Kategori: Kültür/Sanat

  • OSMAN HAMDİ BEY’İN FIRÇASINDAN ÇIKAN ESERLER

    1842 ile 1910 yılları arasına yaşamış olan Osman Hamdi Bey, arkeolog, ressam ve müzeci nitelikleriyle Osmanlı’nın çok yönlü entelektüellerinden biridir. Hatta kendisi Kadıköy’ün ilk Belediye Başkanı unvanına da sahip bulunmaktadır. İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin 29 yıl müdürlüğünü yapan, Sanayi-i Nefise Mekteb-i’nin, yani bugünkü adıyla Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nin kurucusu olan Osman Hamdi Bey’in eserlerinin bir bölümünü sizin için listeliyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Çinilerin, ahşap kabartma ve oymaların, bindallı ve kaftanın, sedirin, halının, Türk kahvesi ve uzun çubukla içilen nargilenin arzıendam ettiği bu resmi Osman Hamdi Bey, yağlı boya ile tuval üzerine 1879 yılında yapmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Feraceli iki kadın, cami önünde masasını kurmuş olan arzuhalciye arzuhal yazdırmaktadır. Tablodaki detaylar içinde, cami duvarındaki çini alınlık ile iki sokak köpeği dikkat çekmektedir. Tablo günümüzde Sakıp Sabancı Müzesi’nde sergilenmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Açık alanda büyük pembe başlığı ve Batılı giyim tarzıyla dikkat çeken kız, Osman Hamdi Bey’in kızı Nazlı’dan başkası değildir. Eser, Pera Müzesi’nde Oryantalist Resim Koleksiyonu içinde sergilenmektedir. Osman Hamdi Bey, kızının ayrıca bir portresini daha yapmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1880 yılına ait Kur’an Okuyan Kız isimli tablosunda Osman Hamdi Bey, sabah saatlerinde rahle başında Kuran okuyan bir kızı resmetmiştir. Sabah saatleri olduğu yorumu, resimdeki ışıktan yola çıkılarak yapılmaktadır. Bu özel tablo, 2019 yılında Londra’daki Bonhams Müzayede Evi’nde düzenlenen açık artırmada rekor bir fiyata satılarak tarihteki en pahalı Türk resmi unvanını almıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Ayakta tambur ve oturarak def çalan iki kız, Bursa Yeşil Camii’ndeki namazgâhın önündedir. Arka planda ahşap kakmalar, daha ön planda oymacılık eseri mermer bir korkuluk, yerde halılar, kenardan görünen çini duvar tablonun önemli detaylarıdır. Ressam bu tabloyu 1880 yılında yapmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Günümüzde İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nde sergilenen Mimozalı Kadın tablosunda gördüğümüz kişi, Osman Hamdi Bey’in sonradan Naile adını alan eşi, Marie’dir. Ressamın 1906 yılında yaptığı tablonun üslubu o dönem Batılı olarak değerlendirilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Kimi eski yayınlarda Kaplumbağalar ve Adam ismiyle sunulan, sonraları Kaplumbağa Terbiyecisi adıyla anılan tablo Osman Hamdi Bey’in en ünlü eseridir. Arka tarafta kavuşturduğu elleriyle ney tutan adam ve yaprak yiyen kaplumbağalar, tablonun ne anlattığına dair çok sayıda yorumun yapılmasına neden olmuştur. Ressam, tablonun 1906 ve 1907 yılında iki versiyonunu çizmiştir. İlkinin boyutları 222 × 122 cm iken, ikincisini 136 x 87 cm olarak daha küçük boyutlarda resmetmiştir. Osman Hamdi Bey ilk versiyonda beş kaplumbağaya, ikinci versiyonda altı kaplumbağaya yer vermiştir. İkinci tabloyu dünürü Salih Münir Paşa’ya ithaf ettiğini gösteren bir not eklemesi de tablolar arasındaki diğer bir farktır.

