mutluluk olduğunu anlatırdı. Okula başladığım zaman, sınavda bana ‘Büyüyünce ne olmak istiyorsun?’ diye sordular. Ben de onlara ‘Mutlu olmak istiyorum’ diye cevap verdim. Onlar bana soruyu anlamadığımı söylediler. Ben de onlara hayatı anlamadıklarını söyledim.” İşte… Grubun değişmeyen ilk üyesi John Lennon’ın hayata bakışı böyleydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    John Lennon’la 1957’de tanışan Paul McCartney söz yazarı, besteci ve bas gitarist; aynı zamanda müzik ve film yapımcısıydı. “Hey Jude”, “Yesterday”, “Blackbird” gibi, Beatles’la ve kendi adıyla bütünleşmiş çok sayıda şarkıya imza attı. Bugün, sahip olduğu 60 altın plak ve ülkesinin verdiği “Sir” ünvanıyla The Beatles grubunun yaşayan bir üyesidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Beatles dörtlüsünün emektarı George Harrison, eski arkadaşı olan Paul McCartney Lennon’la tanışmasını sağladıktan sonra gruba dâhil oldu. The Beatles’ın bireyselliği savunan; yazdığı farklı tarzlardaki şarkılarla grubun diğer üyeleriyle bile ters düşebilen; müzikte deneyselliğin hakkını sonuna kadar veren üyesiydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Grubun ilk bateristi Pete Best’in bugün bütün dünyada “Beatles modeli” olarak bilinen saç kesimini kabul etmemesi diğerleriyle arasının açılma nedenlerinden sadece biriydi. Ringo Starr’ın ise 1962’de grupla ilk görüşmesinde kendisine sorulan, “Bateri soloları hakkında ne düşünüyorsun?” sorusuna verdiği cevap “Nefret ediyorum” oldu ve alkışlarla karşılanan bu cevapla Pete’in yerine geçti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Bugün orta yaşlarda olup da The Beatles’ı tanımadığını söyleyen bir kişiye “Twist And Shout”, “Here Comes The Sun” ya da “She Loves You” şarkıları dinletilirse “Evet! Bu şarkıları duydum.” diyecektir. Grubun farklı albümlerini dinleyen birinin pop, alternatif rock, psychedelic rock hatta ve hatta indie tınıları duyacağını söyleyebiliriz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Sonraki on yılları etkileyen Beatles efsanesi aslında sadece 10 yılda yaratıldı. Grup ayrılık sürecine girdiğinde ise üyelerin birbiriyle farklı anlaşmazlıkları bulunuyordu. 30 Ocak 1969 tarihinde kimseden izin almadan özel bir kurumun çatısına çıkarak verdikleri ve polisin sonlandırdığı Çatı Konseri son konserleri oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    The Beatles fırtınası bu 10 yıllık süreçte sadece müzikte değil sinemada da esti. İlk filmleri 1964’te rol aldıkları A Hard Day’s Night, ikinci filmleri 1965’teki Help oldu ve bunlarla da kalmadı. Son albümleri Let It Be ise belgesel filmlerine adını verirken, bu belgeselin müzikleri Oscar ve Altın Küre ödüllerini getirdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”10#” title_font_size=”13″]

    John Lennon ve George Harrison talihsiz olaylarla hayata veda ettiler… Tüm dünyada kendilerinden sonra gelenlerin müzik anlayışını etkileyen The Beatles ise şarkılarıyla, filmleri, kitapları hatta video oyunlarıyla var olmaya devam ediyor. Lennon’ın dediği gibi: “Hayat, siz planlar yaparken başınıza gelen şeydir.”

  • 9 Maddede Telefonun Kısa Tarihine Nostaljik Bir Yolculuk

    9 Maddede Telefonun Kısa Tarihine Nostaljik Bir Yolculuk

    Kısa bir süredir hayatımızda olmasına rağmen, telefonun icadı da gelişimi de medeniyeti derinden etkilemiştir. İlk olarak kimin icat ettiği konusunda çeşitli fikirler bulunsa da patentini 1876 yılında Graham Bell’in aldığını biliyoruz. Artık hayatımızın ayrılmaz bir parçası olan telefonun tarihçesini Kültür ve Yaşam okurları için derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    telefon tarihi
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    telefon tarihi
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    telefon tarihi
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    telefon tarihi
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    telefon tarihi
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    telefon tarihi
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    telefon tarihi
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    telefon tarihi
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
    telefon tarihi
  • AVANGART SANATÇI YAYOİ KUSAMA VE ÜNLÜ ESERLERİ

