Kategori: Kültür/Sanat

  • 8 Madde İle Mazi Kalbimde Yaradır Ve İlk Türkçe Tango Solisti Seyyan Hanım

    8 Madde İle Mazi Kalbimde Yaradır Ve İlk Türkçe Tango Solisti Seyyan Hanım

    Arjantin’den Avrupa’ya, Avrupa’dan da ülkemize gelen tango müziğinin, Türkiye’deki ilklerinden biri Seyyan Hanım’dır. Seyyan Hanım, derinden etkileyen sesiyle olduğu gibi kişiliğiyle de büyük beğeni toplamış bir sanat insanı olarak müzik tarihimizde özel bir yere sahiptir. Tango ve Türkçe tango söyleyen ilk ses sanatçımız Seyyan Hanım’a ayırdığımız listemizle huzurlarınızdayız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    müzik

    Dünyanın dört bir köşesine yayılan tango müziği duygulara odaklanır, dertleri dile getirir. Tangonun bu hüzünlü tonu Seyyan Hanım’ın sesine çok yakışır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    müzik

    Seyyan Hanım’ın, sesinin güzelliği henüz küçük yaşlarda fark edilir. Konservatuar eğitimi alan Seyyan Hanım birçok farklı tarzda şarkı icra eder ama sesi de ismi de en çok tango ile özdeşleşmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    müzik

    Türkiye’nin ilk sözlü tango şarkısı olan “Mazi Kalbimde Bir Yaradır”, 1932 yılında Seyyan Hanım tarafından İstanbul’da, Kırmızı Değirmen Gazinosunda seslendirilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    müzik, tango

    Dinleyene, tangonun tüm hüznünü yaşatan şarkıyı, Necip Celal’in aşk acısı ile yazdığı söylenir. Sevgilisi tarafından terk edildiğini öğrenen müzisyen piyanosunun başına geçer ve “Mazi Kalbimde Bir Yaradır”ı besteler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    müzik

    Şarkının güftesi ise ünlü şair Necdet Rüştü Efe Tara’ya aittir. “Mazi Kalbimde Bir Yaradır”ın sözleri de Necip Celal’in besteyi yaparken yaşadığı duygularla büyük bir uyum içindedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    müzik

    Bu ünlü şarkı daha sonra birçok sanatçı tarafından seslendirildiyse de şarkının tangoya yakışan hüznü Seyyan Hanım’ın sesinde hayat bulmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    istanbul

    Seyyan Hanım, aynı kendisiyle özdeşleşen şarkıdaki gibi bir gönül insanıdır. Teğmen Sait Oskay ile evlenir ve eşinin görevi gereği Türkiye’nin farklı şehirlerinde yaşamaya başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    müzik, plak, 45lik

    Uzun yolculuklar yaparak İstanbul’a gelir ve güzel sesi taş plaklara kaydedilir. Onun güzel sesini plaklardan dinlemenin ayrı bir zevki olsa da son zamanlarda Seyyan Hanım’ın anısına bir CD hazırlanmıştır.

  • EL İŞÇİLİĞİNDEN MAKİNE ÇAĞINA KAYBOLMAYA YÜZ TUTMUŞ MESLEKLER

    Teknolojinin hızla ilerlediği ve yaşam alışkanlıklarımızın köklü değişimlere uğradığı günümüzde, geçmişten bugüne uzanan birçok zanaat ve meslek sessizce unutuluyor. Bir zamanlar toplumların temel ihtiyaçlarını karşılayan ve kültürel kimliklerini yansıtan bu meslekler, artık yalnızca tarih sayfalarında veya nostaljik anılarda yer buluyor. Hakkâklik, divitçilik, nalbantlık gibi meslekler, el emeğinin, sabrın ve estetiğin somut birer örneğiydi. Bugün bu unutulmaya yüz tutmuş meslekleri hatırlamak ve onların hikâyelerine kulak vermek için sizlere bir liste hazırladık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Basmacılık ” title_font_size=”13″]

