Kategori: Kültür/Sanat

  • BAROK MİMARİYİ YAŞATAN GÖSTERİŞLİ YAPILAR

    Barok, 14. ve 18. yüzyıllar arasında farklı sanat dallarında kendini gösteren bir anlatım biçimidir. Barok mimari ise özellikle 16 ile 18. yüzyıllar arasında ortaya çıkarak uygulandığı mimari eserler ile günümüze asırlar öncesinden sanatsal esintiler getirmektedir. Listemizde, dünyanın en gösterişli yapılarında gözlemlediğimiz bu stilin örneklerine yer veriyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    İtalyancası “la Fontana di Trevi” olan ve dilimize “Üç Yol Çeşmesi” olarak çevirebileceğimiz yapı, daha çok “Aşk Çeşmesi” olarak bilinir. Ortasında Poseidon, Demeter ve Hygieia heykelleri olan eser, barok stilinde tasarlanmış Roma’daki en büyük çeşmedir. 18. yüzyılda Nicola Salvi’nin tasarladığı yapı, Giovanni Paolo Pannini tarafından tamamlanmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Almanya’nın Saksonya eyaletinde yer alan Dresden’in en ünlü barok yapısı Zwinger Sarayı’dır. İnşası 1728 yılında tamamlanan saray, avlusu, havuzları, heykelleri, süslemeleriyle barok tarzın bütün özelliklerini içermektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    UNESCO tarafından 1987 yılında Dünya Mirası olarak ilan edilen, İngiltere’nin Oxfordshire şehrindeki Blenheim Sarayı, kraliyetle ilgisi olmadığı ve düklerin yaşadığı bir malikâne olmasına karşılık “saray” olarak tanımlanan tek yapıdır. 18. yüzyılda inşa edilen yapı, tüm detaylarıyla barok mimarinin başyapıtları arasında geçmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1661’de yapımına başlanan ve farklı yıllarda genişletilen Versay Sarayı, Fransız barok döneminin son izlerini taşır. Peyzaj mimarisiyle de öne çıkan eser, bahçesiyle birlikte UNESCO tarafından 1979 yılında Dünya Mirası ilan edilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    İspanya kraliyet ailesinin Madrid’deki konaklamaları için kullanılan Madrid Kraliyet Sarayı, İtalyan mimarlardan Filippo Juvarra ve Giovanni Battista Sacchetti tarafından tasarlanmıştır. 18. yüzyıl eseri olan ve barok özellikler sergileyen sarayın 3.418 odası bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Avusturya’nın başkenti Viyana’da yer alan ve inşasına mimar Fischer von Erlach tarafından 1716 yılında başlanıp, mimarın ölümünün ardından oğlu tarafından 1737 yılında tamamlanan St. Charles Kilisesi, tümüyle değilse de giriş kısmı gibi bazı detaylarında barok özellikler taşıyan önemli bir yapıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    İstanbul’un Çemberlitaş semtinde yer alan Nuruosmaniye Camii, Türk barok üslûbunu yansıtan ilk camii unvanına sahiptir. Yüksek merdivenlerle iki taraftan giriş kapısına ulaşılabilen kare planlı cami, 1748-1755 yılları arasında inşa edilmiştir.

