Kategori: Kültür/Sanat

  • EDEBİYATIN USTA KALEMİ

    Kaleme aldığı eserler ile edebiyat dünyasında şok etkisine neden olan James Joyce, dönemi için oldukça cesur ve farklı yazım tekniğine sahip bir isim. Edebiyatta yeni kapılar aralayan Joyce’un hayatını ve edebi çevrelerce niçin bu denli büyük bir yazar gösterildiğini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    James Joyce, 2 Şubat 1882’de Dublin’de doğar. Babası ile sorunlu bir çocukluk geçiren Joyce, altı yaşında dil ve din eğitimi veren Cizvit okulunda yatılı okumaya başlar. Asosyal geçen çocukluğunda ve gençliğinde bolca kitap okur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Üniversite eğitimini aynı kentteki University College’da tamamlayan Joyce, hayranı olduğu çağdaş tiyatronun kurucularından Norveçli Henrik Ibsen’in oyunlarını orijinal dilinden okuyabilmek için Danca öğrenir. 18 yaşındayken Ibsen’in “Biz Ölüler Uyanınca” adlı oyunu üzerine yazdığı deneme, Londra’da çıkan bir dergide yayımlanır. Bu erken başarı Joyce’un yazar olma yolunu açar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1905’te ileride evleneceği Nora ile tanışır. Geçinmek için bankada çalışır, İngilizce öğretmenliği yapar. İrlanda’da haftalık olarak yayımlanan bir gazetede öykü yazar. Bu öyküler “Dublinliler” ismiyle 1914’te Birleşik Krallık’ta yayımlanır ve edebiyat çevresinde ismi duyulan bir yazar haline gelir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1916’da “Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi” adlı otobiyografik romanı yayımlandığında yazarın artık iki çocuğu vardır. Sanattan kazandığı parayla ailesini geçindirmeye çalışan Joyce, Zürih’te yoksulluk içinde yaşar. Ancak bu kötü şartlar belki de yazarı motive eden koşullar olur ve en büyük eseri olan Ulysses üzerine çalışır. Joyce’un en büyük ideali Ulysses’in kitap olarak basılmasıdır ancak yayımcılarla yaşadığı sorunlar nedeniyle bu kitabın basımı yıllarca gecikir. Pek çok yeni tekniği kullandığı bu romanı yayımlandığında edebiyat çevresinde büyük yankı uyandırır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Dönemi için oldukça sıra dışı olan, günümüzde bile birçok insanın başucu kitabı Ulysses’i Brezilyalı yazar Paulo Coelho, İngiliz yazar Oscar Wilde, Amerikalı yazar Virginia Woolf gibi edebiyatın usta kalemleri sert bir dille eleştirir. Hatta Coelho, Ulysses’i “Edebiyat dünyasında zarara yol açmış, sadece yazım tekniğine odaklanmış bir kitap” olarak değerlendirir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Joyce ailesi, Zürih’ten sonra Paris’te yaşamaya başlar. 1932’de kızları Lucia’ya şizofreni tanısı konur, gelini akli dengesini yitirir. Joyce artık ailevi sorunlarıyla ilgilenmek zorunda kalır; bir de bunlar yetmezmiş gibi ağır hipermetrop olan gözlerinden defalarca ameliyat geçirir. Giderek görme yetisini kaybeder. Ülser teşhisiyle olduğu ameliyat sonrası 13 Ocak 1941’de vefat eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Ulysses, daha önce denenmemiş deneysel bir yazım tekniğine sahip olması nedeniyle yazarı hırçın bir kalem yapar. Bu kitap, bilinç akışı tekniği ile yazılan ilk eserdir. Klasik edebiyatın sınırlarını aşan ve insanın kaleme almaya cesaret edemeyeceği duyguları anlatan Joyce’un alaycı dili ve önceki eserlere muzip bir dille sataşması o dönem için çok yenidir.

