Kategori: Kültür/Sanat

  • GÜN IŞIĞIYLA GÜZELLEŞEN FOTOĞRAFLAR

    Dünyadan 149,597 milyon kilometre uzakta olan yıldızımız Güneş, uçsuz bucaksız evrende bilimsel olarak sıradan bir gök cismi olsa da yaşadığımız gezegen ve bu gezegendeki tüm canlılar için derin anlamlar taşıyor. Bazen bir fotoğraf karesinde süzülen güneş huzmesi o anı eşsiz kılarken, bazen şairlerin derin hislerinin tercümanı olmak için ilham ışınlarını yansıtıyor. Yazımızda güneş ışığıyla güzelleşen fotoğrafları ve büyük şairlerin dizelerini okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Süzülen yelkenler var enginde,

    Dalgalar var, güneş var.

    Güneş ayna ayna, güneş pul pul

    Güneş saçlarınla oynar

    Omzundan tutar giydirir seni,

    Sırtında tül olur belinde kemer

    Boynunda inci

    Ve dişlerinin zâlim çocuk sevinci

     

    Ahmet Hamdi Tanpınar

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Güneş, daldan dala sıçrayarak yürüyor
    Bir neden var mı mutlu olmamam için?
    Daha ne kadar yaşadım ki şunun şurasında
    Adını biliyor muyum bütün çiçeklerin?

     

    Ahmet Erhan

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Bir ağaç sürüsünün üstünden

    Çok ağaçlı bir ağaç sürüsünün üstünden

    Kesilmiş limon dilimleri gibi düşüyor güneş…

     

    Edip Cansever

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Akan suyu severim ben

    Işıldayan karı severim

    Bir yeşil yaprak

    Bir telli böcek

    Yeşeren tohum

    Güneşte görsem

    Sevinç doldurur içime

    Bir günü

    Güzel bir günü

    Güneşli bir günü

    Hiçbir şeye değişmem

     

    Necati Cumalı

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Sanma ki derdim güneşten ötürü;
    Ne çıkar bahar geldiyse?
    Bademler çiçek açtıysa?
    Ucunda ölüm yok ya.
    Hoş, olsa da korkacak mıyım zaten
    Güneşle gelecek ölümden?
    Ben ki her Nisan bir yaş daha genç,
    Her bahar biraz daha aşığım;
    Korkar mıyım?
    Ah, dostum, derdim başka…

     

    Orhan Veli Kanık

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Rüzgârın esintisiyle, sallanırken eskiden,

    Boynu bükük çiçekler, bilinmiyor neden,

    Hiç bir el değmemiş, kuytu ücra köşeden,

    Bir demet gül topladım, güneş doğarken…

     

    Ramazan Kocapınar

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Güneşi topladım

    yaprak yansımalarından

    gözlük camlarında biriktirip

    gecemi aydınlatmak için

    kıvılcımlı karanfil kokuyordu.

     