  • 8 Maddede Anlamları Farklı Benzer Kelimeler

    8 Maddede Anlamları Farklı Benzer Kelimeler

    Tek bir harf deyip geçmeyin! Bazen tek bir harfin yapacağı anlam değişikliği yüzünden derdinizi anlatamayabilir hatta sonradan düzeltmesi zor durumlara düşebilirsiniz. Böyle anların önüne geçmenin en iyi yolu bolca kitap okumaktan geçiyor. Biz de aklınızda bulunsun düşüncesiyle anlamları farklı olup yazılışları birbirine çok benzeyen 16 kelimeye yer verdik listemizde…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
  • ESKİ FOTOĞRAFLARLA GÜNDELİK HAYAT

    Yunanca bir kelime olan fotoğraf, etimolojik olarak “ışık yardımı ile iz bırakma” anlamına geliyor. Bir ânı kaydedebilmek ve o ânı sonsuzluğa taşıyabilmek ise fotoğrafların bizlere bıraktığı en büyük hazine. 20. yüzyılın başlarında çekilen fotoğraflar sayesinde geçmiş dönemde caddelerin, evlerin, kıyafetlerin, insanların, kısaca gündelik hayatın nasıl olduğuna dair fikir sahibi olmamızı sağlayan sekiz fotoğrafı listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
  • TAŞA İŞLENMİŞ EŞSİZ ŞAHESER DİVRİĞİ ULU CAMİİ VE DARÜŞŞİFASI

    Anadolu’nun kalbinde, Sivas’ın Divriği ilçesinde yükselen Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası, yalnızca bir ibadethane değil; taşın dile geldiği bir sanat eseri olarak yüzyıllardır ayakta duruyor. 13. yüzyıl Selçuklu taş işçiliğinin en göz kamaştırıcı örneklerinden biri olan bu yapı, UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer almasıyla sahip olduğu kültürel mirasın evrensel değerini simgeliyor. Kapılarındaki olağanüstü taş işçiliğiyle görenleri kendine hayran bırakan Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası hakkındaki detaylar yazımızda.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası, 1228-1229 yıllarında, Selçuklu Devleti’ne bağlı Mengücek Beyliği Dönemi’nde, Süleyman Şah’ın oğlu Ahmed Şah ile eşi Melike Turan Melek tarafından inşa ettirilmiştir. Caminin mimarı, dönemin ünlü taş ustası Ahlatlı Hürrem Şah’tır. Hürrem Şah, yapının hem mühendislik hem de estetik detaylarında sergilediği üstün ustalıkla yalnızca Anadolu’ya değil, dünya mimarlık tarihine de adını kazımıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İslam mimarisinin bu başyapıtı, iki kubbeli türbeye sahip bir cami ile ona bitişik bir darüşşifadan (hastane) oluşmaktadır. Caminin en dikkat çekici yanı, dört farklı giriş kapısındaki taş oymalarının benzersiz detaylarıdır. Kapılarda yer alan geometrik desenler, bitkisel motifler ve sembolik figürler, sanat tarihçileri tarafından “taş işçiliğinde bir rüya” olarak nitelendirilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası, dıştan sade bir mimari görünüme sahiptir; ancak Darüşşifa Taç Kapısı, Cami Kuzey Taç Kapısı, Cami Batı Taç Kapısı ve Şah Mahfili Taç Kapısı’nın her biri, birbirinden farklı ve göz kamaştırıcı bezemeleriyle birer mimarlık ve mühendislik harikasıdır. Kuzey-güney doğrultusunda dikdörtgen plana sahip olan cami, tamamen kesme taşlarla inşa edilmiştir. Her bir kapı, ışık ve gölge oyunları sayesinde günün farklı saatlerinde değişen görünüme bürünür. Bu dinamik estetik, yapının mimari zekâsını gözler önüne sererken, sanatın doğayla nasıl uyum içinde olabileceğini de ortaya koyar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Ahlatlı Hürrem Şah önderliğinde Ahlatlı ve Tiflisli ustaların ellerinden çıkan taş işçiliğinin en nadide ve en ince örneklerini teşkil eden bu motiflerin dünyada eşi benzeri yoktur. Caminin iç mekânı ise kapılarına kıyasla daha sade bir tasarıma sahiptir. Bu sadelik, ibadet edenlerin dikkatinin dağılmaması ve huzurun bozulmaması amacıyla özellikle tercih edilmiştir. İç mekân, sekizgen sütunları birbirine bağlayan çift yönlü sivri kemerlerle 25 birime ayrılmıştır. Mihrap önündeki bölüm geniş tutulmuş, orta kısmı yuvarlak kubbelerle kaplanmıştır. Diğer alanlarda ise yıldız, artı işareti ve bileşik tonozlar gibi farklı formlarda tonozlar kullanılarak yapıya estetik çeşitlilik kazandırılmıştır. Bu tasarımlar hem işlevsel hem de görsel açıdan mekânın huzurlu ve sade atmosferini desteklemektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Divriği Ulu Camii’yi farklı ve özgün kılan bir diğer özellik ise, uzaktan bakıldığında simetrik gibi görünen; ancak yakından incelendiğinde asimetrik olduğu anlaşılan bezemelerdeki on binlerce motifin hiçbir zaman birbirini tekrar etmemesidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Camiye bitişik olarak inşa edilen iki katlı darüşşifa, hastaların su sesiyle şifa bulduğu, çağının ötesinde bir sağlık merkezidir. Dönemin tıp merkezi olarak hizmet veren bu yapı, giriş kapısındaki zarif işlemeler ve figürlerle yalnızca dönemin sanat anlayışını yansıtmakla kalmaz; aynı zamanda mekânın şifa veren ruhunu da gözler önüne serer. Taşın âdeta bir dantel gibi işlendiği Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası’ndaki bu barok mimari üslubun, Türk ve İslam sanatında bir benzeri daha yoktur. Taç kapılarda olduğu gibi, cami içindeki her sütun, sütun kaidesi, sütun başlığı ve kubbe içi tavan süslemeleri de farklı üslup ve bezeme örneklerini sergiler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Osmanlı Dönemi’nin ünlü seyyahı Evliya Çelebi, gezileri sırasında ziyaret ettiği Divriği Ulu Camii’nin eşsiz ihtişamını şu sözlerle dile getirmiştir: “Methinde diller kısır, kalem kırıktır.” Yani Evliya Çelebi için Divriği Ulu Camii’nin görkemini övmeye kalkışan diller yetersiz kalır, sözcükler bu yapının güzelliğini anlatmaya yetmez; yazıya dökmek isteyenin kalemi acizdir, ne yazarsa yazsın bu ihtişamı aktaramaz. 1985 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınan Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası, Türkiye’de UNESCO tarafından koruma altına alınan ilk eser olma özelliğini taşıyor. Görenleri kendine hayran bırakan bu sıra dışı Selçuklu eseri, “Anadolu’nun El Hamrası” olarak da anılmaktadır.

