Kategori: Kültür/Sanat

  • FOTOKOPİ MAKİNESİNİN İCADI

    Türkçesi “tıpkıçekim” olan fotokopi hem iş hem eğitim alanında yeni bir dönem başlattı. Bilginin yaygınlaşmasında önemli etkileri olan ve matbaadan sonraki en önemli icatlardan biri kabul edilen fotokopi makinesinin icat serüvenini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1903’te Amerikalı George C. Beidler, modern fotokopi makinesinin atası olarak kabul edilen bir makine icat eder ancak bu cihazın yavaş çalışması ve kopyalama sürecinin uzun olması nedeniyle makine rağbet görmez. İşlevsel ve hızlı fotokopi makinelerinin geliştirilmesi ancak 35 sene sonrasında gerçekleşecektir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Amerikalı Chester Floyd Carlson, 1929’da başlayan ve tüm dünyayı etkisi altına alan “Büyük Buhran”dan sonra araştırmacı mühendis olarak çalıştığı şirketindeki işini kaybedince patent avukatı olarak başka bir işte çalışmaya başlar. Çalıştığı iş yerinde patent işlemlerini hızlandırmak için bir kopya makinesi icat etmeyi hedefleyen Carlson, Avrupa’daki yeni bir icadın peşine düşer ve bu konuyla ilgili öncü araştırmalar yapan Pál Selényi’nin makalelerini okur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Budapeşte Üniversitesinde fizik ve matematik eğitimi alan Pál Selényi, ilk çalışmalarından itibaren ışığın doğasını incelemeye odaklanmış bir bilim insanıdır. Albert Einstein’ın çalışmalarından oldukça etkilenen Pál Selényi, ışığın ölçülmesine ilişkin araştırmasının sonucunda kameralardaki aydınlatmanın yoğunluğunu ölçen ve pozlama zamanına göre kalibre edilen bir cihaz geliştirir. Pál Selényi’nin elektrostatik resim aktarma ve kaydetme alanındaki öncü çalışması, onu zerografinin öncüsü yapar. Selenyum üzerine resim kaydeden ilk kişidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Pál Selényi’nin icadını kopyalama cihazları için uyarlamaya çalışan Chester Floyd Carlson, kopya edilecek belgenin sabit bir gölgesini dönüştürmek için deneyler yapar ve ulaştığı başarıdan sonra 1938’de “Elektron Fotoğrafçılığı” ismiyle patent başvurusunda bulunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Chester Floyd Carlson, patentini aldığı cihazı için 20 şirketin kapısını çalar ancak sadece “Battelle Memorial Enstitüsü” bu çalışmayla ilgilenir. Üretim haklarını 1947’de “Haloid Corporation” adlı Amerikalı bir şirkete satan Chester Floyd Carlson’ın buluşuna Yunanca “kuru yazmak” anlamına gelen “Xerography” ismi verilir. Patent sahibi şirket, zerografi ilkesiyle çalışan ilk fotokopi makinesini 1959’da “Haloid Xerox 914” ismiyle üretir. Makine beklenenden çok daha fazla talep görür ve şirkete milyarlarca dolar kazandırır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    İş dünyasında sağladığı kolaylıkların yanı sıra bilimsel ve kültürel alandaki yayınların ve araştırmaların 1990’lı yıllara kadarki en yaygın aracı olan fotokopi makineleri bilgisayar ve internet teknolojisinin gelişmesiyle eski önemine sahip olmasa da yarım asırdan fazla bir süredir hayatımızda varlığını korumaya devam ediyor.

  • 9 Maddede İstanbul Fatihi Fatih Sultan Mehmet

    9 Maddede İstanbul Fatihi Fatih Sultan Mehmet

    Sadece 49 yıl yaşamasına rağmen en çok iz bırakan hükümdarlardan biri, Osmanlı İmparatorluğu’nun daha 19 yaşındayken tahta çıkan yedinci padişahı, İstanbul Fatihi,  “Grand Turco” yani Fatih Sultan Mehmet’i 9 maddeyle listemize taşıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Fatih Sultan Mehmet, Osmanlı İmparatoru olarak birçok başarıya imza atmış olsa da dünya çapındaki ününün hatırı sayılır bir kısmını, henüz 21 yaşındayken elde ettiği zamanının en büyük askeri başarılarından biri; Konstantinopolis’in fethi ile elde etmiştir. Bu zafer, on günlerce süren bir kuşatmanın zekice yönetilmesiyle mümkün olmuş ve tarihin akışını değiştirmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Fatih Sultan Mehmet fetih süresince tüm dünyayı hayran bırakan stratejiler, zeki çözümler geliştirmiştir. Haliç’e deniz yoluyla ulaştırması mümkün görülmeyen gemileri, karadan silindirler üzerinde ilerleterek Haliç’e indirmiş, kendi tasarımı olan Rumeli Hisarı diğer adıyla Boğazkesen’i İstanbul’u alabilmek için inşa ettirmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İstanbul’un fethi sadece bu topraklarda değil, tüm dünyada yankı uyandırmıştı. Tarihin en büyük imparatorluklarından biri bu şekilde son bulmuş ve Osmanlı’nın başkenti olan İstanbul, müslüman bir devletin hâkimiyeti altına girmişti ve bu durum Ortaçağ’ın sonunu getiren gelişmelerden biri olarak kabul edildi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Fatih Sultan Mehmet’in tüm dünyada saygı görmesinin ve Grand Turco olarak adlandırılmasının sebeplerinden biri de çok iyi bir eğitim alması ve bilime karşı sevgi ve ilgisiydi. Zamanının en büyük âlimleri arasındaki Şeyh Akşemseddin padişahın hocalarından biriydi. Üniversite seviyesinde eğitim veren ilk kurum olan Sahn-ı Seman’ı Fatih Külliyesi içinde kurmuş böylece İstanbul Üniversitesi’nin temellerini atmıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Bilime olduğu gibi sanata da büyük ilgi gösterirdi. Ünlü İtalyan ressam Gentile Bellini Fatih’in portresini yapmış, bu eser Osmanlı İmparatorluğu’nda yağlıboya resmin ve portre ressamlığının gelişmesine katkı sağlamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Osmanlıca, Arapça ve Farsça dışında İbranice, Keldanice, Slavca, Latince, Yunanca ve İtalyanca gibi 6 yabancı dil bilen padişah, çağın en büyük eserlerini okumuştu ve böylece yabancı kültürleri de yakından tanırdı. Fatih Sultan Mehmet edebiyat alanında ise sadece bir okuyucu değildi, sanatkâr kişiliği bu alanda da kendini göstermiş, ünlü padişah “Avni” mahlasını kullanarak birçok şiire de imza atmıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Hem kendi zamanında hem de günümüzde tüm dünyada saygı gören Osmanlı İmparatoru, farklı kültürlere, dinlere ve yaşam tarzlarına saygılı bir hükümdardı. Çağın ünlü matematikçi, dilbilimci ve astronumu Ali Kuşçu’nun yanı sıra birçok Batılı bilim insanı ve sanatçıyı da sarayında konuk etmişti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’un mimari çehresinde de büyük etkisi olmuş bir hükümdardı, onun emriyle yapılan birçok eser içinde Topkapı Sarayı, Rumeli Hisarı, İstanbul’un ilk külliyesi olan Fatih Külliyesi de bulunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    İstanbul’un fethiyle akıllara kazınan Fatih Sultan Mehmet’in mezarı da özdeşleştiği bu güzel şehirde bulunur. Adı hem İstanbul’da hem de Türkiye’nin farklı yerlerinde parklara, köprülere verilmiş, onu anlatan birçok film ve dizi yapılmış, kitaplar yazılmıştır.

