Kategori: Kültür/Sanat

  • KÖPEK HACHİKO’NUN GÖZ YAŞARTAN HİKÂYESİ

    Köpeklerin sadık birer dost olduğunun en güzel kanıtı olan Hachiko’nun öykülere, romanlara, filmlere konu edilen gerçek hikâyesini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Akita cinsi Hachiko’nun hikâyesi, 1924’te Tokyo Üniversitesi Ziraat Fakültesinde görev yapan Japon Profesör Dr. Hidesaburo Ueno’nun bu minik yavruyu sahiplenmesi ile başlar. Ueno, bulduğu sevimli safkan köpeğe Japoncada “sekizinci” anlamına gelen Hachiko ismini verir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Hachiko, her sabah üniversiteye gitmek için evden metroya kadar yürüyen sahibine eşlik eder, metronun dış kapısına kadar getirdiği Profesör’ü uğurladıktan sonra da eve döner. Sabah yürüyüşleri rutin olarak devam ederken bir gün Profesör, metronun önünde Hachiko’nun kendisini beklediğini görür. Hachiko, sahibinin işten dönüşünü metro girişinde beklemiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Sonraki bir yıl boyunca Hachiko, Ueno’ya sabah yürüyüşlerinde olduğu gibi akşam eve dönüş yolunda da eşlik eder. Sahibini işe uğurladıktan sonra metro istasyonunun olduğu mahallede dolaşır ve tam saat 15.00’te Profesör’ü karşılamak için her zamanki yerine döner.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Ancak bu sevgi dolu hikâye bir akşam Profesör’ün metrodan çıkmaması ile kederli bir hâle dönüşür. Gözlerini metro çıkışından ayırmayan Hachiko, bütün gece her zaman buluştukları yerde bekler. Maalesef Profesör Ueno kalp krizi geçirip hayata veda etmiştir. Aylar boyunca her akşam Tokyo metrosundaki Shibuya İstasyonu’nun kapısında sahibini bekleyen Hachiko’yu, onları tanıyan metro istasyonu müdürü ve mahalledeki esnaf beslemeye başlar. Sahibini beklemekten ümidini kaybetmeyen Hachiko’nun hikâyesi gazetecilerin ilgisini çeker ve yapılan bu haberle kısa sürede Tokyo ve ötesinde ünlenir. Birçok kişi Hachiko’yu görmek ve onu beslemek için Shibuya İstasyonu’na gelir. Hayvanseverler onu evlerine götürür ancak o yine de sahibini beklemek için götürüldüğü evlerden kaçar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Tam 9 sene 10 ay umutla bekleyen Hachiko, 8 Mart 1935’te 11 yaşındayken metronun kapısında Profesör’ü beklediği noktada hayata veda eder. Bir sadakat simgesi olarak Hachiko’nun kürkü doldurularak saklanır. Külleri ise Tokyo’daki Aoyama Mezarlığı’nda, çok sevdiği ve beklemekten hiçbir zaman vazgeçmediği Profesör Hidesaburo Uneo’nun yanına defnedilir. Yıllar sonra Hachiko’nun doldurulmuş kürkü, Tokyo’daki Japonya Ulusal Doğa ve Bilim Müzesinde sergilenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Bugün Tokyo’daki Shibuya İstasyonu’nun kapısında bir köpek heykeli vardır. Bu heykel, sevginin sembolü haline gelen Hachiko’nun heykelidir. Ancak bu, Hachiko’nun ikinci heykelidir. Metro durağının girişine yerleştirilen ilk heykel, 1934 yılında Hachiko’nun katılımıyla dikilmiştir. Fakat yıllar sonra II. Dünya Savaşı’nda Japon hükümetinin cephanede kullanmak için en küçük metal parçasına bile ihtiyaç duyduğu zamanda eritilerek mühimmata dönüştürülür. Savaş bittikten bir süre sonra ülkenin sembolü haline gelen Hachiko’yu unutmayan Japonya, 1948 yılında yeni bir heykeli aynı noktaya yerleştirir. Günümüzde Tokyo’daki insanların buluşma adresi olan heykelin önü, Hachiko’nun öldüğü 8 Mart’ta hayvanseverlerin toplandığı bir adres olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Hachiko’nun hikâyesi Japonların belleklerine kazınır. Bir köpek ile sahibinin arasında hissedilen bu güçlü bağı ve sınırsız sadakati ölümsüzleştirmek için Profesör Hidesaburo Uneo’nun ölümünün 90. yılında Tokyo Üniversitesi Tarım Bilimi Fakültesi, üniversite kampüsüne, Hachiko ve Profesör Uneo’nun bronz heykelini diktirir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Hachiko’nun sevgi dolu hüzünlü hikâyesi 1987’de bir Japon filmine de konu olurken, Hollywood bu etkileyici hikâyeyi tüm dünyaya duyuran filmi tekrar çeker. Profesör Ueno’yu Amerikalı aktör Richard Gere canlandırır.

  • MİLLÎ MÜCADELE’NİN KADIN KAHRAMANLARI

    Kurtuluş Savaşı, yalnızca cephede savaşan askerlerin değil, cephe gerisinde büyük fedakârlık gösteren sivil halkın da destanıdır. Bu destanın en önemli kahramanlarından biri de vatanı için canını hiçe sayan cesur kadınlardır. Onlar; cephede silah kuşanarak düşmana karşı savaşmış, cephe gerisinde lojistik destek sağlamış, cephane taşımış, yaralıları tedavi etmiş ve vatan savunmasında erkeklerle omuz omuza mücadele etmiştir. Kimi zaman üniformalı bir asker, kimi zaman bir hemşire, kimi zaman da cephane taşıyan bir kahraman olarak tarih sahnesinde yer almışlardır. Bu yazıda, Kurtuluş Savaşı’nın cesur kadınlarının kahramanlık öykülerine tanıklık edeceksiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Halide Edip Adıvar” title_font_size=”13″]