    Basmacılık, Anadolu’dan Hindistan’a, Orta Asya’dan Avrupa’ya kadar geniş bir coğrafyada yüzyıllar boyunca uygulanan önemli bir tekstil zanaatıdır. Pamuklu kumaşlara, kök boyalarla baskı yöntemiyle desenlerin işlendiği bu sanat, İpek Yolu aracılığıyla farklı kültürlere yayılmış ve Osmanlı Dönemi’nde özellikle Tokat, Bursa ve İstanbul gibi merkezlerde büyük bir gelişme göstermiştir. Ağaçtan oyulan kalıplarla desenlerin tek tek kumaşa aktarılmasıyla yapılan baskılar, kök boyalarla sabitlenip güneşte kurutulur. Bu yöntem, kumaşa hem doğal hem de uzun ömürlü bir renk kazandırır. Günümüzde basmacılık yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olsa da sürdürülebilirlik ve el yapımı ürünlere artan ilgi sayesinde yeniden canlanma yolunda ilerlemektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Nalbantlık” title_font_size=”13″]

    Nalbantlık, atların ayak bakımını yapmak ve ihtiyaçlarını karşılamak için ortaya çıkan, köklü ve hayati öneme sahip bir zanaattır. Atların ulaşım, tarım, savaş ve ticaret gibi alanlarda yaygın olarak kullanıldığı dönemlerde, nalbantlar toplumun vazgeçilmez meslek gruplarından biriydi. Nalbantlar, atların tırnak sağlığını koruyarak onlara özel tasarlanmış nalları özenle takar. Bu işlem, atın ağırlığını dengeli bir şekilde taşımasını ve sağlıklı hareket etmesini sağlayacak hassasiyetle gerçekleştirilirdi. 19. ve 20. yüzyıllarda motorlu araçların yaygınlaşmasıyla birlikte atların kullanım alanları daralmış ve bu durum nalbantlık mesleğinin gerilemesine yol açmıştır. Günümüzde atlar daha çok spor ve turizm sektörlerinde yer aldığından nalbantlara duyulan ihtiyaç belirgin şekilde azalmış, bu da mesleğin ekonomik değerini düşürmüştür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hakkâklik” title_font_size=”13″]

    Tahta, maden veya taş üzerine oyma yaparak yazı yazan zanaatkârlara “hakkâk”, bu meslek dalına ise “hakkâklik” denir. Hakkâklar; el yazması kitaplar, levhalar, mezar taşları ve sanat eserleri üzerine yazı yazma ve süsleme işleriyle uğraşırlardı. Ayrıca, mühür yapımı ve önemli belgelerin işlenmesi gibi görevler de hakkâkların uzmanlık alanına girerdi. Özellikle mezar taşlarındaki ince işçilik, süslemeler ve kitabeler hakkâkların sanatında zirveye ulaştığı alanlardan biriydi. Camiler, medreseler, kütüphaneler ve evler için hazırlanan hat levhaları da onların elinden çıkardı. Devlet memurlarının ve tüccarların kullandığı mühürlerin oyulmasında da büyük ustalık sergileyen hakkâklar, Sanayi Devrimi’yle birlikte teknolojinin gelişmesi ve makineleşmenin yaygınlaşması sonucu eski ihtişamını kaybetti. Ancak bu köklü meslek, günümüzde bazı özel alanlarda ve sanat odaklı çalışmalarda hâlâ varlığını sürdürmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Divitçilik” title_font_size=”13″]

    Divitçi, Osmanlı Dönemi’nde yazı yazmaya yönelik geleneksel araçlar üreten zanaatkârlara verilen isimdir. Divit, içine mürekkep konulan ve yanında kalem saklanan bir tür kalemliktir. Genellikle pirinç, bakır, gümüş gibi metal malzemelerden veya taş gibi dayanıklı malzemelerden yapılırdı. Hem mürekkep haznesine hem de kalem için özel bir bölmeye sahip olan divit, taşınabilir bir yazı seti olarak işlev görürdü. Divitçiler yalnızca divitleri değil, aynı zamanda mürekkep hazneleri ve kalemler gibi yazı gereçlerini de özenle üretirdi. Özellikle hattatların ve kâtiplerin bu tür yazı araçlarına olan ihtiyaçları, divitçiliği önemli bir meslek hâline getirmişti. Divit, sadece bir yazı aracı değil, aynı zamanda sanatsal bir obje olarak da büyük değer taşıyordu. Modern yazı araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte divitçilik, günlük kullanımını kaybetmiş olsa da günümüzde koleksiyonluk ya da hediyelik eşya olarak hâlâ değerini korumaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Saraçlık” title_font_size=”13″]