    Yaşayan en önemli avangart sanatçılardan biri olan Japon Yayoi Kusama, farklı disiplinlerde verdiği eserlerle tanınıyor. Resim, happening, enstalasyon, sinema ve edebiyat alanlarında ürettiği eserlerle dikkat çeken Kusama, uluslararası şöhrete sahip bir sanatçı. II. Dünya Savaşı’ndan sonraki sanatsal gelişmelerden oldukça etkilenen Yayoi Kusama’nın eserlerine ve hayatına kısaca göz atmak için yazımızı okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1929’da Japonya’da doğan Yayoi Kusama, 10 yaşından beri sanatın her dalına yoğun ilgi duyarak yetişti. 10 yaşından beri gördüğü halüsinasyonlardan etkilenerek çizdiği benekler ve ağlar sanatçının tarzının temelini oluşturuyor. İlk kişisel sergisini 1952’de Japonya’da açan Kusama, resim yapmasını istemeyen ve ablası gibi erken yaşta evlenmesini isteyen annesinin baskısı üzerine 1957’de ABD’ye göç etti. 16 yıl kaldığı bu ülkede, pek çok ses getiren happening gerçekleştirdi; puantiye ve nokta desenlerini bulduğu her zemine çizdi. Kusama, performans veya happening işleri ile çok yönlü bir sanatçı olduğunu göstermiş oldu. Happening nedir diye merak edecek olursanız; Amerika’da 1950’lerin sonu 60’ların başında sanatçılar tarafından sergilenen teatral performansın ismidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Film yapımcılığı ve yayıncılık işleriyle de uğraşan Kusama’nın “Silinmişlik Odası” ilk bilinen işleri arasında yer alıyor. Odanın içindeki eşyalar da dahil olmak üzere her şeyin düz beyaza boyandığı bir mekânda, ziyaretçilerden kendilerine verilen yuvarlak formdaki farklı boyut ve şekillerde renkli sticker’ları odada seçtikleri herhangi bir yüzeye yapıştırmaları istenmişti. Yayoi Kusama, “Silinmişlik Odası” ve onu izleyen diğer projeleriyle âdeta bir fenomen haline geldi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Beden, heykel, baskı, seramik, sürrealist, soyut ekspresyonist alanlarda eserler veren Kusama, 2006’daki Singapur Bienali için Orchard Road’daki tüm ağaçları puantiyeli kumaşla kapladı. Yayoi Kusama’nın ünlü kabakları ise sanatçının çocukluk anılarından ilham alıyor. Bu kabak formu, sanatçının 1940’larda Kyoto Belediye Sanat ve El Sanatları Okulunda Japon tarzı resim yani “Nihonga” eğitimi sırasında, sadece eskizlerde tasvir edilerek ortaya çıktı. 1980’ler ve 90’lardan beri sanatsal üretimine yerleşti ve alametifarikası haline geldi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yayoi Kusama’nın en bilindik ve en etkileyici eserleri arasında yer alan “Sonsuzluk Odaları” aynayla kaplı mekânda ziyaretçilerine unutulmaz bir deneyim sundu. 1965’ten beri aklında bu fikrin olduğunu belirten sanatçı, New York’taki David Zwirner Galerisi’nde, tamamen camlarla kaplı 25 metrekarelik mekâna yerleştirdiği LED ışıklar sayesinde uzay deneyimi yaşatan “Sonsuzluk Odaları” ile her yöne doğru sonsuza kadar uzayan bir galaksi görünümü oluşturmayı başardı. Sergide uzun kuyruklar olurken, sanat otoriteleri uzun bir süre bu enstalasyonu tartıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Yayoi Kusama’nın en çok akılda kalan eserlerinden olan “Butterfly” yine sanatçının kendine has stilini yansıtıyor. Yoğun lekeler, puantiyeler ve ağ desenler Kusama’nın düş dünyasının yansımalarının sanata dönüşmüş formu… 1997’de Rice Gallery’de “Dots Obsession” yani “Nokta Takıntısı” adlı eserini sergileyen sanatçı, galerinin tamamında devasa, şekilsiz ve şişirilebilir balonlar kullandı ve bu nesneleri yine imzası olan sarı, pembe, kırmızı puantiyeler ile noktasal desenlere boyadı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Çalışmalarında bal kabağı formunu sıklıkla kullanan Kusama, puantiye desenini de sıkça kullandığı için “Puantiye Kraliçesi” olarak anılıyor. 1973’te ülkesine dönen ve 1977’de gönüllü olarak bir akıl hastanesine yerleşen aykırı sanatçı, burada çok sayıda roman, şiir ve otobiyografi yazarak edebi bir kariyere de imza attı. Gecelerini hastanede, gündüzlerini atölyesinde geçiren üretken sanatçının 2008’de New York’taki Christie’s Müzayede Evi’nde 5.1 milyon dolara sattığı eserinden sonra, “Beyaz No.28” eseri, 2014’te 7 milyon dolara satıldı. Böylelikle Kusama yaşayan en zengin sanatçı unvanının da sahibi oldu.