    Kurtuluş Savaşı’nın “Halide Onbaşısı”, Türk edebiyatının güçlü kadın kalemi Halide Edip Adıvar, 15 Mayıs 1919’da İzmir’in işgal edilmesinden sonra Fatih, Üsküdar ve özellikle 23 Mayıs 1919’daki “Büyük Sultanahmet Mitingi”nde yaptığı etkileyici konuşmalarıyla halkı mücadeleye çağırmıştır. Halide Edip’in Sultanahmet Mitingi’nde yaptığı konuşma, işgale karşı halkı en çok etkileyen konuşmalardan biri olmuştur. Büyük Mecmua ve Vakit gazetesinde yazdığı yazılarla işgale karşı kamuoyunu harekete geçiren Halide Edip, 1920’de eşiyle Anadolu’ya geçerek Millî Mücadele için çalışmalara katılmış, Anadolu’ya gizlice silah kaçırma işinde de görev almıştır. 1921 yılında, Sakarya Meydan Muharebesi sırasında cephe gerisinde görev yapan Halide Onbaşı, 1921 ve 1922 yılları arasında Tetkik-i Mezalim Komisyonu’nda da görev alarak Yunan ordusunun çekilirken bıraktığı hasarı ve halka yaptığı zulümleri raporlaştırmıştır. Savaş sonunda “çavuş” rütbesi alan Halide Edip, cephede birçok farklı alanda mücadelenin tam kalbinde yer alarak Hilâl-i Ahmer’de (Kızılay) yaralı askerlerin tedavisi için canla başla mücadele etmiştir. Halide Edip Adıvar, verdiği mücadele ile Türk kadınının cesaretinin, vatan sevgisinin ve özverisinin sembolü olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Halime Çavuş ” title_font_size=”13″]

    Kurtuluş Savaşı sırasında, İnebolu’dan cepheye mühimmat taşıyan cesur kadınlarımızdan Halime Çavuş, ailesinin tüm itirazlarına rağmen mücadeleye katılmaya karar vermiştir. Saçlarını kazıtarak erkek kılığına girmiş ve “Halim Çavuş” adıyla tanınmıştır. Soğuk bir kış gününde, cephaneyi korumak için kendi montunu mermilerin üzerine örterek mühimmatın ıslanmasını önlemiştir. Bu fedakârlığı, Mustafa Kemal Paşa’yı derinden etkilemiş ve kimliğini öğrendikten sonra onu, Millî Mücadele sonrasında Anadolu’nun kadın kahramanlarıyla birlikte Çankaya Köşkü’nde ağırlamıştır. Halime Çavuş, vefatına kadar saçlarını kazıtmaya devam etmiş ve üniformasını hiç çıkarmamıştır. Onun hikâyesi; Türk kadınının cesaretini, vatan sevgisini ve fedakârlığını simgeleyen en güçlü örneklerden biri olarak hafızalara kazınmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Nezahet Onbaşı” title_font_size=”13″]

    Henüz çocuk yaşta annesini kaybeden Nezahet Onbaşı, babası albay olduğu için askerî ortamda büyümüş ve küçük yaşlardan itibaren askerlik konusunda eğitim almıştır. Babasıyla birlikte aynı cephede savaşan bu cesur kız, at binmeyi ve silah kullanmayı Çanakkale Cephesi’nde öğrenmiş, 12 yaşında “onbaşı” ünvanını almıştır. Daha sonra, Sakarya, İnönü ve Gediz gibi kritik cephelerde mücadele etmiş, küçük yaşına rağmen gösterdiği cesaret ve kararlılıkla dikkat çekmiştir. Askerî yetenekleri ve fedakârlığı, dönemin komutanları tarafından büyük takdir görmüş, hatta İsmet İnönü ona duyduğu hayranlığı “Sen kurmaysın!” sözleriyle ifade etmiştir. Nezahet Onbaşı gösterdiği fedakârlıklarla Kurtuluş Savaşı tarihinin en önemli kahramanlarından biri olarak anılmaya devam etmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Erzurumlu Fatma Seher” title_font_size=”13″]

    “Kara Fatma” lakaplı Erzurumlu Fatma Seher, Millî Mücadele Dönemi’nde eşiyle cepheden cepheye koşan, askerlere yemek pişiren ve gerektiğinde yaralarını tedavi eden cesur bir Türk kadınıdır. Azmi, fedakârlığı ve kahramanlığıyla adını tarihe yazdırmıştır. Balkan Harbi sırasında Edirne’de savaşan eşini hiç yalnız bırakmamış, ardından onunla birlikte Sarıkamış Cephesi’ne gitmiş ve burada çeşitli görevler üstlenmiştir. Eşinin şehit düşmesinden sonra iki oğlu ve akrabası olan 10 kadınla birlikte kendi müfrezesini kurarak mücadelesine devam etmiştir. 1919 yılında Sivas Kongresi’nde Mustafa Kemal’i görmek için yola çıkan Fatma Hanım, onun “Bu erkek işi, toptan tüfekten korkmaz mısın?” sorusuna “Korkmam Paşam!” cevabını vererek savaşa katılmak için izin istemiştir. Mustafa Kemal’den bizzat onay aldıktan sonra Batı Cephesi’nde müfreze komutanı olmuş, onbaşı rütbesiyle yönettiği “kadın takımı” ile cephe gerisine sızarak düşman askerlerini esir almıştır. İki oğlunu da savaşta şehit veren Fatma Hanım; orduda aşçılık, hasta bakıcılık ve hemşirelik gibi görevleri üstlenmiş, daha sonra üsteğmen rütbesiyle emekli olmuştur. Büyük Taarruz sırasında esir düşmesine rağmen kaçmayı başarmış ve Bursa’nın kurtuluşunda bizzat düşmanla çatışarak önemli rol oynamıştır. İstiklal Harbi’nde 300 kişilik birliği komuta eden Kara Fatma, savaş sonrası büyük zorluklar yaşamış ve 1955 yılında yaşadığı İstanbul’da hayata gözlerini yummuştur. Onun kahramanlığı, Türk kadınının fedakârlığının, vatan sevgisinin ve cesaretinin timsallerinden olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Rahmiye Hatun” title_font_size=”13″]

