Kategori: Kültür/Sanat

  • İLK TÜRK YEMEK KİTABI MELCEÜ’T-TABBÂHÎN

    Osmanlı mutfak kültürünün zenginliğini ve zarafetini yansıtan ilk yazılı kaynaklardan biri olan Melceü’t-Tabbâhîn, Türk yemek tarihinin en kıymetli eserlerinden biridir. 19. yüzyılın ortalarında Mehmed Kâmil tarafından yazılan bu eser, sadece bir yemek kitabı değil, aynı zamanda dönemin toplumsal yaşamını ve mutfak alışkanlıklarını anlatan önemli bir kaynaktır. Osmanlı coğrafyasındaki yemek kültürünün yazılı bir kaydı olarak Melceü’t-Tabbâhîn, hem Osmanlı hem de Türk mutfağına dair sayısız tarifin yanı sıra yemek yapma ve sunma geleneği hakkında da bilgiler sunar. Bu yazıda, ilk Türk yemek kitabı olarak kabul edilen bu değerli eserin içeriğini, tarihsel önemini ve mutfak kültürümüz üzerindeki etkilerini listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Ülkemizin ilk modern tıp okulu olan Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane’nin hocalarından Mehmed Kâmil’in yazdığı ilk yemek kitabı, 1844’te taş baskı olarak yayımlanmıştır. Yemek kültürüne katkısı büyük olan Mehmed Kâmil, eski yemek risalelerini inceleyerek nadir ve lezzetli yemeklerin fazla kısımlarını çıkarmış, 12 bölümden oluşan kitabına salata, turşu, tarator gibi meze türünden yiyecekler eklemiş ve eserine “aşçıların sığınağı” anlamına gelen “Melceü’t-Tabbâhîn” ismini vermiştir. Ayrıca, tariflerde kullanılan ölçüler, eski Osmanlı ölçü sistemine göre verilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kitap hem klasik hem de çağdaş mutfağa özgü yemek tariflerini içermektedir. Mehmed Kâmil, eski yemek risalelerini dikkatle inceleyip bu kaynaklardan seçkin tarifleri derlemiş, aynı zamanda kendi deneyimlediği tarifleri de ekleyerek eserin içeriğini zenginleştirmiştir. Bu kitabıyla hem Osmanlı mutfak kültürünü derinleştirmeyi hem de yanlış pişirme tekniklerini düzeltmeyi amaçlamıştır. Melceü’t-Tabbâhîn, yemek tariflerinin yanı sıra Osmanlı mutfağının pişirme yöntemleri, kullanılan malzemeler ve yemeklerin hazırlanış biçimleri hakkında da ayrıntılı bilgiler sunar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kitabın birinci bölümü, “Fasl-ı Evvel”, beş farklı çorba tarifinden oluşur: Nohut çorbası, balık çorbası, tarhana çorbası, terbiyeli ciğer çorbası ve ekşili çorba. İkinci bölümde; kebap çeşitleri ile koyun, kuzu ve balık etinden yapılan külbastı gibi yemeklerin tarifleri yer almaktadır. Bu bölümde 22 çeşit kebap tarifi bulunmaktadır. Üçüncü bölüm; yahni, köfte ve büryan yemeklerinden oluşur. Beyaz yahni, yaka yahnisi, uskumru balığından yapılan papaz yahnisi ve maydanozlu sıkma köfte gibi 31 farklı yemek tarifi içerir. Dördüncü bölümde, 11 çeşit tava tarifi yer almaktadır. Et tavası, hamsi tavası ve istiridye pilakisi gibi tarifler detaylıca anlatılmıştır. Beşinci bölüm, 21 çeşit börek tarifinden oluşurken; altıncı bölümde musanna kaymak baklavası, kadın göbeği, kadife, yağsız kadayıf, fodula kadayıfı, sabuniye helvası, lamunya helvası, güllabiye ve cızlama gibi 44 farklı hamur işi tatlı tarifi bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yedinci bölümde, tavukgöğsü, elmasiye, süzme saray aşuresi ve güllaç paludesi gibi 15 farklı sütlü tatlı tarifi yer almaktadır. Sekizinci bölüm, 26 çeşit bastı tarifini içermektedir. Bunlardan bazıları kabak bastı, herîse, yalancı keşkek, patlıcan kayganası ve sebzevat olarak sıralanır. Dokuzuncu bölümde, zeytinyağlı ve sade yağlı dolmalar; onuncu bölümde pilavlar; on birinci bölümde hoşaflar; son bölümde ise kahve içmeden önce tüketilen tatlı tarifleri bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Mehmed Kâmil Efendi, kitabında dönemin aşçılarının çoğunlukla eski yemek tarifleriyle sınırlı kaldığını, yeni yemekler hazırlamakta yetersiz olduklarını eleştirmektedir. Bu durumdan duyduğu rahatsızlık, onu bu eseri kaleme almaya yöneltmiştir. Kitapta yer alan yemek tarifleri, yemeğin keyfini ve inceliklerini bilen, lezzet ve estetik değerine önem veren kişiler için hazırlanmıştır. Ancak, günlük yaşamını sade bir şekilde sürdüren, basit yemeklerle yetinen ve bu alana özel bir ilgisi olmayanlar için kitabın bir gereklilik taşımadığını da özellikle vurgular. Eserde, İslam’ın yemekle ilgili kuralları ve nasıl hazırlanmaları gerektiği konusuna da yer verilmektedir. Böylece kitap, yalnızca yemek tarifleri sunmakla kalmaz; aynı zamanda yemek kültürünün dinî ve sosyal bağlamını da ele alarak geniş bir perspektif sunar.