  • İlham Verici 9 Söz

    İlham Verici 9 Söz

    “Acaba dünyada, başkalarının tecrübelerinden istifade edecek kadar akıllı bir insan var mıdır?” diyen Voltaire’e kulak vererek bu listemizde ilham sahibi insanların bilgileri, tecrübeleri doğrultusunda söyledikleri sözlere yer veriyoruz. Daha önce duyduğumuz halde her karşılaşmamızda birkaç saniye duraksamamıza neden olan 9 ilham verici söz Kültür ve Yaşam’da!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    gunies
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    gunies, dahi
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    nietzsche
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
  • DÜNYANIN İLK ARABALI VAPURU SUHULET

    Suhulet sadece ülkemizin değil, dünya genelinde modern arabalı vapurların da ilk örneğidir. İngiliz tersanelerinde inşa edilen bu öncü vapur, Adriyatik Denizi’nin soğuk dalgalarını aşarak Ege Denizi’ne, oradan da İstanbul’a ulaşmıştır. Suhulet, İstanbul Boğazı’nın iki yakası arasında taşıma hizmeti sunarak dönemin ulaşım anlayışında çığır açmıştır. Denizlerin bu öncü arabalı vapuru Suhulet’in etkileyici hikâyesini ve tarih boyunca üstlendiği rolü yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Suhulet, 1851 yılında Osmanlı İmparatorluğu Dönemi’nde kurulan ve İstanbul Boğazı’nda yolcu ve yük taşımacılığı yapan Şirket-i Hayriye için tasarlanmıştır. Bu vapur, Boğaz’daki ulaşımı kolaylaştırmak ve şehrin sosyoekonomik yapısına katkı sağlamak amacıyla geliştirilmiştir. 1870 yılına gelindiğinde, Şirket-i Hayriye müdürü Hüseyin Hâki Efendi, şirket çalışanlarından İskender Efendi ve Hasköy Tersanesi’nin mimarı Mehmed Usta ile birlikte, o döneme kadar eşi benzeri görülmemiş bir deniz taşıtının planını çizdi. Bu yenilikçi tasarım, daha sonra üretim için Londra’daki bir tersaneye sipariş edildi. Suhulet, dünyada arabalı vapur konseptinin ilk örneği olarak tarihe geçti ve sonraki yıllarda benzer tasarımlara ilham verdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Önü ve arkası ayırt edilemediği için, hangi yöne gidiyorsa o tarafı “ön” kabul edilen Suhulet, ahşap gövdeli ve buharlı motorla çalışan bir deniz taşıtıydı. 45,7 metre uzunluğa ve 8,5 metre genişliğe sahip olan vapur, yandan çarklı bir tasarıma sahipti. Gücünü, 450 beygir gücündeki tek silindirli bir buhar makinesinden alarak çalışıyordu. 1870 yılında hizmete girdiğinde, saatte yaklaşık 7 mil hızla seyredebilme kapasitesine sahip olan Suhulet’in üst kısmında yolcular için oturma alanları, alt kısmında ise araç taşımacılığına uygun özel bölümler bulunuyordu. Kaptan Ahmet Efendi’nin yönetiminde Üsküdar ve Kabataş arasında hizmete başlayan Suhulet, ilk yolculuğunda top arabalarını taşıyarak önemli bir görevi yerine getirdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Üsküdar İskelesi’nin henüz inşa edilmediği bu yıllarda Suhulet ilk seferini, kayıkların ve geniş gövdeli bir tür tekne olan mavnaların yanaştığı tahta iskelelerden yaptı. Ancak, Anadolu yakasından Avrupa’ya kayıkçılık yapan esnaf, işlerinin zarar göreceği ve gelirlerinin azalacağı endişesiyle vapura direniş gösterdi. Kayıkçılar, vapurun önünü keserek seferlerin aksamasına neden oldu. Tüm bu direnişlere rağmen, Üsküdar-Kabataş hattında düzenli seferler gerçekleştiren Suhulet, İstanbul Boğazı’ndaki taşımacılığı daha hızlı ve düzenli bir hâle getirdi. İstanbul halkı için büyük bir kolaylık sağlayan bu vapur, zamanla Boğaz ulaşımının vazgeçilmez bir parçası hâline geldi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Dünya denizcilik tarihinde önemli bir yere sahip olan Suhulet, ilk seferinden bir yıl sonra, ikinci arabalı vapurumuz olan “Sahilbent” ile birlikte İstanbul sularında hizmet vermeye başladı. 1871 yılında seferlerine başlayan ve 27 baca numarasıyla kayıt altına alınan bu vapura, “iki kıyıyı bağlayan” anlamına gelen Sahilbent adı verildi. Savaş yıllarında, topçu bataryalarının karşı kıyıya kolayca taşınmasına imkân sağlayarak stratejik bir rol üstlenen Suhulet, 58 yıl boyunca Boğaz’da taşımacılık hizmeti verdi. Daha sonra tersaneye alınarak buhar kazanı ve motoru söküldü, yerine dizel bir makine yerleştirildi. 1952 yılında bu motor bir kez daha yenilendi ancak vapur, artık teknolojik olarak eskidiği için 1958’de hizmetten çekildi. 1961 yılında, 91 yaşındayken sökülmek üzere elden çıkarılan Suhulet, geride denizcilik tarihine kazınmış unutulmaz bir miras bıraktı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Suhulet ve Sahilbent, uzun ömürleri ve birbirinin eşi tasarımlarıyla denizcilik tarihinde özel bir yer tutar. Sahilbent, 1927 yılında tadilattan geçirilmiş, 1952’de dizel motorla donatılmıştır. 1959’da hizmetten çekilen gemi, 1967 yılında satıldıktan sonra yeni sahipleri tarafından tamamen dönüştürülmüş ve küçük bir yük gemisi olarak “Kaptan Şükrü” adıyla yeniden kullanıma sunulmuştur. Şirket-i Hayriye, yüzyılı aşkın süre boyunca toplam 77 arabalı vapur işletmiş olmasına rağmen, bu vapurlar arasında Suhulet ve Sahilbent, taşıdıkları tarihî ve sembolik değerlerle unutulmaz bir yere sahip olmuştur.