    Attila İlhan

  • YEŞİLÇAM’IN EFSANE KOMEDYENİ KEMAL SUNAL

    Bizler onu İnek Şaban olarak tanıdık. Kâh yaptığı sakarlıklara güldük kâh canlandırdığı karakterin masumiyetine, saflığına ağladık. Sayısız film, tiyatro oyunu ve sinema projelerinde yer alan ve oyunculuğu ile Türk komedisine yeni bir soluk getiren usta oyuncunun hayatındaki dönüm noktalarını yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    10 Kasım 1944’te Malatyalı üç çocuklu bir ailenin en büyük çocuğu olarak dünyaya gelen Kemal Sunal, çocukluğunu ailesiyle birlikte İstanbul’da geçirir. Annesi ev hanımı, babası ise işçi olan Sunal, Vefa Lisesinden mezun olur ancak röportajlarında sıkça bahsettiği gibi liseden mezun olması tam 11 sene sürer. Usta sanatçı verdiği röportajlarında durumu şöyle açıklar: Bu benim tembelliğimden, salaklığımdan ileri gelen bir şey değildi. 15-20 kişilik bir grubumuz vardı. Beraber zaman geçiyorduk, beraber kalıyorduk. Anlaşmış bir gruptu. Bir nevi haylazlıktı tabii…” İlk amatör tiyatro oyununu da lise yıllarında deneyimleyen Sunal, “Zoraki Tabip” oyunu ile sahnelere adımını atar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Liseden mezun olduktan sonra yüksek tahsiline Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesinde devam eden Sunal, ekonomik durumu pek de iyi olmayan ailesine destek olmak için fabrika işçiliğinden tutun da elektrikçide çıraklığa kadar çeşitli işlerde çalışır ve üniversiteden mezun olamadan eğitimini yarım bırakmak zorunda kalır. Ancak lisede başladığı tiyatrodan hiçbir zaman kopmayan Sunal, bir sene Kenter Tiyatrosunun ekibinde yer aldıktan sonra Devekuşu Kabare Tiyatrosunda sanat hayatına devam eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1972’de yönetmen Ertem Eğilmez, çekeceği yeni film için oyuncu arayışına başlar ve tesadüfen tanıştığı Kemal Sunal’a “Tatlı Dillim” filminde bir rol teklif eder. Bu sayede Sunal’ın sinema kariyeri de başlamış olur. Tarık Akan’ın saf ve masum basketbolcu arkadaşı rolüyle çok beğenilen Kemal Sunal, sonraki filmlerde de kötülük bilmeyen, kolay kandırılan masum karakterleri oynar. 1973’te yine Ertem Eğilmez’in “Canım Kardeşim” filminde Kayseri şivesi ile filmde kısa bir rol alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kayseri şivesinin halk tarafından çok beğenildiğini gören Ertem Eğilmez, 1974’te Kemal Sunal ile “Salak Milyoner” filmini çeker. Bu filmin de ilgi görmesiyle devam filmi niteliğindeki “Köyden İndim Şehre” filmi için birlikte çalışırlar. Her iki film de Kemal Sunal’ın büyük rollerde oynadığı ilk filmler olur. Yine aynı yıl çekilen “Mavi Boncuk” filminde kaymakamı canlandıran Sunal, Ertem Eğilmez’in herkese eşit rol vermesiyle filmlerde daha çok rol almaya ve görünmeye başlar. 1974’te ilk kez farklı bir yönetmenle, Zeki Ökten ile, çalışan Sunal, bu filmden sonra başrol oyuncusu olur. Aynı yıl Atıf Yılmaz yönetmenliğinde çekilen “Salako” filminde başrolde izlediğimiz Kemal Sunal, Türk sinemasının en büyük komedyenlerinden biri hâline gelir; oynadığı filmlerle büyük başarı kazanır, halkın adamı olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Tosun Paşa, Süt Kardeşler, Şaşkın Damat, Hanzo gibi klasikleşen birçok Türk filminin başkahramanı olan Kemal Sunal, oyunculuktaki yükselişini sinemada bir seri ile devam ettirir. Ertem Eğilmez, Rıfat Ilgaz’ın kendi hayatından esinlenerek kaleme aldığı, “Hababam Sınıfı” kitabını sinemaya uyarlayarak onlarca yıl fırtına gibi esecek olan serinin ortaya çıkmasına ve bugün bile izlerken kahkahalar attığımız efsanevi bir komedi film serisinin doğmasına vesile olur. Türk sinemasında başta İnek Şaban tiplemesi olmak üzere canlandırdığı pek çok tiple sevenlerinin kalbinde taht kuran Kemal Sunal, 1974’te Gül Sunal ile dünya evine girer ve bu evlilikten Ali ve Ezo adını verdikleri biri kız, diğeri erkek iki çocuk dünyaya gelir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1977’de “Kapıcılar Kralı” filmi ile Antalya Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazanan Sunal, samimi oyunculuğu ve hayat verdiği değişik tiplemeleriyle Türk sinemasında komedi oyunculuğuna yeni bir soluk getirir. Özel televizyon kanallarının patladığı 1990’lı yıllardan itibaren oynadığı tüm filmler kesintisiz olarak televizyonlarda yayımlanmaya başlar. Eğitime oldukça önem veren ve her röportajında en büyük eksikliğinin üniversiteyi tamamlamamak olduğunu belirten usta oyuncu, yarım bıraktığı üniversiteden; Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema Bölümünden 1995’te mezun olur. Bununla da yetinmeyen sanatçı yüksek lisans yapmaya başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Hayatı boyunca 82 filmde rol alan Kemal Sunal, 3 Temmuz 2000’de “Balalayka” adlı filmin çekimlerine başlamak için Trabzon’a gitmek üzere bindiği uçakta kalkıştan hemen önce geçirdiği kalp krizi sonucu hayata gözlerini yumar. Kemal Sunal için ilk tören, Taksim’deki Atatürk Kültür Merkezi’nde düzenlenir ve polis bandosuyla Teşvikiye Camii’ne götürülmek için çıkarılan sanatçının naaşı eller üzerinde Rumeli Caddesi’ne kadar taşınır ve binlerce seveni eşliğinde Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedilir. Geride bıraktığı filmler bugün bile Türk televizyonlarında yayımlanmakta ve ilgiyle izlenmektedir. Başarılı oyunculuğu ve mütevazı karakteriyle bir nesile âdeta insanlık dersi veren Kemal Sunal’ı rahmet ve özlemle anıyoruz.

  • EGE MUTFAĞININ YABANİ OTLARI

    Ege mutfağı, doğanın sunduğu en taze ve doğal lezzetleri sofralara taşıyan köklü bir kültüre sahiptir. Özellikle yabani otlar, bu mutfağın vazgeçilmez unsurlarındandır. Şevketibostandan deve dikenine, ebegümecinden kuş otuna kadar sayısız şifalı ve aromatik ot, Ege’de binlerce yıldır tüketilmekte ve çeşitli yemeklerin temel malzemesi olmaktadır. Ege Bölgesi’nin verimli topraklarında yetişen bu otlar, özellikle ilkbahar aylarında pazarlarda ve sofralarda sıkça yer alır. Doğanın sunduğu bu eşsiz tatları ve Ege’nin bereketli topraklarında doğan ot kültürünü daha yakından tanımak için yazımızı okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Acı Ot” title_font_size=”13″]

    Acı ot, Ege Bölgesi’nde doğal olarak yetişen ve özellikle şubat–nisan ayları arasında taze ve yeşil hâliyle tüketilen bir bitkidir. Uç kısımları koparılarak toplanan acı otun üst bölümleri taze ve yumuşak, alt kısımları ise daha serttir. Mayıs ayında yumrusu kütükleşen ve tohuma kaçan acı ota bazı yörelerde “sarmaşık otu”, “tilkişen” ya da “yabani kuşkonmaz” da deniyor. Hafif acımsı bir tadı olan acı otu soğan, yumurta ve zeytinyağı ile kavurarak tüketen Egeliler, ottaki acı tadın ortaya çıkmaması için minik bir püf noktası tavsiye ediyor; otlar güzelce temizlendikten sonra bıçakla değil elle parçalanmalıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Şevketibostan” title_font_size=”13″]

    Şevketibostan, dikenli yapısıyla bilinen ve özellikle Ege mutfağında sıkça tüketilen bir bitkidir. Körpe hâlindeyken toplanır, dikenlerinden arındırılarak temizlenir ve farklı şekillerde hazırlanır. Sebze gibi kavrulur, kemikli kuzu etiyle pişirilir ya da haşlanarak salatası yapılır. Halk arasında “bostan otu”, “mübarek dikeni” veya “akkız” gibi isimlerle de bilinen şevketibostan, yalnızca yemeklerde değil; aynı zamanda çay ve turşu olarak da tüketilmektedir. Mevsimine göre taze ya da kurutulmuş olarak yıl boyunca sofralarda yer bulur. Deve dikeniyle yakın akraba olan şevketibostanın çiçekleri sarı renkte açarken, deve dikeninin çiçekleri genellikle mor, nadiren de beyaz renkte olur. Şevketibostan, pazarlarda çoğunlukla ayıklanmış ve temizlenmiş şekilde satışa sunulur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Deve Dikeni” title_font_size=”13″]