  • OKURKEN İSTANBUL’U YAŞAYACAĞINIZ KİTAPLAR

    Taşı toprağı altın bir şehir İstanbul… Sinemadan mimariye, resimden müziğe sanatın bütün dallarını asırlarca besleyebilecek malzemeye sahip görkemli bir şehir. Edebiyat dünyası için de öyle… İstanbul yazarlar için tükenmez bir ilham kaynağı… Okurlar ise en şanlısı… Eğer okuduğunuz öyküde, romanda, incelemede İstanbul’la karşılaşmak istiyorsanız sınırsız alternatifiniz var demektir. İşte onlardan birkaçını sizin için listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1948 senesinde gazetede yayınlanan, 1949’da kitap olarak basılan roman, Tanpınar’ın ilk romanı olma özelliğini taşır. Hikâyesi, İkinci Dünya Savaşı öncesinde İstanbul’da geçer. Mümtaz başta olmak üzere, İhsan, Nuran ve Suat karakterleri çevresinde dönen olayları okurken, şehrin doğasını, mimarisini ve semtlerini de yakından tanıma fırsatınız olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Televizyon dizisine de uyarlanan roman ilk kez 1931 yılında basılmıştır. Fatih Harbiye’de geleneksel ve modern hayat arasında bocalayan konservatuvar öğrencisi Neriman’ın hikâyesiyle tanışırız. Neriman, babası ile Fatih’te oturmakta, fakat Beyoğlu Harbiye’deki ışıltılı hayata ilgi duymaktadır. Farklı kültürel yaklaşımlar kitapta Fatih ile Harbiye üzerinden verilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Sait Faik’in hikâyelerinden oluşan Şahmerdan 1940 yılında basılmıştır ve ünlü öykücünün üçüncü kitabı olma özelliğini taşır. İçinde barındırdığı 20 öyküden 14 tanesinde İstanbul anlatılır. Francala mı? Ekmek mi?, Paşazade, Krallık, Zemberek, Alt Kamara, Bekâr, Beyaz Pantolon gibi hikâyelerde, yazar şehre ve şehir insanına dair gözlemlerini öyküler üzerinden aktarır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    İstanbul’un varlığı Ahmet Ümit’in 2010 yılında yayımlanan polisiye türündeki romanının adında bile kendi gösterir. Gerilim dozu yüksek seyreden kitapta, İstanbul’un yakın ve uzak geçmişine dair pek çok bilgiyle karşılaşmak mümkündür. Ayasofya, Topkapı Sarayı, Süleymaniye Camii, Sarayburnu’ndaki Atatürk heykeli, Mimar Sinan’ın türbesi ve daha birçoğu roman içinde kendine yer bulur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Avrupa’nın farklı şehirlerinde yaşayan Orhan ve Deniz’in kesişen yolları, İstanbul’da buluşmaları, ertesi gün Deniz’in ortadan kaybolması ve olayla ilgili başlatılan soruşturma… İstanbul Kırmızısı romanı Ferzan Özpetek’in 2014 yılında Türkçe olarak yayımlanan ilk kitabıdır ve yine kendisi tarafından aynı isimle beyaz perdeye taşınmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Mario Levi’nin üstünde 6 yıl çalıştığı bilinen romanı İstanbul Bir Masaldı 1999 yılında yayımlanmış ve 2000’de Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazanmıştır. “On yaşındayken İstanbul’a ayak bastım. Ülkenin en büyük şehrindeyim ve danışacak, sığınacak kimsem yoktu.” satırlarını içeren roman İstanbul’da yaşayan azınlıkları merkezine almaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    İçinden bolca İstanbul geçen fakat yukarıda sıraladıklarımız gibi roman türünde olmayan bir kitap İstanbul’dan Sayfalar… Usta tarihçi İlber Ortaylı’nın kaleminden, İstanbul sokaklarını, caddelerini, meydanlarını, camilerini, eğlence mekânlarını ve hatta mezarlıklarını okumak, tanımak, öğrenmek isteyenler için kıymetli bir kaynak…