    Saraçlar, atların arabaları çekmesini sağlamak için vücutlarına takılan bir dizi araç ve ekipman olan koşum takımları, hayvan eyerleri ve deri ürünleri üreten zanaatkârlardır. Deriyi işlemek için sıyırgı bıçağı, matkap ve teber gibi özel aletler kullanırlardı. Hayvan gücüne dayalı ulaşımın yaygın olduğu dönemlerde, saraçlık son derece önemli bir meslek koluydu. Ancak motorlu araçların yaygınlaşmasıyla birlikte hayvan gücüne duyulan ihtiyaç azalmış ve bu nedenle saraçlık mesleği büyük ölçüde yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Günümüzde az sayıda saraç deri çanta ve diğer el yapımı ürünler üreterek bu köklü zanaatı yaşatmaya çalışmaktadır. İstanbul’daki Saraçhane semti, bir zamanlar bu mesleğin merkezi olarak bilinir ve ismini de buradan almıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Debbağlık” title_font_size=”13″]

    Debbağlık, her türlü deriyi çeşitli amaçlarla işleme zanaatıdır, bu işi yapan zanaatkârlara ise “debbağ” denir. Debbağlık, ham deriyi işleyip kullanılabilir hâle getirme zanaatıdır, yani deri üretiminin ilk aşamasını oluşturur. Saraçlık ise işlenmiş deriyi kullanarak eyer, kemer, çanta gibi çeşitli ürünler yapma sanatıdır ve bu noktada birbirinden farklılaşırlar. Deri ürünlerinin işlenmesi, temizlenmesi ve yumuşatılması gibi işlemleri gerçekleştiren debbağlar, deriyi kullanılabilir hâle getirmek için çeşitli kimyasal işlemler ve teknikler uygular. Bu meslek, geçmişte özellikle hayvancılık ve deri üretiminin yoğun olduğu bölgelerde oldukça yaygındı. Bir zamanlar İstanbul’da en kalabalık esnaf gruplarından birini oluşturan debbağlar, deri işleme zanaatını lonca sistemi içinde sürdürüyordu. Günümüzde ise debbağlık mesleği sanayi sitelerinde gerçekleşmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kalafatçılık” title_font_size=”13″]

    Kalafatçılık, gemi ve teknelerin su sızdırmazlığını sağlamak için gövde aralıklarının çeşitli malzemelerle doldurulup koruma altına alınmasına dayanan, denizcilik tarihinin en eski mesleklerinden biridir. Bu zanaat, ilk olarak antik çağlarda Akdeniz medeniyetlerinde ortaya çıkmış ve zamanla gelişerek Yunan, Roma ve Osmanlı dönemlerinde büyük önem kazanmıştır. Ahşap gemilerin deniz taşımacılığının temelini oluşturduğu bu dönemlerde, kalafatçılar gemilerin dayanıklılığını ve güvenliğini sağlamak için vazgeçilmez hâle gelmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nda, özellikle tersanelerde yoğunlaşan kalafatçılık, ticaret ve donanma gemilerinin bakım ve onarımında önemli bir rol üstlenmiştir. 19. yüzyılda çelik ve metal gövdeli gemilerin yaygınlaşması, kalafatçılığın eski önemini yitirmesine yol açmıştır. Metal gemilerde kaynak ve perçin teknolojilerinin kullanılmasıyla da ahşap gemilere olan talep azalmıştır. Ancak kalafatçılık, günümüzde hâlâ geleneksel ahşap teknelerde uygulanmaya devam etmektedir. Özellikle yatçılık ve turistik amaçlarla kullanılan ahşap teknelerde bu zanaat hâlâ değerini korumaktadır.