    Papatya ile aynı familyadan gelen mor çiçekli deve dikeni, Anadolu’nun farklı bölgelerinde “deve kengeli”, “meryemana dikeni”, “süt deve dikeni”, “sütlü kengel” veya “kangal” gibi çeşitli isimlerle anılmaktadır. Çok zorlu koşullarda bile yaşayabilen deve dikeni, yol kenarlarında ve ekili olmayan tarlalarda da doğal olarak yetişir. Dikenli mor tepesi temizlendiğinde enginara benzeyen şekli ortaya çıkan deve dikeni, haşlanarak et yemeklerinde kullanılır. Ayrıca, taze dalları soyulup kuşkonmaz gibi yağda hafifçe kavrularak salatalara lezzet katar. Deve dikeni tohumlarından çıkarılan yağ, geçmişte tıbbi amaçlarla ve kandil yağı olarak kullanılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ebegümeci” title_font_size=”13″]

    Ebegümeci, ilkbahar ve yaz aylarında tarlalarda, yol kenarlarında ve bahçelerde kendiliğinden yetişen bir bitkidir. Yapraklı dalları haşlanarak, çiçekleri ise çiğ şekilde salatalara eklenir. Yoğurtla karıştırılarak meze, zeytinyağlılarla birlikte yemek olarak hazırlanır. Ebegümeci pişirildiğinde, tıpkı bamya gibi hafif bir mukus salgılar. Bu özelliği sayesinde Anadolu mutfağında çorbalara kıvam vermek amacıyla kullanıldığı bilinir. Hatta bazı geleneksel tariflerde, yumurta yerine bağlayıcı olarak tercih edilir. Ayrıca, yaprakları kurutularak çay hâlinde de tüketilir. Özellikle kış aylarında, sıcak suyla demlenerek içilir. Çorbası, böreği, etli veya etsiz kavurması yapılan ebegümecinin bazı yörelerde sarması bile yapılmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kazayağı Otu” title_font_size=”13″]

    Kazayağı otu genellikle soğan, zeytinyağı ve isteğe bağlı olarak yumurta ile kavrularak hazırlanır. Ayrıca börek iç harcı olarak kullanılabilir ya da haşlanarak salatalara eklenebilir. Tuzlu suda yaklaşık beş dakika haşlandıktan sonra iyice süzülen kazayağı otu, sarımsak, limon suyu ve zeytinyağı ile lezzetlendirilerek servis edilir. Tek başına tüketildiğinde hafif acımsı bir tada sahip olan bu ot, haşlandıktan sonra sarımsaklı yoğurt ile de sofralarda yerini alır. Bunun yanı sıra, turşusu da hazırlanarak farklı şekillerde değerlendirilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kuş Otu” title_font_size=”13″]

    “Serçe dili otu” olarak da bilinen kuş otu, aromatik bir bitkidir ve tadı çiğken mısır püskülüne, piştiğinde de ıspanağa benzer. Çiğ olarak salatalarda, börek ya da gözleme gibi yeşilliklerin kullanıldığı hamur işlerinin iç harcında ve tıpkı ıspanak gibi pirinç veya bulgur ile pişirilerek tüketilir. Taze yaprakları doğranır ve aromasını katması için yemeklere eklenir. Ancak kuş otunu doğru şekilde temizlemek oldukça önemlidir. Yaprakları iyice yıkanarak toprak ve diğer kalıntılardan arındırılmalıdır. Ayrıca bitkinin birçok farklı türü bulunduğu için doğru kuş otu, işin ehli bir kişi tarafından toplanmalıdır.

  • 8 Fotoğrafla Türk Sineması’nda İyiliğin ve Saflığın Temsili Kemal Sunal

    8 Fotoğrafla Türk Sineması’nda İyiliğin ve Saflığın Temsili Kemal Sunal

    Halit Akçatepe ne de güzel ifade etmiş: “Kemal Sunal güldü, Türkiye güldü.” Usta oyuncunun yüzümüzü güldüren filmleri, sadece Türk Sinema tarihine damga vurmakla kalmadı, her izleyende adeta antidepresan etkisi de yarattı. Gözden kaçırılmaması gereken ise, girdiği rollerde kahkaha attıran karakterlerin neredeyse tümünün iyilik ve saflık timsali olması… Biz de, Kemal Sunal’ın filmlerde büründüğü, birbirinden “iyi” ve “saf” 8 karakteri sizin için derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    yeşilçam, türk sineması, kemal sunal hayatı

    “Garip” filminde, sandalın içinde bulduğu bebeği sevgiyle, hatta bazen sadece sevgiyle besleyebilen iyi insan Kemal rolündedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    köyden indim şehire, yeşilçam, türk sineması

    “Köyden İndim Şehire”de köylerinde gömü bulan dört kardeşten belki de içlerinde en saf olanı Saffet’ti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    türk sineması, kemal sunal hayatı

    Temizlikçi Hacer ile ona âşık zabıta memuru ve mahallenin çöpçüsü Apti arasındaki çekişmeyi izlediğimiz “Çöpçüler Kralı”nda, Kemal Sunal saf olduğu kadar samimi bir karakteri canlandırır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    türk sineması, kemal sunal hayatı

    “Tosun Paşa”da Tellioğulları ve Seferoğulları arasındaki mücadele, Yeşil Vadi ve Daver Bey’in kızı Leyla içindir. Kemal Sunal’ı filmde, sarayın en has paşalarından Tosun Paşa kılığına sokulmaya çalışılırken evin saf mı saf uşağı Şaban rolünde izleriz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    şaban, türk sineması, kemal sunal hayatı

    Film adını, başroldeki dar gelirli Şaban’ın ekonomik halinden alır. “Ortadirek Şaban” fakir ama onurlu bir adamdır. Sevdiği kızın ünlü bir sporcuya âşık olduğu filmde, kendi şansını artırmak için iyiliği elden bırakmadan elinden geleni ardına koymaz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    yeşilçam, türk sineması, kemal sunal hayatı