  • İlban Ertem’in Çizimi Ve 8 Alıntıyla Puslu Kıtalar Atlası

    İlban Ertem’in Çizimi Ve 8 Alıntıyla Puslu Kıtalar Atlası

    Modern Türk edebiyatının önemli ismi İhsan Oktay Anar, 1995 yılında basılan ilk romanı Puslu Kıtalar Atlası ile tüm edebiyatseverleri büyülemişti. Puslu Kıtalar Atlası’nı sadece tarihi bir roman olarak betimlemek bu büyük esere haksızlık olacaktır. Her gün geçip gittiğimiz Galata, Karaköy gibi İstanbul semtlerinde geçen roman, o zamanın ruhunu ve sosyal yaşamını inanılmaz bir canlılık ve ustaca bir kurgu ile aktarır. Her okuyanı içine çeken Puslu Kıtalar Atlası, ünlü çizerimiz İlban Ertem’in kalemiyle buluşmuş ve 2015 yılında resimli roman olarak raflardaki yerini almıştır. Bu iki usta ile İstanbul’un ve bu güzel hikayenin tadını çıkarmanız için 8 alıntıyla karşınızdayız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    türk edebiyatı, roman
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    türk edebiyatı, roman
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    türk edebiyatı, roman
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    türk edebiyatı, roman
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    türk edebiyatı, roman
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    türk edebiyatı, roman
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    türk edebiyatı, roman
  • 10 YABANCI RESSAMIN GÖZÜNDEN ESKİ İSTANBUL

    Asya ile Avrupa Kıtalarının üzerinde kurulu; Roma, Bizans ve Osmanlı İmparatorluğu’na ev sahipliği yapan İstanbul; adaları, yapıları, doğal güzellikleriyle asırlardır önemli bir ticaret ve kültür kenti olmuştur. Tüm bu güzelliklere sahip şehrin sanatçılar üzerinde bıraktığı etkiye birçok sanat eserinde rastlamak mümkündür. Yazımızda 1700’lü yılların sonundan itibaren ülkemizi ziyaret eden 10 yabancı ressamın fırçasından yansıyan eski İstanbul manzaralarını inceleyebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“Gün Batımında Ortaköy’den İstanbul”” title_font_size=”13″]

    Ortaköy’deki Büyük Mecidiye Camii’nin de yer aldığı “Gün Batımında Ortaköy’den İstanbul” tablosu 1856 tarihlidir. 19. yüzyılda yaşayan Rus ressam Ivan Ayvazovski, 1874’te Sultan Abdülaziz’in davetlisi olarak İstanbul’a gelir. İstanbul manzaralarını romantik tarzda incelikle resmeden Ayvazovski, 45 sene içinde sekiz kez İstanbul’u ziyaret eder ve Sultan için yaptığı resimlerden biri çok beğenildiği için “Osmaniye Nişanı” ile ödüllendirilir. Gün batımı manzarasında iskeledeki gemiler ve günlük rutinlerinde resmedilen insanlar dönemin İstanbul’unu gördüğümüz nadir belgelerdendir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“Haliç’te Gün Doğumu”” title_font_size=”13″]

    Manzara resimleriyle ünlenen Venedikli ressam Ippolito Caffi, güneşi ve ışığı kullanma tekniği ile dikkat çekmektedir. 1840’lı yıllarda Yunanistan, Orta Doğu ve Anadolu’yu kapsayan gezisi sırasında İstanbul’a gelen Caffi’ni iki yıl burada kalır. İstanbul’da ürettiği yağlı boya tabloları bugün dünyanın en önemli sanat galerilerinde sergilenmektedir. Yaşadığı çağın tanınmış sanatçılarından biri olan Caffi’nin “Haliç’te Gün Doğumu” tablosunda ışığı kullanma ustalığı net bir şekilde yansımaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“Patrona Halil İsyanı”” title_font_size=”13″]

    17. yüzyılda yaşayan Fransız ressam Jean Baptiste Vanmour, 1699’da yeni göreve başlayan Fransa Konsolosu ile İstanbul’a gelir. Konsolos ülkesine dönse de Vanmour yaşamının sonuna kadar İstanbul’da kalır. Osmanlı dönemindeki gündelik yaşamı resmettiği gibi saray yaşantısından kesitleri de resmeden Vanmour, sarayın içinde tuvale resim yapan ilk ressamlardandır. 1730’da gerçekleşen Patrona Halil İsyanı’nı tuvaline taşıyan Vanmour, 18. yüzyıl Osmanlı tarihinin en ilginç belgelerinden kabul edilen eseri de üretmiş olur. Patrona Halil’i arkadaşlarıyla betimlediği bu resim ile Vanmour’un eserlerinin önemli bir kısmı Amsterdam’daki devlet müzesi olan Rijks Müzesinde, bazı tabloları da İstanbul’daki İtalyan Konsolosluğunda sergilenmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“İstanbul Panaroması”” title_font_size=”13″]

    18. yüzyılda yaşayan İtalyan ressam Antoine de Favray, 1762’de Türkiye’yi ve Türkleri konu alan resimler yapmak için İstanbul’a gelir. Portreler ve kabul törenleri gibi gündelik yaşam resimlerinin yanı sıra eski ismi Pera olan Beyoğlu sırtlarından çizdiği İstanbul manzaraları ile ünlenir. Favray’nin en bilinen eserleri arasında yer alan “İstanbul Panaroması”, bir süre yaşadığı Rus Sarayı’ndan gördüğü manzaradır. Ön planda görülen bahçeler Rus Sarayı’na aittir. Topkapı Sarayı ve bugün var olmayan “Kavak Sarayı”nın arka planında kalan karlı tepe ise Uludağ’dır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“Sultan Abdülmecid’in Beylerbeyi Camii’ne Gelişi”” title_font_size=”13″]

