Kategori: Kültür/Sanat

  • 8 Maddede Kandil Geleneğimiz

    8 Maddede Kandil Geleneğimiz

    Her yıl, Hicri takvime göre Receb, Şaban ve Ramazan aylarından oluşan ve “üç aylar” olarak ifade edilen günler içinde “üç kandil” kutlanır. Regaib, Miraç ve Berat Kandilleri… Üç aylar dışında kalan bir kandil daha vardır ki o da Hz. Muhammed’in (s.a.v) doğum gecesi olan Mevlid Kandili’dir. Müslümanlar için Kandil günleri buluşturucu, birleştirici olduğu kadar kişilerin manevi anlamda arınmaya, temizlenmeye niyet ettiği kutsal günlerdir. 2018 yılının üç ayları 19 Mart’la birlikte başladı. Biz de listemizi Müslüman âleminin idrak edeceği “Kandil Günleri”ni kutlayarak başlatıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Kandil günlerinin kutlu sayılma nedenleri vardır. Örneğin “göğe yükselme” anlamına gelen Mirac ile Hz. Muhammed’in (s.a.v.) bir gece Mekke’deki Mescid-i Haram’dan Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya gittiğine duyulan inanç ifade edilir. Kandiller Müslüman dünyasında İslam’ın başlangıcından itibaren değil Hicri 3. yüzyıl itibariyle kutlanmaya başlanmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kandil kelimesi dilimize Latince’deki “candela” sözcüğünden geçmiş. Bu sözcüğün kökeninde ise “candeo”, yani ışımak var. Kandil önceleri aydınlatma aracı olarak kullanılırken sonraları cami, türbe gibi dini yerlerde kullanılan bir nitelik kazanmış. Regaip, Berat gibi günlere “Kandil Günleri” denmesi ise sadece Türklere mahsus bir konu ve Osmanlı’da II. Selim döneminde camilerde kandil yakılmaya başlanmasına dayanıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Mahya, “Camilerde iki minare arasına gerilen ipler üzerine kandil veya elektrik ampulleriyle yazılan yazı veya yapılan resim.” anlamına geliyor. Günümüzde özellikle Ramazan ayında yakılan mahyaları pek çok cami Kandil geceleri de kurarak, o günün anlamına atıf yapan sözler ya da dualarla geceyi anlatıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Her gün yapılagelen ibadet ve dualar Müslümanlar için Kandil günlerinde daha da büyük bir istekle yapılan fiillere dönüşür. Cami ziyaretleri, hep birlikte açılan eller, toplum için edilen dualar geceyi ruhani bir iklime büründürür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Kandil günlerinin önemine duyulan inanç o günlerde hayır işleme duygusunu da artırmaktadır. Özellikle Osmanlı döneminde hali vakti yerinde olan insanlar kendilerini belli etmeden türlü türlü hayırlar işlemenin yollarını ararlarmış. Yakın zamana kadar da konu komşuya lokma ya da şerbet dağıtıldığını hatırlayanlarınız olacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kandiller günümüzde bir kısa mesajla kutlanır hale gelse de büyüklere açılan bir telefonun, iyi dileklerde bulunmanın ve hayır duasını almanın yerini tutamayacağı aşikârdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Susamlı ya da sade çevredeki insanlara ikram edilen kandil simidi de geleneğin önemli ve nostaljik bir parçasıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Hicri takvime göre belirlenen Kandil günleri her yıl farklı günlere denk gelmektedir. 2018 yılında 19 Mart’ta Receb ayı ile başlayan üç aylarda Regaip Kandili 22 Mart, Miraç Kandili 13 Nisan, Berat Kandili 30 Nisan günü kutlanacak. Mevlid Kandili ise 19 Kasım gününe denk geliyor.

  • SOĞUK GÜNLERE SICAK BİR SOLUK GETİREN KİTAPLAR

    Her mevsimin kendine has güzelliği var. Özellikle kış ayları evlerimizde daha çok zaman geçirdiğimiz uzun geceler mevsimi. Bu aylarda sıcak içeceklerimizle battaniyelerimizin altında keyifle uzanıp okuyabileceğimiz kış mevsiminde geçen kitapları listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Amerikalı yazar Paul Auster’in kendi hayat hikâyesini anlattığı “Kış Günlüğü”, 70’li yaşlarını geride bırakan yazarın ömrünün kışını sürdüğünü hissetmesiyle kaleme aldığı bir eser. Kitabında bedeninde çoğu çocukluktan kalma yaraların izlerini de anlatan Auster, “Ne de olsa zaman azalıyor. Belki de şimdilik hikâyelerini bir yana bırakıp hayatının anımsadığın ilk gününden bugüne kadar bu bedenin içinde yaşamanın nasıl bir duygu olduğunu incelemeye çalışsan iyi olur.” diyor ve kendisiyle yüzleşiyor. Bu keder yüklü hesaplaşmanın sancılarını kış mevsimi ile bütünleyerek metaforik bir ifade şekli oluşturuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Rus edebiyatının güçlü kalemi Fyodor Dostoyevski’nin “Beyaz Geceler” kitabı, genç bir adamın tesadüfen tanıştığı bir kadınla yaşadığı dört günlük aşkı konu alıyor. Kasvetli bir kış mevsiminde St. Petersburg’da geçen bu hazin aşk hikâyesi, Dostoyevski’nin betimleme gücüyle birleşince şehrin tüm soğuğu okuyucuların iliklerine kadar işliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Basit bir doğa olayı olarak görülen kış mevsiminin insan ve toplum üzerindeki etkisini “Kış: Bir Mevsimin Tarihi” adlı kitabıyla inceleyen İsviçreli yazar François Walter, edebi kitaplarının yanı sıra akademik eserler de üretmiş bir isim. Mitolojiden edebiyata, güzel sanatlardan kış sporlarına insanlığın ortak belleğinde yer edinmiş tüm olumlu ve olumsuz çağrışımların masaya yatırıldığı bu kitap, kış mevsimine olan bakış açınızı değiştirecek güçte.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Rus edebiyatının efsanevi kalemi Nikolay Vasilyeviç Gogol tarafından yazılan “Palto” kitabında, başkahraman Akakiy Akakiyeviç’in binbir zorlukla aldığı yeni paltosunun çalınması ve sonrasında gelişen ilginç olaylar anlatılıyor. Soğuk kış günlerinin zorlu geçtiği Rusya’da paltosuz kalan sıradan bir insanın umutsuz mücadelesinin anlatıldığı eser; Dostoyevski’den Tolstoy’a, Turgenyev’den Çehov’a Rus edebiyatını şekillendirerek günümüze ulaşıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Bilim kurgu edebiyatının kurucuları arasında yer alan Fransız yazar ve gezgin Jules Verne, kendi gezilerinden ilham alarak yazdığı “Buzullar Arasında Bir Kış” kitabında Fransa’dan Grönland’a uzanan gemi maceralarını anlatıyor. Gerilim dolu hikâyeyi romantik bir aşkla harmanlayarak macera dolu bir yol kitabına imza atan Verne, üstesinden gelinmesi güç hikâyeleri eserine ustalıkla konu ediniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Listemizin son kış kitabı, modern Türk romanının kurucusu olarak anılan Halid Ziya Uşaklıgil’in “Onu Beklerken” eseri… Uşaklıgil bu hikâyesinde kış mevsiminin yaşanmadığı Çad Çölü’nden İstanbul’a gelmek zorunda kalan bir kız çocuğunun ilk defa karşılaştığı kış mevsimini ve bu mevsimde yaşadığı zorlukları anlatıyor. “Onu Beklerken”, değişik tarihlerde dergi ve gazetelerde yayımlanan toplam 16 hikâyeden oluşuyor. Uşaklıgil sade dilinin inceliklerini gösterdiği bu kitabında o dönemin Türkiye’sini ve psikolojik betimlemeleri başarıyla okuyucusuna aktarıyor.