  • Güzel Dilimizin Kulağımıza Nadiren Çalınan 10 Kelimesi

    Güzel Dilimizin Kulağımıza Nadiren Çalınan 10 Kelimesi

    8500 yıllık bir geçmişi olduğu düşünülen Türkçe, tarih boyunca birçok farklı coğrafya ve medeniyette konuşulduğu için çok büyük bir kelime zenginliğine sahiptir. Hem Doğu hem de Batı dillerinden beslenen dilimizde, gündelik kullanımda sık sık karşımıza çıkmayan birçok nadide kelime bulunur. Halkbank Kültür Yaşam’ın dev hizmetlerinden biri daha, güzel dilimizin kulağımıza nadiren çalınan 10 kelimesini bir araya getirdik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”10#” title_font_size=”13″]
  • FİLMLERİ GERÇEKÇİ YAPAN FOLEY SANATI

    Foley sanatı, sinema ve televizyon yapımlarında gerçekçi ses efektleri üretmek amacıyla kullanılan özel bir ses tasarımı tekniğidir. İsmini, bu sanatı geliştiren ses tasarımcısı Jack Donovan Foley’den almıştır. Görsel içeriklere derinlik ve gerçeklik katmak için kullanılan bu yöntem, âdeta izleyiciyi hikâyenin içine çeken bir köprü işlevi görür. Foley sanatı, ilk ortaya çıktığı dönemden itibaren önemli bir evrim geçirerek modern sinemanın vazgeçilmez bir unsuru hâline gelmiştir. Günümüzde, bir yapımın atmosferini güçlendirmek ve seyirciye daha etkileyici bir deneyim sunmak için Foley sanatçıları, birçok teknik ve ekipman kullanmaktadır. Bu sanatın tarihsel gelişimini ve teknik süreçlerini keşfetmek için yazımızı okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    “Foley” olarak adlandırılan filmlere ses ekleme teknolojisi, 1920’lerin başlarında radyo stüdyolarında ortaya çıkmıştır. O dönemde, radyo draması yayınlarına ses efekti eklemek için canlı performanslar kullanılıyordu. Ses kayıt teknolojisi, dönemin ihtiyaçlarını karşılayacak kadar kaliteli veya esnek olmadığı için ses efekti çalışanlarının tüm sesleri canlı olarak üretmesi gerekiyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1914 yılında sessiz film döneminde Universal Stüdyoları ile çalışmaya başlayan Jack Donovan Foley, Warner Stüdyoları’nın sesli ilk filmi olan “The Jazz Singer” piyasaya sürüldüğünde, Universal Stüdyoları’nın rekabetçi kalması gerektiğini fark etmişti. Foley, Universal’ın o zamanlar yaklaşmakta olan müzikali “Show Boat”u bir müzikale dönüştüren ses ekibinin başına geçti ve dönemin radyoları için ses üreten isimlerini de ekibine dâhil etti. O dönemde kullanılan mikrofonlar yalnızca diyalogları kaydedebildiğinden, diğer seslerin film çekiminden sonra eklenmesi gerekiyordu. Foley ve ekibi, doğal ses efektlerini canlı olarak üreterek filmi bir ekrana yansıttı ve görüntülerle mükemmel bir şekilde senkronize etti. Örneğin; ayak sesleri, kapı kapanma sesleri gibi detaylar filmin hareketleriyle tam uyum içinde olmalıydı. Bu süreç doğru zamanlama, dikkatli bir planlama ve ekip üyelerinin titiz iş birliğini gerektiriyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Oyuncuların hareketlerini dikkatle takip ederek seslerin görüntüyle birebir uyum sağlamasını başaran Foley’in yöntemleri ve yenilikçi yaklaşımı, günümüzde hâlâ “Foley stüdyolarında” modern ses prodüksiyonunun temel taşlarını oluşturmaktadır. Foley sanatçılarının kullandığı pek çok teknik, onun geliştirdiği yöntemlerden ilham alır. Ses kalitesini artırmak için post prodüksiyonda filmlere, videolara ve diğer medyaya eklenen günlük ses efektlerinin yeniden üretildiği Foley’de sanatçılar; günlük nesneleri yenilikçi şekillerde kullanarak sahnelerin ihtiyaç duyduğu sesleri oluşturuyor. Örneğin, bir savaş sahnesindeki kırılan kemik