    Millî Mücadele’nin cesur kadın kahramanlarından Osmaniyeli Rahmiye Hatun, Kurtuluş Savaşı’nda vatan savunmasında üstün cesaret göstermiş, kadınların cephe gerisinde değil, bizzat savaşta yer alması gerektiğine inanmıştır. “Ben cephe gerisinde değil, cephede erkeklerle birlikte savaşacağım!” diyerek onbaşı rütbesiyle orduya katılmıştır. Adana’nın düşman işgalinden kurtarılması için canla başla savaşan Rahmiye Hatun, 1920 yılında Fransız birlikleriyle yapılan çarpışmalarda Güney Cephesi’nde aktif rol almıştır. Birliği geri çekilmek zorunda kaldığında, büyük bir kararlılıkla hücuma kalkmış ve bu kahramanca saldırısı sırasında ne yazık ki 30 yaşında şehit düşmüştür. Şehitlikteki mezar taşında yazan şu sözler, onun aziz hatırasını yaşatmaktadır: “Yarınların sahibi ey gençlik, iyi tanı sonsuz sakinlikle bu mezarda yatanı. Hak için, bayrak için canını feda edip, sana emanet ettik mukaddes vatanı.”  Kurtuluş Savaşı’nda şehit olan ilk Türk kadın kahramanlardan biri olarak anılan Rahmiye Hatun, cesareti ve fedakârlığıyla vatanı için canını feda eden kadın kahramanların simgesi olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=” Şerife Bacı” title_font_size=”13″]

    Millî Mücadele Dönemi’nde vatan savunması için canını hiçe sayan kahraman Türk kadınlarından Şerife Bacı, İnebolu-Kastamonu hattında cephane ve mühimmat taşıyarak Millî Mücadele’ye büyük katkı sağlamıştır. 1921 yılının kış ayında kucağında henüz 9 aylık bebeği Elif ile Kastamonu’daki cephaneleri Ankara’ya götürmek için mücadele verirken ağır kış şartları nedeniyle donarak hayatını kaybetmiştir. Şerife Bacı, kendi canından vazgeçerek vatanı için büyük bir fedakârlık yapmış, cephaneyi koruyabilmek adına kendini değil, mühimmatı sıcak tutmuştur. Bugün, Kastamonu’da ona adanmış bir anıt bulunmaktadır ve Şerife Bacı’nın ismi, vatan için canını feda eden kahraman Türk kadınları arasında sonsuza kadar yaşayacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yirik Fatma” title_font_size=”13″]

    Mondros Ateşkes Antlaşması sonrası, işgal altındaki Antep’te ülkenin kurtuluşu için mücadele eden cesur kadın kahramanlardan biri de Yirik Fatma’dır. Geçkin yaşına rağmen, düşman nakliye koluna karşı koymak için birliğe katılmaktan çekinmemiştir. Kendisine “Bacı, sen niye geliysin?” diye sorulduğunda, “Benim kanım sizinkinden daha mı şirindir?” sözleriyle vatan savunmasında yaşın ya da cinsiyetin bir engel olmadığını göstermiştir. İki gün iki gece boyunca düşman nakliye birliklerinin gece nöbetlerinde yer almış, askerlerle birlikte savaşın en zorlu anlarını paylaşmıştır. “Ben gündüz uykumu alırım. Sizin geceniz yok, gündüzünüz yok. Gâvuru beklemek sevap değil mi?” diyerek büyük bir kararlılıkla düşmanı gözetlemeye devam etmiştir. Gözünü kırpmadan mücadele eden Yirik Fatma’nın cesareti, savaş arkadaşlarına moral kaynağı olmuş, Antep’in savunmasında önemli bir rol oynamıştır. Yirik Fatma’nın hikâyesi Türk kadınının kahramanlık, azim ve fedakârlıkla şekillenen geçmişini ve gücünü anlatan unutulmaz bir destan olarak hafızalarımızda yaşamaya devam etmektedir.

  • METROPOLİTAN SANAT MÜZESİNDE HANGİ ESERLER VAR?

    Manhattan’daki Central Park’ın yanında konumlanan Metropolitan Sanat Müzesi, iki milyondan fazla eserle dünyanın en önemli müzeleri arasında yer alıyor. New York’un en çok ziyaret edilen yerlerinden biri olan müze, yaklaşık beş bin yıllık bir tarihe ev sahipliği yapıyor. Dünyanın kültürel mirasına ait değerli nesne ve sanat koleksiyonlarının bulunduğu müzeye ait bilgileri ve görülmesi gereken başlıca eserleri yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1872’de açılışı yapılan müzede; Afrika, Asya, Avustralya, Bizans, Hint ve İslam sanatından oluşan geniş bir koleksiyon bulunuyor. Amerika Birleşik Devletleri’nin en büyük sanat müzesi olan Metropolitan Sanat Müzesinin binası yıllar içinde büyütülerek günümüzdeki hâlini almış ve bugün, fiziki olarak dünyanın en büyük dördüncü müzesi olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Antik Yunan ve Roma sanatına dair ünlü heykellerin bulunduğu müzenin koleksiyonunda, M.Ö. 4500 ile M.S. 312’ye kadar üretilen eserler bulunuyor. Dünyanın en zengin İslam eserleri koleksiyonlarından birine sahip olan müzede;müzik aletleri, kostümler ve aksesuar koleksiyonlarının yanı sıra Amerikan çağdaş sanatından Avrupalı ressamların eserlerine ve dünyanın dört bir tarafından getirilen savaş aletlerine kadar birçok eser sergileniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Müzenin yoğun ilgi gören bölümünü Antik Mısır uygarlığına ait eserler oluşturuyor. M.Ö. 300 bin ile M.S. 4. yüzyıla kadar uzanan sanatsal, tarihi ve kültürel öneme sahip yaklaşık 26.000 nesne bu alanda sergileniyor. Koleksiyonun yarısından fazlası 1906’da Mısır’da başlatılan, 35 yıllık arkeolojik çalışmalar sonucu elde edilmiş ve müzeye taşınmış. Bütün halde günümüze gelmeyi başarmış tek Mısır tapınağı olan Dendur ise iki bin yıllık tarihi, görkemi ve tüm gizemiyle müzenin popüler eserleri arasında yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Tarih arenasındaki önemli medeniyetlere ait koleksiyonlar kadar müzenin ilgi çeken diğer bölümünü çağdaş sanat eserleri oluşturuyor. Soyut dışavurumcu akımın en önemli temsilcilerinden Amerikalı sanatçı Jackson Pollock’un eserlerinin görüldüğü bölüm, müzenin en çok ziyaret edilen alanlarından bir diğeri.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Ünlü Japon sanatçı Hokusai Katsushika’nın en tanınmış eseri olan Büyük Dalga, “Fuji Dağı’nın Otuz Altı Görünümü” adı verilen bir dizi tahta baskıların bir parçası olarak 1831 civarında yapılmış. 39 cm x 26 cm boyutlarında küçük bir tahtaya yapılan bu baskı, müzenin en çok ilgi gören eserlerinden biri olma özelliği taşıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Gertrude Stein’ın Portresi, İspanyol ressam Pablo Picasso’nun 1905’te başlayıp ertesi yıl tamamladığı; Amerikalı yazar ve sanat koleksiyoncusu Gertrude Stein’ın tuval üzerine yapılmış yağlı boya tablosudur. Müzenin önemli eserlerinden olan bu portre, Picasso’nun “Pembe Dönem”ine ait resimlerinden. Modern sanatın gelişmesinde önemli etkileri olan Picasso, 1905-1907 tarihleri arasında genellikle pembe renk ve tonlarını kullandığı için bu dönem “Pembe Dönem” olarak adlandırılıyor.