  • 8 Madde İle Türk Sineması’nın Taçsız Kralı Ayhan Işık

    8 Madde İle Türk Sineması’nın Taçsız Kralı Ayhan Işık

    “Ayhan Işık Türk sinemasının aktörlerindendi…” Bu cümlede sizce de bir şeyler eksik değil mi? Doğrusu şöyle olmalıydı: Ayhan Işık Türk sinemasının gelmiş geçmiş en yakışıklı aktörlerindendi. Bilenler bilir, 1979 yılında hayatını kaybetmişti ama 70’li ve 80’li yıllarda doğan pek çok insan için fiziki anlamda da yaşayan bir aktördü o… Artık TV ekranlarında filmlerine eskisi kadar rastlamak mümkün olmuyor, aşağıda yer verdiğimiz 8 madde ile Ayhan Işık’la yeniden buluşmaya ne dersiniz?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Ayhan Işık, hatıralarında çocukluk yıllarının zorlu geçtiğinden söz ederken ilerleyen yaşlarında güzel insanlarla dolu bir çevrede yetiştiğini anlatır. Müdürü Salah Birsel olan bir lisede edebiyat dersine Rıfat Ilgaz girmektedir ve bu durumu “Daha ne isteyebilirdim ki…” diye özetler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Güzel Sanatlar Akademisinde okur Ayhan Işık. Orada da Bedri Rahmi Eyüboğlu’dur öğretmeni ve arkadaşları Fikret Otyam, Altan Erbulak, Nedim Günsür, Semih Balcıoğlu gibi isimlerdir. Resim, sinemadan önceki ilk göz ağrısıdır. Bab-ı Ali’de ressam olarak çalışmışlığı, Yeni İstanbul gazetesinde çizgi romanlarının tefrika edilmişliği de vardır. Hatta Amerika’ya gidip otomobil tasarımları çizmek hayalleri arasındaydı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Türk sinemasında o dönem ünlü oyuncuların çoğu dergilerin açtığı yarışmalara katılarak sinemaya adım atmışlardı. Ayhan Işık’ı Türk izleyicisine kazandıracak yarışma da 1952 yılında gerçekleşti ve Yıldız dergisinin yarışmasında birinci olan genç oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yıldızının iyice parladığı film ise senaryosunu Osman Seden’in yazdığı, Ömer Lütfü Akad yönetmenliğindeki Kanun Namına olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Ve artık sinemada Ayhan Işık dönemi başlamıştır. İngiliz Kemal Lawrence’e Karşı, Öldüren Şehir, Kanlı Firar, Beraber Ölelim, Bir Avuç Toprak gibi hafızlarımızda yer eden filmlerin de aralarında bulunduğu yaklaşık 140 filmde rol alır. Bu filmler dram, komedi, macera, politik içerikli farklı türlerdedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Küçük Hanımın Şoförü, Küçük Hanım Avrupa’da, Küçük Hanımın Kısmeti… Ayhan Işık’ın halkın gönlüne taht kurduğu seri, Belgin Doruk’la başrolleri paylaştığı Küçük Hanım filmleri olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Ünvanı artık “Taçsız Kral” olmuştur. “Türk Sinemasının Kralı”, 1959’da şansını bir de Hollywood’da denemek ister fakat fazla ısrarcı olmadan geri döner. Daha sonra şu açıklamayı yapacaktır: “Benim gibi orada 5000 kişi sıra bekliyor. Ayrıca çok da marifetleri var. Zıplayıp havada iki takla atıyorlar. Hem de ana dilleri gibi İngilizce konuşuyorlar. Bize orada ekmek yok.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Hollywood’da sinema sektörünü gözlemleyen Ayhan Işık, Türkiye’de sinemacıların hakları için uğraş verir, “Sinema Kanunu” çıkartılması gerektiğini söyler.  Sinemanın bir sanat olduğunu ve buna yakışır muamele görmesi gerektiğini savunan aktör, bu amaçla uğraş vermiştir.