  • TÜM DÜNYA İÇİN GELENEKSEL BİR ÜRÜN OLAN DANTELİN TARİHÇESİ

    Annelerimizin anneannelerimizin büyük bir dikkat ve incelikle ürettikleri dantel örtülere, ütüsünden ev dekorasyonundaki konumuna ne kadar büyük önem verdiklerini hatırlıyor musunuz? Peki, bir havlunun kenarında ya da vitrinin içinde zarifliği ve göz nurunu temsil eden o dantelin, Avrupa’da birkaç asır boyunca büyük rüzgârlar estirdiğini duymuş muydunuz? Gelin tüm dünya için geleneksel bir ürün olan dantelin uluslararası tarihinde kısa bir yolculuğa çıkalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Dantelin tarihçesine dair, topraklarımıza 16. yüzyılda Venedik’ten geldiği iddiası karşısında, Osmanlıların Doğu kültürlerinden öğrendiği dantelin, Venediklilerce kendi bölgelerine götürüldüğü, daha sonra dantel adıyla tekrar Anadolu’ya getirildiği iddiaları bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Dantelin dönem Avrupa’sında büyük bir ilgi gördüğü bilinmektedir. Nedeni ise bu tür işlemelerin ancak soylular ile burjuva sınıfının giysilerinde, din adamlarının kıyafetlerinde ve kilise törenlerinde görülebilmesiydi. Dantel işlemeli kıyafet giyen kişiler sınıfsal bir göstergeye sahip olmaktaydı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Fransızların, Venedik danteli satın alabilmek için geniş bütçeler ayırdıkları, hatta 14. Louis’nin Maliye Bakanı Jean Baptiste Colbert tarafından dantel sanayisi kurulduğu, Hollanda ve İtalya’dan dantel ustaları getirildiği, bu sayede ülkenin Avrupa’da dantel üretim merkezi haline geldiği bilinmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    O yüzyıllarda hemen hemen her Avrupa ülkesi kendi dantel türünü oluşturmuştu. Venedik’te gelişen iğne ve mekik işi dantelde keten kumaştan iplikler çekilirken, İspanyollar gümüş ve altın iplikler kullanıyordu. Almanya’nın Ore Dağları bölgesinde ise tığ işi danteli erkekler yapıyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Ellerin üzerine kat kat düşen parçalardan yakalık biçiminde takılan aksesuarlara, elbiselerin eteklerinden garnili şapkalara, yataktan masa örtüsüne, koltuk yüzeyinden yastık kenarı işlemesine, 16. yüzyıl ile 19. yüzyıl arasında dantelin kullanım alanı bir hayli çeşitlenmişti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Ne var ki makine sanayisinin gelişmesi ile bir saat gibi kısa sürede ucuz dantel yapan makineler icat edilmiş, dantel işlemeler sıradan insanların da giysilerinde görülmeye başlanmış ve birkaç yüzyıldır Avrupa aristokrasisini sarıp sarmalayan dantel hayranlığı yavaş yavaş düşüşe geçmişti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Günümüzde nadir de olsa giysilerde veya evlerde dekorasyon aracı olarak kullanılan dantel, gelinlik söz konusu olduğunda hâlâ tüm dünyada revaçta. En çok tercih edilen gelinlikler arasında ise bir dönem sanayisiyle de Avrupa’da öne çıkan Fransız dantelli tasarımlar öne çıkıyor.

  • 8 Maddeyle İstanbul’un Ağaç Müzesi Atatürk Arboretumu

    8 Maddeyle İstanbul’un Ağaç Müzesi Atatürk Arboretumu

    Atatürk Arboretumu, İstanbul’da oluşturulmuş yemyeşil bir dünya… Listemizle bu dünyaya, yani ladinlerin, ıhlamurların, manolyaların, bambuların, salkım söğütlerin, karaçamların ve dahi saymakla bitiremeyeceğimiz yüzlerce ağacın gölgesine sığınmaya ne dersiniz?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Gelin önce kelimenin anlamına bakalım, ne de olsa günlük yaşamda pek de aşina olmadığımız bir sözcük “arboretum”… Latince kökenli kelime, “ağaç parkı” anlamında kullanılıyor. Bu park kendiliğinden oluşmuyor elbette; oluşması için bilimsel veriler eşliğinde dünyanın pek çok yerinden getirilen bitkilerin büyük çabalarla yetiştirilip korunması gerekiyor. Bu nedenle arboretum için “bitki müzesi” de denilebiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Atatürk Arboretumu Sarıyer’de, İstanbul’un akciğeri olarak da nitelenen Belgrad Ormanı’nın güneydoğusunda yer alıyor… Şehrin keşmekeşinden uzak bölgede 296 hektarlık bir alanı kaplayan arboretum, yazları yemyeşil bir görüntü verirken sonbaharda rengârenk olan ağaçlarla ziyaretçilerine görsel bir şölen sunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Tarihçesine gelirsek… Ülkemizde bir ağaç parkı oluşturmak için ilk adımlar 1949 yılında atılmış. O zaman 38 hektarlık bir alan hedef alınmış ve çalışmalar çeşitli aralıklarla devam etmiş. Atatürk’ün 100. doğum yılı kutlamaları yapıldığı sırada da parka “Atatürk Arboretumu” adı verilmiş. Açılışı ise 1992 yılına denk geliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Değil görmek belki adını bile duymadığımız, dünyanın dört bir köşesinden egzotik ve endemik türlerin yer aldığı arboretumda 2000 çeşit bitki bulunuyor. Bitki seçiminde bölgemizin iklim koşullarına uygunluğu birinci derecede önem arz ediyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Arboretum, her şeyden önce pek çoğumuzun görme şansına sahip olamadığı bitkilerle tanışmamızı sağlıyor. İlkokul düzeyinden üniversite seviyesindeki öğrencilere konuyla ilgili geniş bir bilgi sahası sunarken bilimsel araştırmalara da kapılarını açık tutuyor. Önemli katkılarından bir tanesi de ziyaretçilerine kazandırdığı çevre koruma bilinci…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Arboretuma gittiğinizde yapacak birçok aktivite bulabilirsiniz. Örneğin; yürüyüş parkurlarında oksijeni içinize derin derin çekerek yürüyüşler yapabilirsiniz. Kitabınızı yanınıza alıp harika manzaralı göletin kıyısına kurulabilirsiniz. Müziğinizi dinleyerek doğanın içinde kaybolabilir, bol bol fotoğraf çekebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Ağaç parkında neler yapılamaz sorusuna verilecek ilk cevap ise elbette “piknik yapılamaz ve ateş yakılamaz” olacaktır. Evcil hayvanlara kapalı olan alana yiyecek ve içecek maddesi sokulamıyor. Ayrıca fotoğraf makinenizi götürebilirken içeri profesyonel çekim setleriyle girmenize izin verilmiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Ziyaret etmeyi düşünenler için belirtelim, mülkiyeti ve finansmanı Orman Genel Müdürlüğüne ait mekân pazartesi günleri kapalı… Diğer günler ise sabah 08.30’dan itibaren, yaz günleri 20.00’ye, kış günleri ise 17.00’ye kadar açık.