  • LOUİS ARMSTRONG HAYATI

    Caz müziğin efsanevi ismi Louis Armstrong, kendi kaderini kendi yazmış, gerçek bir müzik aşığıdır. Doğduğu yıllar ırksal ayrımcılığın ve ekonomik sorunların yaşandığı bir dönemdir ve üstüne üstlük fakir bir ailede doğmasına rağmen sahip olduğu müzik tutkusu onu kriminal bir insan olmaktan çıkarıp dünyanın her köşesinde konser vermeyi başarmış ünlü bir müzisyene dönüştürmüştür. Hedeflerine kolay olmasa da ulaşmayı beceren Louis Armstrong’un hayatını yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Tam adıyla Louis Daniel Armstrong, 4 Ağustos 1901 tarihinde Amerika’nın Louisiana eyaletindeki New Orleans’ta fakir bir ailenin üyesi olarak dünyaya gelir. Annesi doğum yaptığında henüz 16 yaşındadır. Bir kız kardeşi daha olan Armstrong’un babası, o daha çocukken ailesini terk eder. Beş yaşına kadar babaannesi tarafından büyütülen Armstrong’un çocukluğu, annesi ve küçük kız kardeşine bakmaya çalışarak geçer. Altı yaşında ırksal olarak ayrılmış bir sisteme ait olan ve siyahların okuduğu Fisk Erkek Okulunda eğitim hayatına başlayan Louis’in hayatta kalma becerisi zekâsından ve yeteneğinden kaynaklanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    7 yaşından itibaren Litvanya Yahudisi olan Karnofsky ailesinin himayesinde yetişen Armstrong, ailenin terzi dükkânı da olan evlerinde yaşar. Anne Karnofsky geceleri yatmadan önce ona Yidişçe ve Rusça ninniler söyler ve ailenin bir üyesi gibi davranır. Ünlü müzisyenin Yidişçe bilmesinin sebebi bu ailedir. Ailenin sahip olduğu iş yerine daha çok müşteri çekmek amacıyla dükkânın önünde teneke çalmaya başladığında bu genç çocuktaki müzik tutkusunu gören baba Morris Karnofsky, Armstrong’a bir rehin dükkânından kornet alması için avans verir. Armstrong, kendisini yetiştiren aileye olan şükranını ömrü boyunca boynunda taşıyacağı Davut yıldızı ile gösterir. 11 yaşında okulu bırakan Armstrong, ailesinin yanına döner ve tek odalı bir evde annesi, üvey babası, dayısı ile kalabalık bir ortamda yaşamaya başlar. 11 yaşındayken bir yılbaşı gecesi üvey babasına ait silah ile kutlama amacıyla sokakta rastgele ateş eden Armstrong, yakalanıp ıslahevine gönderilir. Özgürlükten yoksun olmasına rağmen bu durumu avantaja çeviren müzisyen, ıslah evi korosunda şarkı söyler, perküsyon ve kornet çalar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Islah evinden çıktığında tek hedefi kendine bir enstrüman alarak müziğe devam etmek olan Armstrong, bir süre at arabasıyla kömür dağıtır. Ödünç aldığı kornet ile çeşitli gruplarda çalan genç müzisyen o dönem sokaklarda, gemilerde ve nehir gezilerinde kullanılan teknelerde çeşitli amatör gruplarla müzik yapar. Çok geçmeden şehrin en önemli cazcılarından biri olan Joe “King” Oliver’ın dikkatini çeker. Oliver’ın kanatları altına girdikten sonra birbiri ardına gelen fırsatları çok iyi değerlendiren Armstrong, Oliver’ın ikinci davetiyle Chicago’da çalmaya başlar. Kariyerinde tırmanışa geçen cazcı, grubun piyanisti olan “Lillian Hardin” ile yakınlaşır, 1924’te evlenirler. Sonrasında müzik kariyeri için dönemin ünlü cazcılarının sıkça sahne aldığı New York’a gider ve zamanın en ünlü Afrikan-Amerikan grubu Fletcher Henderson’ın orkestrasına katılır. 1926’da tekrar Chicago’ya döndüğünde artık oldukça ünlü bir müzisyen olan Armstrong, karısının orkestrasında “Dünyanın En İyi Trompetçisi” unvanıyla çalmaya başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yaşadığı zor koşullardan müzikle sıyrılan Armstrong için müzik yapmak nefes alıp vermek gibi bir şeydir ve asla sahip olduklarıyla yetinmez. 1926’da kendi ismiyle yayımladığı ünlü ‘Hot Five and Hot Seven’ albümünden ‘Potato Head Blues’, ‘Muggles’ ve ‘West End Blues’ adlı şarkıları hit olur. ‘West End Blues’ şarkısındaki trompet girişi caz tarihindeki en meşhur doğaçlamalardan biri olarak kabul edilir. Caz müziğinin popülerleşmesinde önemli katkıları olan Armstrong, ilerleyen yıllarda sadece bir virtüöz olarak değil caz solisti olarak da birçok ilke imza atar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Louis Armstrong, 1924 yılında Lillian Hardin ile olan evliliğini 1938 yılında noktalar ve aynı yıl Alpha Smith ile evlenir. Evliliğinde çalkantılar olsa da 1926 yılı için, Armstrong’un yılı dersek yanılmış olmayız. 1926’da iki müzisyen arkadaşıyla kulüp işletmeye başlayan müzisyen, 1930’larda korneti bırakarak sadece trompet çalmaya başlar. Amerika’nın en önemli caz mekânlarında sahne alan bu yetenekli sanatçının ünü Avrupa’ya da yayılır. 1932 ve 1933 yıllarında Avrupa’ya ilk ziyaretlerini yapan Armstrong, 1943 yılına kadar New York, Los Angeles ve ardından Avrupa’yı dolaşır, sanatını icra eder ve 1943’te de Queens-New York’a yerleşir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1. Dünya Savaşı’ndan sonra popülaritesi zirveye çıkan Louis Armstrong, pek çok ülkede tanınan ve saygı duyulan bir sanatçı olur. 1942’de yeniden boşanıp bu kez geri kalan yaşamını birlikte geçireceği Lucille Wilson ile evlenir. Yayımladığı her plak liste başlarında yer alır, radyolarda en çok Armstrong’un şarkıları çalar. Bu tarihler Amerika ve Avrupa ülkelerinde Afrika kökenli insanların ve Afrika’daki ülkelerin özgürlük için mücadele ettiği yıllardır ve özgürlüklerine yeni kavuşan Afrika devletlerinin vatandaşları Armstrong’un hem müziğine hem de mücadelesine hayran kalır. 1956 yılında Afrika’da verdiği konsere yüz binlerce kişi katılır. 1950’li yıllardan sonra Armstrong tanınırlığıyla artık uluslararası bir sanatçıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Caz ve Batı müziği dinleyenlerin sevdiği bir müzisyen olan Armstrong’u bu müzik türünü sevmeyenlerin bile tanıdığı bir sanatçı haline getiren 1987 yapımı “Günaydın Vietnam” filminde kullanılan “What a Wonderful World” şarkısıdır. Aslında bu şarkı 1968’de İngiltere’de kaydedilmiştir ve o dönemde şarkı İngiltere listelerinde bir ay boyunca bir numarada kalır ancak ünü, filmden sonra zirve yapar. Uzun kariyeri boyunca dönemin en ünlü ve en önemli sanatçıları ile çalışan Armstrong, Ella Fitzgerald ile üç albüm kaydederek insanlığa güzel bir armağan bırakır. 6 Temmuz 1971 tarihinde bir kalp krizi sebebiyle 69 yaşında Queens New York’ta kendi evinde hayata veda eder. Ünlü cazcı kalp rahatsızlığını basından saklayarak bir süre konserler vermeyi sürdürmüş, müziğin izinden gitmeye nefesinin son anına kadar devam etmiştir.