  • Tarihi Odunpazarı İlçesi ve Meşhur Evleri

    Tarihi Odunpazarı İlçesi ve Meşhur Evleri

    “…Eşraf ve sipahisi çoktur… Şehir 17 mahalledir. Evleri bağlı, bahçeli ve mamurdur… Dört çevresi gül, gülistan, bağ ve bostan dolu olup hububatı çok bir şehirdir…”

     

    Odunpazarı günümüzde, eşraf ve sipahisi başta olmak üzere bu cümlede geçtiği gibi değil tabii ki. Ne de olsa bu gözlemi bize aktaran kişi Evliya Çelebi, yani haber verdiği yıl 16. yüzyıl… Geçmişi bu kadar eskiye giden ve ünlü seyyahın övgüyle bahsettiği yerleşim yerinden bakalım günümüze neler ulaşabilmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    İç Anadolu Bölgesi’ndeki Eskişehir’in ilk yerleşim yeri Odunpazarı imiş ve adını, bölge halkının dağlardan getirdiği odunu bu civarda satması ile almış. Bugün adından söz ettirme, çok sayıda turist çekme nedeni ise Osmanlı döneminden kalma evlerin kâh başı dik kâh biraz boynu bükük biçimde günümüze ulaşması.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kıvrımlı dar sokaklarda çoğunlukla bitişik nizam yapılan bu evlerin alt katı depo, kiler, mutfak olarak kullanılırken üst katları yaşam alanıymış. Hâlâ çoğunlukla konut olarak kullanılan evler öte yandan geçmişin gündelik yaşamı ile kültürel kodlarını bize ulaştıran birer köprü görevi de üstlenmişler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Örneğin; ayırt edici detaylardan biri olarak cumbalar evin baş odasının, yani misafirlerin kabul edildiği en önemli odasının -bugünkü adıyla salonun- yerini dışarıdan görünür kılarmış. Cumbanın büyüklüğü ise ev sahibinin ne kadar varlıklı olduğunu gösterirmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Konak tipindeki evlere bahçe kapısını ve bahçeyi aşarak girilirken, daha mütevazı evlerin dış kapıları direkt sokağa açılırmış. Bütün bu detayları görmek hâlâ mümkün.  Ahşap ya da demirden olan kapılar kadar, farklı estetik anlayışlarla yapılmış kapı kollarını ve tokmaklarını gözlemlemek bile başlı başına bir keyif.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Kimi kutu gibi görünen kimi oldukça görkemli olan rengârenk Odunpazarı evlerinden sanat galerisine dönüşen de var, kafe olarak hizmet veren de, hediyelik eşya satan da. Odunpazarı semtindeki yapıların birçoğu restore edilmiş ve bölge “Tarihi ve Kentsel Sit” olarak koruma altına alınmış durumda.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Bu tarihi semtin orta yerinde bulunan Kurşunlu Külliyesi de ilgi gören yerlerin başında geliyor. Sıbyan mektebi, şadırvanı, camisi, kervansarayı ile 1500’lü yılların başında yapılan külliyenin bazı bölümleri