    “Mavi Boncuk”ta, arkadaşlarıyla birlikte gazino sahibini cezalandırmak için Emel Sayın’ı kaçıranlardan biri de Kaymakam Cafer’dir. “Kaymakam” lakabı Yalovalı oluşundan gelir. Bu filmde sadece Kemal Sunal değil, arkadaşı rolündeki bütün oyuncular iyiliğin ve saflığın timsalidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    türk sineması, kemal sunal hayatı

    Sevdiği kız kendisine kaçmış olsa da, bu kez kızın evliliklerine olur vermeyen abisini ikna etmek için uğraşır. Tüm saflığı ve iyiliği ile sonunda sevdiğinin abisini ikna etmeyi başarır. Kemal Sunal, Postacı Adem filmindeki yürüyüşüyle belleklerde öyle bir yer etmiştir ki, dönemin çocukları uzun süre sokak aralarında onu taklit etmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    halit akçatepe, ergin orbey, türk sineması, yeşilçam

    Damatların, süt oğlanların birbirine karıştığı filmde Şaban, emir erinin hoşlandığı Bihter’e âşıktır. Bu kadar karışıklık yetmezmiş gibi ortalığı bir de Gulyabani gördüğünü söyleyenler karıştırır. Süt Kardeşler filminde, koca köşkün en safı şüphesiz ki Şaban rolündeki Kemal Sunal’dır.

  • KUMDAN SANATA CAMIN HİKÂYESİ

    Cam, doğada bulunan temel malzemelerden üretilen, saydam, sert ve kırılgan yapısıyla hayatımızın pek çok alanında kullanılan önemli bir maddedir. En dikkat çekici özelliği ise saydamlığıdır. Işığı geçirme özelliği sayesinde, pencerelerden gözlüklere, aynalardan dekoratif eşyalara kadar geniş bir kullanım alanına sahiptir. Ayrıca geri dönüştürülebilir yapısıyla çevre dostu bir malzeme olarak da öne çıkar. Tarih boyunca hem işlevsel hem de sanatsal amaçlarla kullanılan cam; günümüzde inşaat, teknoloji, tıp ve sanat gibi birçok alandaki yeniliklerin temel bileşenlerinden biri hâline gelmiştir. Ustalıkla şekillendirilen camın serüveni; mimariden sanata, bilimden sanayiye kadar pek çok alanda etkisini sürdürmektedir. Antik çağlardan günümüze uzanan bu değerli malzemenin yolculuğunu yazımızda sizler için derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Cam, aslında insan eli değmeden doğada oluşabilen bir malzemedir. Volkanik patlamalar sırasında lavların ani soğumasıyla obsidiyen adı verilen doğal cam oluşur. Bunun yanı sıra, yıldırımlar kumlu yüzeylere düştüğünde, yüksek ısının etkisiyle fulgurit olarak bilinen cam benzeri yapılar meydana gelir. Bu doğal cam türleri, tarih öncesi dönemlerde kesici aletler ve süs eşyaları yapımında kullanılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Doğal yolla oluşan camın aksine, insan eliyle üretilmiş en eski cam kalıntılarına yaklaşık MÖ. 3500 yılında Mezopotamya ve Antik Mısır’da rastlanmaktadır. Camın icadıyla ilgili ilk üretim merkezinin Mezopotamya mı yoksa Mısır mı olduğu hâlâ tartışmalı olsa da birçok arkeolog Mezopotamya’nın ilk cam üretim merkezlerinden biri olduğunu kabul etmektedir. Öte yandan, Mısır’da cam sanatının daha hızlı geliştiği ve yaygınlaştığı bilinmektedir. Mısırlılar, camı çeşitli renklerde üretebilmek için metal oksitlerden yararlanmış; özellikle firuze ve kobalt mavisi gibi göz alıcı renkler elde etmişlerdir. İlk cam nesneler genellikle küçük boncuklar ve silindir mühürler şeklinde üretilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Doğal malzemelerden üretilen camın yapım süreci hem bilimsel hem de sanatsal bir ustalık gerektirir. Kum, sodyum karbonat ve kalsiyum karbonat (kireç taşı) ile üretilen cama; renk ya da farklı özellikler kazandırmak için metal oksitler gibi katkı maddeleri eklenir. Bu karışım, dev ocaklarda yaklaşık 1700°C sıcaklıkta eritilir. Bu aşamada malzemeler sıvı hâle gelir ve birbirine tamamen karışır. Eriyen cam, istenilen ürün türüne göre farklı yöntemlerle şekillendirilir. Daha sonra çatlamaması için kontrollü bir şekilde yavaşça soğutulur. MÖ. 1500’lü yıllarda Mısırlılar camı, boncuk ve küçük objelerin yanı sıra, kaplar ve şişeler üretmek için de kullanmışlardır. Bu dönemde yaygın olarak kullanılan yöntem, çekirdek biçimlendirme tekniğidir. Bu teknikte, kilden veya kumdan bir çekirdek yapılır ve eritilmiş cam bu çekirdeğin üzerine dökülerek kaplanır. Cam soğuduktan sonra çekirdek çıkarılır ve içi boş bir kap elde edilir. Bu yöntemle genellikle parfüm şişeleri, küçük kâseler ve içecek kapları üretilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Üretim süreci zahmetli olduğundan, cam bu dönemde lüks bir malzeme olarak kabul edilmiş, yalnızca zenginlerin ve kraliyet mensuplarının, yani belirli bir sınıfın erişebildiği değerli bir ürün olmuştur. Cam eserler genellikle firavunlara, krallara ve aristokratlara sunulan kıymetli objeler arasında yer almıştır. Öyle ki MÖ. 1336 – MÖ. 1327 yılları arasında hüküm süren antik Mısır’ın ünlü firavunlarından Tutankamon’un mezarında bulunan cam eşyalar, camın antik dünyadaki yüksek değerini açıkça ortaya koymaktadır. Antik Mezopotamya ve Mısır’da başlayan cam üretimi, zamanla Fenikeliler, Yunanlar ve Romalılar tarafından geliştirilerek tüm Akdeniz dünyasına yayılmış ve bugünkü modern cam üretiminin temelini oluşturmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    MÖ. 1. yüzyılda Fenikeli cam ustaları tarafından geliştirilen cam üfleme tekniği, cam üretiminde yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Öncesinde cam genellikle kalıplara dökülerek üretilirken, bu yenilik sayesinde içi boş, hafif ve ince cam ürünler yapmak mümkün hâle gelmiştir. Roma İmparatorluğu’nun cam ticaretini yaygınlaştırmasıyla birlikte, cam Akdeniz çevresindeki birçok medeniyet için vazgeçilmez bir malzeme olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Orta Çağ’da cam yapımı sanat seviyesine ulaşmıştır. Özellikle 13. yüzyıldan itibaren Venedik, Avrupa’nın cam üretim merkezi hâline gelmiştir. Venedikli cam ustaları, cam yapım tekniklerini korumak amacıyla Murano Adası’na yerleştirilmiş ve bu teknikler uzun süre sır gibi saklanmıştır. Murano cam ustaları; kristal berraklığında cam, renkli cam ve altın işlemeli cam üretiminde geliştirdikleri tekniklerle ünlerini tüm dünyaya yaymışlardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    16. yüzyılda camın kullanım alanları genişlemiş ve bilimsel gelişmelerin önünü açmıştır. Hollandalı gözlük üreticisi Zacharias Janssen, cam lensleri kullanarak ilk mikroskobu icat etmiştir. Aynı dönemde İtalyan astronom, fizikçi, mühendis, filozof ve matematikçi Galileo Galilei, teleskopunu geliştirerek gökyüzünü incelemeye başlamıştır. Cam lensler, bilimin ilerlemesine doğrudan katkı sağlamış; mikrobiyolojiden astronomiye kadar birçok alanda çığır açıcı gelişmelere zemin hazırlamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Sanayi Devrimi ile birlikte cam üretimi hız kazanmış ve daha ekonomik bir hâle gelmiştir. 19. yüzyılda Fransa’da dökme cam, İngiltere’de ise preslenmiş cam teknolojileri geliştirilmiştir. 20. yüzyılın başlarında, Amerikalı iş insanı ve girişimci Michael Joseph Owens, ilk başarılı otomatik cam şişe üretim makinesini kurmuş ve bu makineler sayesinde cam şişe üretimi tamamen otomatik hâle gelmiştir. Bu yenilik, cam şişe üretiminin hızını artırarak maliyetleri ciddi şekilde düşürmüştür. Böylece cam, artık sadece lüks bir malzeme değil, günlük hayatın vazgeçilmez bir parçası hâline gelmiştir. Günümüzde cam, akıllı teknolojilerle geliştirilerek elektrikle şeffaflığı değiştirebilen, güneş kontrol camları ile sıcaklığı düzenleyip enerji tasarrufu sağlayabilen bir malzemeye dönüşmüştür. Ayrıca esnek ve ultra ince camlar, katlanabilir telefonlardan uzay araştırmalarına kadar pek çok alanda kullanılmaktadır. Camın serüveni, bilim ve teknolojiyle birlikte şekillenmeye ve gelişmeye devam etmektedir.