  • İSPANYA’DAKİ İSLAM MİMARİSİ: ELHAMRA SARAYI

    Elhamra Sarayı anlatılırken en çok kullanılan ifadelerdir; “şiir gibi”, “masal gibi”, “rüya gibi”, hatta ve hatta “cennet gibi” … Tesadüflere yer bırakmayan zarif mimarisiyle, yüzlerce yıldır Batı’nın ve Doğu’nun gözde yapılarından olmayı sürdüren Elhamra Sarayı’nı biraz daha yakından tanımaya ne dersiniz?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Elhamra Sarayı, İspanya’nın Endülüs Bölgesi’ndeki Granada şehrinde yer almaktadır. Yapı, Darro ve Henyil Vadileri arasındaki Sabika Tepesi üzerinde inşa edilmiştir. Yeşillikler içindeki konumuyla manzaraya hâkim durumdadır. Elhamra, Arapçada “kızıl” anlamına gelmekte, yapının bu ismi, inşasında kullanılan ve kızıla çalan kil harçtan aldığı düşünülmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İspanya’daki son İslam devleti Nasrîler (1232-1492) tarafından yapılmış olması, Elhamra Sarayı’nı Müslümanlar için Batı’daki pek çok esere kıyasla özel kılmaktadır. Sarayın yerinde ilk olarak, Kurtuba Emîri Abdullah’ın 9. yüzyılda yaptırdığı küçük çaplı bir kale olduğu, zamanla bu kalenin genişletildiği ve bugünkü görkemli halini hükümdarlık sarayına dönüştürüldüğü 14. ve 15. yüzyıllarda, bilhassa I. Yusuf (1333-1354) döneminde aldığı biliniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Elhamra Sarayı’nın hâkimiyeti şehirle birlikte İspanyollara geçtikten sonra, yapının korunması için kimi hükümdarlar özel ilgi göstermiş, V. Carlos gibi kimi hükümdarlar ise sarayın içine farklı bir üslupta saray yaptırmaya, bazı yerleri yıktırmaya kalkışmıştır. Sarayın, tarih içinde hiç ilgi görmediği dönemler de olmuştur. 19. yüzyılın sonlarından itibaren, hukuki statüsü köklü esaslara bağlanmış ve böylece günümüze kadar korunabilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Dışarıdan nispeten sade görünen Elhamra Sarayı, içine doğru ilerledikçe karmaşık yapısı ve dantel gibi işlenmiş duvar, tavan ve sütunlarıyla insanı etkisi altına almaya başlar. Süsleme sanatının en güzel örneklerinin verildiği eserin mimarisinde, dünya hayatı, ahiret ve cennet fikrinden ilham alındığı ileri sürülmektedir. Elhamra’nın büyüleyiciliğini, İspanya’daki elçilik görevi sırasında yazdığı yazı ile Yahya Kemal Beyatlı şöyle anlatmaktadır…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    “… Elhamra’ya basit bir dış kapıdan giriliyor. Girerken harikulade bir mekân içine girileceğinin farkına bile varılmıyor. Girdikten sonra bir âlemden başka bir âleme geçmiş, sanki bir rüyanın ortasına düşmüş gibi gözlerimi kapadım ve açtım, öylesine bir hayret içindeydim. Bu şaşkınlık, daireden daireye geçtikçe arttı. Nazar değmemiş bir beyazlık içinde, sülüs bir yazı sarmaşığı gülümseyen bir güzellikle bütün duvarları sarmış; nakışın ve oymanın hudutsuz oyunları, tavanların derinliklerine kadar her tarafı örtmüş, ama her taraf yine de bembeyaz görünüyor.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Elhamra Sarayı’nı gezerken kitabelerin kesinlikle atlanmaması gerektiği söylenir. Kimisi bir duvarın tamamını kaplayan bu kitabelerde bilgilendirici metinlerin yanı sıra Kur’an ayetleri, Müslüman şairlerin şiirleri yer almaktadır. Elhamra Sarayı, çok sayıdaki oda ve salonları, açık ve kapalı avluları kadar fıskiyeli havuzların, akar çeşmelerin donattığı yemyeşil bahçeleri ile de etkileyicidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Yapıyı görmeye gelen turistler, doğayla iç içe hissettiren yeşil alanın nefes kesen manzarasını izlemek ve sarayı tam anlamıyla gezebilmek için geniş zaman ayırmaktadır. Bu yönüyle Elhamra Sarayı’nda özellikle turizm sezonunda uzayıp giden ziyaretçi kuyruklarına şaşırmamak gerekmektedir.