  • 8 Madde İle Türk Sineması’nın Usta Emektarları

    8 Madde İle Türk Sineması’nın Usta Emektarları

    Yeşilçam’ın vazgeçilmez başrol oyuncuları olduğu gibi vazgeçilmez karakter oyuncuları vardı. Onlar hayat verdikleri rollere göre iyiler ve kötüler olarak ayrılsalar da hepsi sinemanın emektar, ince ruhlu insanlarıydı. Kısacık hayatlarına sayısı yüzleri aşan film sığdırdılar ama aynı oranda ilgiyle karşılaştıklarını söylemek pek de mümkün değil… Gelin bu listemizde Türk Sineması’nın 8 usta emektarını hatırlayalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    türk sineması

    Her ne kadar yüzünde tuhaf bir hüzün taşısa da oynadığı bütün rollerde filmin neşeli, canlı, eğlenceli karakteriydi. Öyle ki filmin bütün inandırıcılığını kaybetmesi için Sami Hazinses’i kötü bir rolde oynatmak yetebilirdi. Usta sanatçıya dair bilmediğimiz onlarca bilgiden biri de bildiğimiz pek çok film müziğinin kendisine ait oluşudur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    türk sineması

    Yüzlerce filmde gülen yüzüyle ekranda belirdiğinde izleyiciler olarak başrol oyuncusunun güvende olduğunu anlar rahatlardık, tıpkı Sezen Aksu’nun Kırık Vals şarkısında geçirdiği gibi:

     

    İşte sanki o an / Nubar Terziyan sırtımı okşar,

    Eski filmler hâlâ o bahçede / Siyah beyaz ağlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    türk sineması

    Sonradan görme bir kayınvalide, huysuz bir ev sahibi, aksi mi aksi bir okul müdürü… Türk Sineması’nın en önemli karakter oyuncularından Mualla Sürer zihinlerimize yüzündeki o hoşnutsuz ifadeyle yer etmişti. Emektar sanatçı, film kostümleri dikerek geçimini sağlamaya çalışırken tesadüf eseri sinemaya girmişti ve kamera arkasındaki hikâyesinde rollerinin aksine alabildiğine naif biriydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    türk sineması

    Hüseyin Peyda, enteresan bir şekilde filmlerin saygı uyandıran kötü adamıydı. O kolay kolay yumruk atmaz yumruk yemez, ani hareketlerde bulunmazdı. Çoğu zaman öylece durur, kötü kötü bakar, birkaç cümlede söyleyeceğini söylerdi ve tek bir sahnesi bütün filme ağırlığını koymaya yeterdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    türk sineması

    Hani ne kötü ne iyi bir insandı rollerinde… Tam kötü olduğuna karar verecekken filmin sonuna doğru burun kıvırmayı bırakır, yumuşar, izleyenleri şaşırtırdı. Aslında tiyatro kökenliydi. İstanbul Tiyatrosu’nun kuruluşunda da yer almış, 1947 yılında sinemaya geçiş yapmıştı. Toto Karaca büyük sanatçı Cem Karaca’nın annesiydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    türk sineması

    Bir yaşama tam 497 film sığdırmış Turgut Özatay, özellikle Cüneyt Arkın ve Kemal Sunal filmlerinin kötü adamıydı ama bakın şu cümleler onun rol icabı kötü olduğunun kanıtı: “Yıllar yılı Türk sinemasına emek vermiş bir sanatçının, hayatı boyunca beklentisi duygu zenginliği ve insanlar tarafından sevilmek, anılmak, kalıcı bir şeyler bırakmaktır.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    türk sineması

    Türk Sineması’nın başka bir kötü adamı da -elbette yine rol icabı- Hayati Hamzaoğlu’ydu… Üstelik O kahkaha atan kötü bir adamdı! “Niihahhahha…” diye kulaklarımızda patlayan kahkahasını hatırlarsınız değil mi? “Bir anne çocuğunu nasıl severse öyle sevdim sinemayı…” diyen usta sanatçı hazin bir sonla aramızdan ayrılmıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    türk sineması

    Mütevazı bakışlarının altında gösterişli bıyıklarıyla rol kesen Reha Yurdakul ise sinemamızın iyi adamlarındandı. 400 kadar filmde rol almasının yanı sıra senarist ve film yapımcısıydı.

  • ASIRLIK İFTAR DUYURUSU: TOP ATIŞI GELENEĞİ

    Ramazan ayı yalnızca manevi bir ibadet dönemi değil, aynı zamanda kültürel geleneklerin yaşatıldığı özel bir zamandır. Sabır, yardımlaşma ve birlik duygularının güçlendiği bu ayda iftar vaktini duyurmak için top atışı yapılması, yüzyıllardır süregelen bir gelenektir. Bu geleneğin kökenine dair farklı rivayetler bulunmaktadır. Yazımızda, iftar topu atışlarının nasıl başladığını ve Osmanlı İmparatorluğu’nda nasıl köklü bir gelenek hâline dönüştüğünü okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Ramazan ayında iftar vaktini duyurmak için top atışı yapılması, yüzyıllardır süregelen bir gelenektir. Bu geleneğin kökenine dair farklı rivayetler bulunmaktadır. En yaygın anlatımlardan biri, geleneğin ilk olarak Memlükler Dönemi’nde tesadüfen ortaya çıktığı yönündedir. Rivayete göre, 15. yüzyılda Mısır’da bir asker, topu temizlerken yanlışlıkla ateşlemiş ve bu olay akşam ezanına denk gelmiştir. Halk, bu atışın iftar vaktini duyurmak amacıyla yapıldığını sanmış ve zamanla bu uygulama gelenek hâline gelmiştir.