    19. yüzyılda yaşayan İstanbul aşığı Maltalı ressam Amedeo Preziosi, 1840’ların başında ziyarete geldiği İstanbul’dan ayrılamaz ve Beyoğlu’nda yaşamaya başlar. Evinin bir kısmını resim stüdyosu olarak kullanan sanatçı, İstanbul’u konu alan birçok resim yapar. Eserlerinin bir kısmı İngiliz Sarayı’nın koleksiyonunda, bir bölümü de British Müzesinde yer almaktadır. En ünlü eserlerinden olan “Sultan Abdülmecid’in Beylerbeyi Camii’ne Gelişi” Sultan’ın cuma günü saltanat kayığı ile yaptığı selamlık törenini konu edinir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“İstanbul Manzarası”” title_font_size=”13″]

    19. yüzyılın en özgün manzara ressamlarından olan Fransız gezgin Félix Ziem, 1856’da ziyarete geldiği İstanbul’dan çok etkilenir ve birkaç ay Beyoğlu’nda yaşar. İstanbul ve kent yaşamını yansıtan pek çok eser üreten sanatçı, “İstanbul Manzarası” tablosunda görkemli camileriyle ünlü İstanbul siluetinin önünde, limandaki yelkenlileri ve bir kayıkta kürek çeken kayıkçıları betimler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“Fenerbahçe Sahili’nden Prens Adaları Manzarası”” title_font_size=”13″]

    1883’te İstanbul’a gelen ve Şişli’de yaşayan İtalyan ressam Salvatore Valeri, o dönemki güzel sanatlar akademisi olan Sanayi-i Nefise Mektebinin ilk resim öğretmenlerindendir. 30 yıldan fazla bu okulda görev alan ve birçok önemli Türk ressama hocalık yapan Valeri, II. Abdülhamit’in oğullarına da özel ders vermiştir. Eserlerinde sıklıkla insan figürlerini ve gündelik hayatı resmeden sanatçının nadide eserleri arasında yer alan “Fenerbahçe Sahili’nden Prens Adaları Manzarası”, İstanbul’un Anadolu Yakası’nı resmeder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“Haliç’in Girişinden İstanbul”” title_font_size=”13″]

    İngiliz ressam Thomas Allom, 19. yüzyılda, II. Mahmut döneminde Osmanlı Devleti’ni ziyaret eder, birçok kenti dolaşır, resmeder ve bir süre İstanbul’da yaşar. Allom’ın tüm eserlerinde canlı renkler ve ustalıkla çizilmiş figürlerdeki detaylar ön plana çıkar. “Haliç’in Girişinden İstanbul” tablosunda da Tarihi Yarımada’nın manzarası, yapıların heybeti ve Haliç’in yoğun deniz trafiği detaylı bir şekilde resmedilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“İstanbul’un Fethi”” title_font_size=”13″]

    Saray ressamı olarak ünlenen İtalyan ressam Fausto Zonaro, 1891’de İstanbul’a geldikten sonra dünya çapında üne kavuştuğu eserlere imza atmıştır. Tarih, gündelik hayat tasvirleri, törenler, gelenek ve görenekler, manzara ve portrelerin yanı sıra devlet merasimlerini de tuvaline aktaran Zonaro, Sultan II. Abdülhamid’in “Ertuğrul Süvari Alayı’nın Galata Köprüsü’nden Geçişi” adlı tablosunu çok beğenmesi üzerine “Mecidiye Nişanı” ile ödüllendirilmiştir. Sultan’ın portrelerini yapan sayılı ressamlar arasında yer alan Zonaro’nun 1908’de tamamladığı “İstanbul’un Fethi” tablosu, Beşiktaş’taki Saray Koleksiyonları Müzesinde sergilenmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“Yeni Cami ve İstanbul Limanı”” title_font_size=”13″]

    Fransız ressam Jean Baptiste Hilaire, figürlü manzaralar ve portrelerinin yanı sıra gündelik yaşamın tüm detaylarını ustalıkla eserlerine yansıtmayı başarmış bir isimdir. 18. yüzyılda Ege şehirlerini ve İstanbul’u ziyaret eden Hilaire, bu gezilerinde birçok yağlı boya tablo ve gravür eserler üretmiştir. “Yeni Cami ve İstanbul Limanı” tablosu, Haliç’te Fransa Büyükelçisi Kont Choiseul-Gouffier’nin topladığı antik eserlerin Fransa’ya gönderilmek üzere gemiye yüklenmesini konu almaktadır.