  • TÜRKİYE’NİN EN ESKİ VE EN BÜYÜK KÜTÜPHANESİ

    İstanbul Eyüpsultan’da bulunan ve 2023’te kütüphane olarak yeniden tasarlanan Rami Kışlası, 220 dönümlük alan içinde, 36 bin metrekarelik kapalı alanın yanı sıra ağaçlarla çevrili yapay bir göletin de bulunduğu devasa bir kütüphane olarak okuma meraklılarına kapılarını açtı. İki milyondan fazla kitabın bulunduğu ülkemizin en büyük kütüphanesinin kapısı sadece bilgiye susayanlar için değil, doğanın dinginleştirici huzurundan faydalanmak isteyenlere de açık. Rami Kütüphanesi’nin kışladan bir bilgi merkezine dönüşme hikâyesini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Rami Kışlası, 18. yüzyılda Sultan III. Mustafa tarafından inşa ettirildi. Kâgir bir yapı olan Rami Kışlası, Sultan II. Mahmut zamanında onarım gördü ve 1960’lara dek aktif olarak ordu kışlası olarak kullanıldı. Rami Kışlası, geçtiğimiz yıllarda aslına uygun restorasyon, renovasyon ve yeniden inşa çalışmaları geçirdi ve Türkiye’nin ve İstanbul’un bilgiye açılan penceresi olarak Rami Kütüphanesi ismiyle yeniden hayat buldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Rami Kütüphanesi; bireysel ve grup okuma salonları, etkinlik alanları, atölye mekânları, engelli bireylere uygun hazırlanan engelli merkezi ile söyleşi, seminer ve sergileme gibi farklı kullanım olanaklarına sahip büyük bir kampüs olarak tasarlandı. Aynı zamanda bu dev bilgi kampüsü, 4200 kişilik oturma kapasitesine sahip.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1000 metrekarelik yapay bir göletin bulunduğu kütüphane; özel yürüyüş ve bisiklet yolları ile çevrili ve bahçesinde yer alan sergileme alanları ve amfilerle ziyaretçilerine doğa, kültür ve sanatla zenginleşmiş yepyeni bir kütüphane deneyimi yaşatıyor. 51 bin m²’lik yeşil alanıyla Rami Kütüphanesi, dünyanın en büyük kapalı peyzaj alanına sahip kütüphanesi olma özelliğini de taşıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yerel malzeme ve özel tekniklerle yeniden inşa edilen Rami Kütüphanesi, atık su dönüşümü, atık yönetimi, sürdürülebilir altyapı ve enerji verimliliği sistemlerini entegre ettiği planı ile sürdürülebilir mimari için gereken tüm adımları atmış, çevre dostu bir yapı…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Çocuklardan gençlere, üniversite öğrencilerinden akademisyenlere kadar herkes için uygun alanların ve kitap içeriklerinin bulunduğu kampüs, 7/24 açık. Kütüphane günün her saati okuyucu ve araştırmacılara hizmet veriyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Türkiye’nin ilk Biosphere Sürdürülebilir Müze Sertifikası’na sahip olan Rami Kütüphanesi, yerel kültürel yaşamı destekleyen yapısının yanı sıra gelecek nesillere taşıdığı kadim kaynak ve bilgilerle gurur duyulan projeler arasında yer alıyor.

  • BU REPLİKLER HANGİ FİLMLERE AİT?

    BU REPLİKLER HANGİ FİLMLERE AİT?

    Yeşilçam film replikleri bulmacasını yayınlarken “Zaten çoğu hafızanızda!” demiştik ama bu seferki replikler için aynı şeyi söylemek zor olabilir. Yine de işinizi kolaylaştırmak için birer ipucu vermeyi ihmal etmedik. Listemizde dünya sinemasından 7 film yer alıyor ve bir tanesi Türk filmi. Cevaplar ise sayfanın en altında.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Filmde, beyaz saçlı çılgın mucit genç adama şöyle söyler…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Anlatılan hikâye matematikçi John Nash’in hayat hikâyesidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Anlatılan hikâye matematikçi John Nash’in hayat hikâyesidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Filmde edebiyat öğretmeni öğrencilerine şöyle seslenir…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Sekiz filmden oluşan film serisi 1976 ile 2006 yılları arasında çekilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    11 dalda Oscar alan film bir transatlantikte geçmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Cannes Film Festivali’nden Büyük Ödül’le dönen Türk filmidir.

    1. Geleceğe Dönüş
    2. Akıl Oyunları
    3. Yüzüklerin Efendisi
    4. Ölü Ozanlar Derneği
    5. Rocky
    6. Titanik
    7. Uzak
  • DEFALARCA İZLESEM BIKMAM DEDİRTEN 23 TÜRK FİLMİ

    DEFALARCA İZLESEM BIKMAM DEDİRTEN 23 TÜRK FİLMİ

    “İyi bir filmin kusurları olması gerekir. Hayat gibi, insanlar gibi.” demiş ünlü İtalyan yönetmen Federico Fellini. Ne var ki bir yönetmen yaptığı filmi kusursuz olarak nitelese bile seyirciden farklı farklı geri dönüşler alması fazlasıyla mümkün. Bu listedeki filmler ise hepimizde ortak duygular uyandıran, defalarca izlesek de kusurlarına değil hissettirdiklerine odaklandığımız ve çoğu nostaljik Türk filmlerini içeriyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Evlerimizi neşelendiren kalabalık aile filmleri” title_font_size=”13″]
    türk filmi, türk sineması