  • ONLARSIZ BİR EV DÜŞÜNÜLEMEZ!

    Küçük ev aletlerinin olmadığı bir yaşam hayal etmek mümkün değil, değil mi? Ütüden tutun, saç kurutma makinesine bugün evlerimizde kullandığımız pek çok ürün hayatımızı oldukça kolaylaştırmakta ve bizler için geriye boş vakit sağlamakta, zaman kazandırmakta. Sanayi Devrimi ve elektriğin keşfedilmesi ile hızla gelişen ve hemen hemen her evde bulunan küçük ev aletlerinin çoğunun çok daha önce icat edildiğini biliyor muydunuz? Bu cihazların en önemli altı tanesini yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Ütünün icadı 17. yüzyıla dayanmaktadır. Giysi ya da kumaşı düzleştirmek için ısıtılmış ağır taşlar kullanılırken daha sonra saplı düz demir plakalar ateşte ısıtılmaya başlandı. Ancak ısının uzun süre korunamaması sebebiyle ilerleyen dönemlerde oyulmuş demir plakaların içine kömür közü dolduruldu. Kor halindeki kömür ve demirden oluşan bu ütüler oldukça ağır ve kullanması tehlikeli olsa da bir yüzyıl boyunca bu ütü kullanıldı. Bugün kullandığımız elektrikli ütülerin icadı ise 1882’de Amerikalı Henry Seely tarafından gerçekleşti. İki karbon çubuk arasına kurduğu kablolu elektrik köprüsü ile demir yüzeyin ısınması sağlandı. Elektrikli olmasına rağmen ağır olan ütülerin hafiflemesi ise 1905’te oldu; hafif ve oldukça pratik elektrikli ütüler piyasaya sürüldü.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en önemli icatlarından biri de elektrikli süpürge olsa gerek. Pratikliği ile yaşamımızı oldukça kolaylaştıran süpürgeler için 16. yüzyılda İngilizler mekanik bir alet geliştirme fikrini ortaya atarken, tozları vakumla çeken ilk ev tipi süpürgeler elektrikli değildi. O dönem benzinle çalışan motorları olan çok büyük süpürgeler at arabası ile belirli bir ücret karşılığında mekânları süpürme hizmeti vermekteydi. Ev tipi süpürgeler ise elle çalışan pompalarıyla vakum yapmaktaydı. Bir elle süpürge ileri geri hareket ettirilirken diğer elle pompanın kolunu itip çekmek gerekirdi. Kullanımı zor olan bu süpürgelerin yerini, 1900’lerin başında küçük motorlu hafif elektrikli süpürgeler almaya başladı. ABD ve Avrupa’da çok sayıda ev tipi elektrikli süpürge ortaya çıktı. Hafif ve kullanışlı ilk süpürge, 1907’de ABD’de James Murray Spangler tarafından icat edildi. Süpürgenin ön kısmında döner fırçalar vardı ve küçük bir elektrikli pompa da havayı çekiyordu. İlk modelde filtre olarak bir yastık kılıfı kullanılmıştı. Süpürgenin mucidi bir fabrika kuracak maddi olanağa sahip olmadığı için patentini W. Hoover’e sattı. Hoover ise süpürgeyi sağlam ve kolay kullanılır hâle getirip satışa sundu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Günümüzde kullanılan elektrikli saç kurutma makineleri, elektrikli bir ısıtıcıyla bir pervaneyi döndüren elektrik motorundan oluşan basit bir yapıdan meydana gelmektedir. Ancak 1890’da Fransız stilist Alexandre-Ferdinand Godefroy, gaz sobası ve koltuğu birleştirerek ilk saç kurutma makinesini icat etmiş oldu. Saçını kurutmak isteyen kişi başlığın altına oturuyor, ocaktan gelen sıcak hava bir kol yardımıyla müşterinin saçlarına gönderiliyordu. Saç kurutma makinelerinin bugünkü şeklini alabilmesi yani elektrikle çalışan modellerin üretilmesi, 20. yüzyıl başında elektrik motorlarının boyutunun küçülmesi ile mümkün olabildi. Dünyada geliştirilen ilk model ABD’de 1920’de satışa çıktı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yaz aylarında serinlemek, kış aylarında ısınmak için kullanılan klimaların fikir olarak ilk kez ortaya çıkması 1758’de ABD’li devlet adamı ve mucit Benjamin Franklin ve Cambridge Üniversitesinde profesör olan John Hadley’in deneylerde bazı sıvıların hızlı bir şekilde buharlaştırılması sonucu havanın soğutulabileceğini belirlemesiyle oldu. 1820’li yıllarda İngiliz mucit Michael Faraday, amonyağı yüksek basınç altında sıkıştırıp sıvılaştırarak ve ardından buharlaştırarak laboratuvarındaki havayı soğutabileceğini keşfetti. 1851’de John Gorrie adlı bir doktor sarı humma hastalarını serin tutmak için odaların tavanında asılı bir buz havzasıyla odaları soğutmaya çalıştı. Soğuk hava ağır olduğu için yukarıdan aşağı doğru iniyordu. Buz, ABD’deki donmuş göl ve akarsulardan hastane odalarına taşınıyordu. Oldukça zahmetli olan bu süreç, Gorrie’nin kompresör yardımıyla buz oluşturan bir makine tasarlamasına neden olurken bu model hiçbir zaman satışa sunulmadı. Modern klima ve soğutmanın temelini oluşturan Gorrie’nin modelinden sonra, günümüzde kullandığımız klimaların çalışma sistemine benzeyen ilk klimalar ise 1902 yılında ABD’li mühendis Willis Haviland Carrier tarafından icat edildi. O yıllarda, artan sıcaklık ve değişen nem dengesi nedeniyle matbaalarda kullanılan kâğıtlar genleşip büzüşüyordu. Carrier daha önceki yıllarda geliştirilmiş mekanik soğutma çalışmalarından yararlanarak bugün klima olarak adlandırdığımız bir makine icat etti. Havayı soğuk suyla doldurduğu borulardan geçirerek soğutan Carrier, ortamdaki nemi kontrol altına aldı. Carrier’ın o dönemde geliştirdiği klima 30 tonluk devasa bir makineydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    İlk elektrikli ekmek kızartma makinesi karşımıza 1909’da çıkmaktadır. General Electric tarafından üretilen bu makine, bir tel örgü üzerine konulan ekmeğin çevrilerek ısıtılması ile çalışıyordu. Dönemin şartlarına göre oldukça ileri bir teknoloji olan bu yöntem, ilerleyen yıllarda daha da geliştirildi ve 1927 yılında Amerikalı mucit Charles Strite tarafından ilk fırlatmalı ekmek kızartma makinesi üretildi. Diğer kızartma makinesine göre daha geliştirilmiş bir modeldi. Çift taraflı kızartma yapabiliyordu. Ayarlanan süre dolduğunda ekmeğin dışarı fırlamasını sağlayan yay serbest kalıyordu. Böylece daha pratik şekilde kızartılmış ekmek yapılabiliyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Ülkemizde oldukça fazla kullanılan semaver, Rusça sama ve varit kelimelerinden türemiştir. “Kendi kendine kaynayan” anlamına gelen semaver, ortasından geçen bir silindirde mangal kömürü veya meşe odunu ile ısıtılan suyla dolu metal bir tenceredir. Ana yurdu Rusya ve Orta Asya olan semaverler sıcak su elde etmek için kullanıldığı gibi çay demlemek için de kullanılmaktadır. Demlik koymak için üstünde bir baca ve alt tarafında sıcak suyu almak için bir musluk bulunur. Semaver, Rus Çarlığı’nın çayla tanışmasının ardından 18. yüzyılda Urallarda icat edildi ve Tula bölgesinde geliştirildi. İlk semaver fabrikası 1778’de zengin maden yatakları olan Tula’da kuruldu. Bakır, sac veya pirinçten imal edilen semaverler, silindir veya dikdörtgen prizması şeklinde yapıldı. 1923’te Arthur Large’ın kettle’e icat etmesinin ardından suyun elektrikle ısıtılması prensibi semaverler için de uygulandı ve bu tarihten sonra elektrikli semaverler piyasaya sürüldü.