sesini üretmek için kereviz veya lahana gibi sebzeler kırılabiliyor. Bunun yanı sıra, çekimler sırasında set ortamında istemeden kaydedilen uçak veya trafik gürültüsü gibi seslerin örtülmesi için de Foley tekniklerine başvuruluyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Foley işleminin gerçekleştirildiği yerler, genellikle “Foley sahnesi” veya “Foley stüdyosu” olarak adlandırılır. Bir Foley sanatçısı, filmde tasvir edilen gerçekçi ortam seslerini yeniden üreterek sahnelerin atmosferine derinlik kazandırır. Çekim sırasında set ortamındaki sesler, genellikle gerçek hayattaki akustik etkilere benzer şekilde kaydedilmez. Bu durum, film yapımcılarının sesleri sonradan eklemek için Foley tekniklerine başvurmalarını gerektirir. Foley sanatı, bir filme öylesine kusursuz bir şekilde entegre edilir ki izleyici çoğu zaman bu ses efektlerini fark etmez. Bu teknik, sahnelerdeki gerçeklik duygusunu artırarak izleyiciyi hikâyenin içine çeken bir etki oluşturur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Foley kayıtlarının gerçekleştirildiği odaların ses izolasyonunun son derece iyi yapılmış olması gerekir. Özellikle yatak çarşaflarından çıkan hışırtılar gibi çok düşük seviyeli ses efektleri kaydedilirken, mikrofon hassasiyeti oldukça yüksek bir değere ayarlanır. Eğer odanın izolasyonu yetersizse, mikrofon dışarıdan gelen istenmeyen sesleri de algılayabilir ve bu durum kayıt kalitesini olumsuz etkiler. Foley sanatçısı, filmi izlerken eş zamanlı olarak gerekli ses efektlerini çeşitli objeler ve eşyalar kullanarak oluşturur. Bir sahnede genellikle aynı anda birden fazla ses bulunur. Bu seslerin her biri, ayrı ayrı kanallara kaydedilerek üst üste eklenir. Örneğin, önce ayak sesleri kaydedilir; ardından gıcırtılar, hışırtılar, giysi hareketlerinden kaynaklanan sesler ve objelerin çarpma ya da düşme sesleri gibi sahnedeki tüm detaylar görüntüyle tam senkron olacak şekilde kaydedilir. Bu titiz süreç, sahnenin atmosferini güçlendirmek ve izleyiciye gerçekçi bir deneyim sunmak için haylice önemlidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kayıt teknolojisinin ilerlemesiyle birlikte modern Foley sanatı da sürekli gelişim göstermektedir. Günümüzde seslerin sahnenin tek bir ses parçasına canlı olarak kaydedilmesi zorunlu değildir. Bunun yerine, sesler ayrı ayrı kaydedilerek görsel karşılıklarıyla dikkatle senkronize edilebilmektedir. Modern Foley stüdyoları, filmlerin ortam seslerini yeniden oluşturmak için yüzlerce farklı sahne ve dijital efekt kullanır. Bu gelişmiş teknikler, hem prodüksiyon sürecini daha esnek hâle getirir hem de sahnelerdeki seslerin gerçekçiliğini artırır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Foley sanatı, Jack Foley’in öncülüğünün ardından birçok yetenekli sanatçı tarafından geliştirilmiş ve daha da zenginleşmiştir. Gary Hecker ve Dawn Lunsford gibi isimler, ses tasarımı konusundaki ustalıklarıyla tanınmaktadır. Hecker, özellikle “Yıldız Savaşları” film serisinde ışın kılıcı vızıltısını, tüplü televizyonların çalışırken çıkardığı düşük frekanstaki uğultu sesinden kaydederek sıra dışı ikonik sesler oluşturmuştur. Aynı zamanda, patlayıcıların sesi için gergin radyo kulesi tellerine vurulan darbelerden yararlanmıştır. Darth Vader’ın ürkütücü nefes alma sesi ise bir dalış regülatöründen alınan nefes sesinin kaydıyla ortaya çıkarılmıştır. Bu eşsiz ve özel teknikler, Foley sanatının seyirciyi hikâyenin içine çekme konusundaki vazgeçilmez rolünü ve sinema dünyasındaki önemini ortaya koymaktadır.