  • BİR TIK’LA ZİYARET EDEBİLECEĞİNİZ SANAL MÜZELER

    Dünyanın en ünlü müzeleri, internet sitelerinden sundukları bir özellik ile koleksiyonlarına evinizden çıkmadan erişebilme imkânı sağlıyor. Mona Lisa’dan Van Gogh’a, Zeus Tapınağı’ndan Antik Mısır’a uzanan birçok eser ve müze yazımızda…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Ülkemizin en önemli tarih ve arkeoloji müzelerinden olan Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesinde, Anadolu’da yaşamış olan uygarlıklardan geriye kalan arkeolojik eserler kronolojik olarak sergileniyor. Sanal turla gezilebilen müzede Taş Eserler Salonu, Frig ve Eski Tunç Çağı bölümlerini ziyaret etmek mümkün.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Almanya’nın en büyük müzelerinden olan Bergama, bir diğer adıyla Pergamon Müzesi, Berlin’deki Müzeler Adası’ndaki beşinci müze olarak konumlanıyor. Tarihi müze, Bergama ve Milet’ten getirilen Babil İştar Kapısı, Zeus Tapınağı ve Bergama Altarı gibi birçok antik esere ev sahipliği yapıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Metropolitan Müzesi; iki milyondan fazla sanat eserine ev sahipliği yapıyor. Eski Mısır, Roma, Yunan ve Doğu uygarlıklarına ait eserleri incelemek için sanal turların düzenlendiği müzenin web sitesinde çevrimiçi koleksiyonlar, Vincent van Gogh ve Jackson Pollock gibi sanatçıların eserleri de sergileniyor. Ayrıca “Google Cultural Institute” ile birlikte yürüttüğü çalışmayla kendi sitesinde çevrimiçi koleksiyonunda bulunmayan bazı sanat eserlerini de meraklılarıyla buluşturuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en fazla ziyaret edilen müzelerinden olan British Müzesi, insanlık tarihiyle ilgili önemli eserlerin ve arkeolojik kalıntıların bulunduğu bir kültür müzesi. Müzenin sanal turunda Mısır hiyerogliflerinin anahtarı olan Rosetta Taşı, kralların aslan avını anlatan Lion Hunt Rölyefleri gibi önemli eserler sergileniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Yaklaşık 10 futbol sahası büyüklüğü ile dünyanın en büyük müzesi olan Louvre Müzesi, önde gelen sanatçıların eserlerine ev sahipliği yapıyor. Müzeye girmek için uzun kuyrukların oluştuğu bu sanat merkezini hiç sıra beklemeden sanal tur ile gezdiğinizde Mona Lisa başta olmak üzere diğer sanat eserlerini görebilir; Apollo Galerisi ve Antik Mısır eserlerinin sergilendiği alanları ziyaret edebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Rönesans Dönemi’ne ait ünlü eserlerin sergilendiği Uffizi Galerisi, İtalya’nın en önemli ve ünlü sanat müzesi. Dönemin en önemli ailelerinden olan Medici ailesine ait geniş sanat koleksiyonlarının sergilendiği Uffizi Galerisi içinde Botticelli, Lippi, Giotto ve Caravaggio gibi önemli kişilerin eserleri de bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Eserlerinin yanı sıra trajik hayatıyla da merak konusu olan Vincent Willem van Gogh adına kurulan beş katlı müzede, bodrum katı da dâhil olmak üzere tüm eserler kronolojik sırayla sergileniyor. 37 yıllık yaşamının son 10 yılında 2000’e yakın eser üreten Van Gogh’un vefatından sonra kardeşi Theo van Gogh, eserlerin bir araya getirilmesine ön ayak olmuş ve bu müzenin kuruluşundaki ilk adımların atılmasını sağlamış.

  • Dünyayı Şaşırtmaya Devam Eden 8 Tarihi Yapı

    Dünyayı Şaşırtmaya Devam Eden 8 Tarihi Yapı

    Bazıları tesadüfen bulunan bazıları kendiliğinden ortaya çıkan tarihi yapılar insanlığı şaşırtmaya devam ediyor. İçlerinde nasıl yapıldığını, olduğu yere nasıl taşındığını hâlâ anlayamadıklarımız var. Bazıları günümüz teknolojisinin dahi izin vermediği tasarımlara sahip. Listemizde dünyanın bu eski yapılarından 8 tanesine yer veriyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Ankara-Polatlı’ya 30 km mesafedeki Gordion’da dünyanın en eski ahşap mezarını barındıran bir tümülüs bulunuyor ve bu mezar Friglerin en önemli krallarından Midas’a ait… Devasa tümülüsün içindeki mezar; ardıç, çam ve sedir ağaçlarından yapılmış fakat kralın kemikleri burada değil, şehir merkezindeki Anadolu Medeniyetleri Müzesinde  bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Şanlıurfa’ya 22 km mesafede bulunan Göbeklitepe, insanlık tarihinin 12.000 yıllık geçmişi olduğunu ortaya çıkardı ve dünyanın kendi geçmişine dair bildiklerini ters yüz etti. Keşif hikâyesi ise, iki köylünün 1980’lerin sonlarında toprak sürerken bulduğu bir heykeli Şanlıurfa Arkeoloji Müzesine teslim etmesi ve Urfa’da kazı yapan arkeologların bu heykeli görmesiyle başlıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    ingiltere

    Eski İngilizcede “asılı taşlar” anlamına gelen stonehenge, İngiltere’de bulunmakta… 17’si hâlâ ayakta olan 30 taştan en büyüğü 9 metre boyunda ve 25 ton ağırlığında. Çember şeklinde dizilmiş taşların tutulmaları önceden tahmin edebilmek için yapıldığı düşünülüyor. Nereden, ne şekilde getirildikleri konusu ise bir muamma…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Keops Piramitleri’ni bilirsiniz; isimlerini inşa ettiren firavunlardan alan Keops, Kefren ve Mikerinos piramitlerini kapsar. Aynı bölgede bulunan “aslan” formundaki Gize sfenksi ise dünyanın en büyük taş heykelidir. Antik Mısır’da Firavun mezarlarını koruduğu düşünülen bu heykel, 73.5 m uzunluğunda, 6 m genişliğinde ve 20 m yüksekliğindedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Minos uygarlığının başkenti olarak Knossos, günümüzde dünyanın en eski kalıntılarını barındırıyor ve bu antik kent Yunanistan’ın en büyük adası Girit’te bulunuyor. Knossos Sarayı ise bu antik kentte bulunan ve ana hatlarıyla günümüze ulaşmayı başaran en önemli yapılardan biri. Sarayın inşa tarihinin M.Ö. 1900’lere kadar gittiği düşünülüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    M.Ö. 3200’lerde inşa edildiği düşünülen Newgrange, 1699 yılında fark edilmiştir. İrlanda’da bulunan anıt ilk önce mağara olarak nitelenmiş, sonra mezar alanı olduğu düşünülmüş ve ardından astronomiyle ilgisi olduğu anlaşılmıştır. Tarih öncesi pek çok yapıda olduğu gibi yapım aşamasına dair herhangi bir bilgi bulunmamaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    İskoçya’nın Skerrabra isimli tepesindeki çimlerin 1850’deki şiddetli fırtına nedeniyle sökülmesi ve taş duvarların belirmesi ile 1868’de başlatılan kazılar, arkeologları 5000 yıl önceki Skara Brae yerleşmesine ulaştırmış. Yapılan analizler bu ilginç yapının M.Ö. 3200 ile 2200 tarihleri arasında yapıldığını ortaya koyuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    İtalya’nın Roma şehrinde bulunan ve Antik Roma döneminden kalan Pantheon, dünyada en iyi korunan ve mimari açıdan hayranlık uyandıran eski yapılar arasında gösteriliyor. Ünlü kimseler için yapılan mezar anlamındaki Pantheon hiçbir dönem atıl kalmamış; 7. yüzyıldan bu yana da kilise olarak kullanılmaktadır.