  • MUTLAKA OKUNMASI GEREKEN TÜRK EDEBİYATI KLASİKLERİ

    MUTLAKA OKUNMASI GEREKEN TÜRK EDEBİYATI KLASİKLERİ

    Edebiyat düşkünlerinin bile zaman zaman yaşadığı bir durum vardır. Şimdiye kadar yüzlerce roman okumuştur ama Türk Edebiyatı’nın mihenk taşı olan ilk romanlardan kimini gözden kaçırmıştır. Eğer sizin de edebiyatımızın klasiklerinden kaçırdıklarınız varsa ilk fırsatta yapılacaklar listesine almalısınız. Hatta listeniz için önce bizim sıraladıklarımıza göz atabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Peyami Safa’nın en ünlü romanı olan 1930 basım tarihli Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nun ana karakteri, dizindeki kemik veremi hastalığı ile hayatını idame ettiren ve tedavi ettirmenin yollarını arayan 15 yaşındaki bir çocuktur. Kitapta karakterin ismi Hasta Çocuk diye geçer ve çocukluktan gençliğe uzanan hikâyesinde, yaşadığı kalp kıpırtısı ve kırgınlığına da yer verilir. Peyami Safa’nın kendi çocukluğundan izler taşıması nedeniyle otobiyografik roman özelliği taşır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İlk kez 1932 yılında basılan Yaban’da hikâye İç Anadolu’nun bir köyünde geçse de ana karakter bir paşanın oğlu olan İstanbullu Ahmet Celal’dir. Birinci Dünya Savaşı sırasında kolunu kaybedince Porsuk Çayı yakınlarındaki köye yerleşen genç adamın yaşadıklarını ve Anadolu insanı hakkındaki gözlemlerini okuyacağınız kitap Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun en ünlü romanıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    türk klasikleri

    Halide Edib Adıvar’ın çok sayıda yabancı dile de çevrilen 1936 çıkışlı romanı Sinekli Bakkal’da hikâye II. Abdülhamid döneminde geçer. Ana karakterler Aksaray’ın Sinekli Bakkal mahallesinde yaşayan Emine ve Tevfik ile sonradan olacak kızları Rabia’dır. Halide Edib, buluşma ve ayrılıklarla dolu olan bu hikâye içinde, o dönemin sosyokültürel yaşantısına ilişkin bilgileri de okuyucusuna tüm detaylarıyla aktarır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1837 yılında Osmanlıca olarak basılan Mai ve Siyah, Cumhuriyet’ten sonra Halit Ziya Uşaklıgil tarafından yeni harflerle tekrar kaleme alınmıştır. Romanın ana kahramanı şair Ahmet Celil’dir. Konunun özünü ise hem yaşadığı tek taraflı aşkta hem de edebiyat ve basın dünyasında kurduğu hayaller ve başına gelen hayal kırıklıkları oluşturur. Arapça kökenli mai kelimesi “mavi” anlamına gelmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ilk romanı Huzur’un ana karakterleri Mümtaz ile onun çevresindeki Nuran, Suat ve İhsan’dır.  Kadın-erkek ilişkilerinin ve devamında toplumsal ilişkilerin psikolojik saptamalarla aktarıldığı hikâye İstanbul’da geçmektedir. II. Dünya Savaşı’nın hemen öncesine denk düşen zaman diliminde İstanbul’a dair pek çok somut detay da göze çarpar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    türk klasikleri

    İlk basımı 1912 yılında Osmanlıca olarak yapılan Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç aynı dönemin İstanbul’unda geçer. Hüseyin Rahmi Gürpınar kurguyu, 1910 yılında Halley Kuyruklu Yıldızı’nın dünyaya çarpacağı iddiası üzerine kurmuş, toplumun evlilik anlayışı başta olmak üzere kimi sosyal problemleri ana karakter İrfan Galip eşliğinde ve mizahi bir üslupla okuyucuya aktarmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    türk klasikleri, edebiyat

    Recaizade Mahmut Ekrem, Tanzimat Dönemi’ndeki aydın çevresini eleştirdiği romanı Araba Sevdası’nda o dönemin bir aydını olarak kendine de eleştiri getirmiştir. 1898 yılında Osmanlıca ve 1940 yılında ilk kez yeni harflerle basılan kitap bu haliyle Türk Edebiyatı’nda ilk gerçekçi roman olma özelliği taşır. Paşa oğlu Bihruz Bey ve platonik aşkı etrafında gelişen olaylarsa romanın kurgu kısmıdır.