  • BARIŞ MANÇO’NUN 5 ŞARKISI VE ARDINDAKİ HİKÂYELER

    Barış Manço, Türk müzik tarihinde yalnızca bir sanatçı değil, aynı zamanda bir halk ozanı ve kültür elçisidir. Şarkıları derin anlamlar taşır, toplumsal mesajlar verir ve eserleri ile âdeta kültürel mirasın aktarımını yapar. Manço, Anadolu’nun halk hikâyelerinden, masallarından ve destanlarından ilham alarak geleneksel değerleri modern bir anlayışla harmanlamış; bu sayede eserleri sadece birer müzik parçası değil, aynı zamanda sözlü edebiyat örnekleri olarak da kabul edilmiştir. Şarkılarını yalnızca ülkemizde değil, dünyanın dört bir yanında seslendiren Barış Manço, yurt dışındaki konserlerinde de Türkçe şarkılar söyleyerek Anadolu kültürünü tüm dünyaya tanıtmıştır. Yerel ve evrensel değerleri bir araya getiren bu unutulmaz sanatçının sevilen şarkılarının ardındaki ilham verici hikâyeleri sizler için derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Barış Manço, 1982 yılında verdiği bir röportajda “Dönence” şarkısı için şöyle demiştir: “Dönence, Dünya’nın iki ayrı kutbundaki enlemlerdir ve hiçbir zaman birlikte olamazlar. İnsanın doğasında da iki zıt kutup vardır. Bu kendisinde olmayanı arama içgüdüsüdür.” Şarkının ilham kaynağı, dünyanın iki ayrı kutbunda yer alan ve asla birleşemeyen dönence çizgileridir. Manço, bu iki zıt kutbu, insan doğasındaki arayış ve tatminsizliğin bir metaforu olarak kullanmıştır. Sanatçı, insanların kendilerinde olmayanı arama eğiliminde olduğunu; örneğin kışın yazı, yazın ise kışı özlediklerini ifade etmiştir. Bu düşünce, “Dönence”nin hem sözlerinde hem de genel temasında belirgin bir şekilde hissedilir. Şarkı, insan doğasındaki bu bitmeyen arayışı ve zıtlıkların uyumunu etkileyici bir şekilde yansıtarak, dinleyicilere derin bir anlam sunar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Barış Manço’nun en bilinen ve sevilen eserlerinden biri olan “Gülpembe”, derin bir kişisel hikâyeye dayanır. Şarkının ilham kaynağı, sanatçının hayatında silinmez izler bırakan anneannesi Gülpembe’dir. Manço, anneannesiyle kurduğu güçlü bağın hayatında çok özel bir yere sahip olduğunu ve onun vefatının kendisinde derin bir boşluk bıraktığını birçok röportajında dile getirmiştir. “Gülpembe”, Barış Manço’nun en duygu yüklü eserlerinden biridir. Şarkı, çok sevilen birinin yokluğuna duyulan özlemi ve bu kaybın hissettirdiği derin duyguları müzik aracılığıyla dinleyiciye etkileyici bir şekilde aktarır. İçten gelen sözleri ve dokunaklı melodisiyle “Gülpembe” sadece bir şarkı değil, aynı zamanda bir veda ve bir özlem hikâyesi olarak hafızalarda yer eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Barış Manço’nun “Sarı Çizmeli Mehmet Ağa” şarkısının arkasındaki hikâye, sanatçının 1970’li yıllarda Kıbrıs’a yaptığı bir konser ziyareti sırasında duyduğu bir efsaneye dayanır. Mehmet Ağa’nın, cömertliği ve yardımlarıyla çevresinde tanınan, geniş topraklara ve hatırı sayılır bir servete sahip bir kişi olduğu; fakirlere destek sağladığı ve birçok kişinin borçlarını ödediği anlatılır. Ancak bu cömertlik, onun yaşamının ilerleyen dönemlerinde maddi sıkıntılarla karşılaşmasına ve sonunda hayatını bu şartlar altında kaybetmesine neden olmuştur. Barış Manço, bu hikâyeden etkilenerek şarkıyı kaleme almış ve eser, 1979 yılında büyük bir başarı elde etmiştir. 1982 yılında tekrar Kıbrıs’a giden Manço, Mehmet Ağa’nın Göçeri köyündeki mezarını ziyaret etmiş ve mezarın yenilenmesine katkıda bulunmuştur. Mezar taşında, “Barış Manço ile bütünleşen Sarı Çizmeli Mehmet Ağa” ifadesi yer almaktadır. Bu efsanevi figür, özellikle Kıbrıslı Türkler arasında unutulmaz bir yer edinmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Barış Manço’nun “Bugün Bayram” şarkısı, derin bir duygusal hikâyeye dayanır. Şarkı, eşini kaybetmiş bir babanın, bayram sabahında çocuklarını uyandırarak annelerinin mezarına götürmesini konu alır. Bu hikâye hem hüznü hem de sevgi ve bağlılık gibi güçlü duyguları bir arada barındırır. Şarkının sözleri, yalnızca kaybedilen bir eşe duyulan özlemi değil, aynı zamanda ailenin önemini ve hatıraların değerini yansıtır. Barış Manço’nun bu eseri, bayram gibi sevinçle anılan bir günü, aynı zamanda kayıplar ve geçmişe duyulan derin bir saygıyla ele alarak dinleyicilere unutulmaz bir duygu yoğunluğu sunar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Türkan Şoray’ın kardeşi Nazan Şoray tarafından seslendirilen ve Altın Plak ödülü kazanan Barış Manço’nun “Hal Hal” şarkısının ilham kaynağı, Türk edebiyatının önemli eserlerinden biri olan Kemal Bilbaşar’ın 1966’da yayımlanan “Cemo” adlı romanıdır. Türk sinemasına da uyarlanan bu roman, Anadolu’nun güçlü ve bağımsız kadın karakterlerini konu alır. Barış Manço, şarkıda geçen “Nazo Gelin” karakterini, “Cemo” romanındaki özgür ruhlu kadınlardan esinlenerek oluşturmuştur. Sanatçı, 1972 yılında “Cemo” filminin müziklerini yapması için bir teklif almış, ancak askere gitmesi sebebiyle bu projede yer alamamıştır. Yine de romanın Barış Manço üzerindeki etkisi, yıllar sonra “Hal Hal” şarkısında kendisini göstermiştir. Bu şarkı, Anadolu’nun güçlü kadın figürlerine atıfta bulunurken, aynı zamanda Barış Manço’nun edebiyattan aldığı ilhamı dinleyiciyle buluşturduğu önemli bir eser olarak öne çıkar.