    Türk Sineması’nda “kendini iyi hisset” filmlerinin başında kalabalık aile filmleri gelir, hele bir de ekranda boy gösterenler arasında Adile Naşit, Münir Özkul, Tarık Akan, Kemal Sunal gibi duayen isimler varsa. Bu filmler genellikle büyük bir evde bir arada yaşayan insanların komik ama seyirciye samimi duygular yükleyen hikâyelerinden oluşurlar. İşte size türünün üç örneği: Gülen Gözler, Neşeli Günler ve Süt Kardeşler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bir miktar hüzün barındıran romantik filmler” title_font_size=”13″]

    Bildiğiniz gibi aşk ve romantizm kaçınılmaz olarak bir miktar hüzün de içerir, tavsiye edeceğimiz romantik filmlerde de ister istemez biraz hüzünleneceksiniz. Duvarda asılı bir kadın resmine âşık olan boyacı Halil, sevgiye emek vermek gerektiğini öğreten Asya, İlyas ve Cemşit, öksürük nöbetleri geçiren Nalan’a derin bir aşk besleyen Kenan. Yani; Sevmek Zamanı, Selvi Boylum Al Yazmalım ve Hıçkırık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Seyretmelere doyamadığımız Şener Şen filmleri” title_font_size=”13″]
    türk filmi, türk sineması

    Şener Şen’in filmlerle hayat verdiği efsane karakterleri sayalım desek her birimiz en az beş isim sayabiliriz. Bu karakterlerin değilse bile filmlerin ortak özelliği yüzümüze tuhaf bir gülümseme yerleştirmesidir. Çünkü komik olayların muhatabı olan başroldeki karakter genellikle başkaları tarafından mağdur edilmektedir. Bunun örneği üç film ise elbette Züğürt Ağa, Namuslu Namussuz ve Muhsin Bey’dir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İçinden İstanbul geçen filmler” title_font_size=”13″]
    türk filmi, türk sineması

    Güzel ülkemizin neresinde yaşıyor olursak olalım dünyanın gözde şehirlerinden İstanbul’u bir film karesinde de olsa görmek hepimize iyi gelebilir. Tabii işin içine senaryolardaki dramatik unsurları katmıyoruz. İlk önerimiz Nuri Bilge Ceylan’ın bol ödüllü filmi Uzak… İkincisi Sadri Alışık’ın rol aldığı siyah-beyaz film Ah Güzel İstanbul, üçüncüsü Orhan Kemal’in romanından uyarlanan ve köyden kente göçü konu alan Gurbet Kuşları.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Büyümüş de küçülmüş dedirten çocukların filmleri” title_font_size=”13″]

    Şimdilerde 50-60 yaşına ulaşmış isimlerin çocukluk yıllarında rol aldığı filmler için aslında “sadece çocuk filmleridir” diyemeyiz. Çünkü size tavsiye edeceğimiz Yumurcak, Ayşecik ve Afacan filmlerinde başroldeki minik oyuncuya Filiz Akın, Ayhan Işık, Cüneyt Arkın gibi büyük isimler de eşlik etmektedir. Ve evde çocuklarınızla yapabileceğiniz en güzel etkinliklerden biri bu filmleri seyretmek olabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Uluslararası yarışmalarla adından söz ettiren filmler” title_font_size=”13″]

    Semih Kaplanoğlu’nun yönetmenliğini yaptığı Yusuf Üçlemesi’ni birbirinden ayırmamız haksızlık olur. Bu yüzden Yumurta, Süt ve Bal filmlerini sırasıyla izleminizi önereceğiz. 64. Cannes Film Festivali’nden ödülle dönen Nuri Bilge Ceylan’ın Bir Zamanlar Anadolu’da filmi ile 90. Akademi Ödülleri’nde Yabancı Dilde En İyi Film Ödülü için aday adayı olan ve Can Ulkay’ın yönettiği Ayla ise diğer önerilerimiz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Dizi film gibi art arda seyretme şansımız olan seri filmler” title_font_size=”13″]
    halit akçatepe, ertem eğilmez

    Aynı karakterlerin, belli bir kurgunun devamı olan filmlerde yer alması ile seri filmler meydan gelir. Ve seri filmlerin çoğunluğu seyirci tarafından yüksek not almış, devamı gelsin diye beklenen filmlerden oluşur. Tıpkı Hababam Sınıfı, Turist Ömer ve Gırgıriye serisi gibi. Karakterlerini ailemizden biri gibi tanıdığımız ve ekranlarda defalarca görmekten sıkılmadığımız bu filmleri art arda dizerek seyretmeniz bizim size tavsiyemiz.