  • YENİ NESİL ELEKTRİKLİ ARAÇLAR

    Gelişen yeni teknolojiler, hayatımızı köklü bir şekilde dönüştüren ve kolaylaştıran ürünlerin giderek yaygınlaşmasına olanak tanıyor. Sokaklarda sıkça karşılaştığımız elektrikli araçlar, enerji verimliliği ve çevre dostu özellikleriyle büyük teknoloji şirketlerinin yatırım yaptığı alanların başında yer alıyor. Enerjisini şarj edilebilir bataryalardan alan bu yeni nesil ulaşım araçlarını inceleyelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Elektrikli Scooter ” title_font_size=”13″]

    İlk modeli 1996’da üretilen elektrikli scooter, şarj edilebilir enerji bataryaları sayesinde karbon salınımı olmadan, kısa mesafe sürüşlerde sıklıkla karşımıza çıkıyor. İki tekerlek üzerinde hareket eden bu araç, direksiyonu sayesinde yönünü ve hızını kolaylıkla ayarlayabiliyor. Aslında ilk scooter, 1915 yılında benzinli olarak üretilmişti; ancak elektrikli modelleri, 2000’li yıllardan itibaren hayatımıza girmeye başladı. Bu yenilikçi ulaşım aracı hem çevre dostu özellikleriyle hem de pratik kullanımıyla günümüzde önemli bir yer ediniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Elektrikli Paten ” title_font_size=”13″]

    Hollandalılar tarafından ilk kez 18. yüzyılda kullanılan patenlere eklenen şarjlı bataryalar sayesinde, yeni nesil bir elektrikli araç daha hayatımıza girdi. Küçük boyutları, hafif yapıları ve etkileyici performanslarıyla dikkat çeken elektrikli patenler, özellikle parklar ve bisiklet yolları için son derece uygun bir seçenek sunuyor. Bu yenilik, hem eğlenceli bir ulaşım aracı olarak öne çıkıyor hem de çevre dostu alternatifler arasında yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hoverboard” title_font_size=”13″]

    Kendini dengeleyen iki tekerlek üzerinde, şarj edilebilir pille çalışan hoverboard, ilk kez 2014 yılında Çin merkezli bir firma tarafından üretildi. Saatte 20 ile 40 km hıza ulaşabilen bu araçlar, üzerlerinde bulunan akıllı sensörler sayesinde engebeli yüzeylerde sürücüden bağımsız olarak hızlarını otomatik olarak ayarlayabiliyor. Ancak, bu özelliklerinden dolayı güvenlik nedeniyle birçok Avrupa ülkesinde hoverboard kullanımı özel mülkiyet alanları ile sınırlandırılmış durumda.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Elektrikli Tek Teker” title_font_size=”13″]

    Şarj edilebilir bataryalarla çalışan tek tekerlekli motor, ön ve arka dengeyi sağlayan jiroskop teknolojisi sayesinde hareket ediyor. Farklı marka ve modellere bağlı olarak saatteki hızı 18 ile 45 km arasında değişen bu araçların Avrupa’daki hızı 25 km/saat ile sınırlandırılmış durumda. Hız ve yön kontrolü, bedensel hareketlerle sağlanıyor; ileri gitmek için vücut öne doğru eğilirken, fren yapmak için arkaya ağırlık veriliyor. Dönme manevrası ise üst kısmın dönülecek yöne çevrilmesiyle gerçekleştiriliyor. Bu özellikler, kullanıcılara dinamik bir deneyim sunarak elektrikli tek tekeri hem eğlenceli hem de etkili bir ulaşım yöntemi haline getiriyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ginger” title_font_size=”13″]

    Türkçe’de “zencefil” anlamına gelen ginger, 2001 yılında yüzyılın icadı olarak tanıtıldı. Fren, direksiyon ve gaz pedalına sahip olmayan bu araçlar, içindeki yazılım ve donanım sayesinde kullanıcısının dengesindeki değişikliklere göre hareket ediyor. Ginger, kullanıcının nereye gitmek istediğini algılayarak buna uygun bir şekilde yön alıyor. Kullanıcının ağırlığını gitmek istediği yöne kaydırmasıyla yön değiştiren bu ulaşım aracı, saatte en fazla 20 km hız yapabiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Seabob ” title_font_size=”13″]

    Elektrikli kara taşıtlarından sonra listenin son sırasında elektrikli bir deniz aracı olan seabob yer alıyor. Sahip olduğu dört vites sayesinde yavaş veya hızlı hareket edebilen bu araçlar, ön ve arka kameralarla donatılmış olup, deneyimlerini kaydetmek isteyenlere de imkân tanıyor. İki elle tutulabilen seabob, kullanıcının vücudunun bir kısmı veya tamamı suyun içinde kalacak şekilde tasarlanmış. Kontrolü, gitmek istenilen yöne yapılan manevralarla sağlanıyor. Seabob hem suyun altında hem de suyun yüzeyinde kullanılabilmesiyle dikkat çekiyor.