  • FARKLI KÜLTÜRLERDE RAMAZAN GELENEKLERİ

    Ramazan, milyonlarca Müslüman için yalnızca oruç ayı değil; aynı zamanda ibadet, dayanışma ve paylaşma ayıdır. Her toplum, kültürel zenginliği ve tarihî mirasıyla ramazanı kendine özgü bir şekilde karşılar. Sahur sofralarından iftar davetlerine, geleneksel yemeklerden manevi ritüellere kadar, dünyanın dört bir yanında “11 ayın sultanı” olarak anılan ramazan; şükür, empati ve birliktelik gibi değerleri yeniden hatırlatır. Bu yazımızda, farklı ülkelerin ramazan ayını nasıl karşıladığını ve bu mübarek ayı hangi geleneklerle yaşadığını okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Mahya geleneğinin, Osmanlı Dönemi’nde 16. yüzyılın sonlarında Sultan I. Ahmet Dönemi’nde başladığı kabul edilir. İlk mahyayı yakan kişinin, ünlü hattat ve mahyacı Hâfız Ahmed Kefevî olduğu rivayet edilir. O dönemde kandillerle oluşturulan mahyalar, Osmanlı coğrafyasına hızla yayılmış ve ramazan gecelerinin vazgeçilmez bir parçası hâline gelmiştir. Mahyalarda genellikle Hoş Geldin Ramazan“, “Oruç Tut Sıhhat Bul“, “İyilik Yap“, “Allah Affeder gibi dinî ve toplumsal mesajlar verilir. Günümüzde teknolojinin gelişmesiyle birlikte, LED ışıklar ve modern sistemler kullanılarak daha farklı tasarımlar da yapılmaktadır. Osmanlı’dan miras kalan bu gelenek, özellikle İstanbul’daki Sultanahmet, Süleymaniye ve Eyüp Sultan gibi büyük camilerde hâlâ yaşatılmaktadır. Artık elektrikli sistemlerle oluşturulsa da eski geleneksel ruhunu koruyarak ramazan gecelerinin vazgeçilmez simgelerinden biri olmaya devam etmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Mısır’da ramazan ayı, yalnızca derin bir dinî anlam taşımakla kalmaz, aynı zamanda renkli gelenekler ve toplumsal dayanışma ile dolu bir şekilde kutlanır. Bu özel ayın en tanınmış sembollerinden biri fanus, yani ramazan fenerleridir. Renkli cam ve metalden el işçiliğiyle özenle yapılan bu fenerler, ramazan ayında evleri, sokakları ve dükkânları süsleyerek şehirlere büyüleyici bir atmosfer kazandırır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Chand Raat, Hindistan, Pakistan ve Bangladeş’te ramazan ayının son gecesi, yani şevval ayının hilalinin görüldüğü gece olarak kutlanan özel bir gelenektir. Ramazan ayının bitişini ve Ramazan Bayramı’nın başlangıcını müjdeleyen bu gece, bir yandan ramazanın ruhani derinliği için şükretme zamanı, diğer yandan bayram hazırlıklarının en yoğun olduğu zaman dilimidir. Akşam saatlerinden itibaren çarşılar ve pazar yerleri renkli ışıklarla süslenir, insanlar yeni kıyafetler, aksesuarlar, ayakkabılar ve bayram hediyeleri almak için alışverişe çıkar. Neşeli kalabalıklar, süslenmiş sokaklar ve bayram coşkusu, bu özel geceyi unutulmaz kılar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Irak’ta, kökleri çok eski zamanlara dayanan ve tam olarak ne zaman başladığı bilinmeyen bir ramazan geleneği, günümüzde de yaşatılmaya devam ediyor. İftar sonrasında Iraklı erkekler, “muheibe” adı verilen bir oyunu oynamak için kalabalık gruplar hâlinde bir araya gelir. Bu eğlenceli aldatmaca oyunu, kayıp bir yüzüğün kimin elinde olduğunu bulma üzerine kuruludur. Oyuncular, yüzüğü saklarken ya da bulmaya çalışırken yalnızca beden diliyle iletişim kurabilir, konuşmak yasaktır. Muheibe, ramazanın manevi atmosferinde dostluk bağlarını güçlendiren ve birlik duygusunu pekiştiren keyifli bir gelenek olarak Irak kültüründe önemli bir yer tutmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Haq Al Laila, özellikle Birleşik Arap Emirlikleri ve diğer Körfez ülkelerinde kutlanan geleneksel bir bayram etkinliğidir. Ramazan ayının 13, 14 ve 15. günlerinde, çocuklar geleneksel kıyafetlerini giyerek büyük bir heyecanla kutlamalara katılır. Erkek çocuklar “kandura”, kız çocuklar ise süslemeli abaya veya renkli elbiseler giyerek “kharyta” adı verilen bez çantalar taşırlar. Mahalle mahalle dolaşarak evlerin kapılarını çalan çocuklar, “Haq Al Laila” şarkısını söyleyerek şeker ve kuruyemiş toplarlar. Ev sahipleri, kapılarına gelen çocuklara ikramlarda bulunarak bu neşeli geleneğe katkıda bulunur. Haq Al Laila, toplumsal dayanışmayı ve paylaşım kültürünü pekiştiren renkli bir ramazan geleneği olarak yaşatılmaya devam etmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Endonezya’da ramazan ayında gerçekleştirilen geleneksel arınma ritüeli “padusan”, ramazan ayının son günlerinde, Kadir Gecesi veya bayram sabahı gibi özel günlerde uygulanan bir temizlik ritüelidir. Padusan genellikle büyük nehirlerde, göllerde veya yerel halkın kutsal kabul ettiği su kaynaklarında gerçekleştirilir. İnsanlar, bu sulara girerek tüm yıl boyunca taşıdıkları negatif enerjiden ve günahlardan arındıklarına inanır. Sadece bireysel bir arınma değil, aynı zamanda toplumsal dayanışmayı da güçlendiren bu gelenek, modern zamanlarda bile birçok bölgede coşkuyla uygulanmaya devam etmektedir.