  • PUSULANIN TARİHİ

    Adını İtalyanca “Bussola” kelimesinden alan, üzerindeki mıknatıs iğnesiyle yön bulmaya yarayan ve âdeta “yüzyılın icadı” olarak tanımlayabileceğimiz pusulanın tarihi oldukça eskiye dayanır. İcadından önce ağaçların üzerindeki yosunlara ve yıldızlara bakarak bulunan yönler, pusulanın icat edilmesinden sonra daha doğru ve daha hızlı şekilde saptanabilir oldu. Üzerinde kuzey ve güneyi işaret eden bir mıknatıs bulunan bu kadranlı aracın tarihi hakkında çarpıcı bilgileri sizin için listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Tarihe yön veren pusulanın kim tarafından ve ne zaman icat edildiğinin tam olarak bilinememesi oldukça şaşırtıcı. Geçmişinin 2500 yıl eskiye dayandığı tahmin edilen pusulanın ilk keşfi, mıknatıs taşının demiri çekme özelliğinin fark edilmesiyle başladı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Bazı kaynaklara göre ilk manyetik pusula MÖ 12. yüzyılda (MÖ 220 dolaylarında olduğu bilgisi farklı kaynaklar arasında yer alır) Çinliler tarafından bulundu. Bir başka teoriye göre Çinlilerin keşfettiği pusula, Araplar aracılığıyla Avrupa’ya yayılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Pusulalar zaman içinde büyük değişimlere uğradı. Bu değişim ve gelişime en büyük katkılardan birini bilim insanı ve mucit Lord Kelvin (William Thomson) yaptı. Gemicilikte kullanılan pusulalar üzerine araştırmalar yapan Kelvin, yeni denizcilik pusulalarını geliştirerek pusulanın patentini alan ilk kişi oldu. Hatta Osmanlı Devleti’nin önemli isimlerinden Binbaşı İsmail Rahmi tarafından, Kelvin’in geliştirdiği pusulaların talimatnameleri Osmanlıcaya çevrildi ve denizcilerin kullanımına sunuldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1745 yılında İngiliz mucit ve bilim insanı Gowin Knight ile pusula önemli ölçüde değişikliğe uğradı. Mıknatıslanmış çelik üretimi için yaptığı çalışmalarla manyetik pusulanın gelişimine katkı sağladı. Knight, yaptığı çalışmada çeliğin uzun bir süre mıknatıslanmasını sağladı bu sayede mıknatıs taşı yerine artık çelik ibreler kullanılmaya başlandı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Demir ve çeliğin yaygınlaşmasının ardından özellikle gemicilik sektöründe manyetik pusulaların şaşma oranı artış gösterdi. Bu ciddi sorunu çözmek için 1837 yılında Britanya donanması tarafından bir komisyon oluşturuldu ve 1840 yılında dört ibresi bulunan pusula tasarlandı ancak pusulanın kim tarafından tasarlandığına dair resmi bir kaynak bulunmamakta.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1970’li yıllara gelindiğinde artık modern pusulanın ilk adımları atıldı. Öncelikli olarak ulaşımda ve arazi incelemesinde kullanılan pusulalar; standart plaka, aynalı, askeri ver kutu olarak çeşitlenir. Askeri tip pusulalar daha çok hassas ölçümlerde kullanılırken, standart ve aynalı pusulaların kullanım alanı daha geniştir. Kerteriz pusulası, asma pusula, elektromanyetik pusula, dümenci pusulası, filika pusulası, sıvılı pusula, cayroskop pusulası, kadranlı pusula ve yavru pusula, pusula çeşitlerinden birkaçıdır.

  • 8 Maddede Anadolu’nun Bekçisi Olmuş Kaleler

    8 Maddede Anadolu’nun Bekçisi Olmuş Kaleler

    Ülkemizde Antik dünyadan, Roma’dan, Bizans, Selçuklu, Osmanlı’dan kalan çok sayıda kale var. Bu kaleler, konumlandıkları yerle birlikte bulundukları bölgenin simgesidirler çoğu zaman… Ve birçoğu hâlâ “kale” gibi dimdik ayaktayken, kiminin günümüze sadece bazı bölümleri ulaşabilmiştir. Türkiye’nin kalelerinden birbirinden heybetli 8 tanesini listemizde görebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Çamlıhemşin’deki Fırtına Vadisi’nde bulunan kalenin yapım tarihi bilinmemektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kale, Bizans Dönemi’nde yapılmıştır fakat günümüze ulaşan surları Selçuklu ve Osmanlı Dönemi’ne aittir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    12. yüzyılda yapıldığı düşünülen kale Mersin açıklarında küçük bir ada üzerinde kuruludur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1402 yılında inşa edilen kaleye 19. yüzyılda eklemeler yapılarak Osmanlı özellikleri kazandırılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Adını Hoşap suyundan alan kale Orta Çağ’da yapılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Anamur ilçesindeki kale Romalılar tarafından Orta Çağ’da yapılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    İlk olarak MÖ 1044 yılında inşa edilen kale 16. yüzyılda yenilenmiş ve genişletilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Şahmeran Kalesi olarak da bilinen yapının inşasına 12. yüzyılda başlanmıştır.