  • BU KELİMELERİ DAHA ÖNCE DUYMUŞ MUYDUNUZ?

    BU KELİMELERİ DAHA ÖNCE DUYMUŞ MUYDUNUZ?

    Yabancı kaldığımız kelimeler ile daha önce de karşınıza gelmiştik fakat bu kez biliyoruz ki çoğumuz okuduğu romanlarda bile bunlara rastlamadı! Şayet siz birazdan okuyacağınız kelimeler için “Bunu biliyorum!” diyecek biri iseniz hemen önünüzde saygıyla eğiliyoruz. 🙂 Lafı kısa tutup, uzun zaman önce Türkçeleşmiş ve yine uzun zaman öncesinin günlük konuşmalarında kendini bolca göstermiş 10 kelime ile tanıştıralım sizi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”10#” title_font_size=”13″]
  • KÜLTÜR VE EDEBİYATIN MÜNEVVER KALEMİ: ALEV ALATLI

    Alev Alatlı, Türk edebiyatının ve düşünce dünyasının en özgün kalemlerinden biridir. Felsefi derinliği, kültürel analizleri ve toplumsal eleştirileri ile Alatlı, sadece bir roman yazarı değil, aynı zamanda bir düşünce insanıdır. Alev Alatlı, toplumun temel meseleleri üzerine cesurca eğilmiş ve okurlarını daima eleştirel düşünmeye teşvik etmiştir. Yazılarında ve konuşmalarında medeniyetin gidişatını sorgulamış, özgün bakış açıları sunmuş ve özellikle kültürel yozlaşma, modernleşme, demokrasi ve eğitim gibi konularda derin analizler yapmıştır. Dilin gücünü kullanarak okurlarını düşünmeye, sorgulamaya ve farklı perspektiflerden bakmaya teşvik eden Alev Alatlı’nın yaşam hikâyesini ve miras bıraktığı eserlerini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Alev Alatlı, 1942 yılında İzmir’de doğdu. Liseyi babası Ertuğrul Alatlı’nın askerî ataşe olarak görev yaptığı Tokyo’da okudu. Ekonomi & istatistik lisansını ODTÜ’den; ekonomi ve ekonometri yüksek lisansını “Fulbright” bursu ile gittiği Vanderbilt Üniversitesinden (Nashville, Tennessee) aldı. Ardından felsefe öğrenimine başlayan Alatlı, doktora çalışmalarını New Hampshire’daki Dartmouth College’de sürdürdü. Bu süreçte, ilahiyat konusuna da ilgi duyarak düşünce ve medeniyet tarihi üzerine yoğunlaştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinde öğretim görevlisi, Devlet Planlama Teşkilatında kıdemli ekonomist olarak çalıştı. California Üniversitesi ile ortak psikodilbilim çalışmaları yürüttü. Alatlı, yazarlık kariyerine 1980’lerin sonlarında başladı. Romanları, denemeleri ve eleştirel yazılarında toplumsal ve siyasi konuları ele aldığı çeşitli gazete ve dergilerde köşe yazarlığı yaptı; entelektüel tartışmalara katkıda bulundu ve eleştirel bakış açıları sundu. Cumhuriyet gazetesi bünyesinde “Bizim English” dergisini çıkardı, daha sonra da Türk Yazarlar Kooperatifinde (YAZKO) başkan yardımcılığı görevini üstlendi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İlk telifli eseri, “Aydın Despotizmi”nin ardından 1984’te “Yaseminler Tüter mi Hâlâ?” kitabını yayımladı. Yazarlar Birliği’nden “Yılın En İyi Romanı” ödülünü alan Alatlı’nın “İşkenceci” kitabı 1987’de okuyucularıyla buluştu. 20. yüzyılın son 30 yılında Türkiye’nin ortak ruhunu çözümleyen, yer yer belgesel niteliği taşıyan dört kitaptan oluşan serinin “Viva la Muerte! / Yaşasın Ölüm” başlıklı ilk kitabı 1993 yılında yayımlandı. Serinin diğer kitaplarını “Nuke Türkiye!”, “Valla Kurda Yedirdin Beni” ve “O.K Musti, Türkiye Tamamdır!” izledi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Roman, deneme, inceleme ve felsefi metinler gibi farklı türlerde eserler kaleme alan Alev Alatlı, 20. yüzyılın sonlarında Türkiye’de ve dünyada yaşanan siyasi, toplumsal ve kültürel olayları irdeleyen iki kitaplık serisi “Schrödinger’in Kedisi, Kabûs” eserini 1999 yılında, “Schrödinger’in Kedisi, Rüya” adlı devam kitabını da 2001 yılında okuyucuları ile buluşturdu. Küreselleşme, Batı’nın fikir dünyasındaki egemenliği, bilim, felsefe ve modern toplum eleştirisini ele alan kitaplarının ardından entelektüel üretimine devam eden Alatlı’nın, ​​“Gogol’un İzinde” üst başlıklı kitap serisinin ilki “Aydınlanma Değil, Merhamet” 2004 sonbaharında çıktı. Bunu “Dünya Nöbeti” ve “Eyy Uhnem! Eyy Uhnem!” izledi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Eserlerinde sıkça Batı ve Doğu medeniyetlerinin karşılaştırmasını yapan Alev Alatlı, Batı’nın pozitivist ve materyalist yaklaşımlarını eleştirirken, Doğu’nun manevi değerlerine vurgu yaptı. Filistin davasını duyurmak adına yaptığı çalışmalarla 1986 yılında Tunus’ta sürgünde olan Yaser Arafat tarafından “Özgürlük Madalyası” ile onurlandırıldı. 2006 yılında Rusya’da gerçekleştirilen Mikhail Aleksandrovich Sholokhov 100. Yıl Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü. 2014 yılında ise edebiyat alanında Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’nü aldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Büyük düşünce insanı, Kapadokya Üniversitesinin kurucusu ve Mütevelli Heyet Başkanı Alev Alatlı, 2 Şubat 2024 tarihinde vefat etti. Eserleriyle kültür ve fikir dünyamızı aydınlatan Alev Alatlı’yı saygı ve rahmetle anıyoruz.