  • SIKÇA DUYDUĞUMUZ 7 MİMARİ TERİM

    Mimarlık, estetiği, işlevselliği ve dayanıklılığı ustalıkla bir araya getiren disiplinler arası bir sanat ve bilim dalıdır. Bu alanda kullanılan mimari terimler, bir yapının nasıl ayakta kaldığını, estetik açıdan nasıl değer kazandığını ve çevresiyle nasıl etkileşim kurduğunu anlamamızı sağlar. Bir bina ya da yapının ardındaki temel prensipleri ve tekniklerini merak edenler için, yazımızda mimarinin yedi temel terimini listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Antre” title_font_size=”13″]

    Antre, bir yapının girişinde bulunan ve diğer iç mekânlara geçiş sağlayan ilk alanı ifade eder. Genellikle kapıdan içeriye adım atıldığında karşılaşılan bu bölüm, misafirlerin eve ya da binaya giriş yaptıkları yerdir. Antre, mekânın genel atmosferini yansıtan bir geçiş alanı olarak tasarlanır; bu nedenle dekorasyonu ve düzeni büyük önem taşır. Aynı zamanda, paltoların, ayakkabıların ve şemsiyelerin bırakıldığı pratik bir kullanım alanı olarak da işlev görebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Gözpencere” title_font_size=”13″]

    Gözpencere, kubbe veya tonoz gibi yapıların üst bölümlerinde, iç mekâna doğal ışık sağlamak ve havalandırmayı mümkün kılmak amacıyla yerleştirilen küçük pencerelerdir. Bu pencereler, iç mekânın doğal ışıkla aydınlanmasına yardımcı olurken, yapının dış cephesine de zarif bir estetik kazandırır. Genellikle yuvarlak ya da oval biçimde tasarlanan gözpencereler, özellikle camiler, kiliseler ve anıtsal yapılar gibi dinî ve tarihi mimaride sıkça görülür. İşlevselliği ve sanatsal inceliği bir araya getiren bu detaylar, tarihi yapıların mimari güzelliğini vurgulayan unsurlardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kemer” title_font_size=”13″]

    Kemer, açıklıkları geçmek amacıyla kullanılan kavisli, yapısal bir elemandır. Genellikle taş, tuğla veya beton gibi malzemelerden inşa edilen kemerler, duvarlar, köprüler, kemerli pencereler ve kapılar gibi yapıların yükünü taşıyarak basıncı yanlara doğru dağıtır. Kemer, yükü aşağıya ve yanlara yayarak yapının dengede kalmasını sağlar. Aynı zamanda açıklıkların üst kısmında hem estetik bir görünüm kazandırır hem de dayanıklılığı artırır. Mimari yapılarda kemerler, Gotik ve Roma mimarisi başta olmak üzere farklı dönemlerde ve kültürlerde çeşitli stiller ve amaçlarla kullanılmıştır. En yaygın kemer türleri arasında yuvarlak kemer, sivri kemer ve basık kemer bulunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Niş” title_font_size=”13″]