  • ÇAĞDAŞ TÜRK TİYATRO VE SİNEMASININ KURUCUSU MUHSİN ERTUĞRUL

    Türk tiyatrosunun Batılı anlamda kurucusu kabul edilen Muhsin Ertuğrul, cumhuriyetin ilanından sonra sinema sanatının gelişmesi ve ilerlemesi için sunduğu katkılar ile mihenk taşı olmuş önemli bir isim. 1922-1939 yılları arasında Türkiye’de sinema filmi yapan tek kişi olan Muhsin Ertuğrul’un hayat hikâyesini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    28 Şubat 1892’de İstanbul’da dünyaya gelen Muhsin Ertuğrul, Tefeyyüz Mektebinde okurken tiyatroya ilgi duyar ve aktör olmaya karar verir. 1909’da Burhanettin Tiyatrosunda Arthur Conan Doyle tarafından yazılan “Sherlock Holmes” oyununda Bob rolüyle ilk kez sahneye çıkan Ertuğrul’un ailesi oyunculuk isteğine karşı çıkınca evinden ayrılma kararı alır ve tiyatro eğitimi almak için 1911’de Paris’e gider.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1912’de İstanbul’a dönen Muhsin Ertuğrul, yönetmen ve oyuncu olarak çalışmaya başlar. İlk işi Shakespeare’e ait “Hamlet” oyununu sahnelemek olur. 1913’te Şehzadebaşı’nda Ertuğrul Sinemasını açar; film gösterimlerinin yanı sıra “Karanlık İçinde Buse”, “Fener Bekçileri” gibi oyunları sahneler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Muhsin Ertuğrul ve Arkadaşları topluluğunu kuran sanatçı, 1914’te Dârü’l-bedâyi-i Osmânî (İstanbul Şehir Tiyatroları) adıyla kurulan müzik ve tiyatro okulunun çalışmalarında görev alır. O dönem, Batı’daki sanatsal gelişmeleri yakından takip etmek için Berlin’e giden Ertuğrul, Berlin’de kendi adına İstanbul Film adlı bir film şirketi açar. Aynı zamanda Üstat Film Şirketinin de ortağı ve yönetmeni olur. “Samson”, “Kara Lale Bayramı”, “Şeytana Tapanlar” adlı filmleri çeker. “Kara Lale Bayramı”, Marie Luise Droop’un senaryosunu yazdığı bir filmdir; Marie Luise Droop ve Muhsin Ertuğrul filmin yönetmenliğini birlikte yapar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Muhsin Ertuğrul, 1922’de Kemal ve Şakir Seden kardeşler tarafından kurulan ve Türkiye’nin ilk özel film yapım şirketi olan Kemal Filmin kurulmasına ve ilk yerli filmlerin çekilmesine öncülük eder. Türkiye’de çektiği ilk film “İstanbul’da Bir Facia-i Aşk” olur. Kurtuluş Savaşı’nı anlatan “Zafer Yolları” ise ülkemizde çekilen ilk belgesel film olma niteliği taşır. 1923’te Halide Edip Adıvar’ın aynı adlı romanından uyarlanan “Ateşten Gömlek”i sinema seyircisiyle buluşturur. Bu film Kurtuluş Savaşı’nı konu alan ilk film olarak sinema tarihine geçer. Filmi için verdiği ilan sayesinde tanıştığı Münire Hanım ile evlenen Muhsin Ertuğrul, kuruluşundan 1924’e kadar Kemal Film adına altı film çekerek Türk sinemasının temelini atar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Muhsin Ertuğrul, 1928’de Türkiye’nin ikinci büyük yapım şirketi olan İpek Filmin kurulmasına öncülük eder. “Ankara Postası” filminin elde ettiği ticari başarının ardından İpek Film Şirketinde 1928-1941 yılları arasında yönetmen olarak 20 film daha çeker. 10 yılı aşkın bir süre ülkenin tek film yapım şirketi olarak kalan İpek Film, Ertuğrul’a filmlerini çekerken dönemin tüm teknolojik imkânlarını kullanmasını için her türlü harcama yetkisi verir. Bu sayede ilk sesli Türk filmlerini çeken Ertuğrul, Mısır-Yunan iş birliğiyle 1931’de çekilen “İstanbul Sokaklarında” ve ertesi sene çektiği “Bir Millet Uyanıyor” ile Türk sinemasına sesi kavuşturan isim olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Ertuğrul, İstanbul Şehir Tiyatrosunda 1935-1936 sezonunda Türkiye’deki ilk düzenli çocuk oyunlarını başlatır. 1947’de temelleri atılan Devlet Tiyatrosunu yönetmek üzere Ankara Devlet Konservatuvarı Tatbikat Sahnesinin başına getirilen Muhsin Ertuğrul, çeşitli aralıklarla Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü ve İstanbul Şehir Tiyatroları Baş Rejisörlüğü görevini sürdürür. 1964’te yine bir ilki gerçekleştirir ve Türkiye’de ilk kez Brecht’in bir oyununu tiyatro izleyicileri ile buluşturur. Shakespeare’in 400. doğum yıl dönümü nedeniyle beş sahnede beş Shakespeare oyunu sahnelenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    1947’de Ankara’da Küçük Tiyatro, 1948’de Büyük Tiyatroyu kuran Muhsin Ertuğrul, “Bir Komiser Geldi” oyunundaki müfettiş rolüyle son kez seyircinin karşısına çıkar. 1950’de Devlet Tiyatrosundaki görevinden istifa eden yönetmen, aynı yıl Handan Ertuğrul ile ikinci evliliğini yapar. Mesleki olarak her zaman kendini geliştirmeyi görev edinen Ertuğrul, Almanya ve İspanya’daki tiyatro eğitim yöntemlerini incelemek için bu ülkelere seyahat ederek çeşitli atölyelere katılır. Millî Eğitim Bakanlığına bağlı olarak kurulan LCC Tiyatro Okulunda sahne dersleri ve İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsünde tiyatro eleştirisi dersleri veren sanatçı, 1971’de cumhuriyet tarihinde ilk kez bir sanatçıya verilen “Devlet Kültür Armağanı”nın sahibi olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Çağdaş Türk tiyatrosunun temelini atan ve geliştiren, çektiği filmler ile Türk izleyicileri sinemayla buluşturan Muhsin Ertuğrul’a 23 Nisan 1979’da Ege Üniversitesince “Fahri Doktor” ünvanı verilir. Sanatçı, ünvanını almak ve sanat yaşamının 70. yıl kutlamalarına katılmak üzere gittiği İzmir’de 29 Nisan günü kalp krizi sonucu hayata veda eder. Kalabalık bir cenaze töreninin ardından İstanbul’daki Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedilir.

  • Yazdığı Tarih Bıraktığı İzlerle Çanakkale Zaferi

    Yazdığı Tarih Bıraktığı İzlerle Çanakkale Zaferi

    18 Mart 1915 ile 9 Ocak 1916 tarihleri arasında geçen günlerde yazıldı Çanakkale’deki destan… Bu destanla ölümsüzleşenler, bir millete bağımsızlığıyla birlikte gözyaşından daha fazla umut barındıran hikâyelerini emanet ettiler… Bıraktıkları izler, sözler, hatta onlar adına yazılmış şiirler, yakılmış türküler yetiyor bu destan yazılırken yapılan fedakârlıkları anlamaya… 18 Mart, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren Şehitleri Anma Günü olarak kabul ediliyor. Biz de 110. yılında, kahramanlarımızın aziz hatıralarına duyduğumuz saygı ve minnetle hazırladık listemizi…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    18 mart çanakkale zaferi

    Çanakkale’ye gittiğinizde Eceabat’ta, Kilitbahir’de, Alçıtepe’de, Seddülbahir’de, Anafartalar’da, Anzak Koyu’nda, Bigalı’da, Arıburnu’nda, Conkbayırı’nda bastığınız yerler toprak diyerek geçemeyeceğiniz, tanımak, düşünmek isteyeceğiniz yerler olacak.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    18 mart çanakkale zaferi

    Çanakkale’de verilen 253 bin şehidimiz anısına, Morto Koyu önündeki Hisarlık Tepesi’nin yukarısında Şehitler Anıtı yükselir… Anıtın şeref holü üzerinde Mehmet Akif’e ait şu emsalsiz dizeler yazar:

    “Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker! / Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.

    Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın? / Gömelim gel seni tarihe desem sığmazsın.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    18 mart çanakkale zaferi

    Çocukluğumuzda hafızalarımıza yer etmiş bir kahraman görüntüsü vardır: Çanakkale kahramanlarından Seyit Onbaşı’dır o! Rumeli Mecidiye Tabyası’nda kalan tek topu kaldıracak vinç bozulduğunda 275 kiloluk o mermiyi kaldırıp namlunun ucuna süren, Ocean gemisini vuran kişidir. “Onbaşı” rütbesi bu olaydan sonra verilmiştir kendisine… Seyit Onbaşı’nın 1912’de Balkan Muharebelerine katıldığını, savaş bittikten sonra terhisini almadan topçu eri olarak Çanakkale Cephesi’ne geçtiğini çoğumuz bilmeyiz. Mezarı, memleketi Balıkesir’in Çamlık köyünde bulunan askerimizin, Çanakkale başta olmak üzere ülkemizin farklı yerlerinde kahramanlığını anlatan heykelleri bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    18 mart çanakkale zaferi

    “Sakın ha Ali Çavuş, gavur mavur deyip de beni başka bir yere gömmeyin! Ben de sizdenim, beni sizlerden ayırmayın…” İstanbullu Rum Dimitroyati 57. Alay’ın doktorlarındandır ve vurulduğunda Ali Çavuş’un kollarında söyler mezar taşında da yazılı olan bu sözleri…  57. Piyade Alayı, Çanakkale’de büyük kayıplar vermiştir ve bugün 57. Alay’da savaşmış 3000 kahramanın anısına Türk ordusunda 57. Alay bulunmamaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    18 mart çanakkale zaferi

    “Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın / Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.
    Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın / Bir vatan kalbinin attığı yerdir.”

    Eceabat ilçesi Kilitbahir köyü sınırları içinde, Çanakkale Boğazı’nın en rahat görülebilecek mevkiinde Mehmetçik silüeti yanında yazan bu yazı ile yaşanan olağanüstü zamanların, fedakârca yitirilen hayatların farkına varılması beklenir aynı sular, topraklar üzerinde gelip geçen herkesten… Necmettin Halil Onan’a ait şiirin dizeleri bir gazetede açılan kampanyadan sağlanan gelirle yapılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    18 mart çanakkale zaferi

    Çanakkale’de yaralı Anzak askerini taşıyan Türk askeri heykeli vardır ve Çanakkale’de yaşananların olağanüstü bir özeti gibidir. Bu savaşta 20. yüzyılın en dramatik sahneleri yaşanmış, yan yana ya da karşı karşıya gelmiş bütün uluslarda derin izler bırakmıştır. Anafartalar kahramanı Mustafa Kemal’in yıllar sonra, Cumhuriyet kurulduğunda, Şükrü Kaya aracılığıyla dünyaya verdiği mesaj şöyledir:

    “Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve rahat içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak ülkelerden evlâtlarını savaşa gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu topraklarda canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    18 mart çanakkale zaferi

    Çanakkale Savaşı için seferberlik ilan edildiğinde yazılan bir asker türküsüdür Çanakkale… Şehit olan bütün askerilerimiz için yaktığımız bir ağıt gibidir bu türkü. Ne zaman duysak, okusak aynı ortak duyguları uyandırır her birimizde… “Çanakkale içinde aynalı çarşı, / Anne ben gidiyorum düşmana karşı, / Of gençliğim eyvah! / Çanakkale içinde bir dolu testi, / Anneler babalar ümidi kesti, /  Of gençliğim eyvah!” Çanakkale Savaşı ve Zaferi türkülerle, ağıtlarla, şiirlerle, yurdun dört bir yanına dikilen heykellerle küllerimizden doğduğumuzu anlatıyor ve hatırlatıyor bize…

  • Gerçeğin ve Kurgunun Yazarı Umberto Eco

    Gerçeğin ve Kurgunun Yazarı Umberto Eco

    Hiçbir zaman aşk hikâyesi yazamayacağını çünkü çok özel şeyler anlatmak istemediğini söyleyen bir yazardı Umberto Eco… Ne var ki kitaplarında daima çok özel olmasa da çok önemli şeyler anlattı ve listemizin bugünkü konuğu oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    “Umberto Eco kimdir?” sorusuna pek çok okuru da dâhil “Yazar!” cevabını verebilir. Oysa entelektüel olduğu kadar romanları sayesinde popüler de olan İtalyan yazar, aynı zamanda bir bilim insanı, tarihçi, filozof ve eleştirmendi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Hatta Eco, bir yazar olarak tanınmadan çok daha önce Floransa Üniversitesi’nde görsel iletişim dalında profesör unvanı almış, sonrasında Bologna Üniversitesi Gösteri ve İletişim Bilimleri Enstitüsü’nün başına getirilmiş göstergebilim uzmanı bir akademisyendi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Umberto Eco için 1960’lı ve 70’li yıllar kitle kültüründen güncel olaylara kadar geniş bir yelpazede araştırmalar yaptığı, edebiyat üzerine incelemelerde bulunduğu, iletişim konulu yazılar yazdığı, Ortaçağ üzerine çalıştığı dönemlerdir. “Tez Nasıl Yazılır?” ya da “Göstergebilim Kuramı” gibi kitapları bu dönemin ürünleridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Ünlü yazarın ilk ve en ünlü romanı “Gülün Adı” ise 1980 yılında gelmiştir. “Diyalog yazamayacağıma inanıyordum.” düşüncesiyle reddettiği bir yazarlık teklifi, içindeki volkanı ateşlemiş, Ortaçağ’da geçecek bu tarih ve gizem dolu romanı ortaya çıkarmıştır. Ve sonrasında kendi deyimiyle romanlarının en iyi tarafı diyaloglar olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Umberto Eco’nun 8 yılda tamamlayıp 1988’de yayımladığı ikinci romanı “Foucault Sarkacı” da ilki gibi büyük ses getirir. Bilgi yüklü bu roman da Orta Çağ’da geçmektedir ve Türkçeye çeviren Şadan Karadeniz’in ifadesiyle ne tarih, ne serüven, ne polisiye, ne bilim romanıdır; kurgusuyla, biçimiyle kendine özgü bir roman, hatta “Eco-roman”dır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Orta Çağ uzmanı İtalyan yazarın tarih bilgisiyle süslediği bir romanında İstanbul da 1204 yılında yağmalanan bir kent olarak yerini alır. Bu eserin adı Baudolino’dur ve olaylar imparatora danışman olarak 3’üncü Haçlı Seferi’ne katılan genç Baudolino etrafında döner. 2000 yılında yayımlanan kitabı için Umberto Eco 1998’de İstanbul’a gelmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Eco, kitaplarındaki dili o dönemde kullanılan dile en yakın biçimde kullanmaya çalışarak zoru başarır. Romanlarını ortaya çıkarırken en keyif aldığı sürecin araştırma olduğunu söyleyen yazarın en keyifli kitaplarından biri de “Güzelliğin Tarihi”dir. Bu yapıtında ilk çağlardan günümüze uzanan farklı güzellik tanımlarını araştırarak okuyucusuna sunmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    1932 doğumlu Umberto Eco’ya hayatını kaybettiği 2016 yılına kadar çok sayıda ödül, unvan ve nişan verilmiştir. Fransa Légion d’honneur Kumandanı unvanından Almanya Pour le Mérite Madalyası’na, İtalya Büyük Yıldızlı Şövalyesi unvanından Asturias Prensliği Kültür ve Sanat Madalyası’na, Strega Ödülü’nden Viareggio Ödülü’ne…