     

    Bir diğer rivayet ise geleneğin Safevîler’den I. Abbas Dönemi’nde (1587-1629) başladığını öne sürer. Bu anlatıya göre, top atışı yalnızca iftar vaktinde değil, sahurun son dakikalarında da yapılırdı. Böylece hem oruç açma hem de oruca başlama vakti halka duyurulurdu.

     

    Başka bir kaynak ise geleneğin kökenini Fâtımîler Dönemi’ne dayandırır. Rivayete göre, Fâtımî halifelerinden biri, Kahire’nin yüksek noktalarından biri olan Mukatam Tepesi’ne bir top yerleştirerek halkın iftar vaktini öğrenmesini sağlamıştır. Bu yöntem, özellikle geniş coğrafyalara yayılmış şehirlerde iftar vaktinin doğru ve eşit şekilde duyurulmasına yardımcı oluyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Osmanlı arşivlerine göre, ramazan ayında top atışı geleneği ilk olarak 1821 yılında Anadolu Hisarı’nda başlatılmıştır. Halk tarafından da benimsenen bu uygulama 1827 yılında Yedikule Surları’ndan top atışlarının yapılmasıyla devam etmiştir. Kalelerin bulunmadığı bölgelerde ise güvenlik nedeniyle top atışları yasaklanmış, bunun yerine tüfek ateşlenerek iftar vakti halka duyurulmuştur. Halkın büyük ilgisini çeken bu uygulama, ramazan ayı boyunca devam etmiş ve zamanla iftar topu, Osmanlı’da köklü bir gelenek hâline gelmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Osmanlı İmparatorluğu Dönemi’nde, başta İstanbul olmak üzere birçok şehirde, iftar ve sahur vakitlerini duyurmak için yapılan top atışları, resmî bir uygulama hâline gelmiştir. Bu görev, olası kazaları önlemek amacıyla özel eğitim almış, tecrübeli Osmanlı askerleri tarafından yerine getirilirdi. İftar topu atışlarında cebel topları, sahra topları, balyemez topu, dağ topu, karabina topu ve kamış topu gibi farklı türde toplar kullanılırdı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Osmanlı’nın etkisiyle birçok İslam ülkesinde benzer gelenekler oluşmuş ve top atışı, ramazan ayında iftar saatini bildiren bir işaret olarak sürdürülmüştür. Özellikle Osmanlı egemenliğinde bulunan topraklarda bu gelenek benimsenmiş ve zamanla yerleşik hâle gelmiştir. Günümüzde Bosna-Hersek, Arnavutluk ve Kosova gibi Balkan ülkelerinde iftar topu geleneği hâlâ yaşatılmaktadır. Saraybosna’da iftar vakti Sarı Tabya’dan yapılan top atışları, ramazan ayının önemli bir parçası olarak kabul edilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Ramazan ayında top atışı, zamanı duyurmanın ötesinde toplumsal dayanışmanın da sesi olmuştur. Her top atışı; iftar sofralarının kurulmasını, duaların yükselmesini ve birlikte oruç açmanın coşkusunu simgeler. Bu gelenek, ramazanın maneviyatını pekiştiren önemli bir ritüel olarak toplumlardaki yerini korumaya devam etmektedir.