  • BİTMEYEN KİLİSE: LA SAGRADA FAMILIA BAZİLİKASI

    İspanya’nın Barselona şehrinde bulunan La Sagrada Familia, tüm dünyanın ilgi duyduğu sıra dışı bir yapıdır. Etrafını çeviren modern binalardan çok daha farklı olan mimarisiyle dikkat çeken bazilikanın yapımının devam ediyor olması bu eşsiz yapıyı daha da ilgi çekici hale getirmiştir. Bu yazımızda La Sagrada Familia’yı tüm yönleriyle ele alıyor ve yapının etkileyici detaylarını sizlerle paylaşıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Dilimizde Kutsal Aile Bazilikası anlamına gelen La Sagrada Familia, mimarisi ve hikâyesiyle dünyanın en fantastik yapılarından biridir. Modern mimarinin öncülerinden sayılan Antoni Gaudi’nin 1883 yılında devraldığı yapı, Gaudi’nin vefatının ardından yarım kaldı bu nedenle yapımı günümüzde halen devam ediyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Halk tarafından “Bitmeyen Kilise” ismiyle anılan yapının yarım kalmış olmasının birçok nedeni var; inşaat finansmanının halkın yardımlarıyla sağlanması, Antoni Gaudi’nin tasarımındaki karmaşıklığın tam olarak çözülememiş olması ve 150 yıl önce planlanan tasarımın teknik olarak günümüze uyarlanmasında yaşanan güçlük bu nedenlerden birkaçı… Tüm bunların yanında, Antoni Gaudi’nin Barselona’da inşa ettiği diğer yapılardan sağladığı geliri La Sagrada Familia’nın yapımı için harcadığı bilinir. Bu olumsuz etkenlere karşın yapının 2030 yılında tamamlanması öngörülüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1984 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası olarak ilan edilen yapı, iç ve dış görüntüsüyle masallardan çıkmış gibidir. Bazilika kulelerinin, şehri gezmeye gelenler için ihtişamlı bir karşılama olacağını düşünen Gaudi, kulelerin tepesindeki süslemelerin cennet ile yeryüzü arasında bir köprü gibi göründüğünü ifade etmiştir. Gaudi, ölmeden önce yapının ‘İsa’nın Doğumu Cephesi’ adı verilen bölümünü ve bu cephedeki kulelerden birini tamamlayabilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    La Sagrada Familia Bazilikası her yönüyle doğayı, bitki ve hayvanları temel alarak tasarlanmıştır; kaplumbağalardan salyangozlara, meyvelerden çiçeklere… Bazilikanın içindeki sütunlarla bir ağacın dallanıp budaklanması ve yapının içini sarması tasvir edilmiştir. Her köşesi oya gibi işlenen ve farklı detaylar barındıran yapı tamamlandığında; 12’si Hz. İsa’nın havarilerini, 4’ü İncil yazarlarını, biri Hz. İsa’yı ve sonuncusu da Hz. Meryem’i temsil eden toplam 18 kuleye sahip olacak.

  • Koleksiyoner Olmak İsteyenlere Başlangıç Seviyesinde Bilgiler

    Koleksiyoner Olmak İsteyenlere Başlangıç Seviyesinde Bilgiler

    Sözlükte “koleksiyon” kelimesi “Öğrenme, yarar sağlama veya zevk amacıyla bir araya getirilmiş ve özelliklerine göre sınıflara ayrılmış nesnelerin bütünü.” olarak anlamlandırılıyor. Bu tanımdan, ilgi duyduğumuz, bir araya getirmekten zevk aldığımız her şeyin koleksiyonunu yapılabileceğimiz sonucunu çıkarabiliriz elbette… Listemizde hem koleksiyon yapabileceğiniz nesneleri hem de koleksiyoner olmaya niyetli iseniz bu işin bazı ön koşullarını bulabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    “Sana pul koleksiyonumu göstereyim mi?” sorusu espri konusuna dönüşmüşse de koleksiyonculuk denince akla ilk gelen materyal puldur. Bununla birlikte topladığınız materyal ne olursa olsun mutlaka kendinize göre bir düzeniniz olmalı! Koleksiyonunuz genişledikçe kategorize etmeli ve kayıt tutmalısınız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kâğıt ya da madeni para da en çok koleksiyonu yapılan materyallerdir. Koleksiyon sahibi olmak için büyük maddi imkânlara sahip olmak gerekir mi sorusunun cevabı toplamak istediğiniz nesneye göre değişir. Kurşun kalem koleksiyonu yapmak isteyen kişinin harcayacağı para miktarıyla büyük ressamların tablolarını toplayan kişinin harcayacağı miktar elbette farklı olacaktır. Fakat bu durum her ikisinin de koleksiyoner olduğu gerçeğini değiştirmez.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kişiyi iyi bir koleksiyoner olmaya itecek ana özellik sahip olduğu merak duygusu olacaktır. Böylece koleksiyonuna zor bulunan nadir parçalar ekleyecek, her biri hakkında araştırma yapıp bilgi sahibi olacak, nasıl muhafaza edeceği konusunda orijinal yöntemler bulacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Koleksiyonerliğin yaşı yoktur. Bu işe erken ya da geç kalınmaz. Örneğin oyuncak koleksiyonu yapmak için büyümeyen bir çocuk ruhuna sahip olmanız yeterli gelecektir. Fakat sabırlı ve istikrarlı olmak gibi yetişkin özellikleri de yanınızdan ayırmamanız gereken destekçileriniz olacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Sanat tarihi hakkında bilgi sahibi olmak hem yaptığınız koleksiyondan daha fazla keyif almanızı sağlayacak, hem kim bilir, sahip olduğunuz koleksiyonu evrensel bilgilerle zenginleştirdiğinizde bir gün müzelik bir statüye bile kavuşturabilecektir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Tabii bilgi sahibi olmanın yolu başka koleksiyonları incelemekten, sık sık müze ziyaret etmekten, sergi ve sanat fuarlarını gezmekten, kitap okumaktan, bu alanda uzman kişilerden fikir almaktan geçiyor. Böyle bir yol izlediğinizde, yani merak saldığınız konuyu derinlemesine incelediğinizde koleksiyonunuzda seçici ve titiz olmanız kaçınılmaz olacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Bu meşgalenin bir sonu olmadığını, sürekli beslemek gerektiğini en başından kabul etmek motivasyonunuzu sürekli canlı tutacaktır. Bu yolculuğun size kazandıracağı en büyük özelliğin ise disiplin olacağını, hayata karşı tutkunuzu artıracağını söylemeden geçmeyelim.