  • NİKOLA TESLA

    Nikola Tesla, eğitimli bir mühendis, filozof ve fütürist olarak dünyayı derinden etkileyen fikirlere ve icatlara sahip bir mucit. Yaşadığı dönem olan 19. yüzyıl icatların çağı, Nikola Tesla da bu çağın ruhunu yakalamış ve ömrünü insanlık için yeni keşiflere adamış önemli bir isim. Annesinin mutfak işlerinde yardımcı olması için yumurta çırpıcı gibi küçük ev aletleri icat etmesi; Tesla’nın mucitlik serüveninde ilham kaynağı olurken, bu ilham, ilerleyen yıllarda onu önemli bir bilim insanına dönüştürür. İcatlarına yeterli kaynakları sağlamak ve gelişmekte olan dünyanın nimetlerinden faydalanmak adına yaşamına Amerika’da devam eden Tesla’nın bu zorlu mücadelede yalnız kaldığı dönemler de olur, tüm dünyanın dikkatinin üzerinde olduğu dönemler de… İnsanlığa iz bırakmak için ömrünü ve tüm servetini çalışmalarına aktaran bu önemli ismin yaşam hikâyesini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Tesla, 10 Temmuz 1856’da o dönem Avustralya İmparatorluğu sınırları içinde kalan Hırvatistan’ın Smiljan köyünde ailenin dördüncü çocuğu olarak dünyaya gelir, kendisinden sonra bir kardeşi daha olur. Babası rahip olan Tesla’nın annesinden aldığı düşünülen mucitlik geni daha o yaşlarda kendini belli eder. Kitap okumaktan hoşlanan Tesla, okuduklarını hafızasında tutma konusunda oldukça başarılıdır. Ancak çocukluk yıllarına kara bulut gibi çöken bir kaza, Tesla’nın içe kapanık bir insan olmasına sebep olur. Tesla henüz beş yaşındayken abisinin attan düşerek öldüğü kazada, Tesla atı korkuttuğu için kazadan sorumlu tutulur. İlkokul yıllarında aritmetik, Almanca ve din dersleri alan bu mucit çocuk, altı yaşındayken kendi su çarkını yapar. Dâhi insanların sahip olduğu garipliklerden payını alan Tesla’nın ilginç olan davranış kalıpları vardır. Kimsenin saçına dokunamaz, parlak cisimlere zaafı vardır. Daha iyi bir ortaokul eğitimi almak için Hırvatistan’ın çağdaş ve gelişmiş şehirlerinden biri olan Karlovac’da yatılı okur. İntegral sorularını kafasından çözen Tesla, dört yıllık eğitimini üç yılda tamamlayarak 1873’te mezun olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Tesla, kendi anılarında fizik hocası sayesinde elektriğe ilgisi olduğunu anladığını yazar. Gizemli olayların arkasında bu harika kuvvetin olduğunu düşünen Tesla, mezun olduktan sonra tekrar ailesinin yanına döner ancak bu defa da koleraya yakalanır. Ölümden döndüğü ve dokuz ay süren hastalık sürecinde oğlunun ölümünden korkan babası, Tesla’ya onu en iyi mühendislik okulunda okutacağına dair söz verir. Oysaki babanın en büyük arzusu oğlunun kendi gibi rahip olmasıdır. Savaş yıllarında her gencin harbe çağrıldığı bir dönemde, başka hedefleri olan Tesla, kaçak hayatı yaşamaya başlar. Ormanlarda avcı kıyafeti ile yaşamaya çalışan Tesla, o dönemde dağları ve doğayı keşfeder. Bu keşfin kendisini fiziksel ve zihinsel olarak daha güçlü bir insan yaptığını belirten Tesla, bu dönemde bolca kitap okur ve mucizevi bir şekilde hastalığı da iyileşir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Dağlarda geçen bir senenin sonunda 1975’te, Avusturya’daki Politeknik Enstitüsünde eğitim hayatına devam eden Tesla, hiçbir dersi kaçırmaz ve okulun en yüksek notlarını alır. Teknik fakülte dekanından ailesine övgü dolu tebrik mektupları gönderilir. 1879’da babasının vefatından sonra bunalıma giren genç dâhi, kumar bağımlısı olur ve bursunu kaybeder. Ancak şansı yaver giden Tesla, kumardan kazandığı parayla ailesinden eğitim için aldığı parayı iade eder ve bu kötü alışkanlığı ölünceye değin bırakır. Eğitim hayatına devam etme arzusunda olan Tesla, sınavlara hazırlanamadığı için geçer not alamaz ve bu durum okulu bırakmasına neden olur. Tesla hiçbir zaman üniversiteden mezun olamaz. Kariyerine 1881’de Budapeşte’deki bir telefon şirketinde elektrik mühendisi olarak devam eden Tesla, Amerika’ya göç etmeden önce bir süre de Paris’teki Continental Edison Company’de çalışır ve dinamo tasarımları yapar. 1883’te çalışmalarına yeterli desteği bulamadığı için kendisine teklif edilen işi kabul eder ve 1884’te New York’a taşınarak “Edison Machine Works” şirketinde çalışmaya başlar. 28 yaşında ABD’ye giden Tesla’nın yanında sadece birkaç madeni para, şiirleri, çizimleri ve Avrupa’da amiri ve aynı zamanda Edison’un arkadaşı olan Charles Batchelor tarafından yazılan tavsiye mektubu vardır. Mektupta “İki büyük adam tanıyorum. Biri sensin, diğeri ise karşında duran bu genç adam,” yazar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Edison ile çalışmaya başlayan Tesla, Edison’un çalışkanlığı, azmi ve ustalığından çok etkilenir. DC dinamolarını geliştireceği tasarım için 50.000 dolara anlaşan Tesla, aylarca süren deneylerden sonra tasarımı tamamlar ancak Edison’dan vaat edilen parayı alamaz. 6 ay süren bu çalışma macerasından sonra Edison ile yollarını ayırmaya karar verir. Edison’ın biyografisinde bu durumla ilgili, Tesla’nın AC patentlerini Edison’a 50.000 dolara satmaya çalıştığı, bunun üzerine Edison’un gülerek bu teklifi reddettiği yazmaktadır. Edison’un şirketinden ayrıldıktan sonra üzerinde çalıştığı ark aydınlatma sistemlerinin patentini almaya çalışan Tesla, kendi kuracağı şirketi finanse etmesi için iş insanları Robert Lane ve Benjamin Vail ile anlaşır. 1885’te New Jersey’de “Tesla Electric Light and Manufacturing Company” adlı şirketini kurar. Tesla, yeni alternatif akım motorları ve elektrik iletimi donanımları hakkındaki çalışmalarının patentini almak için çabalasa da iş ortakları onu yarı yolda ve beş parasız bırakır. Yaşadığı hayal kırıklığı ve parasızlıkla çeşitli elektrik ve hendek kazma gibi işlerde çalışarak hayatını kazanmaya çalışır. O dönem için Tesla, “korkunç baş ağrıları ve acı dolu gözyaşları” yazar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1887’de Amerikalı girişimci George Westinghouse’dan şirket kurmak için fon alan Tesla, Edison’un doğru akım sistemiyle rekabet edebilmek için DC jeneratör üzerine çalışır ve bu jeneratörler rakiplerinden daha dayanıklı, verimli ve ucuz olmasıyla dikkatleri üzerine çeker, bolca övgü alır. Tesla bu asenkron motor tasarımı ile 1888’de Westinghouse Company adına lisans almayı başarır. 1891 tarihinde Tesla, 35 yaşındayken Amerika Birleşik Devletleri vatandaşı olur. Aynı sene kendi ismiyle anılan “Tesla Bobini”nin patentini alır. Bu dönemde işleri yoluna koymayı başaran Tesla, 1893’te Kristof Kolomb’un Amerika yolculuğunun 400. yıl dönümü şerefine düzenlenen Şikago’daki dünya fuarında alternatif akımı tanıtır. Bugün hayatımızda olan birçok buluşun sergilendiği ve mucitlerin bir araya geldiği fuara dünyanın dört bir yanından insanlar katılmaktadır. Fuar, Tesla’nın alternatif akımın güvenilirliği konusundaki şüphelerin ortadan kalkmasını sağlar ve alternatif akımın sorunsuz çalıştığını insanlara gösterme şansı bulur. Ancak talihsizlikler peşini bırakmaz; 1895’te New York’taki laboratuvarı yanan Tesla’nın tüm tasarımları, notları, patentleri de yangında yok olur. Yıllarca emek verdiği çalışmaların yanmasıyla depresyona giren Tesla, şehir değiştirir ve bu yeni şehirde “kablosuz ağ” fikrine yoğunlaşır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Talihsizlikler peşini bırakmasa da çalışmalarını daha da yoğunlaştırarak finans kaynağı arayışına giren Tesla, dönemin ünlü yatırımcısı J.P. Morgan ile görüşerek New York’ta yeni bir laboratuvar kurmak için anlaşır. Aynı sene 50 mil uzakta bulunan bir noktaya radyo sinyali iletmeyi başarır ve 1897’de patent başvurusu yapar. Kablosuz iletişim sağlaması açısından büyük önem taşısa da bir sene önce Guglielmo Marconi radyonun patentini aldığı için Tesla yine hayal kırıklığına uğrar ve Marconi’nin kendi fikirlerini çaldığını iddia eder. Tesla, sonraki yıl, verici istasyonlarının bireysel alıcılar aracılığıyla haber toplayıp yayınlayacağını öngördüğü “Dünya Telgraf Sistemi” önerisi ile gelmiştir ancak Tesla’nın bu radyo fikri uygulanabilir görülmez ve laboratuvarını destekleyen J. P. Morgan finans desteğini çeker. Tesla’nın son yılları yoksulluk içinde geçer ve 7 Ocak 1943’te hayata veda eder. Ölümünden 6 ay sonra Amerika Birleşik Devletleri Yüksek Mahkemesi telsizin patentini Tesla ile birlikte John Stone ve Oliver Lodge’e geri verir. İletişim ve elektrik alanında önemli ilerlemeler kaydeden, projelerini hayata geçirmek için canla başla çalışan, azimli ve başarılı bir mucit olarak hatırlanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Para yönetimi konusunda mucitliği kadar başarılı olamayan Tesla, hayatının son yıllarını borçlarından kaçmak için sürekli otel değiştirerek geçirmek zorunda kalır. 86 yaşındayken New Yorker Oteli’nin bir odasında kalp yetmezliği nedeniyle hayata veda eden Tesla’nın beslenme alışkanlıkları da o dönem için sıra dışı sayılır. Vejetaryen olan Tesla, yaşamı boyunca nazik bir insan olarak anılsa da çok çabuk öfkelenmesi de başka bir özelliğidir. Ölmeden önce “Teleforce” silahı adını verdiği bir çalışma yürütmekte olan Tesla’nın ölümünden iki gün sonra Federal Araştırma Bürosu, Yabancı Mülkiyet Sorumlusu’na Tesla’nın eşyalarına el koymasını emreder ve bütün çalışmalarına ABD hükümeti tarafından el konulur. Floresan, radar, MRI, Nikola Tesla’nın teorilerinden yola çıkılarak hayat bulmuş projelerdir. 1952’de yeğeninin ısrarı üzerine Tesla’nın sahip olduğu tüm mülkü, N.T. olarak işaretlenen 80 sandıkla Belgrad’a gönderilir. 1957’de külleri de gönderilen Tesla’nın külleri, kişisel eşyalarının da bulunduğu Nikola Tesla Müzesi’nde mermer bir kaide üzerinde sergilenmektedir.