  • Ortaçağ Anadolu Sikkelerindeki 8 Simge

    Ortaçağ Anadolu Sikkelerindeki 8 Simge

    Günümüzde tarihi madeni paraları “sikke” diye adlandırıyoruz. Anadolu’da M.Ö. 7. yüzyılda Lidyalılar tarafından icat edilen sikke, dönemiyle ilgili pek çok bilgi taşıyan değerli arkeolojik buluntulardır. Devletin mührüyle resmileşen sikkeler sayesinde o devletin hangi coğrafyalarda hâkimiyet kurduğuna, zenginliğine, imparatorlarının hâkimiyet dönemlerine, üzerindeki görsellere göre tarihi kişiliklere, olaylara, şehir, mekân adlarına ulaşılabilir. Listemizde Ortaçağ’da Anadolu’da kullanılmış üzerinde farklı simgelerin olduğu 8 sikke örneğini görebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Yukarıdaki sikke örneği Gıyaseddin Keyhüsrev bin Keykubad döneminden (1236 – 1246) günümüze ulaşmış ve ön yüzünde güneş ile aslan figürü bulunuyor. Sikkelerin arka yüzündeki yazılarda genellikle dönemin padişahının adı ile unvanı yazar ve bu örnekte de dönemin padişahının adı geçmekte…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Sikkenin ön yüzünde başı haleli, elinde kargı benzeri alet taşıyan atlı bir figür görülüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Fahreddin Kara Arslan bin Davud döneminde basılan bu sikkenin ön yüzünde elinde bir tablet olan melek betimlemesi var.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Nasıreddin Artuk Arslan bin İlgazi döneminden kalan sikkenin ön yüzünde elbisesi sağa doğru kapanan bir hükümdar büstü var. Arka tarafında ise altı kollu yıldız içinde padişahın adı yazıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Yukarıdaki bakır sikkenin ön yüzünde ayakta iki figürle taç giydirme sahnesi canlandırılmış. Sağdaki figür soldakine taç giydiriyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Eyyubi Selahaddin Yusuf (1174 – 1193) döneminden günümüze ulaşan sikkenin ön yüzünde taht üzerinde bağdaş kurarak oturmuş, bir eliyle küre tutan ve bir elini dizine koymuş bir hükümdar figürü bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Ön yüzünde ejderhaya benzeyen bir hayvan üzerindeki savaşçı ile arka yüzünde dönemin hükümdarı İmadeddin Ebubekir bin Kara Arslan’ın adı yazan bir sikke örneği…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=” 8#” title_font_size=”13″]

    İmadeddin Zengi bin Mevdud (1170 – 1197) dönemine ait sikkenin ön yüzünde kanatlarını açmış çift başlı bir kartal görünüyor.

  • GÜLDÜRÜRKEN DÜŞÜNDÜREN MEDDAHLIK GELENEĞİ

    Meddahlık, taklit ve canlandırmalarla dinleyiciyi hem eğlendirmek hem düşündürmek amacıyla doğaçlama hikâye anlatma sanatı olarak tanımlanır. 2008’de UNESCO İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi’ne alınan meddahlık geleneğini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Meddahlık, Türk tiyatro geleneğinin en eski türlerinden biridir. Kökeni hakkında kesin bir bilgi olmamakla birlikte meddahlığın Türk kültürüne İran ve Orta Asya’dan geldiği tahmin edilmektedir. “Meddah” kelimesi Arapça kökenlidir ve çok öven (kişi), methedici anlamına gelir. Osmanlı’dan günümüze meddahlar sanatlarını saray ve köşklerde, sünnet düğünlerinde, kahvehane ya da meydan gibi halkın kalabalık olduğu yerlerde icra etmiş ve kültürümüzün önemli bir parçası haline gelmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Başarılı bir meddah, iyi bir taklit yeteneğine, güzel bir diksiyona sahiptir; seyredenleri güldürmeyi ve anlattığı hikâyelerden kıssadan hisse çıkarılmasını amaçlar. Türk sahne sanatlarında tek kişilik gösteriler yapan meddahlar hikâye anlatırken olayın içindeki bu kişilerin taklitlerini de yapar; performansları sırasında müzik kullanır ve bazıları sahneye enstrümanlarıyla çıkar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Meddahlık geleneği, meddahların konuşma yeteneklerine ve seyirciyle kurdukları iletişime dayanır. Halk dili diyebileceğimiz konuşma dilini kullanan meddahlar hikâyelerini anlatmak için dinleyicilerden daha yüksek bir yerdeki sandalyesine oturur; eline uzun bir baston alır, omzuna da büyükçe bir mendil koyar. Mendili değişik tiplerdeki kişilerin kıyafetini taklit etmek veya ağzını kapatarak hikâyelerinde bahsi geçen kişileri canlandırmak için kullanır. Sopadan ise oyunu başlatmak, seyirciyi susturmak, saz, süpürge, tüfek, at gibi ögeleri seyircilere aktarabilmek için yararlanır. Ardından ses ve şive taklitlerine dayalı hikâyesini anlatmaya başlar. Genellikle halkın günlük hayattaki olaylar ve sorunları hakkında hiciv tarzda, iğneleyici ve mizahi bir üslup kullanılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Meddah, performansının sonunda anlattığı hikâyeden çıkarılacak dersi vurgular ve “Bu kıssadır bir mecmua kenarına kaydolunmuş, biz de gördük söyledik. Sakiye sohbet kalmazmış baki. Her ne kadar sürç-i lisan ettikse affola, inşallah gelecek sefere daha güzel bir hikâye söyleriz.” diye sözünü bitirir; gelecek hikâyenin adını, anlatılacağı yeri ve zamanını söyleyerek gösterisine son verir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    19. yüzyılda meddahlık geleneğine bir de kavuk eklenir. Dönemin ünlü komedyenlerinden Abdürrezzak Efendi’nin bütün oyunlarını izlemiş, bütün rollerini ezberlemiş, yetenekli bir genç olan Hasan Efendi ilk kavuk sahibi meddahtır. Orta oyunundaki Kavuklu’ya benzer bir tiplemeyi canlandıran ve saçı olmadığı için “Kel” lakabıyla anılan Hasan Efendi, ilk kez “Küçük İsmail’in Kumpanyası”nda sahneye çıkar, daha sonra Agâh Efendi ile Hayalhâne-i Kumpanya adlı tiyatroyu kurar. Güldüren oyunculuğuyla şöhretlenip “Komik-i Şehir” ünvanını alan Kel Hasan Efendi, meddahlık geleneğinin önemli bir parçası olan kavuğu, güldürü geleneğinin devamını sağlayacak olan öğrencisi İsmail Dümbüllü’ye bir nişane olarak teslim eder. Senelerce meddahlık geleneğini sürdüren İsmail Dümbüllü, devraldığı kavuğu ünlü oyuncumuz Münir Özkul‘a verir. Ustasından emanet aldığı kavuğu 21 yıl taşıyan Özkul da kavuğu ünlü tiyatro sanatçımız Ferhan Şensoy’a devreder. 38 yaşında Kel Hasan Efendi’nin kavuğuna erişen Şensoy da 27 yılın ardından bu sembolik emaneti 2016’da ünlü tiyatro sanatçımız Rasim Öztekin’e bırakır. Kavuğu 4 yıl taşıyan Rasim Öztekin, yaşadığı sağlık sorunlarının ardından “Oynayamayacaksam kavuğun bende olmasının bir anlamı yok.” sözleriyle ölümünden 6 ay önce tiyatro sanatçısı Şevket Çoruh’a devreder.