  • ÖĞRENMEYE ADANMIŞ BİR HAYAT: ALEV ALATLI’NIN ESERLERİNDEKİ TEMALAR

    Alev Alatlı’nın edebî kişiliğinin şekillenmesinde aile çevresinden aldığı eğitimin payı büyüktür. Tiyatro yazarı büyük amcası Musahipzade Celal Bey’in estetik duyarlılığı ile asker bir babanın disipliniyle yetişen Alatlı, okuma alışkanlığını ise babasından edinmiştir. Yaşamı boyunca çok sayıda ödül almış; yalnızca eserleriyle değil, düşünsel ve entelektüel duruşuyla da dikkat çekmiştir. Yazımızda, Alev Alatlı’nın eserlerinde öne çıkan temaları sizler için derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kimlik, Kadın ve Yüzleşme” title_font_size=”13″]

    Alev Alatlı’nın basılan ilk romanı “Yaseminler Tüter mi, Hâlâ?”, Eleni’den Naciye’ye uzanan bir hayat üzerinden kimlik ve aidiyet sorunlarını bireysel bir hikâye içinde ele alır; Kıbrıs meselesini ise gündelik yaşamda biriken çatışmalar aracılığıyla görünür kılar. “İşkenceci”, şiddeti uygulayanla ona maruz kalan arasındaki ilişkiyi sorgular; onur, suskunluk ve adalet arayışı romanın ana temasını oluşturur. Bu eser, 1987 yılında Türkiye Yazarlar Birliği tarafından Yılın En İyi Roman Ödülü’ne değer görülmüştür. “Kadere Karşı Koy A.Ş.” ise odağını toplumsal yaşama çevirir; kadınların “kader” olarak sunulan sınırlara karşı durma ve kendi yolunu açma çabasını merkeze alır. Roman, bireysel özgürleşmenin dayanışma ve farkındalıkla mümkün olduğunu vurgular.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yabancılaşma ve Entelektüel Sorumluluk” title_font_size=”13″]

    Alev Alatlı’nın “Or’da Kimse Var mı?” serisi; “Viva La Muerte! Yaşasın Ölüm”, “‘Nuke’ Türkiye!”, “Valla, Kurda Yedirdin Beni” ve “O.K. Musti, Türkiye Tamamdır!” adlı dört romandan oluşur. Bu eserlerde Alatlı, 1990’lı yılların Türkiye’sinde öne çıkan yabancılaşma, ideolojik kamplaşma ve toplumsal çözülme sorunlarını ele alır. Serinin düşünsel hattı, “Or’da Hâlâ Kimse Var mı?” başlığıyla yayımlanan “Beyaz Türkler Küstüler” adlı kitapta yeniden ele alınır. Alatlı bu beşinci kitapta, entelektüelin toplumsal rolünü, sorumluluğunu ve konumunu geçmişle hesaplaşarak tartışır. Böylece seri, bireysel çözülmeler üzerinden Türkiye’nin zihinsel ve kültürel dönüşümünü okumaya imkân veren bütünlüklü bir anlatıya dönüşür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Akıl, Merhamet ve Kültürel Yabancılaşma” title_font_size=”13″]

    Alev Alatlı’nın “Gogol’ün İzinde” başlığı altında kaleme aldığı nehir anlatı, “Aydınlanma Değil, Merhamet!” ile başlar; “Dünya Nöbeti” ve “Eyy Uhnem! Eyy Uhnem!” ile devam eder. Alatlı bu seride Batı merkezli aydınlanma anlayışını sorgular; aklı mutlaklaştıran düşünce geleneğinin toplumsal ve kültürel sonuçlarını tartışır. Metinlerde merhamet, ahlak ve yerellik, evrensel doğrular iddiasının karşısına yerleştirilir; yabancılaşma, tek tipleşme ve bilgiye dayalı üstünlük söylemi eleştirinin odağında yer alır. Seri boyunca Alatlı, dünyayı bilen fakat kendi değerleriyle bağını koparmayan entelektüel tipini merkeze alır; modernleşme sürecinde akıl ile vicdan arasındaki dengenin nasıl bozulduğunu görünür kılar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yeni Dünya Düzeni ve Anlam Arayışı” title_font_size=”13″]