  • GÖKYÜZÜNÜ FETHEDEN HÜKÜMDAR ULUĞ BEY

    Türk-Moğol kökenli bir hanedanlık tarafından yönetilen Timur İmparatorluğu’nun hükümdarlarından Uluğ Bey, sadece hükümdarlığıyla değil, aynı zamanda bilimsel çalışmalarıyla da tarihe geçmiştir. Bilim ve astronomi alanında derin izler bırakmış bir bilgin olarak Ay’daki bir kratere ismi verilmiştir. Semerkant’ta inşa ettirdiği rasathane ve hazırladığı “Zîc-i Uluğ Bey” adlı eseri ile gökyüzü haritalarına ve bilim dünyasına öncülük eden Uluğ Bey’in hayatını ve bilime katkılarını yazımızda derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1394 yılında Azerbaycan’ın güneyindeki Sultaniye kentinde dünyaya gelen Timur İmparatorluğu’nun dördüncü sultanı, Türk matematikçi ve astronomi bilgini Uluğ Bey’in babası İmparator Timur’un küçük oğlu Şâhruh, annesi Gevher Şad’dır. Tam adı Mirza Muhammed Taragay bin Şâhruh olan büyük Türk-İslam bilgini, matematikçi, astronom ve Timur İmparatorluğu’nun önemli bir hükümdarıydı. Timur’un en sevdiği torunu olan Uluğ Bey, çocukluk yıllarında iyi bir eğitim almış; matematik, astronomi, tarih ve edebiyat gibi alanlarda büyük bilgi birikimi kazanmıştır. Genç yaşta dedesi Timur’un seferlerine katılarak imparatorluk yönetimine dair tecrübe kazanmış, devlet idaresindeki sorumluluklarını öğrenmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Uluğ Bey, dönemin kültürel ve entelektüel merkezi olan Timur İmparatorluğu’nun başkentlerinden Semerkant’ta yetişmiştir. Küçük yaşlardan itibaren matematik, astronomi, bilim ve felsefe eğitimi alarak geniş bir entelektüel birikim kazanmıştır. Babası Şâhruh tarafından 1409 yılında Maveraünnehir valisi olarak görevlendirilmesi, onun bilimsel çalışmalarını daha da derinleştirmesine ve Semerkant’ı bir ilim merkezi hâline getirmesine zemin hazırlamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    O dönemde Kazakistan, Özbekistan ve Türkmenistan’ı kapsayan Maveraünnehir, İslam uygarlığının en gelişmiş bölgelerinden biriydi. Özellikle Semerkant ve Buhara, dönemin en önemli kültür ve bilim merkezleri arasında yer alıyordu. Timur İmparatorluğu Dönemi’nde ekonomik ve kültürel gelişimi hızlanan Maveraünnehir şehirleri, 15. yüzyılın başlarından itibaren Timur hükümdarı Şâhruh ve Uluğ Bey’in izlediği politikalarla altın çağını yaşadı. Başta Semerkant olmak üzere bu bölgede inşa edilen çok sayıda cami, medrese, han, hamam ve sarayların arasında Uluğ Bey Medresesi önemli bir yere sahiptir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Dinî ilimlerle birlikte diğer ilimlerin de okutulduğu medresede, dönemin bilim insanları hem ders vermiş hem de aritmetik, cebir, geometri ve astronomi alanında eser ve buluşlar üzerine çalışmıştır. Uluğ Bey, dönemin ünlü astronomları Ali Kuşçu, Kadızâde-i Rûmî, Gıyâsüddîn Cemşid el-Kâşi gibi İslam dünyasının en başarılı âlimlerini, sanat ve edebiyatçılarını kurduğu medreseye davet ederek, çalışmalarını gerçekleştirebilmeleri için gerekli olan tüm imkânları sağlayarak, Semerkant’ı bilim ve kültürün merkezi hâline getirmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Uluğ Bey’in en büyük katkılarından biri 1421 yılında inşa ettirdiği rasathanedir. Bu rasathane, sadece İslam dünyasının değil, dönemin en gelişmiş gözlemevlerinden biri olmuştur. Bursalı astronom Kadızâde-i Rûmî’nin yönetiminde faaliyet gösteren rasathane, teleskop icat edilene kadar tüm dünyada astronomiye yön veren çalışmaların yürütüldüğü bir bilim merkezi hâline gelmiştir. Burada Güneş, Ay, çıplak gözle görülebilen beş gezegen ve yıldızlara dair kapsamlı gözlemler gerçekleştirilmiş; bu gök cisimlerinin konumları ve hareketleri titizlikle tablolar hâlinde kaydedilmiştir. O döneme kadar hazırlanan gökyüzü katalogları yeniden düzenlenmiş, Güneş ve Ay tutulmalarına dair önemli veriler elde edilmiş, takvimler hazırlanmış ve şehirlerle bölgelere ait coğrafi koordinatlar hassas bir şekilde hesaplanmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    13. yüzyılın önde gelen astronomu, matematikçisi ve filozofu olan, Kopernik ve Kepler gibi batılı astronomları etkilemiş, Nasîrüddîn-i Tûsî tarafından yazılan ve dönemin en önemli astronomi eserlerinden olan “Zîc-i İlḫânî” kitabında gördüğü ölçüm hatalarını ve eksiklikleri düzeltecek kadar bir yetkinliğe ulaşan Uluğ Bey, Kur’an-ı Kerim’i yedi kıraat üzere okuyacak kadar kıraat ilmine de hâkimdir.