  • GRAVÜR SANATI VE TARİHSEL GELİŞİMİ

    Resim sanatını öncülemesi açısından tarihsel arenada oldukça önemli bir yere sahip olan gravür sanatı, 15. yüzyıldan bu yana sanatçıların özgün eserler ürettiği sanatsal bir alan. Çeşitli materyaller üzerine kazıma veya oyma tekniği ile yapılan bu sanatın tarihsel serüvenini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Fransızca “gravure” sözcüğünden alınan gravür, kazıma resim sanatı demektir. Gravürde genellikle sözlü ve yazılı grafikler ile hikâyeler betimlenir. Bir baskı tekniği olan gravür, matbaacılıkta ve sanat ürünlerinde kullanılmaktadır. Eserlerin çeşitli materyallere kazınması ile oluşturulan gravür, bir kazıma şekli, çukur baskı veya oyma baskı olarak adlandırılabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    15. yüzyıldan sonra ortaya çıkan gravür eserler ince detaylardan oluşmaktadır ve titizlik isteyen bir çalışma gerekmektedir. Muşamba, taş, metal ve ahşap gibi çeşitli materyaller üzerine kazınarak veya taş üzerine yağlı kalem ile işlenerek yapılmaktadır. Ağaç üstüne kazınarak yapılan gravür, bilinen ilk eserler arasında yerini almıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Gravürlerin dünyada ilk örnekleri Batı Avrupa’daki Ren kıyılarında ağaçlar ve taşlar üzerine kazınarak yapılmış olan figürlerdir. Eski zamanlarda dini semboller gravür sanatının konusu olurken, sonraları doğayı ve insanı simgeleyen figürlere de yer verilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Gravür sanatının ilk temsilcisi Fransız Jean Duvet’tir. Flaman ressam Peter Paul Rubens, renkli gravür eserleri ile tanınırken; Hollandalı sanatçı Rembrandt Harmenszoon van Rijn, bakır üzerine yaptığı desenlerle büyük ifade gücü olan eserler üretmiştir. Dünyaca ünlü Alman ressam Albrecht Dürer, bu sanat dalına muhteşem eserler vermiş ve gravür eserleri büyük beğeni toplamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Matbaacılık alanında da sıkça kullanılan gravürleri özellikle 19. yüzyılın sonlarına kadar basımı yapılan kitaplardaki resimlerin kaliteli reprodüksiyonlarında sıkça görmek mümkündür. Genellikle gezi, hayvan ve bitki bilimi kitaplarındaki resimlerin oluşturulması için kullanılan gravürler kimi eserlerde ayrı bir ciltte albüm şeklinde de yayımlanmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    19. yüzyılda Osmanlı döneminde kentin en önemli mimari eserleri gravür sanatının konusu olmuş ve CarI Gustaf Löwenhielm, William Bartlett, Louis-François Cassas gibi birçok ressam; ülkemizdeki sarayların, camilerin ve tarihi yapıların gravür resimlerini yapmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Gravür sanatının diğer sanatlardan en farklı ve belirgin özelliği çoğaltılabilir olmasıdır. Yani aynı resmi ya da figürü istenilen sayıda çoğaltmak mümkündür. Çizgiler ile muhteşem eserler çıkarmaya öncü olan ve resmin sanatının oluşmasına zemin hazırlayan gravürde; ölçü, düzen, titiz çalışma, sabır, incelik, matematiksel kavramlar ve oranlar bu sanat dalının olmazsa olmaz bileşenleri arasında yer alır.