  • Yamadan Modaya Patchwork ya da Kırkyama

    Yamadan Modaya Patchwork ya da Kırkyama

    Eskimiş, yırtılmış, kullanılmayan kumaşlardan kesilen parçaları birbirine yamamak ekonomik güçlük çeken insanların mecburiyetten ürettiği bir yöntemdi. İhtiyaçtan doğan bu el işi şimdilerde kırkyama ya da “patchwork” adıyla bir el sanatına hatta moda akımına dönüşmüş durumda. Biz de listemizde sizi kırkyama yapmaya heveslendirecek 9 örneğe yer veriyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Basit bir kırkyama için temel düzeyde dikiş bilmek yeterli olacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2# ” title_font_size=”13″]

    Ama ileri düzeyde bir çalışma için işin püf noktalarını bilmeniz gerekir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kırkyamanın makas, iğne, iplik yanında kalıp, saçaklama makası gibi özel malzemeleri bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Bir araya getireceğiniz parçaları ne kadar ölçüp biçerseniz o kadar kusursuz bir eser üretebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Kırkyamayı elde birleştirebileceğiniz gibi dikiş makinasında da birleştirebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kırkyama yaptıktan sonra kenar bordürü yapmak da işin önemli bir aşaması…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Kırkyama en çok yorgan, yastık ve yatak örtüsü yapımında kullanılıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Kilim, masa örtüsü, etek yapabileceğiniz gibi dekoratif amaçlı kırkyama da yapabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    Onlarca parçayı bir araya getirerek yaptığınız örtülere tek parça görüntüsünü ütüleyerek verebilirsiniz.

  • Dünyanın En Önemli Destanlarından 9 Tanesi

    Dünyanın En Önemli Destanlarından 9 Tanesi

    Destanlar, doğal ve doğaüstü olayların iç içe olduğu, genellikle toplumların hafızalarında yer etmiş hikâyelerin anlatıldığı edebiyat ürünleridir. Olay içinde olayın yaşandığı ve çoğunlukla şiir türünde olan eserlerden bazıları tarihsel olaylar için kaynak da olabilmektedir. İçine doğduğu toplumu aşıp bütün dünyada ün yapmış destanlardan 9 tanesini listemizde görebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Gılgamış Destanı, Akad çivi yazısıyla Sümerler tarafından 56 kil tablete yazılmış bir destan… MÖ 3000’le tarihleniyor ve insanlık tarihinin en eski yazılı destanı olarak kabul görüyor. Uruk kralı Gılgamış’ın ölümsüzlük arayışının ve bu yolda başından geçenlerin anlatıldığı destanda Tufan olayına da yer verilmiş. Tabletlerin tamamı günümüze ulaşmadığı için destanın tamamı bilinmiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Oğuz Kağan olarak da adlandırılan Hun İmparatoru Mete Han’ın hayatının anlatıldığı destan Türkler’in tarih ve kültürüne ait önemli bilgiler içerir. İlk haliyle günümüze ulaşamayan Oğuz Kağan Destanı’nın üç ayrı yazması bulunuyor; Uygurca, Çağatayca, Farsça. Uygur yazması bugün Paris Milli Kütüphanesi’nde bulunmakta.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Homeros tarafından Truva Savaşı’nın son 51 gününün anlatıldığı bir destan İlyada… Truva Savaşı ise Yunanlı Akhalar ile Batı Anadolu’da yaşayan Truvalılar arasında geçiyor. Yunan edebiyatının en eski iki ürününden biri olan destan epik şiir türünde ve 16.000’den fazla dize içeriyor. İlyada Destanı’nın MÖ 7. veya 8. yüzyılda yazıldığı düşünülmekte.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    İyonyalı yazar Homeros’a ait ikinci destan da Odysseia’dır. Yunan mitolojisindeki kahramanlardan Odysseia’nın Truva Savaşı sonrasında evine yani İthaka adasına dönüş yolculuğunu ve bu sırada başına gelen olayları konu edinir. Bu destan, Yunan edebiyatının İlyada ile birlikte en eski ve önemli eseri olarak kabul görmekte.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Yaklaşık 1000 yılında yazıldığı düşünülen destana İskandinavyalı kahraman Beowulf’un adı, içeriği göz önünde bulundurularak 1805 yılında verilmiştir. İngiliz edebiyatındaki bu kahramanlık şiirinde genç prens Beowulf’un kötü ruhlu canavarla mücadelesi anlatılır. Beowulf Destanı’nın matbaa baskısı ilk kez 1815 yılında gerçekleşmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    İran edebiyatının önde gelen Fars şairlerinden Firdevsi’nin 10. yüzyılda yazdığı Şehname Destanı 60.000 beyitten oluşur. Firdevsi, Sasani İmparatorluğu’nun sonuna kadar hükmetmiş İran krallarını konu ettiği eserini 30 yılda tamamlamıştır. Destan tarihin önemli olaylarından İran-Turan savaşları için önemli bir kaynak olarak görülüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    valmiki ramayana