     

    40 yıl süren başarılı devlet yöneticiliğinin yanı sıra, çağının ötesinde bir matematikçi ve astronom olarak kabul edilen Uluğ Bey, 1437-1440 yılları arasında tamamlanan ve rasathanesindeki gözlemlerin sonuçlarını içeren “Zîc-i Uluğ Bey” adlı eseriyle bilim dünyasına önemli bir miras bırakmıştır. Farsça kaleme alınan bu eser, daha sonra Arapça, Türkçe ve Avrupa dillerine çevrilmiş ve yüzyıllar boyunca temel bir astronomi kaynağı olarak kullanılmıştır. İçindeki bazı bilgiler zamanla geçerliliğini yitirse de pek çok gök bilimsel veri günümüzde hâlâ ders kitaplarında yer almaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Babası Şâhruh’un vefatının ardından Timur İmparatorluğu’nun başına geçen Uluğ Bey, hükümdarlığı boyunca adalet ve refahı sağlamaya çalışırken bilimsel ve kültürel gelişmelere de büyük önem vermiştir. Özellikle Semerkant’ta kurduğu rasathane ve hazırlattığı Zîc-i Uluğ Bey adlı astronomi cetveli, gök bilimine yaptığı en değerli katkılar arasında yer alır. Uluğ Bey’in astronomiye olan katkıları, modern bilim çevreleri tarafından da unutulmamış ve 1830 yılında Alman astronom Johann Heinrich von Mädler tarafından Ay’ın kuzeybatısında bulunan bir kratere Uluğ Bey’in adı verilmiştir. Bu onurlandırma, Uluğ Bey’in yalnızca büyük bir hükümdar değil, aynı zamanda bilim dünyasına yön veren bir bilgin olarak da tarih sahnesindeki eşsiz yerini ebedîleştirmiştir.

  • Türkiye’nin Kuzeybatı Ucundaki Rengârenk Trakya Kültürü

    Türkiye’nin Kuzeybatı Ucundaki Rengârenk Trakya Kültürü

    “Trakya kültürü” dediğimizde anlaşılan ile “Trakya coğrafyası”nın farklı olgular olduğunu biliyor muydunuz? Coğrafya olarak Türkiye Trakyası (ki Bulgaristan ve Yunanistan Trakyası da bulunmakta) içine Çanakkale’yi de alan Avrupa Kıtası’ndaki ülkemiz topraklarına deniyor. Fakat biz listemizde Edirne, Kırklareli ve Tekirdağ’ı kapsayan Trakya kültüründen bahsedeceğiz. Şivesinden, eğlencesinden, yemeğinden…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    tekirdağ

    Şöyle bir örnek verelim: “ayır ayır, iç söylediğin işleri alletmez olur muyum asan abi!” Alfabedeki “H” harfinin samimiyetle yutulmasıyla oluşur Trakya şivesi. Samimiyet ve kalenderlikle…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Biz “dabruka” diyelim, zihninize 9/8’lik melodi geliversin. Ülkenin batısına ait bu ritme en doğu ucunda yaşayanımız bile hâkimdir. 9/8’lik başlamasın yeter ki… Dum trak dum dum trak… Dum trak dum dum trak…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    festival

    Kadim Anadolu’nun mevsimlik bayramı Hıdırellez hayatta bir kere olsun Trakya’da kutlanmalı… Mayıs ayının 5 ve 6’sında Kırklareli’nde, Edirne’de ateş etrafında en renkli, en eğlenceli günler yaşanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Her yıl haziran sonu temmuz başına denk gelen günlerde pehlivanlar Edirne’deki Kırkpınar meydanına çıkar ve izlemeye gelenleri tek tek selamlarlar… Artık kim kimi yenerse…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    mimar sinan

    Önemli yapıların adresidir Trakya… Büyük mabetlerin özellikle… Edirne’de ülkenin en büyük sinagogu vardır mesela ve Koca Sinan’ın Selimiyesi… Kırklareli’nde Üsküp Kilisesi, Edirne’de Sveti Georgi Bulgar Kilisesi, Eski Camii, Meriç Köprüsü ve daha neler neler…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Ayçiçekleri Trakya bölgesine girdiğinizde sizi karşılayacak sarışın kültürel elçilerdir. Trakya panoraması ayçiçek ve buğday tarlalarından, alçak tepelerden ve geniş arazilerden müteşekkildir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Trakya mutfağında Tekirdağ köftesi her zaman ilk üçtedir. Osmanlı mutfağından yadigâr elbasan tavayla, yine tavada kendini bulan yaprak yaprak doğranmış Edirne ciğeri de Trakya’nın diğer gözde yemekleridir.