  • Sinema Tarihinde Öne Çıkan Üçlemeler

    Sinema Tarihinde Öne Çıkan Üçlemeler

    Kimi birbirinin devamı niteliğinde kimi tematik bir bütünlüğe sahip kimi apayrı bölümlerden oluşan “üçleme”ler… Beyaz perdede yayınlandığında büyük ilgi çeken ve yıllar sonra da ününü ve kalitesini korumaya devam eden film üçlemelerinden 7 tanesini listeliyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    Matrix (1999)
    Matrix Revolutions (2003)
    Matrix Reloaded (2003)
    Yönetmen: Andy Wachowski ve Lana Wachowski

    Dört dalda Oscar kazanan filmlerin başrolünde Keanu Reeves, Neo rolünde yer aldı. Üçlemenin ilk filmi, Neo’nun yaşadığı dünyanın Matrix yani beyninde gerçekleşen bir simülasyon olduğunu anlamasıyla başlıyor. Filmlerin yönetmenliğini yapan Wachowski Kardeşler aynı zamanda üç filmin de senaristiydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    Yüzük Kardeşliği (2001)
    İki Kule (2002)
    Kralın Dönüşü (2003)
    Yönetmen: Peter Jackson

    İngiliz profesör, yazar ve şair J. R. R. Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi isimli romanından esinlenen filmin üç bölümü de Yeni Zelanda’da aynı dönemlerde çekildi. Birçok farklı dalda Oscar’a layık görülen bu fantastik kurgu, tarihte en çok hasılat rekoru kıran filmlerin başında geliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    steven spielberg
    Kayıp Hazine Avcıları (1981)
    Kamçılı Adam (1984)
    Son Macera (1989)
    Yönetmen: Steven Spielberg

    Komediyle karışık aksiyon türündeki filmin çıkış noktası, başka usta bir yönetmen George Lukas’ın öyküsüne dayanıyor. Arkeolog akademisyen Indiana Jones’un dünyanın farklı yerlerinde atıldığı maceralar 80’li yıllarda gişe rekorları kırmıştı. Üçlemeye 20 yıl sonra Kristal Kafatası Krallığı ismiyle bir film daha eklendi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    Mavi (1993)
    Beyaz (1993)
    Kırmızı (1994)
    Yönetmen: Krzysztof Kieślowski

    Üçlemenin üç filmi de dram türünde ve orijinal dili Fransızca. Ve üç filmde de tesadüfler, kader, şans, eşitlik, adalet, özgür irade gibi geniş bir felsefi zemine sahip konular sorgulanıyor. Farklı oyuncuların rol aldığı bölümler dünyanın önde gelen festivallerinde pek çok ödülün sahibi olmuştu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    Yumurta (2007)
    Süt (2009)
    Bal (2010)
    Yönetmen: Semih Kaplanoğlu

    Yumurta’da, ana karakter olan Yusuf’un 40’lı yaşlarını, Süt’te ergenliğini, Bal’da çocukluğunu izledik; dolayısıyla filmlerdeki Yusuf karakterini farklı oyuncular canlandırdı. Semih Kaplanoğlu’nun yönettiği üçleme, Bal filmiyle Berlin Altın Ayı Ödülü başta olmak üzere uluslararası birçok ödül kazandı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    Gelin (1973)
    Düğün (1973)
    Diyet (1974)
    Yönetmen: Ömer Lütfi Akad

    Göç Üçlemesi, ülkemizdeki göç konusuna ve bu başlık altında yaşanan farklı sıkıntılara değinir. Birbirinin devamı olmayan filmlerde farklı oyuncular rol alır. Son film olan Diyet, Ömer Seyfettin’in öyküsü temel alınarak çekilmiştir. Bölümler ayrı ayrı en iyi film, oyuncu ve yönetmen dallarında Altın Koza, Altın Portakal gibi ödüller almıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    francis ford coppola
    Baba I (1972)
    Baba II (1974)
    Baba III (1990)
    Yönetmen: Francis Ford Coppola

    Mario Puzo’nun aynı adlı eserinden yola çıkarak çevrilen suç-dram türündeki Baba serisi sinema tarihinin başyapıtlarındandır. Film, organize suç örgütü lideri Vito Corleone ve ailesinin etrafında dönen olayları konu alır. “Baba” ölünce, yani serinin II. ve III. bölümlerinde lider olarak başa en küçük oğul Michael Corleone geçer ve olaylar serisi devam eder.