    24.000 beyitten oluşan Hint destanı Ramayana, Hint şair Valmiki tarafından yazılmıştır. Prens Rama, Hindu tanrılarından Vişnu’nun yeniden cisimleşmiş halidir ve hayatını konu edinen destanda Hint kültürüne dair çok sayıda bilgi bulunur. Ramayana Hindistan’ın en önemli iki destanından biridir; diğeri ise Mahabharata’dır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Fin edebiyatının en önemli eserlerinden olan Kalevala Destanı 19. yüzyılda asıl uzmanlık alanı fizik ve tıp olan Elias Lönnrot tarafından kaleme alınmış. Fin halk hikâyelerinden derlenen bu epik şiir tam 22.795 dize ve 50 şiirden oluşuyor. Kuzey insanlarının anlatıldığı destan şimdiye kadar 49 dile çevrilmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    İgor Destanı’nda, Rus Prensi İgor Svyatoslaviç’in 1185’te Doğu Avrupa’da yaşamış Türk halkı Kumanlar’a karşı giriştiği ve başarısız olduğu seferi anlatılır. Şiir türünden yazılmış destanın özgün metni 1795 yılıyla tarihlenmiştir.

  • Örnekleriyle Sanat Tarihindeki Mimari Akım ve Üsluplar

    Örnekleriyle Sanat Tarihindeki Mimari Akım ve Üsluplar

    Kültür ve Yaşam’ın bu sayfasında sanat tarihinde ortaya çıkmış ve edebiyattan müziğe, resimden şiire birçok alanı etkisi altına almış akımların mimarideki örneklerini karşınıza getiriyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Romanesk” title_font_size=”13″]
    mimari üsluplar

    Süslemelerin ve heykellerin önemsenmeyerek mimarinin ön planda tutulduğu, yer yer “kaba” olarak tanımlanan Romanesk akımı 1066 yılında Normanların İngiltere’yi fethetmesiyle başlamış, 12. yüzyıla kadar sürmüştür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Gotik” title_font_size=”13″]
    mimari üsluplar

    Romaneskin yerini bıraktığı gotik mimari Fransa’da ortaya çıkmış ve Orta Çağ’ın sonuna kadar sürmüştür. Sivri dayanma kemerleri üzerinde yükselen yapılarda detaylı süslemelerle birlikte vitray kaplı yüksek pencereler dikkat çekicidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Rönesans” title_font_size=”13″]
    mimari üsluplar

    Büyük bir kubbe ile örtülü yapılarda zarif sütunlar, yuvarlak pencereler, iç yüzey süslemeleri Rönesans mimarisinde dikkat çeker. Orta Çağ’ın bitiminde Eski Yunan ve Roma kültürünün yeniden canlanmasını ifade eden Rönesans akımının mimarları arasında Michelangelo, Filippo Brunelleschi gibi isimler bulunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Barok” title_font_size=”13″]
    mimari üsluplar

    Paris’te bulunan Versay Sarayı, barok mimarinin en önemli örneklerinden biridir. Görkemli bahçelerin, işlemeli duvarların, gücün ve gösterişin yansıması olarak da ifade edilen barok mimari üslup 16. ve 18. yüzyıllarda kendini göstermiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Rokoko” title_font_size=”13″]
    mimari üsluplar

    Rokoko, barok sanatın geç dönemi olarak ifade edilir. Baroktan daha ince kıvrımların, C ve S şekillerinin, zarif süslemelerin kullanıldığı bu mimari iç dekorasyonda daha çok kullanılmıştır. 18. yüzyılda Fransa’da ortaya çıkan üslup daha çok aristokrat kesim tarafından benimsenmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Neoklasik” title_font_size=”13″]
    mimari üsluplar