    “Schrödinger’in Kedisi” serisinin ilk kitabı “Kâbus”, distopik bir kurgu içinde bireyin küresel söylemler karşısındaki konumunu tartışır. Yazar tarafından fütüristik bir bilim kurgu olarak değil, bilimi temel alan bir kurgu olarak değerlendirilir. Serinin ikinci kitabı “Rüya”, yabancılaşma ve aidiyet sorunlarını merkeze alarak entelektüelin kendi düşünsel zeminiyle kurduğu ilişkiye odaklanır. Romanın yayımlanmasının ardından ortaya çıkan “Onarımcılar” adlı e-posta grubu ise, uzun süreli fikrî tartışmalara ev sahipliği yapan ve edebiyat sosyolojisi açısından dikkat çeken bir okur-yazar etkileşimi örneği olarak öne çıkar.

     

    Bütün bu eserler bir arada düşünüldüğünde Alev Alatlı, edebiyatı yalnızca bir anlatı aracı olarak değil; bireyi, toplumu ve çağını sorgulayan bir düşünce alanı olarak kurgular ve okurunu da süregelen bir öğrenme ve farkındalık yolculuğuna çağırır.

  • TÜRK KİLİMLERİNDE RASTLADIĞIMIZ MOTİFLER HANGİ ANLAMLARA GELİYOR?

    TÜRK KİLİMLERİNDE RASTLADIĞIMIZ MOTİFLER HANGİ ANLAMLARA GELİYOR?

    Taşıması kolay kilimler Orta Asya’dan Anadolu’ya göçen Türkler için göçebe hayatlarını kolaylaştıran eşyaların başında geliyordu. Bu kilimler zamanla Anadolu insanının yaşamından izler taşıyan motiflerle de harmanlanınca önemli kültürel değerlere dönüştü. Topraklarımızda yüzlerce yıl doğumu, yaşamı ve ölümü simgeleyen motiflerle kilimler dokundu, şimdi biz de çoğuna aşina olduğunuz o motiflerden birkaçını anlamlarıyla birlikte karşınıza getiriyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
  • BU KELİMELERİN EŞ ANLAMLILARINI BİLİYOR MUYDUNUZ?

    Aşağıda birbiriyle aynı anlama gelen kelimeleri göreceksiniz. Peki size bir soru! “Eş anlamlı” ifadesinin eş anlamlısı ne olabilir? Aklınıza ilk gelen kelime muhtemelen “anlamdaş” olmalı ve bu doğru bir cevap. Türk Dil Kurumundan yararlanarak diğer doğru cevapları da biz söyleyelim. “Eş anlamlı” ile aynı anlama gelen diğer kelimeler müradif ve müteradif. Ayrıca Fransızca kökenli bir kelime olarak “sinonim” de eş anlamlı anlamına geliyor. 🙂

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
  • 8 Maddede 5000 Yıllık El Sanatı Sepet Örücülüğü

    8 Maddede 5000 Yıllık El Sanatı Sepet Örücülüğü

    Turistik bir yerde hediyelik eşya olarak satışa sunulmuş bir sepet gördüğünüzde hikâyesinin 5000 yıl önceki Eski Mısır’a dayandığı ve karşınızdaki sepetin de ta o zamanki yöntemlerle yapılmış olduğu aklınıza gelsin… Sepet örücülüğü denince aklınıza gelmesi gereken şehirlerimizi ise Kastamonu, Trabzon, Rize, Konya, Edirne diye sıralayabiliriz. Bu kadim el sanatıyla ilgili merak ettiklerinizi listemizde bulabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Sepet yapımında genellikle kestane, fındık gibi ağaçların sürgünleri, bazı bitkilerin sap ve esneyebilen dalları, saz ve kamış kullanılmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Doğadan elde edilen malzemeler kama yardımıyla yarılır ve inceltilir, dibinden başlanarak yukarı doğru tamamen el marifetiyle örülür. “Biz” ve tokmak, sepet örücülüğünde ihtiyaç duyulan diğer aletlerdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kullanılan malzemesi, örgü biçimi, rengi, dokusuyla bölge bölge farklı sepetler üretilebilir ve bu konuda çevre koşulları önemli bir belirleyicidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Farklı büyüklükteki sepetlerin adı yörelere göre değişebilir. Örneğin, yük taşımak için yapılan dayanıklı sepete “küfe” denirken, yayvan ve geniş sepete bazı bölgelerde “sele” denmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Kullanım alanına göre de farklı tasarımları bulunur. Balık taşımak için kullanılan sepetle çiçekçilikte kullanılan sepet; ya da yumurta sepeti ile çamaşır sepeti birbirinden farklı olacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Plastik sepet yerine doğal malzemelerden üretilen sepetlerin kullanılması sağlık açısından daha güvenli olduğu için özellikle tavsiye edilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Sepet, özellikle hayatının büyük bir bölümünü fındık ve çay bahçelerinde geçiren Karadeniz insanının en iyi yardımcısı olagelmiştir, yani adının türkülerde geçmesi boşuna değildir:

    “Çayeli’nden öteye / Gidelum yali yali / Arkandaki sepetun / Ben olayım hamali…”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Ülkemizde kuşaktan kuşağa aktarılan ve yaşatılmaya çalışılan bir miras olarak sepet yapımı, UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi’ne alınması için önerilen kültürel değerlerden biridir.

  • Dünyanın Ortak Dili Dansın 7 Türü

    Dünyanın Ortak Dili Dansın 7 Türü

    Dünyanın farklı yerlerinde herhangi bir dans türüyle karşılaştığımızda ilgi dolu ve gülen gözlerle seyre dalmamız oldukça manidar… Tarihinin ilk dönemlerinden itibaren ritimler üretip bedeniyle eşlik eden insanoğlu, dansı bazen bir ifade biçimi olarak kullanmış, bazen bir tedavi şekli, bazen sanat, bazen sadece eğlence için… Hangi amaçla olursa olsun, dans, dünyanın her yerinde anlaşılan ortak bir dil gibidir. Bakın, ülkemizden çok uzaklarda doğan dans türleri aslında ne kadar tanıdık ve yakın…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Dünyanın neresinde olursa olsun düğün dansı denince akla vals gelir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Arjantin’den dünyaya yayılan tango, tutkunun dansı olarak bilinir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Rumba, Küba ve İspanya’ya Afrika’dan taşınan ve öğrenmesi çaba isteyen bir danstır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Batıda 1920’lerde yayılan çarliston dansını daha çok film sahnelerinden hatırlarsınız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Yere vurulan ayaklar ve alkışlar eşliğinde yapılan flamenko Endülüs’ün yerel dansıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1960’larla Amerika’dan dünyaya yayılan twist belki de öğrenmesi en kolay danstır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Ça-ça-ça dansının kendisi kadar müzikleri de oldukça hareketli ve eğlencelidir.

  • 8 Maddeyle Sedef ve Sedefle Süslenen Aksesuarlar

    8 Maddeyle Sedef ve Sedefle Süslenen Aksesuarlar

    Deniz canlılarının kabukları içinde bulunan bir madde olan sedef, aksesuarlardan ev eşyalarına birçok alanda kullanılabiliyor. Parlaklığıyla, yansıttığı gökkuşağı pırıltılarıyla hayatımızı renklendiren sedefi listemize alıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Sedef aslında sıcak denizlerde yaşayan canlıların kabuklarında bulunan kalsiyum karbonattır. Sıcak denizlerden çıkarılması nedeniyle de ilk olarak Doğu kültüründe gelişmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Ülkemizde de uzun bir geçmişi olan sedefçiliğin Topkapı Sarayı’nda bile örneklerine rastlamak mümkün.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Diğer yandan gündelik hayatın düğme gibi küçük detaylarında da sedef ile karşılaşabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Sedefle beraber en sık kullanılan malzeme ise ahşap…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Sedefin ahşap üzerine uygulandığı örneklere sedef kakma ismi veriliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Ahşabın kullanıldığı hemen her alanda incecik işlenmiş sedef kakma örnekleri karşınıza çıkabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Bu emek ve incelik isteyen sanata sedefkâri, ustasına da sedefkâr denir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Parlaklığıyla tanınan narin ve göz alıcı sedef kolyeden, küpeye, bileziğe birçok aksesuarda da tercih ediliyor.