    Niş, bir duvar yüzeyinde, genellikle dekoratif amaçlarla içe doğru oyulmuş girintilerdir. Bu yapısal elemanlar, objeler, heykeller, vazolar veya dekoratif eşyalar sergilemek için hem işlevsel hem de estetik bir alan sunar. Nişler, mekâna derinlik kazandırarak duvar yüzeylerini monotonluktan kurtarır ve mekâna görsel bir dinamizm katar. Özellikle dinî yapılarda sıkça kullanılmıştır. Hem fonksiyonel hem de estetik katkılarıyla mimaride önemli bir detay olarak öne çıkar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Strüktür” title_font_size=”13″]

    Strüktür, bir yapının taşıyıcı ve destekleyici elemanlarını ifade eden genel terimdir. Yapının stabilitesini ve dayanıklılığını sağlamak amacıyla kullanılan tüm bileşenleri kapsar. Strüktür, binanın dış yüklere ve yerçekimi gibi kuvvetlere karşı direnebilmesi için tasarlanmış bir taşıyıcı sistemdir. Yapının güvenli ve sağlam olmasını sağlayan bu sistem, deprem, rüzgâr, kar gibi dış etkenlerden kaynaklanan yüklerin yapıya zarar vermemesi için kritik öneme sahiptir. Doğru strüktür tasarımı, malzeme seçimi ve inşa sürecinde dikkat edilmesi gereken en temel konular arasında yer alır. Ayrıca, strüktür sadece işlevselliğiyle değil, estetik açıdan da yapının tasarımında belirleyici bir unsur olabilir. Özellikle modern mimaride strüktür, mimari tasarımın bir parçası olarak açıkça görülebilir ve binanın karakterini oluşturan önemli bir bileşen haline gelebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Fresk ” title_font_size=”13″]

    Fresk, duvar yüzeyine uygulanan özel bir resim tekniğidir. Bu yöntemde boya, henüz kurumamış taze kireç sıvasının üzerine uygulanır. Kelime kökeni İtalyancada “taze” anlamına gelen “fresco” kelimesinden türetilmiştir. Boyanın, sıva ile kimyasal olarak birleşmesi sayesinde freskler oldukça uzun ömürlü ve dayanıklı olur. Özellikle Rönesans döneminde yaygın olarak kullanılan bu teknik, büyük duvar yüzeylerinde dinî, mitolojik veya tarihî sahneleri işlemek için tercih edilmiştir. Freskler, bulundukları yapının estetiğine önemli katkılar sağlar. Sanatçılar, sıva kurumadan eseri tamamlamak zorunda olduklarından hızlı ve kesin fırça darbeleriyle çalışır; bu yüzden hata yapıldığında düzeltmek oldukça zordur. Bu nedenle fresk tekniğinde, sanatçının becerisi ve dikkatli planlaması büyük önem taşır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tonoz” title_font_size=”13″]

    Tonoz, iç mekânları kapatmak için kullanılan kavisli veya yarım daire biçiminde tasarlanmış bir yapısal elemandır. Genellikle bir ya da daha fazla kemerin üzerine inşa edilir büyük alanların kaplanmasında kullanılır. Tonozlar, özellikle tarihî yapılar, kiliseler ve camilerde sıkça karşımıza çıkar. İlk örnekleri Mezopotamya ve Mısır uygarlıklarında görülmüş olup, birbirinden bağımsız kemerlerin arka arkaya dizilmesiyle ortaya çıkmıştır. Çelik ve betonarme kirişlerin henüz bulunmadığı dönemlerde, uzun açıklıkları geçmenin en etkili yolu olarak kullanılmıştır. Genellikle kemer ile karıştırılsa da tonoz aslında bir ya da daha fazla kemerin ardı ardına sıralanmasıyla oluşan ve geniş mekânların üzerini örten kavisli bir yapı elemanıdır.