  • 7 Ünlü İsmin Pek Bilinmeyen Meslekleri

    7 Ünlü İsmin Pek Bilinmeyen Meslekleri

    Yazdıklarıyla, söyledikleriyle, filmleri, şarkıları, şiirleriyle hayatımıza damga vurmuş ünlülerden bazıları hayatının bir döneminde ya okuduğu okul ya hayat şartları gereği farklı mesleklerde de bulunmuşlar. Örneğin, usta romancı Orhan Kemal’in bir dönem matbaa işçiliği yaptığını ya da büyük oyuncu Tuncel Kurtiz’in İETT’de ışık kontrolörü olduğunu biliyor muydunuz? Bakın listemizde daha hangi ünlüler var…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Zihinlerimizdeki o görkemli koca çınar, yani Yaşar Kemal, ırgat kâtipliğinin de içinde olduğu çeşitli işlerde çalışmış. İETT’de sayaç okuma memurluğu yapmak da bu işler arasında ve büyük yazar röportajlarından birinde burada yaptığı gözlemlerin romanlarında nasıl işe yaradığından söz eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Şair Edip Cansever, babasından kalan antikacı dükkânında turistik eşyalar ve halı ticaretiyle uğraşmıştır. Kapalıçarşı’daki bu dükkânda 26 yıl çalışmış ve asma katındaki küçük çalışma odasında 9 kitap üretmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Ailesinde yaşanan bazı talihsizlikler sonucu Mehmet Akif Ersoy okuduğu Mülkiye İdadisi’ni bırakarak ilk sivil veteriner yüksekokulu olan Ziraat ve Baytar Mektebi’ne kaydolur ve bu okulu birincilikle bitirir. Okulu bitirdikten hemen sonra da 20 yıl sürecek memuriyet hayatına veteriner müfettiş yardımcısı olarak adım atar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    40’ın üstünde şiiri bestelenen Gülten Akın’ın bir şiirini de Sezen Aksu seslendirmiş ve içinde bulunduğu albüme o şiirin adını vermişti: Deli Kızın Türküsü. Gülten Akın aslında Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirmiştir ve kaymakam olan eşinin de işi dolayısıyla Anadolu’nun çeşitli yerlerinde avukat olarak çalışmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Unutulmaz bestelerin sahibi Fikret Kızılok İstanbul Diş Hekimliği Yüksekokulu‘nu bitirmiş ve bir süre okuduğu mesleği icra etmiştir. Buraya kadar listelediğimiz isimleri düşününce gerçekten rüya gibi bir dünya! Dişçiniz Fikret Kızılok, veterineriniz Mehmet Akif Ersoy, her ay uğrayan sayaç memurunuz Yaşar Kemal…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Şener Şen meslek hayatına aslında tiyatrocu olarak adım atmış fakat daha da öncesinde 1964-1966 yıllarında, Muş’un uzak köylerinden Fenek’te köy öğretmenliği yapmıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    En güzel sevda sözlerinin sahibi şair Cemal Süreya, 1955 yılında sınavına girerek kazandığı işi yapmaya başlamıştı: Maliye müfettiş yardımcılığı… İşe ilk başladığında müfettişin kendisinden talebi ise şöyle olmuştu: “Asık suratlı ol ve hemen bir fötr şapka al!” Ünlü şair bir süre sonra da maliye müfettişi olmuştu.