    Barok ve rokokonun abartılı süslemeciliğine tepki olarak ortaya çıkan neoklasik mimaride form ve çizgiler önem taşırken sadelik önemsenir. 18. yüzyılın ortalarında kendini gösteren neoklasik mimarinin ülkemizdeki örneklerinden biri İstanbul Arkeoloji Müzesidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Art Deco” title_font_size=”13″]
    mimari üsluplar

    Geometrik desenlerden, Gotik süsleme unsurlarından yararlanan “Art Deco” sanat akımı, 1920’lerden sonra kendini göstermiştir. Finlandiya’da 1919’da Eliel Saarinen tarafından tasarlanan Helsinki Garı’nın bu akımın ilk büyük örneği olduğu ifade edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Art Nouveau” title_font_size=”13″]
    mimari üsluplar

    19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başında etkili olan ve “yeni sanat” anlamına gelen “Art Nouveau”, Avrupa ve Amerika’ya Londra’dan yayılan bir akımdır. İstanbul’da izlerine sıkça rastlayabileceğimiz bu akımın en güzel örneklerinden biri İstiklal Caddesi’nde 1910 yılında yapılan Mısır Apartmanı’dır.

  • ANTİK VE ORTA ÇAĞ TIBBINDA BÜYÜK ROLLERİN SAHİPLERİ

    ANTİK VE ORTA ÇAĞ TIBBINDA BÜYÜK ROLLERİN SAHİPLERİ

    Antik dünyada oluşan tıp birikimi, bu birikimin bozulmadan Orta Çağ’a taşınması, aynı dönemde ortaya konan teşhis, teori ve eserlerle güncellenmesi tıp tarihinde önemli bir yer teşkil eder. Hatta 19. ve 20. yüzyılda çığır açan buluşlara, 21. yüzyılda ileri seviye araştırmalara imza atılması bile o ilk birikimler sayesinde gerçekleşmiştir diyebiliriz. Antik ve Orta Çağ’da, Batı’dan ve Doğu’dan çıkarak tıbbın gelişim sürecinde fener işlevi görmüş isimlerden bazılarını hatırlamaya ne dersiniz?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tıp onun için bir sanattı” title_font_size=”13″]

    Antik dönemlerde tıp bilgisi babadan oğula aktarılırdı ve Hipokrat’ın soyu da hekimlerden oluşan bir aileye dayanıyordu. Yunanistan’da MÖ 460’ta doğup MÖ 370’te yani 100 yaşın üstünde öldüğü düşünülen Hipokrat modern tıbbın kurucusu olarak kabul edilmekte. Tıp ve felsefenin birlikte ele alındığı dönemlerin zirvesinde Hipokrat vardır. 2500 yıl önce yaşayan bilginin (veya öğrencilerinden birinin) yazdığı düşünülen Hipokrat Yemini günümüz tıp fakültelerinde değiştirilerek de olsa okunmaya devam ediyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Galenizmin tıptaki etkisi yüzyıllardır sürüyor” title_font_size=”13″]

    “Tıbbın Babası” Hipokrat’tan beş asır sonra dünyaya gelen Galen’in unvanı “Hekimlerin İmparatoru” idi. Pergamon’da, Smyrna’da, İskenderiye’de ünlü hocalardan dersler alan tıp bilgini Bergama’da, yani ülkemiz sınırları içinde dünyaya gelmişti. Gladyatörlerin başhekimi olduğu sırada sürekli yapılan egzersizlerin her insan için gerektiğini fark ederek spor hekimliğinin temellerini attı. Deneysel fizyolojinin kurucusu, eczacılığın atası, büyük anatomist Galen, 129-216 yılları arasındaki yaşamında bütün gözlemlerini ve sonuçlarını yazıya geçirmiş, ardında birçok buluş bırakarak hayata veda etmişti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yazdıkları tıp fakültelerinde asırlarca okutuldu” title_font_size=”13″]

    Orta Çağ tıbbının büyük ismi İbn-i Sina (Batı’daki adı Avicenna) 980 yılında Buhara yakınlarında doğmuş, 1037 yılında bugünkü İran sınırları içindeki Hemedan’da vefat etmişti. Ciltler halinde ve Arapça olarak kaleme aldığı El-Kanun fi’t-Tıb, Latince ismiyle Canon medicinae, dilimize çevirisiyle Tıbbın Kanunu isimli eseri, çevirileri yapılarak Avrupa ve Asya’daki tıp fakültelerinde ders kitabı olarak yüzlerce yıl okutuldu. Bu eserlerde klasik tıp bilgisini güncelleyerek derlemiş, sistemleştirmiş, kendi bilgi ve tecrübelerini de ekleyerek bir otorite kurmuştu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Avrupa kütüphanelerindeki onlarca tıp eserinin sahibi” title_font_size=”13″]

    865-925 yılları arasındaki yaşamını İran’ın Rey kentinde geçiren Râzî, hem hekim, hem de simyacı, kimyager ve filozoftu. İbn-i Sina’dan önce yaşamış bilginin, kendinden önceki tıp bilgilerini ve bütün tecrübelerini kapsayan Kitâbü’l-Hâvî fi’t-Tıb isimli ciltlerden oluşan büyük eseri 11 dile çevrilerek okutulan bir ders kitabıydı. Kimya biliminin kurucusu olarak bu bilimi de tıbbın hizmetine sokan Râzî, döneminde 200 civarında eser yazmıştı fakat günümüze ancak 59 tanesi ulaşabildi. Bugün İbn-i Sina kadar tanınmıyor olsa da kitaplarının çoğu Avrupa kütüphanelerinin önemli yazmalar koleksiyonunda yer almaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Galen’in eserlerini geleceğe taşıyan hekim” title_font_size=”13″]