  • YÜZLERCE YILLIK KİTAPLARIN ONARILDIĞI SÜLEYMANİYE KİTAP ŞİFAHANESİ

    Kitaplar, sadece mürekkep ve kâğıttan ibaret değildir; onlar, geçmişin bilgisini, kültürünü ve ruhunu bugüne taşıyan sessiz tanıklardır. Ancak zamanın yıpratıcı etkileri, bu değerli mirasın gelecek nesillere aktarılmasını zorlaştırabilir. İşte tam da bu noktada devreye giren Süleymaniye Kitap Şifahanesi, yüzyıllardır bilgi hazinesi olarak korunan el yazmaları ve nadir eserleri yaşatma görevini üstleniyor. Geleneksel yöntemlerle modern konservasyon tekniklerini birleştiren Süleymaniye Kitap Şifahanesi, yalnızca kitapları onarmakla kalmıyor, aynı zamanda onları geleceğe güvenle aktarmak için dijitalleştiriyor. Bir kitap hastanesi niteliğindeki şifahane, ilim ve sanatın izlerini özenle koruyarak araştırmacılar ve tarih meraklıları için benzersiz bir kaynak sunmaya devam ediyor. Yazımızda Süleymaniye Kütüphanesi bünyesindeki kitap şifahanesini, eserlerin restorasyonu ve korunması için uygulanan özel teknikleri okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    El yazması eserler, 1956 yılından itibaren Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi bünyesindeki “Cilt ve Patoloji Servisi”nde restore ediliyordu. Dönemin teknik imkânlarıyla uzun yıllar hizmet veren bu birim sayesinde, pek çok nadide el yazması eser yok olmaktan kurtarıldı. 2012 yılında bu görevi devralan Süleymaniye Kitap Şifahanesi, Mimar Sinan’ın inşa ettiği Süleymaniye Tıp Medresesinin tarihî binasında hizmet vermeye ve kitapları iyileştirmeye devam etmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Şifahanede; Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi, Millet Yazma Eser Kütüphanesi, İstanbul Arkeoloji Müzeleri Kütüphanesi, Ayasofya Müzesi ve Beyazıt Yazma Eser Kütüphanesi gibi çeşitli kurumlardan gelen yazma eserler restore ediliyor. 10. ile 12. yüzyıllara ait, tek nüsha el yazması kitaplar, risaleler ve belgelerin onarıldığı şifahanede; Osmanlı Dönemi ve öncesine ait nadir eserler ile matbaanın ilk dönemlerinde basılmış ve sınırlı sayıda bulunan kitaplar da titizlikle elden geçiriliyor. Ayrıca, Memlükler Dönemi’ne ait hattatlar tarafından yazılmış el yazması Kur’an-ı Kerim nüshaları da şifahanede yer alıyor. Klasik Türk edebiyatının önemli eserleri, şairlerin divanları ve mesnevileri ile tarih, coğrafya, tıp ve astronomi gibi alanlarda kaleme alınmış değerli el yazmaları; minyatür, tezhip ve hat sanatıyla süslenmiş nadide eserler konservasyon işlemleri sayesinde korunabiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Tarihî kitapların zarar görmüş ciltleri, geleneksel yöntemlerle onarılıyor. Orijinal materyale zarar vermemek adına doğal boyalar ve yapıştırıcılar tercih ediliyor. Koruma ve onarım süreci, kitapların böceklerden arındırılmasıyla başlıyor. Streç filme sarılarak -40 derecede 24 saat bekletilen eserler, bu işlemle larvalardan tamamen arındırılıyor. Ardından kitaplar, kurumun konservatörlerine dağıtılıyor. Eserin fiziksel, kimyasal ve biyolojik bozulmaları belirlendikten sonra uygun konservasyon yöntemi seçiliyor ve eserin onarım sürecine dair bir yol haritası oluşturuluyor. Kullanılacak teknikler netleştirildikten sonra restorasyon işlemlerine geçiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Şifahanedeki onarım çalışmaları ve analizler, konservatörler, kimyagerler, biyologlar ve alanında uzman kişilerden oluşan bir ekip tarafından yürütülüyor. Her konservatör, kendisine verilen kitabın konservasyon sürecinin başından sonuna kadar sorumluluğunu üstleniyor. Kitabın yırtık sayfaları, küf, su lekeleri ve eksik parçaları gibi fiziksel durumu incelendikten sonra fotoğrafları çekiliyor ve ayrıntılı bir rapor hazırlanıyor. Sayfaları ve cildi tozdan ve kirden arındırmak için fırça ya da yumuşak vakum cihazları kullanılıyor. Eğer küf veya mantar oluşumu varsa, özel kimyasal çözeltilerle temizleniyor. Yırtık veya eksik sayfalar restorasyon kâğıtlarıyla onarılırken, asitlenme nedeniyle sararmış sayfalara asidik nötralizasyon işlemi uygulanıyor. Kitabın sırtı veya kapağı zarar görmüşse, orijinal malzemeye uygun şekilde restore ediliyor ya da yeni bir ciltleme yapılıyor. Klasik deri ciltli eserler, özel deri besleyicilerle onarılırken; modern kitaplar, uygun cilt kaplamaları ile güçlendiriliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Restore edilen kitapların uzun ömürlü olabilmesi için, restorasyon sonrasında alınması gereken koruyucu önlemler büyük önem taşıyor. Özellikle nadir, antika ya da değerli kitapların zamanla yıpranmasını önlemek için belirli saklama ve bakım kurallarına uyulması gerekiyor. Bu doğrultuda, her bir kitap için alkali tampon içeren kartonlar kullanılarak özel kutular veya zarflar hazırlanıyor ve eserler bu koruyucu ambalajlarda ilgili kütüphanelere teslim ediliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Her biri birer “yaşayan tarih” olan kitaplar, depreme ve yangına dayanıklı özel depolarda özenle muhafaza ediliyor. Zamanın yıpratıcı etkilerine karşı koruma altına alınan bu eserler, titizlikle restore edildikten sonra araştırmacıların ve meraklıların erişimine sunuluyor. Ayrıca, bilgiye erişimi kolaylaştırmak ve bu kültürel mirası gelecek nesillere güvenle aktarabilmek amacıyla dijitalleştirme çalışmaları da büyük bir hassasiyetle yürütülüyor.

  • Nostaljik Magazin Dergisi Hayat’tan 8 Kapak Fotoğrafı

    Nostaljik Magazin Dergisi Hayat’tan 8 Kapak Fotoğrafı

    Haftalık haber ve aktüalite dergisi Hayat, ilk sayısının basıldığı 6 Nisan 1956’dan 80’li yılların sonuna dek magazin ve gezi yazılarıyla, edebi eser tefrikalarıyla İstanbul’un renkli hayatına renk kattı ve o kadar ilgi çekti ki zamanının en yüksek tirajlı dergisi oldu. Renkli kapakları ve derginin ortasındaki tam sayfa resimleri büyük beğeni toplayan Hayat Dergisi’nin ilk sayısının kapağında zamanın en ünlü aktrislerinden İsveçli Anita Ekberg vardı. Daha sonraki sayılarda Brigitte Bardot, Grace Kelly gibi tüm dünyanın peşinde koştuğu şöhretler ve Türkan Şoray, Fatma Girik, Oya Aydoğan gibi Türk ünlüler yer aldı. Döneminin ruhuna ışık tutan, renkli ve nostaljik Hayat Dergisi kapaklarını gününüzü renklendirsin diye sayfalarımıza taşıdık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sahnelerin Aranan Sesi Emel Sayın” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Türk Sinemasının Sultanı Türkan Şoray” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Beyazperdenin Sarışın Güzeli Filiz Akın” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yeşilçam’ın Yıldızı Gülşen Bubikoğlu” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Müziğin Mega Starı Ajda Pekkan” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Karakter Oyuncusu Hale Soygazi” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İngiliz Leydisi Audrey Hepburn” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Fransız Güzel Pascale Petit” title_font_size=”13″]
  • Sinemanın Sempatik Jönü İzzet Günay