  • ESKİ ESERLERE TEKNOLOJİK DOKUNUŞ DİJİTAL RESTORASYON

    Dijital restorasyon, eserlerin orijinal görünümüne veya işlevine yeniden kavuşmasını sağlamak amacıyla dijital teknolojilerle gerçekleştirilen bir süreçtir. Bu yöntem; sanat eserleri, fotoğraflar, filmler, müzik kayıtları ve tarihî belgeler gibi çeşitli materyalleri kapsar. Sürecin temel amacı, zamanla zarar görmüş eserleri onarmak ve estetik ya da işlevsel açıdan iyileştirmektir. Detaylar yazımızda…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Dijital restorasyon sayesinde özellikle eski filmlerdeki ses ve görüntü bozulmaları giderilir, renkler yenilenir ve kimi zaman kaybolmuş sahneler tekrar eklenir. Bu süreç, yalnızca görsel kalitenin artırılmasını değil, aynı zamanda izleyicinin filmle daha güçlü bir bağ kurmasını da sağlıyor. Örneğin, bulanık görüntüye veya ses kirliliğine sahip bir film, izleyiciye tam anlamıyla ulaşamayabilirken, restore edilmiş hâliyle çok daha etkileyici bir deneyim sunar. Dijital restorasyon sürecinde dijital tarayıcılar, Photoshop, Lightroom, AutoCAD ve 3D modelleme yazılımları gibi çeşitli teknolojiler kullanılır. Bu araçlar, özellikle yüksek çözünürlüklü görüntü elde etmek ve eserin orijinal detaylarını koruyarak iyileştirmek için kritik bir rol oynar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Dijital restorasyonda en önemli unsurların başında, filmleri aslına sadık kalarak restore etmek, orijinal renk paletini korumak ve dönemin ruhunu yansıtan detaylara müdahale etmemek gelir. Bu titiz yaklaşım, restorasyonun sanatsal değerini koruyarak eserin özgün atmosferini muhafaza etmesini sağlar. Aksi takdirde, filmin orijinal dokusu kaybolabilir ve dönemin sinema anlayışıyla uyumsuz bir hâle gelebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Dijital restorasyonun en önemli aşamalarından biri de veri toplama ve analiz sürecidir. Bu aşama, restore edilecek eserin detaylı bir şekilde incelenmesini içerir. Eserin fiziksel durumu, maruz kaldığı bozulmalar ve hasar türleri hakkında kapsamlı bilgi edinmek için titizlikle çalışılır. Modern dijital tarama ve görüntüleme teknikleri kullanılarak eserle ilgili geniş çaplı veri toplanır, böylece restorasyon süreci bilimsel bir temele dayandırılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Toplanan veriler, dijital ortamda bir model veya temsil oluşturmak için kullanılır. Bu aşamada 3D modelleme, fotogrametri ve diğer dijital tekniklerden yararlanılır. Daha sonra düzeltme ve iyileştirme aşamasına geçilir; bu süreçte eserin dijital modeli üzerinde bozulmuş kısımlar düzeltilir. Bir sonraki adımda, renk düzeltme, detayların yeniden oluşturulması ve yüzey dokularının onarılması gibi işlemler gerçekleştirilir. Fotoğraf restorasyonunda ise lekeler ve çizikler, gelişmiş bilgisayar yazılımları kullanılarak temizlenir ve görüntü kalitesi artırılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Restorasyon tamamlandıktan sonra, dijital eser titizlikle gözden geçirilir ve gerekirse ek düzeltmeler yapılır. Nihai değerlendirme aşamasında, eser hem orijinal hâliyle hem de restore edilmiş versiyonuyla karşılaştırılarak incelenir. Böylece restorasyonun doğruluğu ve eserin özgün yapısına uygunluğu değerlendirilir. Sonuç olarak, ortaya çıkan dijital eser çeşitli platformlarda paylaşılabilir ve uzun vadeli korunma altına alınabilir. Bu sayede kültürel mirasın geleceğe aktarılması sağlanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Dijital teknolojiler sayesinde, eserlerin orijinal hâline zarar vermeden onarım yapılabilir. Dijitalleştirilen eserler, internet ve diğer dijital platformlar aracılığıyla dünyanın her yerinden erişilebilir hâle gelir. Bu durum, özellikle müzelerde ve kütüphanelerdeki eserlerin sergilenmesini kolaylaştırarak kültürel mirasın daha geniş kitlelere ulaşmasını sağlar. Dijital materyaller, akademisyenler, öğrenciler ve sanatseverler için değerli bir kaynak oluşturur. Tarihî eserler üzerindeki araştırmalar, dijital kopyalar üzerinden kolayca gerçekleştirilebilir, böylece fiziksel eserlere zarar verme riski de ortadan kalkar. Ayrıca, dijitalleştirilmiş eserler fiziksel olarak sergilenemeyen ya da ulaşılması zor bölgelerde bulunan sanat eserlerine ve tarihî eserlere erişim imkânı sunar. Bu durum, sanat ve tarihin daha geniş bir kitleye yayılmasını destekler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Günümüzde dijital restorasyon, birçok müze ve sanat galerisi tarafından aktif olarak uygulanmaktadır. Örneğin, Louvre Müzesi pek çok eserin dijital olarak restore edilmesi için çeşitli projeler yürütmektedir. Ülkemizin kültürel belleğinin önemli bir parçası olan eski filmler, özellikle Yeşilçam yapımları, dijital olarak restore edilerek izleyicilere sunulmaktadır. Bu sayede hem nostaljik bir yolculuk yapılmakta hem de yeni nesiller, bu eserleri yüksek görüntü ve ses kalitesinde izleme fırsatı yakalamaktadır. Geçmişin mirası, yeni izleyiciler için keşfedilmeyi bekleyen bir hazineye dönüşürken, aynı zamanda ülkemizin sinema tarihinin korunmasına da katkı sağlanmaktadır.