  • DÜNYA MİRASI GORDİON ANTİK KENTİ

    2023’te UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınarak ülkemizin 20. kültürel varlığı ilan edilen Gordion Antik Kenti, Ankara’nın Polatlı ilçesinde; Sakarya Nehri ve Porsuk Çayı’nın birleşim noktasında bulunuyor. Konumundan dolayı önemli bir ticaret merkezi olduğu düşünülen Frig Krallığı’nın başkenti Gordion Antik Kenti hakkında detaylı bilgileri yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Anadolu’da uzun yıllar hüküm süren Hitit İmparatorluğu’nun M.Ö. 12. yüzyılda yıkılmasından sonra Makedonyalıların komşusu olan ve Avrupa’da Brigler adıyla bilinen Frigler, Trakya’dan Boğazlar yolu ile Anadolu’ya göç ederek yeni bir medeniyet inşa eder. Friglerin köy düzeyindeki aşiret örgütlenmesinden güçlü bir devlet düzenine nasıl geçtiği bilinmese de çok merkezli yapıları zamanla tek merkezden yönetilen bir devlete dönüşerek Anadolu’ya yayılır. Frig devletinin ilk kralı başkent Gordion’a adını veren Kral Gordios’tur. Arkeolojik kazılar, Gordion’da ilk yerleşimin Erken Demir Çağı’nda yani M.Ö. 12. ve 11. yüzyılları arasında olduğunu belirtiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Antik bir medeniyetin izlerinin bulunduğu ilk kazılar bir tesadüf sonucu başlar. 19. yüzyılda Ankara’daki demir yolu inşaatı sırasında keşfedilen alandaki kazıları 1900’lerde Alman arkeologlar Gustav Körte ile Alfred Körte gerçekleştirir. Daha sonra bu çalışmalar 1950-1973 yılları arasında Pennsylvania Üniversitesi Arkeoloji ve Antropoloji Müzesinin denetimi ve Rodney Young’ın başkanlığında yürütülür. Anadolu’da ana yollarının tam ortasında konumlanan antik kent, tarım ve hayvancılığa uygun arazisi ve su kaynaklarına sahip olması sebebiyle Frigler tarafından başkent olarak seçilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Gordion, tarihin en önemli figürlerinden biri olan Kral Midas’ın da kentidir. Kente ismini veren babası Kral Gordios’tan devraldığı krallığı yöneten Midas, tahta çıktığı M.Ö. 736’dan sonra şehre en parlak dönemini yaşatır. Asur arşivlerinde Muşkili Mita ismiyle de geçen Kral Midas hakkında iki mitolojik hikâye vardır. İlki dokunduğu her şeyi altına çevirmesi, ikincisi ise ünlü eşek kulaklarıdır. Dönemin en zengin krallığına hükmeden Midas’ın altın renkli kıyafetleri ilk efsanenin doğmasına neden olurken, eşek kulak efsanesinin nedeni ise doğumu sırasında kulakları arasında oluşan simetrik farktandır. Halkın karşısına kulaklarını saklayarak çıkan Midas’ın kulakları zamanla eşek kulaklı olarak yayılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Makedonya ve Trakya’dan göç eden Frigler, Gordion’da kurdukları krallığın sınırlarını Kral Midas döneminde Suriye’den Yunanistan’a kadar genişletmeyi başarmış önemli bir medeniyettir. Yapılan arkeolojik kazılarda kentin işgal ya da savaşla ele geçirilmediği; kazılarda çıkarılan çanak çömlek gibi yazılı olmayan malzemelerden Frig halkı ile yerli halkın ahenk içinde yaşadığı tespit edilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Frigler, Gordion’a ilk yerleştikleri M.Ö. 12. yüzyıl tarihlerinde küçük evler yapar. Ancak ilerleyen yıllarda zenginleşen krallıklarına paralel olarak heybetli yapılar, görkemli surlar ve surlarla çevrili bir kale inşa ederler. Kralın sarayında çakıl taşından yapılan taban mozaiği, bu tarz zemin mozaik döşemenin en eski örneğidir. Bu da ilk kez Frigler tarafından kullanıldığını göstermektedir. Gordion’un en önemli eserlerinden olan Midas Höyük Tümülüsü, Kral Midas tarafından babası Gordion için yaptırılmış anıt mezardır. Ülkemizde bulunan Alyattes Tümülüsü’nden sonraki en büyük tümülüstür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Gordion’un çevresinde yaklaşık 85 tümülüs vardır. Önemli kişilerin mezarı olduğu kabul edilen tümülüsler, M.Ö. 9. yüzyıldan 2. yüzyıla kadar uzanan geniş bir zaman dilimine aittir. Bu tip mezarlar Anadolu’da daha önce görülmediğinden bu mezarları Friglerin Avrupa’daki örneklerinden feyz alarak inşa ettiği tahmin edilmektedir. M.Ö. 775’te tarihlenen ve Frig kraliyet ailesinden bir prens veya prensese ait bir çocuk mezarı olduğu düşünülen tümülüsün ahşap mezar odası oldukça sağlam şekilde günümüze ulaşmayı başarmıştır. Mezardaki şaşaalı lüks eşyalar, geometrik desenli kakma işçiliğe sahip ahşap mobilyalar, seramik hayvanlar ve değerli objeler Frig sanatçılarına özgü hünerli bir ustalığı göstermektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Tahrip olmuş kalede bulunan büyük miktarda seramik kap ve demir obje, Friglerin bu malzemelere dair büyük bir endüstriye sahip olduğunu kanıtlamaktadır. Suriye ve Filistin bölgelerinden ithal edilmiş lüks malzemeler ise Friglerin M.Ö. 800 civarındaki dış ticaret ilişkileri hakkında ipucu verir. Arkeolojik kazılar sırasında bulunan mozaik ve çakıl taşları da dahil olmak üzere yaklaşık 750 antik obje, Gordion Müzesinde sergilenmektedir.

  • DÜNYANIN EN UZUN ROTASINA SAHİP TRANS-SİBİRYA DEMİR YOLU AĞI

    Sadece bir ulaşım aracı değil, aynı zamanda tarihî ve kültürel bir yolculuk olarak da büyük ilgi gören Trans-Sibirya Demir Yolu Ağı, dünyanın en uzun demir yolu ağıdır. Rusya’nın başkenti Moskova’dan başlayıp kıtalar arası gerçekleştirdiği uzun yolculuktan sonra Çin’in başkenti Pekin’de sonlanan bu seyahat deneyimi, dört farklı tren rotasına sahip. Her rota, birbirinden farklı doğal güzellikleri ve kültürel keşifleri ile yolcularına bambaşka bir seyahat deneyimi sunuyor. Dünyanın dört bir yanından seyahat tutkunlarının gözdesi olan Trans-Sibirya Demir Yolu Ağı hakkındaki bilgileri yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Trans-Sibirya Demir Yolu’nun inşası, 1891 yılında Çar III. Aleksandr Dönemi’nde başlatılan büyük bir altyapı projesiydi ve Rus İmparatorluğu’nun en önemli stratejik hamlelerinden biri olarak kabul ediliyordu. Bu dev proje, Rusya’nın batısını Uzak Doğu’ya bağlayarak ticareti geliştirmek, askerî operasyonları kolaylaştırmak ve Sibirya’nın zengin doğal kaynaklarını daha etkin kullanmak amacıyla hayata geçirildi. 1916 yılında tamamlanan bu devasa demir yolu hattı, dönemin sınırlı teknolojik imkânlarına rağmen, sert iklim koşulları ve uçsuz bucaksız bozkırları aşarak inşa edilen büyük bir mühendislik harikasıydı. Bir zamanlar ticaret ve mal taşımacılığını kolaylaştırmak amacıyla inşa edilen bu hat, günümüzde yalnızca yerel halkın değil, maceracı gezginlerin ve turistlerin de büyük ilgisini çekmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Dört farklı tren hattına sahip Trans-Sibirya Demir Yolu Ağı’nın en ünlü hattı Trans-Sibirya Ekspresi’dir. Trans-Moğolistan, Trans-Mançurya ve Baykal-Amur Ana Hattı Trans-Sibirya Demir Yolu Ağı’nın farklı güzergâhlara sahip diğer tren hatlarıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Moskova’da 1862 yılında inşa edilen ve masalsı bir görünüme sahip olan Yaroslavsky Tren İstasyonu, Trans-Sibirya Demir Yolu Ağı’nın başlangıç noktasıdır. Dünyayı keşfetmek isteyen sırt çantalı gezginler sayesinde küresel çapta bir üne kavuşan Trans-Sibirya Demir Yolu Ağı’nın en popüler hattı olan Trans-Sibirya Ekspresi, buradan başlayarak Sibirya boyunca toplam 9.289 km yol katederek Vladivostok’ta sona erer. Asya ve Avrupa kıtalarını birbirine bağlayan Trans-Sibirya Ekspresi, toplamda 14 bölge ve 90 şehirden geçer.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yaroslavsky Tren İstasyonu’ndan kalkan trenler farklı bütçelere ve konfor ihtiyaçlarına hitap eden çeşitli sınıflarda seyahat seçenekleri sunar. 1. sınıf vagonlar, çift kişilik özel kompartımanlara sahip en yüksek konforu sunarken; 2. sınıf vagonlar, dört kişilik odalar ile daha uygun fiyatlı bir konaklama seçeneğine sahiptir. 3. sınıf vagonlar ise “platzkart” adı verilen, daha ekonomik ve açık yatak düzenine sahip geniş bölümlerden oluşur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Trans-Sibirya Hattı’nın önemli duraklarından olan Irkutsk, Rusya’nın Baykal Gölü’ne açılan kapısı olarak bilinir. Kültürel ve tarihî mirasıyla öne çıkan bu şehir, aynı zamanda benzersiz doğal güzellikleriyle de dikkat çeker. Özellikle Sibirya’nın tarihini ve doğasını keşfetmek isteyen gezginler için Irkutsk, görülmesi gereken duraklardan biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Trans-Sibirya Hattı’nın son durağı Rusya’nın Pasifik kıyısındaki liman kenti Vladivostok’tur. Deniz kenarındaki konumuyla eşsiz bir atmosfere sahip Vladivostok, geleneksel ve modern Rus mimarisinin en güzel örneklerini bir arada sunar. Japon Denizi’ne açılan büyüleyici limanı, geniş caddeleri, tarihî yapıları ve çarpıcı mimarisi ile ünlü Vladivostok’a ulaşmak için 9.000 km’den fazla bir mesafede doğuya gidilir. Bu nedenle, yolculuğun sonunda Moskova saati ile Vladivostok saati arasında 7 saatlik bir fark oluşur. Ancak ilginç bir detay olarak, trenlerin zaman çizelgesi boyunca Moskova saati esas alınır. Yani yerel saat değişse bile biletlerde ve istasyon tabelalarında Moskova saati kullanılır. Bu durum, uzun yolculukta zaman karışıklığını önlemek için yapılan bir uygulamadır.