  • Nazar Boncuğunun Zamanda Yolculuğunu Anlatan 9 Madde

    Nazar Boncuğunun Zamanda Yolculuğunu Anlatan 9 Madde

    Nazar boncuğu gündelik yaşamın her alanında karşımıza çıkar. Evlerin hem iç hem de dış duvarlarına asılarak evi ve orada yaşayan aileyi kem gözlerden koruması amaçlanır. Her bebeğin, çocuğun üzerine iliştirilir, takılarda ve aksesuarlarda kullanılır, tatilden dönerken eşe dosta hediye olarak getirilir. Ama nazar boncuğunun fazla bilinmeyen uzun ve ilgi çekici bir tarihi vardır. Nazar boncuğunun kökenini araştırıp 9 maddede listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Nazar İnsanlık Tarihi Kadar Eski” title_font_size=”13″]

    En eski medeniyetlerde dahi nazara inanılırdı. Mısır, Babil, Sümer medeniyetlerinden beri kötü niyetli kişilerin içindeki kötülüğün gözlerinden dışarı yansıdığı ve karşısındaki iyi kişileri olumsuz etkilediği, onların başına kötü şeyler gelmesine sebep olduğu düşünülür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Nazar İyi İnsanlara Değer” title_font_size=”13″]

    İyi, güzel, başarılı insanlara nazar değdiğine inanılır ve bu insanları kötü niyetli kişilerin kıskanç bakışlarından korumak için göze gözle karşı gelmek gerektiği düşünülür, bu sebeple göz şeklindeki nazar boncukları ile kem bakışlar savuşturulmaya çalışılır. Nazar boncuğu kötü bakışları kendine çekerek boncuğun sahibini korur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Horus’un Gözü” title_font_size=”13″]

    Eski Mısır tarihine göre göz biçimindeki nazar boncuğu bir gözü ay bir gözü güneş olan şahin şeklindeki tanrı Horus’un Gözü’nü sembolize eder. Horus düşmanı Seth ile savaştıktan sonra kazandığı galibiyet sonrası yaşamın kralı olmuştur bu sebeple Horus’un Gözü kötü bakışları alt edecek güce sahiptir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İsabet-i Ayn” title_font_size=”13″]
    nazar

    Nazar boncuğu, Musevi, Hristiyan, Müslüman, Budist ve Hindu toplumlarında kötü gözlere karşı gelen, kişileri ve mekanları koruyan bir sembol olarak kabul edilerek evlere girmiştir. Nazarı, İsabet-i Ayn olarak adlandıran Türklerin nazara ve nazardan korunmak için nazar boncuğu kullanılabileceğine inancı Orta Asya’nın Şamanizm dönemine dek uzanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Muncuk Han” title_font_size=”13″]
    nazar

    Eski Türk toplumlarında nazar boncuğuna munçuk, moncuk, monşak, monçak, monçok, muyınçak gibi isimler verilirdi. Nazar boncuğunun o zamanlardan beri nazardan korunmak için nazar boncuğu kullanıyor olmalarının bir ispatı da Hun hükümdarı Atilla Han’ın atına Muncuk Han ismini vermesidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Nazardan Korunmanın 1001 Yolu” title_font_size=”13″]

    Türk tarihinde kötü niyetli kişilerin bakışlarından korunmak için nazar boncuğunun dışında at nalı, yumurta kabuğu, sarımsak, kuru diken, bez bebek, akik taşı, çocuk ayakkabısı, kaplumbağa kabuğu, kurt dişi, mercan, çörekotu, deniz kabukları, çakıl taşı, hurma çekirdeği gibi objeler de kullanılmıştır. Yine de günümüzde nazardan korunmanın en etkili yolunun nazar boncuğu kullanmak olduğu düşünülür, hatta üzerine nazar boncuğu iliştirilmiş at nalları da birçok evin duvarlarını süslemektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Günümüzdeki Nazar Boncuğunun Yapımı” title_font_size=”13″]
    nazar

    Türkiye’de nazar boncuğu yapımı Mısırlı boncuk ustalarının ülkeye gelerek İzmir’de bu sanatı uygulamalarıyla başlamıştı. Tüm Avrupa’ya cam işçiliğini Mısırlı ustaların öğrettiği düşünülmektedir. Türk ustalar ise bu teknikleri uygularken geliştirmiş, renkli camların üzerine göz figürünü de ekleyerek günümüzdeki nazar boncuğunu yaratmışlardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İzmir’in Nazar Boncukları” title_font_size=”13″]
    nazar

    İzmir’de Nazar ve Göreme köyleri nazar boncuğu yapımıyla tanınırlar. UNESCO’nun Yaşayan İnsan Hazinesi’ne dahil edilen boncuk ustası Mahmut Sür, 13 yaşından beri İzmir’de nazar boncuğu üretmektedir. Ülkenin dört bir yanından gelen ziyaretçiler Nazar ve Göreme köylerini ziyaret ederek bu sanatın uygulanmasına tanıklık ederler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kimlerin Nazarı Değer” title_font_size=”13″]

    Halk arasında mavi gözlü insanların nazarının daha çok değdiğine inanılır. Hatta bazıları tüm renkli gözlü kişilerin bakışlarının nazar değmesine sebep olduğunu düşünür. Bunun dışında kötü, kıskanç, hırslı, dıştan iyi gözükse de aslında kötü niyetli olan insanların nazarının değdiğine inanılır.