  • FÜTÜRİZMİN SANAT VE FİKİR DÜNYASINA ETKİLERİ

    20. yüzyılın başında Avrupa’da ortaya çıkan fütürizm, kültürel mirasımıza pek çok eser ve fikir bırakır. Sanayi Devrimi, buhar enerjisi, makineler ve hızla gelişen yeni teknolojiler; insanların yüzyıllardır pek de değişmeyen dünyasının farklı bir yöne doğru gideceğinin sinyallerini verir. Yeni icatların ve keşiflerin sonucu değişen gündelik hayat, fikir dünyasında da yeni bakış açılarının yeşermesine olanak sağlar. İşte bu noktada İtalya’da filizlenen bir akım hızla tüm dünyanın sanat ve düşünce dünyasına etki eder. Yazımızda fütürizmin ortaya çıkışını ve ardında bıraktığı etkileri okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Türkçeye “gelecekçilik” olarak çevrilen fütürizm, 1909’da İtalya’da ortaya çıkar. İlk olarak resim sanatında belirginleşen bu akım; İtalyan şair, sanat yönetmeni, roman ve oyun yazarı Filippo Tommaso Marinetti‘nin Fransa’da yayın yapan günlük bir gazetede “Manifesto Futurisita” yani “Fütürizm Bildirgesi”ni yayımlaması ile hızla farklı disiplinlerdeki sanat dallarında da yansımasını bulur. Geçmiş ve geleneksel estetik değerleri reddederek, yeni ve modern bir bakış açısı getirmeyi hedefleyen bu akımın savunduğu en önemli argüman ise evrendeki hareketin bir anını tespit etmek değil, hareketin kendini izleyiciye aktarmaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Marinetti, modern teknolojik araçların, otomobil ve uçak ile sanayi şehrinin, insanlığın doğaya karşı zaferi olduğunu savunduğu manifestosunda geçmiş değerlerden arınarak yönümüzü geleceğe çevirmemizi açıklar. 20. yüzyılın başlarında gelişen teknolojiler, hızla büyüyen kent yaşamını oldukça kolaylaştırır ve bu akım hızla takipçi kazanır. Süratin ve teknolojinin önemini ve üstünlüğünü iddialı bir şekilde savunan Marinetti, bir yarış arabasının, klasik Yunan heykellerinden çok daha güzel ve estetik olduğunu iddia eder. Elbette ki o dönemin şartlarında, yeni yeşermeye başlayan bu teknolojiler yüzyıllardır alışılagelen eser, düşünce kalıpları ve teknolojik ürünlerle kıyaslandığında oldukça yenilikçi ve şaşırtıcı olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Resim sanatında etkilerini hemen hissettiren fütürizm akımının takipçileri savundukları bu yeni görüşü “Evrensel Dinamizm” prensibi ile açıklamaya çalışır ve şöyle bir metin yayımlarlar: Gerçekte bulunan nesneler birbirlerinden ve etrafındaki çevrelerden ayrılmış değildir ve resim, bu birliği yansıtmalıdır… Otobüs hareket halinde olduğu için, yol kenarındaki evler arasındaki hareket dinamik değişme halindedir. Evlerin kenarından geçerken otobüsle birlikte harekete geçip sanki kendilerini fırlatıp otobüsle birleşir. Bu dinamizm de resimde tasvir edilmelidir.” Rönesans dönemi eserlerinde sıkça karşımıza çıkan doğayı durağan hâli ile resmetme fikrine karşı çıkan fütüristler; geçmişe, şimdiki zamana, geleceğe ait duyumları aynı anda anlatmaya çalışır. Diğer ülkelerde de yankı bulmaya başlayan bu yeni akımın temsilcileri; canlı, akışkan, hızlı eserler üretirler. Makinelerin yükselmeye başladığı bir dönemde tam da çağın ruhuna uygun eserler ortaya çıkar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Akım kısa bir süre sonra Rusya’da Velemir Hlebinikov ve Mayakovski sayesinde etki alanını genişletmeyi başarır. Mayakovski, şiirleri ve resimleri ile fütürizmi ülkesinde tanıtırken Rus fütüristler kendi manifestolarını bile yayımlarlar: Puşkin, Tolstoy, Dostoyevski reddedilir, şiirde sokak dilinin kullanılması hedeflenir. 1917 Ekim Devrimi’nden sonra da akım giderek güçlenir. Zamanla radikal bir karşı çıkıştan ‘geleceğin tasarlanması’ çabasına dönüşen akım, Avrupa’daki bilim ve sanat dünyasını da etkisi altına alır. Akımın öncü savunucuları arasında Luigi Russolo, Umberto Boccioni yer alırken, Gino Severini, Marcel Duchamp, Francis Picabia, Fernard Léger gibi sanatçılar kübist ve fütürist akımını harmanlayarak resim ve heykel alanında eserler üretirler. Boccioni’nin “Elastiklik”, Severini’nin “Uzayda Küre Şeklinde Genişleme” tabloları fütürizm akımının en önemli eserleri arasında kabul edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Özellikle resim, heykel, seramik, grafik tasarım, iç mimarlık, endüstriyel tasarım, edebiyat, müzik, sinema, tiyatro, moda, mimarlık ve gastronomi alanında etkisini belli eden fütürizm, mimaride de hareketlilik ve dinamizm ilkesinden yola çıkarak oldukça ilginç yapıların inşasına vesile olur. Alışılagelen sade ve düz tasarımların aksine, formların kıvrımlı hatlara ulaştığı tasarımlar ve hareketli formlarla fütürizmin mottosuna uygun yapılar inşa edilir. Teknoloji ve bilimden fazlasıyla beslenen ve desteklenen fütürist mimariyi temsil eden yapıların başında ise İspanya’daki Guggenheim Müzesi gelir. Diğer bir örnek olarak Çin’in başkenti Pekin’de yer alan Galaxy Soho gösterilebilir. Dünyaca ünlü mimar Zaha Hadid tarafından tasarlanan bu yapı, “sonsuz kıvrım” mantığından esinlenilerek inşa edilir. Bilim kurgu filmlerindeki uzay üslerini andıran bu yapının akışkan köprüleri ve koridorları, fütürizmin ruhuna uygun bir şekilde ziyaretçilerini bir uzay yolculuğunda hissettirmeyi başarır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    20. yüzyılda gelişen sinema endüstrisi de fütürizmden beslenen filmlerin çekilmesini sağlar. Bu tarz filmler genel olarak temalarında; zaman yolculuklarına, uzay ya da uzaylı konularına, imkânsız icatlara, yüksek gökdelenler ile yenilmez araba ve uçabilen araçlara yer verir. Bilim kurgu filmleri, senaryolarında fütürizmin ideallerinden sıkça beslenirken, izleyicilere geleceğin refah toplumlarını izletir ve sorgulatır. 1914 yılı fütürist sinema açısından oldukça verimli geçer. Bilim kurgu mantığının temel anlatı yapısını ele alan sanatçılar bu dönemde arka arkaya çektikleri filmler ile fütürizm akımının temsilcileri olurken, konuyla alakası olmayan izleyicilere bile geleceği arzulatmayı başarır. Steven Spielberg tarafından çekilen, Türkçe “Azınlık Raporu” olarak gösterime giren “Minority Report” ise hepimizin bilebileceği fütürist filmler arasında yer alır.