    Sinemanın Sempatik Jönü İzzet Günay

    1934 doğumlu aktör İzzet Günay 1950’li yılların sonlarından başlayıp 2000’lerin başlarına kadar üretimini sürdüren bir sanatçımız… Ve şu anda sitemizin konuğu…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Türk Sineması’nın en sempatik jönlerinden olan İzzet Günay’ın bu kariyerinden önce İstanbul Belediyesi İmar Müdürlüğü’nde teknik ressam olarak çalıştığını, kısa bir süreliğine dans hocalığı yaptığını, hatta askerden sonra da linyit kömürü ticaretiyle uğraştığını bilmiyordunuz değil mi?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    türk sineması, ömer lütfi akad

    İzzet Günay için sinemadan önce tiyatro vardı. İlk kez Dormen Tiyatrosu’na başvurduğunda yıl 1957’ydi. Sahneye çıktığı ilk oyunun adı ise Kara Ağaçlar Altında’ydı ve sahne hayatındaki adımlarını başka oyunlarla tiyatroda hızlandırdı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İlk kez rol aldığı sinema filmi Zeki Müren ve Belgin Doruk’un başrolleri paylaştığı 1959 yapımlı Kırık Plak’tı. Filmde Zeki Müren’in şoförü Erol karakterini canlandırdı. Başrolünü aldığı ilk film ise 1964 yılında çekilen Varan Bir isimli film oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    türk sineması

    Kısa sürede o sinemayı, sinema izleyicisi de onu çok sevdi ve film teklifleri arka arkaya gelmekte gecikmedi. Çevirdiği 100’den fazla filmde beyazperdedeki partnerleri Hülya Koçyiğit, Türkan Şoray, Fatma Girik gibi sinemanın duayen isimleriydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    yeşilçam, türk sineması

    Birkaç filmde kendisine partnerlik yapan başka bir isim de Sadri Alışık’tı. Bu filmlerden biri Türk Sinema tarihindeki yerini çoktan alan Afili Delikanlılar, bir diğeri ise Amerikan yapımı Bazıları Sıcak Sever filminden Türk Sineması’na uyarlanan Fıstık Gibi Maşallah’tır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    İzzet Günay’la ilgili az bilinenlerden biri de Klasik Türk Sanat Müziği solistliği yapmasıdır. On parmağında on marifet bulunan sanatçının yedi yıl boyunca solist olarak sahneye çıkması 1970’lerde sinemayı bırakmasından dolayı yaşadığı ekonomik nedenlere dayanıyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7# ” title_font_size=”13″]

    “7 yaşımdaydım, babamın bir kenara attığı damgasız pullara merak sardım. 73 yıldır da sürdürüyorum.” diyen İzzet Günay tam bir filatelist, yani pul koleksiyoncusuydu. Sadece pul da değil, 1985 yılında antika üzerine bir dükkân açmış ve uzun süre işletmişti.

  • Yaş Gruplarına Göre Seçilmiş 8 Çocuk Kitabı Önerisi

    Yaş Gruplarına Göre Seçilmiş 8 Çocuk Kitabı Önerisi

    Hepimiz biliyoruz ki, kitap okumak bir insanın hayatta edinebileceği en güzel, en yararlı alışkanlıklardan biri… Çocuklarınızın doğru zamanda doğru eserleri okumasını sağlayarak, kitapların dünyasına adım atmalarını, hayatları boyunca onları besleyecek bir edebiyat yolculuğuna çıkmalarını sağlayabilirsiniz. Çocuğunuzun hangi kitap ile hayatının hangi döneminde tanışacağını belirlemek isteyen ebeveynler, buyurun yaş gruplarına göre seçilmiş çocuk kitabı önerilerimize…

    Çocuğunuzu daha bebeklik çağındayken kitaplarla tanıştırabilirsiniz. Bu dönemde onlar için seçeceğiniz kitapların ilgilerini çekmesi için çok sayıda renkli resme sahip olması ve görsel ögeler kadar bebeğin ilgisini çekecek sesler de içermesi önemlidir. Kitabı ona okuyarak, resimleri ona teker teker anlatarak ilk kitap deneyimini yaşamasını sağlayabilirsiniz. Çocuğunuz sizi taklit ederek kitabın sayfalarını çevirmeye çalışacak, sizi ve kitabın içerdiği sesleri dinlerken dil becerileri gelişecek.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    çocuk kitapları
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    çocuk kitapları

    Okul öncesi dönemindeki 3 – 6 yaş arası çocukların gelişiminde kitapların yeri çok önemlidir. Okula başladıkları dönemde kitaplarla tanışmış olmaları eğitim hayatına güzel bir başlangıç yapmalarını mümkün kılar. Yaratıcılığın geliştiği bu dönemde çocuğun masallar, hikâyeler dinlemesi onun hayal dünyasını geliştirir. Kitaplardaki hikâyelere kendini kaptırması için, çocuklarla ve hayvanlarla ilgili kitapları tercih edebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    çocuk kitapları

    Artık okula başlayan çocuğunuz kitapları tek başına okuyabilir. Miniğin kitap okumaktan sıkılmaması için yazıları büyük olan, resimli ve kısa hikâyeleri tercih etmelisiniz. Onun için alacağınız kitapların yeni bilgiler içermesi, çocuğunuza açıklayabileceğiniz basit kelimelerin, temel kavramların kullanılmış olması ve dil kurallarına uygun bir şekilde yazılmış olması büyük önem taşır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    aviel basil, çocuk kitapları
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    çocuk kitapları

    Bu yaşa gelen çocuğun beğenileri, ilgi alanları oluşmuş olur, bu nedenle onun karakterine yönelik kitaplar seçmelisiniz. Bilmediği kelimeleri sözlükten aramayı da bu yaşlarda öğretebilirsiniz. Çocuğunuzu okuduğu hakkında düşünmeye yönlendirecek kitapları, eğlenceli serileri tercih edebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    julies verne