     

    Moğolistan ve Çin kültürünü deneyimlemek isteyen gezginler ise Trans-Sibirya Demir Yolu Ağı’nın farklı güzergâhlara sahip olan Trans-Mançurya ve Trans-Moğolistan Hatları’nı tercih eder. Bu güzergâhlarda Moğolistan’ın bozkırları, Baykal Gölü’nün berrak sularıyla bezeli doğal güzellikleri ve Çin’in egzotik manzaraları eşliğinde seyahat edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Trans-Sibirya Demir Yolu Ağı’nda Moskova’yı Pekin’e bağlayan Trans-Mançurya Hattı, Trans-Sibirya Ekspresi’nin ana duraklarından biri olan Çita’da, Trans-Sibirya Hattı’ndan ayrılarak Mançurya üzerinden Çin’e geçer ve Pekin’de son bulur. Yaklaşık 6-7 gün süren bu rota üzerindeki önemli duraklardan olan Batı Sibirya’nın başkenti Novosibirsk; tiyatroları, müzeleri ve zengin sanat yaşamıyla dikkat çeker. Novosibirsk Opera ve Bale Tiyatrosu, Rusya’nın en görkemli sanat merkezlerinden biri olarak sanatseverler için mutlaka görülmesi gereken yerlerden biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Trans-Sibirya Demir Yolu Ağı’ndaki en etkileyici güzergâhlara sahip Trans-Moğolistan Hattı, Ulan-Ude şehrinde Trans-Sibirya Hattı’ndan ayrılarak Moğolistan üzerinden Ulanbator’a uğrayıp Pekin’e ulaşır. Yaklaşık 6 gün süren bu rota, yolcularına Baykal Gölü’nün eşsiz manzaraları eşliğinde Moğolistan’ın uçsuz bucaksız bozkırları ile Ulanbator’un tarihî dokusunu ve doğal güzelliklerini keşfetme imkânı sunar. Trans-Moğolistan Hattı’nın son durağı Çin Seddi’ne yakın bir noktadadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    Trans-Moğolistan ve Trans-Mançurya Hatları’ndaki yolculuk sırasında iki uluslararası sınır geçilir. Moskova’dan başlayıp Çin’de son bulan bu seyahat boyunca doğuya gidildiği için yolculuk tamamlandığında, başlangıç saatine göre bir gün öne geçilmiş gibi hissedilir. Bu uzun ve benzersiz seyahat, zamanın akışını hissetmek açısından âdeta bir zaman yolculuğu deneyimi sunar. Yolculuk boyunca farklı iklim koşullarına tanık olunur; Sibirya’nın sert ve karasal ikliminden, Moğolistan’ın ılıman bozkırlarına, ardından Çin’in çeşitli iklim tiplerine geçiş yapılır. Bu değişim, yolculuğu daha da ilgi çekici hâle getirir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”10#” title_font_size=”13″]

    Trans-Sibirya Demir Yolu Ağı’nın dördüncü hattı BAM (Baykal-Amur Hattı), Trans-Sibirya Hattı’nın kuzeyinden geçerek Pasifik kıyısındaki Sovetskaya Gavan’a ulaşır. Hat; dağları, nehirleri ve donmuş toprakları aşmak zorunda olduğu için inşası inanılmaz derecede zorluklarla tamamlanmıştır. Sibirya’nın aşırı soğuk bölgelerinden geçtiği için bazı yerlerde sıcaklık -60°C’ye kadar düşebilir. 4.324 km uzunluğundaki BAM Hattı’nda trenler 15,3 km uzunluğuyla Rusya’daki en uzun demir yolu tüneli olan Severomuysky Tüneli’nden geçer. Bu hattın en etkileyici noktalarından biri, en derin ve en eski tatlı su gölü olan Baykal Gölü’dür. Bu göl, dünya üzerindeki tüm tatlı su rezervlerinin %20’sini içerir ve doğaseverler için eşi benzeri olmayan manzaralar sunar. BAM Hattı, sadece doğal güzellikleriyle değil aynı zamanda Rus, Tatar, Moğol ve Çin kültürleriyle tanışma fırsatı sunmasıyla da benzersiz bir yolculuk deneyimi yaşatır. Sunduğu farklı hat hizmetleri ile Trans-Sibirya Demir Yolu Ağı yalnızca bir ulaşım aracı değil, aynı zamanda kültürel bir keşif yolculuğudur.