  • Murat Menteş’in Kült Eseri Dublörün Dilemması’ndan 11 Alıntı

    Murat Menteş’in Kült Eseri Dublörün Dilemması’ndan 11 Alıntı

    Çağdaş Türk edebiyatının önemli isimlerinden Murat Menteş, usta ve yenilikçi dil kullanımı ve ilginç hikâyeleriyle kısa sürede birçok okurun favori yazarlarından biri oldu. Afili Filintalar sayesinde adını sıkça duyduğumuz, okudukça vazgeçemediğimiz yazarın kült romanı Dublörün Dilemması’ndan 10 alıntıyla gününüze edebiyat katmaya geldik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    dublörün dilemması, korkma ben varım, garanti karantina
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    dublörün dilemması, korkma ben varım, afili filintalar
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    dublörün dilemması, korkma ben varım, garanti karantina
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    dublörün dilemması, korkma ben varım, afili filintalar
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    dublörün dilemması, korkma ben varım, garanti karantina
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    dublörün dilemması, korkma ben varım, garanti karantina
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    dublörün dilemması, korkma ben varım, garanti karantina
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
    dublörün dilemması, korkma ben varım, garanti karantina
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”10#” title_font_size=”13″]
    dublörün dilemması, korkma ben varım, garanti karantina
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”11#” title_font_size=”13″]
    dublörün dilemması, korkma ben varım, garanti karantina
  • Yetimhaneyi de Sahne Işıklarını da Gören Diva Safiye Ayla