    İspanya’nın Endülüs eyaletinde doğup Fas’ın Marekeş’inde hayatını kaybeden(1126-1198) İbn-i Rüşd, Batı’da bilinen adıyla Averroes günümüzde, büyük filozof Aristo’nun Avrupa’da bile unutulmuş eserlerini tercüme edip yorumlamasıyla ünlüdür. Oysa kendisi Tıp Külliyatı isimli eserinde anatomi, fizyoloji, patoloji, semiyoloji, terapi, hijyen ve tedavi konularını daha ziyade teorik açıdan ele almış ünlü bir hekimdi. Ve tıpkı filozof Aristo gibi tıp bilgini Galen’in eserlerini de önemli şerhler eşliğinde tercüme etmişti.

  • Fantastik Edebiyatın Babası J.R.R. Tolkien

    Fantastik Edebiyatın Babası J.R.R. Tolkien

    İlki sinemalarda yayınlandıktan sonra bir sonrakini 7’den 77’ye herkesin beklediği ve vizyona girdiğinde gişe rekorları kıran filmler onun kitaplarından uyarlandı fakat “fantastik edebiyatın babası” olarak ünlenen Tolkien sadece bir yazar ya da şair değil aynı zamanda profesör unvanlı bir akademisyendi. Ve bakın onu bugünlere getiren süreç nasıl gelişti…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    hobbit

    J.R.R. Tolkien Güney Afrika’da dünyaya geldi ama sonradan ailesiyle taşındığı İngiltere’nin küçük mü küçük yeşil mi yeşil kasabası Sarehole onun hayal dünyasını güçlendiren asıl yer oldu. Cole Bank Road değirmeninde oynadığı oyunlar, değirmencinin oğluna taktığı Beyaz Org adı, sanki hepsi Hobbit diyarını tasarlaması içindi…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    hobbit

    1892 doğumlu Tolkien, Birinci Dünya Savaşı sırasında orduya katıldı ve savaş dönüşü Oxford Üniversitesi’nde uzun yıllar devam edeceği bir iş buldu. Latince, Fransızca, Almanca biliyordu, zamanla bu dillere Yunanca, Eski ve Orta İngilizce, İtalyanca, Gotça, Fince, İspanyolca, Galce, Eski Norveççe gibi yeni diller eklendi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    çıkın çıkmazı, frodo

    Büyücülerin, elflerin, orgların, cücelerin kol gezdiği, Gandalf karakterini dünyayla tanıştıran ve aslında çocuklar için yazdığı Hobbit 1937’de yayımlandığında da akademideydi. Bu kitabın yazımında, üniversitede öğrencilerle birlikte kurduğu kulüplerden ve burada yapılan sohbetlerden de ilham aldığı söylenir. Ve Tolkien, “Ben aslında bir hobbitim… Bahçeleri, ağaçları ve traktörle sürülmemiş tarlaları severim…” diyerek kendisini de bir hobbit olarak tanımlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    orta dünya, beren ile luthien, frodo

    Hobbit’in devamı olarak başladığı Yüzüklerin Efendisi ise sonradan çok ses getirecek bir seri halini aldı. Yüzük Kardeşliği, İki Kule, Kralın Dönüşü… Tabii ilk yıllarda Tolkien’in kitapları edebiyat çevrelerinde pek de ilgi görmüyor popüler bulunuyordu. Hatta Tolkien’in kendisinin bile kitaplarını beğenip kendisine mesajlar gönderenlere şaşırdığı rivayet edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    beren ile luthien, orta dünya

    Yazdığı kitaplarda en çok ilgi çeken ise kendi oluşturduğu dillerdi. Tolkien’in bu konuda büyük bir merakı ve yeteneği vardı hatta elf dilini oluşturmaya 19 yaşında başlamıştı. Bildiği dillerden daha önce söz etmiştik; valar dili, entlerin dili, cücelerin gizli dili ise kendi yarattığı diller arasındaydı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    beren ile luthien, orta dünya

    Akademisyen ve filolog Tolkien için yazarlık bir hobiden ibaretti ve asıl mesleği olarak yazarlığı değil akademisyenliği görüyordu. 1973 yılındaki ölümünden yarım asır sonra bile kendisinden söz etme nedenimiz olan kitaplarının sinemaya uyarlanmasını ise istemiyordu Bunun nedeni ise hikâyenin karmaşık yapısının beyaz perdeye uyarlanamayacağına inanmasıydı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    beren ile luthien, orta dünya

    J.R.R. Tolkien’in sinemada da yankı bulduğu için en bilinen eserleri Hobbit ve Yüzüklerin Efendisi serisi olsa da ölümünden dört yıl sonra oğlu tarafından yayımlanan Silmarillion, üzerinde en çok çalıştığı ve olgunlaştırdığı eseridir. Silmarillion’da elflerin, cüceler ve insanlarla Orta Dünya’da güçlerini birleştirerek Morgoth’a karşı verdiği savaşın hikâyesi anlatılır.