  • KABLOSUZ BAĞLANTI: BLUETOOTH’UN İCADI

    Daha hızlı veri paylaşımı sağlayan, kablosuz veri aktarım teknolojisi Bluetooth’un icadı, teknoloji tarihinde hem mühendislik başarıları hem de tarihi açısından oldukça ilginç bir hikâyeye sahip. Detaylar yazımızda…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Bir zamanlar cep telefonlarının öncü markası Motorola’nın genel müdürü mühendis Martin Cooper, cep telefonu teknolojisinin gelişimine öncülük eden bir isimdir. 1980’lerin başında kablosuz iletişim teknolojilerinin gelişmesiyle bu alanda yapılan çalışmalar hız kazanır. Ancak aşamadıkları bir sorun vardır; değişik cihazlar arasındaki uyumluluk ve veri aktarımı sorunu… Farklı markalardaki cihazların birbirleriyle iletişim kurma zorluğu çözülmesi gereken bir problem olarak telefon firmalarını bu alanda çalışmaya yönlendirir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1989’un sonlarında Ericsson’un mühendisleri Johan Ullman, Jaap Haartsen ve Sven Mattisson, kablosuz bağlantı standardını geliştirmeye karar verir. Bluetooth teknolojisi birleştirici olma misyonu taşıdığı için isim konusunu uzun bir süre düşünürler ve İskandinav Kralı I. Harald Blåtand (Bluetooth) adını seçerler çünkü bu kral, İskandinav halkını birleştiren kraldır. Blåtand, Dancada “mavi diş” anlamına gelir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Bluetooth adını taşıyan kablosuz iletişim standardı 1994’te Ericsson tarafından resmî olarak tanıtılır. Bu teknoloji, zamanla gelişerek daha hızlı, güvenli ve verimli hâle gelir. Günümüzde Bluetooth, kablosuz kulaklıklardan akıllı ev cihazlarına kadar geniş bir yelpazede kullanılmakta ve hayatımızı kolaylaştırmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Bluetooth, 2.4 GHz frekans bandında çalışır. Veri transferi sırasında frekans atlama yöntemini kullanarak sık sık frekans değiştirir. Bu, frekans bandındaki yığılma ve çakışmaları önler. Bluetooth ile transfer edilen veriler genellikle şifrelenir, böylelikle güvenli bir iletişim sağlanır. Şifreleme, verilerin izinsiz erişime karşı korunmasına yardımcı olur. Bluetooth, genellikle kısa mesafelerde yaklaşık 10 metreye kadar verimli bir şekilde çalışır. Telefonlar, bilgisayarlar, kulaklıklar veya hoparlörler arasında kullanım için idealdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Bluetooth teknolojisinin gelişimi, tüketim alışkanlıklarımızın değişmesine de neden oldu. Kulak içi, kulak üstü ve kablosuz hoparlörlerin popülerliği arttı; kablo karmaşasından kurtularak kullanıcıların daha özgürce hareket etmelerine ve daha rahat bir deneyim yaşamalarına olanak tanıdı. Bluetooth, akıllı telefonlar ve tabletlerde kablosuz bağlantı kurma imkânı sunarak veri transferini de hızlandırdı. Bu, dosya paylaşımı, kablosuz klavye veya fare kullanımı gibi birçok alanda kullanıcıların hayatını kolaylaştırdı. Bluetooth, araç içi eğlence sistemleri ve “hands-free” (eller serbest) konuşma sistemlerinin gelişmesine katkıda bulunarak sürücülerin güvenli bir şekilde iletişim kurmalarına ve müzik dinlemelerine olanak tanıdı.