    Yetimhaneyi de Sahne Işıklarını da Gören Diva Safiye Ayla

    Osmanlı’nın son yıllarında dünyaya gelen ve Cumhuriyet Türkiyesi’nin yetiştirdiği ilk ses sanatçılarından olan Safiye Ayla Klasik Türk Müziği’nin gelmiş geçmiş en güçlü seslerinden biriydi. Yetimhanede başlayan yaşamı sahne ışıkları altında, dinmek bilmeyen alkışlarla son buldu. Şarkılarda ölümsüzleşen sanatçı şimdi Kültür ve Yaşam’da.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Zor bir çocukluktu onunki… Doğmadan babasını, üç yaşında annesini kaybetmiş, hastalıklarla geçen yetimhane yıllarında evlat edinilmişti. “1907’de İstanbul’da doğdum. Babamı Mısırlı bilirdim. Sonradan Halilrahman’dan bana yazdığı mektuplardan Filistinli olduğunu öğrendim. Annem Suudi Arabistan’dan gelmiş…”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Yaşadığı yokluk ve yoksunluğa rağmen içe kapanık değil aksine oldukça yaramaz bir öğrenciydi. Hayat mücadelesiyse öğretmen yardımcısı olduğunda da bütün hızıyla sürüyordu: “Küçücük bir oda kiralayıncaya kadar Eyüp Camii’nin musalla taşı üzerinde geçirdiğim çok geceler oldu. O dönemde yakalandığım öksürükten uzun süre kurtulamadım.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    En büyük şansı sahip olduğu olağanüstü sesiydi ve tabii dikkat çekmekte gecikmedi: “Mustafa Bey bana usul ve makam öğretti, yetiştirdi. Sonraları Yesari Asim Bey’den de ders aldım ama ilk hocam Hafız Mustafa Efendi’dir. İlk plağımı Columbia Şirketi doldurdu. Bunların hepsi bir ay içinde oldu.” Ve ona göre bunların hepsi rastlantıydı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Safiye Ayla’nın hayatında yepyeni bir sayfa açılmıştı. Öncekinden farklı, istediği gibi yazabileceği bir sayfaydı bu ama sonrasında olanlar kesinlikle rastlantı değildi; sesini geliştirmek için çok çalıştı. Kısa sürede assolistliğe yükseldi. Dile kolay; 500’dan fazla plağı oldu ve radyodan dinleyicilerine yüzlerce konser verdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Atatürk’ün en sevdiği sanatçılardan biriydi Safiye Ayla… Onunla ilk kez 1932 yılında tanışmış, dört yıl sonra tekrar karşılaşmış ve sonrasında sık sık Gazi’ye şarkılar okumuştu. “Her şeyden evvel tashih etmek isterim ki Atatürk yalnız bir Türk musikisi severi değil, hayranı idi… Üstün bir bestekâr kadar ve belki de onlardan daha fazla makamdan anlar, falsoları yakalar, çok haklı tenkitlerde bulunurdu.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Menekşe Gözler Hülyalı, Bir İhtimal Daha Var, Koklasam Saçlarını Bu Gece Ta Fecre Kadar… Yüzlerce besteyi sesiyle ölümsüz hale getiren Safiye Ayla en çok “Çile Bülbülüm Çile” ve “Yanık Ömer” şarkılarıyla anılır. “Ah Bu Gönül” ve “Aşk Yaprağına Konarak Koza Öresim Gelir” isimli iki şarkının bestesi de kendisine aittir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Yaşar Kemal, Nazım Hikmet, İbrahim Çallı, Halikarnas Balıkçısı gibi isimlerin yakın arkadaşı olan sanatçı dünya çapında tanınmış bir müzisyenle, Şerif Muhiddin Targan’la evlenmiş, eşi Mekke Emiri’nin oğlu olduğu için kendisi de “prenses” unvanı almıştı. 14 Ocak 1998 tarihinde aramızdan ayrılan Safiye Ayla’nın hayatı, hani derler ya, romanlara konu olacak türdendi.

  • ÜLKELER VE GELENEKSEL KIYAFETLERİ

    Dünya üzerindeki farklı kültürlerin tarihleri ve coğrafi koşullarıyla şekillenmiş geleneksel kıyafetler, yalnızca günlük yaşamın bir parçası olmakla kalmayıp, aynı zamanda o toplumun tarihini, yaşam biçimini ve sanat anlayışını yansıtan önemli sembollerdir. Geleneksel kıyafetler, bir kültürün kimliğini ve estetik anlayışını kuşaktan kuşağa aktaran birer görsel miras niteliğindedir. Günümüzde bu kıyafetlerin çoğu, özel törenlerde, kutlamalarda veya folklor gösterilerinde görülse de bazı ülkelerde gündelik yaşamda hâlâ kullanılmaktadır. Dünyanın dört bir yanından derlediğimiz geleneksel kıyafetler yazımızda.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Silifke Yöresel Kostümü, Türkiye ” title_font_size=”13″]

    Ülkemizde Mersin’in Silifke ilçesine özgü geleneksel kıyafetler, özellikle halk danslarında ve folklor gösterilerinde giyilir. Silifkeli kadınlar parlak ve canlı renklerden oluşan, farklı uzunluklarda üç parça etek giyer. Üst üste gelen parçalar hareketli ve katmanlı bir görünüm oluşturur. Üç eteğin üzerine beyaz ya da açık renkli bir gömlek giyilir. Gömleğin üzerine, işlemelerle süslenmiş geleneksel bir yelek olan “salta” giyilir. Bele sarılan renkli ve desenli kuşak altın ya da gümüş takılarla süslenerek geleneksel dokuyu güçlendirir. Silifke zeybeğinin ve halk oyunlarının ihtişamını daha da ön plana çıkaran bu geleneksel giysiler, kültürel mirasımızın önemli bir parçasıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kimono, Japonya ” title_font_size=”13″]