  • ÖĞRETMENLİK YAPMIŞ 8 YAZAR VE ŞAİRİMİZ

    Hayatının bir bölümünde öğretmenlik yapan insanlar arasında dilimizdeki en güzel cümleleri kuran yazar ve şairlerimiz de bulunuyor. Naif ruhlu insanları buluşturan bu meslek için Atatürk, “Öğretmen bir kandile benzer, kendini tüketerek başkalarına ışık verir.” der. Listemizde sadece yazarak değil, öğretmenlik de yapmış 8 yazar ve şairimizi konuk ediyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Cide doğumlu şiir, roman ve öykü yazarımız Rıfat Ilgaz, Gerede ve Akçakoca’da ilkokul öğretmenliği yapmış, Gümüşova’da başöğretmen olmuştu. İstanbul’da bir ortaokulda Türkçe öğretmenliği yaptığı sırada kendisi de fakültede felsefe öğrencisiydi. Rıfat Ilgaz, 1911-1993 yılları arasında yaşadı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Manisa doğumlu yazarımız 1921-1989 yılları arasında yaşadı. Yalnızlık konusunu etkileyici biçimde işlediği Aylak Adam ve Anayurt Oteli kitaplarıyla tanıdığımız Yusuf Atılgan, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesini bitirmişti ve Akşehir’deki bir askeri lisede edebiyat öğretmenliği yaptı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Yahya Kemal Beyatlı; tarih, edebiyat ve uygarlık tarihi dersleri okutmuş, İstanbul Üniversitesine dönüştürülen Darülfünunda medeniyet tarihi, Batı ve Türk edebiyatı tarihi dersleri vermişti. 1884-1958 yılları arasında yaşayan Yahya Kemal’in öğrencilerinden biri de Ahmet Hamdi Tanpınar’dı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yazar, edebiyat tarihçisi ve şair olan Ahmet Hamdi Tanpınar, Cumhuriyet’in ilk öğretmenlerindendi. Erzurum, Konya, Ankara ve İstanbul’da lise edebiyat öğretmenliği yaptı. 1901-1962 yılları arasında yaşayan Tanpınar, Güzel Sanatlar Akademisinde “estetik mitoloji” dersleri de vermişti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1898-1973 yılları arasında yaşayan Faruk Nafiz Çamlıbel; Kayseri, Ankara, İstanbul’daki liselerde uzun süre edebiyat öğretmenliği ve kısa süre de coğrafya öğretmenliği yaptı. Behçet Kemal Çağlar ile Onuncu Yıl Marşı’nın sözlerini yazan şairimizin görev yaptığı okullar için yazdığı başka marşlar da bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Anadolu insanını anlattığı roman ve hikâyeleriyle öne çıkan yazarımız Refik Halit Karay, bir süre İstanbul’da Türkçe öğretmenliği yapmıştı. 1888-1965 yılları arasında yaşayan Karay, aslında hukuk fakültesinde öğrenim görmüştü.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    1934-1977 yılları arasında yaşayan Kastamonu doğumlu yazarımız Oğuz Atay, İstanbul Üniversitesi İnşaat Fakültesinden mezun olmuş ve İstanbul Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisinin İnşaat Bölümünde öğretim üyeliği yapmıştı, yani bugünkü adıyla Yıldız Teknik Üniversitesinde…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    1867-1915 yılları arasında yaşayan ve son nefesine kadar öğretmenlik mesleğini sürdüren Tevfik Fikret, Türkçe ve edebiyat dersleri vermişti. Aynı zamanda şair ve yayıncı olan Fikret, Mekteb-i Sultani yani bugünkü Galatasaray Lisesinde de müdür olarak da görev yapmıştı.

  • ASANSÖRÜN İCAT SERÜVENİ

    Tarih boyunca, yük ve insan taşımak için çeşitli mekanizmalar geliştirilmiştir. Antik uygarlıklardan günümüze kadar uzanan bu süreçte, asansörler teknolojik ilerlemenin vazgeçilmez bir parçası olmuştur. İlk olarak basit kasnak ve halat sistemleriyle kurulan asansörlerin yerini, Sanayi Devrimi ile modern hidrolik ve elektrikli asansörler almıştır. Modern şehirlerde yüksek katlı yapıların inşasını mümkün kılan asansörler, günümüzde akıllı binaların ayrılmaz bir parçası hâline gelerek hız, güvenlik ve konfor açısından büyük ilerlemeler kaydetmiştir. Peki, asansörün geçmişi nasıl şekillendi ve günümüze nasıl ulaştı? Tüm detayları yazımızda.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Antik Yunan ve Roma Dönemi’nde, halat ve kasnak sistemiyle çalışan ilkel kaldırma mekanizmaları kullanılmıştır. Antik Yunan matematikçisi Arşimet, insan gücüyle çalışan bir halat ve kasnak düzeneği geliştirerek sarayların ve büyük yapıların inşasında kullanılabilecek asansör benzeri bir mekanizma geliştirmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Orta Çağ’da, manastırlarda yük taşımak için kullanılan ilkel halatlı asansörler bulunmaktaydı. Bu sistemler genellikle insan veya hayvan gücüyle çalışıyordu. Örneğin, Yunanistan’daki Meteora Manastırları, malzemeleri yukarı taşımak için halatlar ve makaralardan oluşan bir mekanizma kullanıyordu. Daha sonraki yıllarda, Fransa Kralı XV. Louis için 1743 yılında Versay Sarayı’nda “uçan sandalye” adı verilen özel bir sistem geliştirildi. Bu ilkel asansör, ağırlık dengeleriyle hareket ediyor ve insan gücüyle çalışıyordu. Ancak yalnızca kralın özel kullanımı için tasarlanmıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Sanayi Devrimi ile birlikte, mekanik gelişmeler ve buhar gücünün endüstriyel kullanımının yaygınlaşması sayesinde 18. yüzyılda yük taşımak için buhar gücüyle çalışan daha gelişmiş asansörler ortaya çıktı. Buharla çalışan ilk asansörler, 1754 yılında ABD’de Hudson Nehri’nden buz kalıplarını çıkarmak amacıyla kullanıldı. Ancak bu asansörler, halatların kopma riski nedeniyle insan taşımak için kullanılmıyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Asansörlerin güvenli ve insan taşımaya uygun hâle gelmesi, ancak 19. yüzyılın ortalarında mümkün oldu. Amerikalı mucit Elisha Graves Otis, geliştirdiği güvenlik frenini New York Dünya Fuarı’nda tanıttı ve bu güvenlik freni, halat kopması durumunda kabinin düşmesini engelleyerek, asansörlerin daha geniş bir kullanım alanına yayılmasını sağladı. Otis, fuarda kendisini izleyen kalabalığın önünde yüksek bir platforma çıkarak cesur bir gösteri yaptı. Platformu destekleyen halatın kesilmesini isteyerek sistemin güvenilirliğini kanıtlamak istedi. Asistanı halatı kestikten sonra güvenlik freni devreye girdiği için platform düşmek yerine sabit kaldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Otis, geliştirdiği güvenlik freni sayesinde asansörlerin artık güvenli bir şekilde kullanılabileceğini tüm dünyaya kanıtladı. Bu yenilik, modern asansörlerin yaygınlaşmasının önünü açtı. 1857 yılında, New York’un Broadway semtinde bulunan beş katlı bir binaya Otis’in buhar türbini ile çalışan asansör sistemi takıldı. Bu asansör, bir dakikada beş kat çıkabiliyordu ve dönemin teknolojisi için büyük bir ilerlemeydi. 1873 yılına gelindiğinde, 2.000’den fazla Otis asansörü ofis binalarında, otellerde, apartmanlarda ve büyük mağazalarda kullanılmaya başlanmıştı. Böylece asansörler, modern şehirleşmenin ve yüksek katlı yapıların vazgeçilmez bir unsuru hâline geldi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Otis’in çalışmalarının ardından, Alman mucit Werner von Siemens elektrikli asansörün geliştirilmesinde önemli bir rol oynadı. 1880’li yıllarda Siemens, ilk elektrikli asansörleri kullanıma sundu. Buhar gücü yerine elektrik motoru ile çalışan bu asansörler, daha güvenli ve hızlı bir sistemin ortaya çıkmasını sağladı. Bu yeni teknoloji sayesinde asansörler daha geniş bir kullanım alanına yayıldı ve şehirlerde yüksek binaların inşası mümkün hâle geldi. Öncekilere kıyasla daha hızlı ve daha yükseğe çıkabilen bu asansörler, 1895 yılında İngiliz mucitler Frost ve Strutt tarafından geliştirilen “karşı ağırlık” sistemi ile daha verimli hâle getirildi. Bu yenilik, enerji tüketimini azaltarak daha fazla yük taşımayı mümkün kıldı ve günümüz asansör sistemlerinin temelini oluşturdu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Ülkemizin ilk, Avrupa’nın ise ikinci elektrikle çalışan asansörü, İstanbul Beyoğlu’ndaki Pera Palace Hotel’de bulunmaktadır. O dönemde oldukça yenilikçi bir tasarıma sahip olan bu asansör, beş kişilik kapasiteye ve 400 kg taşıma ağırlığına sahiptir. Günümüzde hâlâ çalışır durumda olan bu tarihî asansör, Pera Palace Hoteli’nin nostaljik atmosferinin önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Yapıldığı tarihten bu yana Otis firması tarafından üç kez modernizasyon işlemi görmesine rağmen, orijinalliğini büyük ölçüde korumayı başarmıştır. Bu sayede, geçmişin zarafetini ve mühendisliğini günümüze taşıyan nadir örneklerden biri olarak varlığını sürdürmektedir.