    Japon kültürünün en tanınmış ve ikonik giysilerinden biri olan kimono, kökenleri Nara Dönemi’ne (MS 710-794) kadar uzanan zengin bir geçmişe sahiptir. Bugünkü formuna benzeyen şekli ise Heian Dönemi’nde (MS 794-1185) gelişmiş ve o dönemde zarafet ve estetiğin önemli bir simgesi hâline gelmiştir. Kimono, genellikle ipekten yapılır ve kumaşına işlenen çiçek desenleriyle dikkat çeker. Kimononun uzun ve geniş kolları, zarif bir silüet oluştururken, beline bağlanan obi adı verilen geniş bir kuşak, kıyafetin tamamlayıcı bir unsuru olarak öne çıkar. Kimononun çeşitleri, renkleri ve desenleri, giyenin yaşı ve medeni durumu gibi kişisel özellikleri yansıtır. Örneğin, genç ve bekâr kadınlar daha parlak renklerde ve gösterişli desenlere sahip kimonolar giyerken, evli kadınların kimonoları daha sade ve sakin tonlara sahiptir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kilt, İskoçya ” title_font_size=”13″]

    Kilt, 16. yüzyılda İskoçya’nın dağlık bölgelerinde yaşayanların giydiği, yaklaşık 8 metrelik tek parça bir kumaştan yapılan büyük bir etek olarak ortaya çıktı. Üst kısmı omuzlardan aşağıya doğru pelerin gibi yayılarak gövdeyi tamamen kaplarken, alt kısmı diz kapaklarının altına kadar uzanıyordu. Kilt, bugünkü klasik formunu 18. yüzyılın başlarında aldı. Bu dönemde büyük etek ikiye bölündü ve yalnızca alt kısmı, yani etek bölümü kullanılmaya devam edildi. Bu daha sade ve kullanışlı tasarım, İskoçya’nın dağlık bölgelerinde yaşayanlar arasında hızla benimsendi ve yaygınlaştı. Geleneksel İskoç kilti, genellikle tartan adı verilen kareli desenlerle süslenir ve her desen, belirli bir İskoç klanını temsil eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hanbok, Kore ” title_font_size=”13″]

    Binlerce yıllık bir geçmişe sahip olan Kore’nin geleneksel giysisi hanbok, ilk olarak MÖ 37- MS 668 yılları arasında Kore Yarımadası’nda hüküm süren Goguryeo İmparatorluğu döneminde ortaya çıkmıştır. Farklı dönemlerde değişen moda ve tasarım anlayışına rağmen, hanbok temel özelliklerini korumayı başarmıştır. Hanbok’un üst kısmı kısa kesimli, düğmeli veya bağlamalı ceket tarzında olan “jeogori”dir. Kadınlarda alt giysi, geniş ve zarif bir etek olan “chima” iken, erkeklerde ise bol pantolon tarzında tasarlanan “baji”dir. Kıyafet, sade bir zarafeti yansıtan tasarımı ve rahat hareket etmeye olanak tanıyan yapısıyla dikkat çeker. Hanbok, geçmişte günlük yaşamın bir parçasıyken, günümüzde genellikle özel günlerde, geleneksel törenlerde ve kutlamalarda giyilmektedir. Ancak, sahip olduğu tarihî ve estetik değerle Kore kültürünün önemli bir sembolü olmaya devam etmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Breton, Fransa” title_font_size=”13″]

    Hem erkek hem de kadınların giydiği Fransa’nın geleneksel kıyafeti Breton’da kadınların kıyafeti “robe, coiffe, fichu ve mantelet” parçalarından oluşur. Robe, bol kesim bir elbisedir ve üzerine süslü ve işlemeli bir önlük (tablier) takılır. Boynun etrafına sarılan üçgen şeklindeki örtü fichu hem süs hem de sıcak tutması için kullanılır. Kadınların başlarına taktığı dantel veya işlemeli başlık coiffe, Fransa’nın her bölgesinde kendine özgü bir tarza sahiptir. Omuzlara alınan kısa bir pelerin veya şal olan mantelet, genellikle yün veya kadifeden yapılır ve soğuktan korunmak için kullanılır. Kadınların kıyafetleri boncuklu kolyeler, işlemeli mendiller gibi aksesuarlarla tamamlanır ve kıyafete zarif bir dokunuş katar. Erkekler ise bol kesimli pantolonlar ve düğmelerle süslenmiş kısa ceket veya yelekler giyer.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kebaya, Endonezya ” title_font_size=”13″]

    Kadınların giydiği Endonezya’nın geleneksel kıyafeti kebaya, uzun kollu ve düğmeli bir gömlek ile bu gömleğin altına giyilen uzun bir etekten oluşur. Gömlek ve etek zarif dantel detaylar, renkli işlemeler ve desenlerle süslenerek kıyafete hem şıklık hem de özgün bir estetik kazandırır. Bazı kebaya modellerinde omuzlara veya belin etrafına zarif bir şekilde sarılan bir şal kullanılarak kıyafet tamamlanır. Kebaya, ilk olarak 15. yüzyılda Malay Yarımadası, Sumatra, Java ve Bali’de ortaya çıkmıştır. Zamanla yerel geleneklerle Avrupa modasının etkilerini birleştirerek daha modern bir görünüme kavuşmuştur. Geleneksel bir kıyafet olarak kebaya, Endonezya’da özellikle düğünler, resmî törenler ve diğer özel günlerde hâlâ yaygın şekilde tercih edilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ohorokova, Namibya ” title_font_size=”13″]

    Namibya’daki etnik bir grup olan Herero kadınlarının giydiği geleneksel kıyafetler, ohorokova adı verilen ve Viktorya tarzından esinlenilmiş geniş etekli elbiselerden oluşur. Bu kıyafetler, inek boynuzuna benzeyen ve Herero kültüründe önemli bir sembol olan başlıklarla tamamlanır. 19. yüzyılın sonlarında, Alman misyonerlerin ve Avrupalı kadınların geniş etekli elbiselerinden ilham alan Herero kadınları, bu tarzı kendi kültürlerine uyarlamıştır. Canlı renkler, çiçekli desenler ve göz alıcı kumaşlarla süslenmiş ohorokova, Herero kültürüne özgü bir kimlik kazanmıştır. Başlık ise inek boynuzlarını andıran şekliyle, Herero halkının sığır yetiştiriciliğine dayalı yaşam biçimini ve geleneklerini simgeler. Bugün bu kıyafet, Herero halkının kültürel mirasını ve kimliğini temsil eden önemli bir sembol olarak korunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Lliclla, Peru ” title_font_size=”13″]

    Peru’nun And Dağları bölgesindeki Quechua ve diğer yerli halklar tarafından giyilen lliclla, kadınların omuzlarına sardıkları dörtgen veya kare şeklindeki geleneksel bir pelerindir. Yün veya pamuk gibi doğal malzemelerden yapılan lliclla, parlak renkler ve karmaşık desenlerle süslenir ve yerli dokuma teknikleriyle el tezgâhlarında büyük bir özenle üretilir. Lliclla, omuzların üzerine yerleştirilir ve genellikle bir iğne veya toka ile sabitlenir. İşlevselliğiyle dikkat çeken bu kıyafet, yalnızca bir giysi değil, aynı zamanda günlük yaşamda pratik bir araçtır. Kadınlar lliclla’yı sırtlarında eşya veya çocuklarını taşımak için kullanır. Hem gündelik yaşamda hem de özel günlerde kullanılan lliclla, And Dağları halklarının kültürel mirasının bir parçası olarak hem estetik hem de pratik bir öneme sahiptir. Bu geleneksel kıyafet, renkleri ve desenleriyle bölgenin zengin kültürünü yansıtır.

  • KALEYDOSKOP NEDİR? NASIL ÇALIŞIR?

    Yunanca iyi ve güzel anlamına gelen “kalos” ve “eidos” yani biçim ve “scopos” yani izlemek sözcüklerinden oluşan kaleydoskop, içine bakıldığında renkli desenleri gösteren eğlenceli bir alettir. Bu desenler, ışığın yansımasıyla oluşur ve dürbünü hareket ettirdikçe de değişir. Peki ne işe yarar bu kaleydoskop, niçin üretilmiştir ve kimler kullanmıştır? Yazımızda Türkçede çiçek dürbünü olarak da geçen kaleydoskop ile ilgili merak edilenleri okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Çiçek dürbünü, İskoç bilim insanı, mucit ve yazar David Brewster tarafından 1816’da icat edilmiştir. Işığın konumundan faydalanarak icat ettiği kaleydoskobun patentini de 1817’de almıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Bu icadından çokça para kazanacağını düşünen Brewster’in gözden kaçırdığı bir hata, dürbünün kolayca kopyalanmasına ve taklitlerinin piyasayı ele geçirmesine neden olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1870’lerin başında ABD’de yaşayan Prusya asıllı Charles Bush, kaleydoskopu geliştirerek; kaleydoskop kutuları, kaleydoskop nesneleri ve stantlarını içeren çeşitli patent başvurularında bulunmuştur. Çalışmalarına bu alanda yoğunluk veren Bush, Amerika’da oldukça ilgi uyandıran “salon kaleydoskop”larını geliştirmiştir. Bu kaleydoskopun diğerlerinden farkı, içerisinde sıvı dolu cam ampullerin olmasıdır ve bu fark, görsel olarak daha çarpıcı etkilere sebep olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Sinemada sıkça kullanılan kaleydoskop, televizyon ve sinemalarda gösterilen filmlerde “bulanıklaştırma efekti” olarak kullanılmıştır. Bu sayede görüntü hafif bulanık ve çokgen şeklini alır, bu da sahnenin dramatikleşmesini sağlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Bir ucu buzlu camla kapatılan metal ya da karton borudan oluşan dürbünün zemini siyah ya da koyu bir renktedir. İçerisinde 60 derecelik eğime sahip bitişik üç adet ayna bulunur. Aynaların arasında renkli cam parçaları, pullar, tüyler, minik boncuklar gibi görsel açıdan zengin malzemeler vardır. Bu sayede dürbünden bakıldığında değişik şekilli çokgenler bir daha aynı olmayacak şekilde izleyiciye gözükmektedir. Kısaca, kaleydoskop insanlığı değiştirmek için icat edilen bir âlet olmamış, eğlenme amaçlı kullanılmıştır.