  • MÜNİR ÖZKUL’DAN UNUTULMAZ FİLM REPLİKLERİ

    2018 yılında 93 yaşında iken kaybettiğimiz, Türk sinemasının büyük isimlerinden Münir Özkul, kariyeri boyunca 200’den fazla filmde rol aldı. Oyunculuk hayatına 1940 yılında tiyatro ile adım atan ve 1950’lerde sinema filmlerinde rol almaya başlayan sanatçımız, en çok kalabalık aile filmlerindeki rolleriyle sevilip benimsendi. Adile Naşit’le unutulmaz bir ikili olan Münir Özkul, canlandırdığı karakterlerin az ama öz biçimde kullandığı replikler ile de zihinlere kazındı. Onların başında da oğlu ile sevdiği kızı ayırmaya çalışan zengin iş adamına, Yaşar Baba namıyla yaptığı konuşma geliyor…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
  • 8 MADDEDE BAKIRCILIK VE BAKIRCILAR ÇARŞILARI

    8 MADDEDE BAKIRCILIK VE BAKIRCILAR ÇARŞILARI

    İnsanlar onu işleyerek kullanmayı öğrendiğinden beri gündelik hayatta bakırın önemli bir yeri var. Bu içeriğimizde kullanım ve işleme yöntemleri çağlar içinde değişse de bir şekilde hep hayatımızda kalan bakırı ve Anadolu’nun hemen her yerine dağılmış bakırcılar çarşılarını listeliyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Anadolu’da çok uzun zamandır bakırcılık yapıldığı bilinmektedir. Günümüze kadar uzanan bir zanaat olan bakırcılık genelde usta-çırak ilişkisi ile aktarılır. Anadolu’nun bakır ustaları; dövme, kazıma, zımbayla dövme gibi işlemlerden sonra bakıra son halini verirler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Bakır eşyalar geçmişte en çok mutfakta kullanılır, yiyecekleri pişirmek ve servis etmek için tercih edilirdi. Bakırda pişen yemeğin çok daha lezzetli olduğunu savunanlara bilhassa Anadolu’da sıkça rastlayabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Günümüzde ise bakır eşyalar daha çok dekoratif amaçlı kullanılmakta ve sadece mutfakları değil tüm yaşam alanlarını süslemekte. Üstelik bakır objelerin dekorasyon amaçlı kullanımına ülkemiz kadar dünyada da ilgili gösterilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Bakırdan yapılmış siniler, tepsiler, semaverler ve en çok da cezveler gerek yemek pişirme ya da sunumda gerekse ev dekorasyonunda tercih edilmekle birlikte, hediyelik eşya olarak da rağbet görüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    bakırcılık, zanaat

    Ülkenin en büyük bakırcı çarşısı olan Gaziantep Bakırcılar Çarşısı’nın tam tarihi bilinmese de 19. yüzyılda yapıldığı tahmin edilir. Sekiz sokağa yayılmış ahşap vitrinli dükkânlardan oluşur ve bölgeye gelen turistler için çok ilgi çekici bir merkezdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    bakırcılık, zanaat

    Anadolu’nun birçok yerinde bulunan çarşıların biri de Safranbolu’dadır. Bu çarşı Safranbolu Demirciler Çarşısı olarak da bilinir. Safranbolu’yu ziyaret ederseniz bu çarşıdan sevdiklerinize hediyelik eşyalar alabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    bakırcılık, zanaat

    Tüm Türkiye’de özellikle de 50 ve 60’lı yıllarda bakırcılık geleneği revaçta olsa da bazı şehirler bakırcılık merkezleri olarak ünlenmiştir. Anadolu’nun göbeğindeki Çorum da bu köklü geleneği yaşatan şehirlerimizden biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    bakırcılık, zanaat

    1887 yılında Hartavizade Hüseyin Paşa tarafından yaptırılan Urfa Bakırcılar Çarşısı’nda hem Osmanlı döneminden kalma antika bakırları hem de daha yeni tarihli bakırcılık örneklerini bulmak mümkün. Bu tarihi çarşıda en çok ilgi gören bakır eşyalar ise Balıklıgöl temalı siniler…