    Lüle Taşı Müzesi, Ahşap Eserler Galerisi olarak ziyarete açık bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    2019 yılında açılan Odunpazarı Modern Müze ise hem bulunduğu bölgenin hem de içinde gerçekleşen sergilerin mesajını taşıyor. Geleneksel sanatların yanı sıra çağdaş sanat sergilerine de ev sahipliği yapan mekânın dış cephesi ahşaptan oluşuyor.

  • ATAMIZDAN MİRAS KALAN EVLER

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, büyük devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk, Türk halkına pek çok değerli miras bıraktı. Çağdaş uygarlık düzeyine erişmiş her toplumun gözü gibi koruduğu sanat ve kültür eserleri de gelecek nesillere emanet edilen en önemli miraslardan biri. Millî Mücadele, Cumhuriyet’in ilanı ve genç Türkiye’yi büyütmek amacıyla verdiği tüm uğraşlar süresince Anadolu’yu karış karış gezen Atamız, görev yaptığı birçok şehirde misafir edildi, karargâhlar kurup savaşlar yönetti. Bugün Anadolu’nun birçok şehrinde onun anısını taşıyan mekânlar bulunmaktadır. Eşyalarıyla birlikte yeniden düzenlenerek halka açık müzeler hâline getirilen bu yapılardan bazılarını Atamızın hayata veda ettiği 10 Kasım’da hatırlamak istedik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Atatürk, 1924’ten 1937’e kadar Trabzon’a gerçekleştirdiği ziyaretlerinde bu köşkte ağırlanır. Çok beğendiği köşkteki son konaklamasında “Mal ve mülk bana ağırlık veriyor. Bunları milletime bağışlamakla ferahlık duyacağım. İnsanın serveti kendi manevi kişiliğinde olmalıdır. Ben büyük milletime daha çok şeyler vermek istiyorum,” diyerek mal varlığının bir listesini hazırlayıp gereğinin yapılması için başbakana göndermiştir. Rönesans mimarisinin etkilerini taşıyan köşk, 19. yüzyıl başlarında Konstantin Kabayanidis tarafından yazlık ev olarak yaptırılmış, daha sonra Atamıza, Atamız da Türk halkına armağan etmiştir. Müze olan Köşk, 1943 yılından günümüze ziyaretçilerini ağırlamaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Mustafa Kemal Atatürk’ün 1925’teki Silifke ziyaretinde ilk kez misafir edildiği konak, Atamızın ilerleyen günlerde gerçekleştirdiği diğer üç ziyaretinde de kullanılmıştır. 1912’de inşası tamamlanan iki katlı Hacı Hulusi Konağı, günümüzde müze olarak kullanılmaktadır. O dönemin yaşam tarzını yansıtan etnografik eserlere yer verilen müzede; üzerinde “Gazi M. Kemal” ibaresi bulunan Atatürk’e ait tabanca ile çiftlik ve kooperatifle ilgili belge ve fotoğraflar da sergilenmektedir. Atatürk’ün doğumunun 100. yıl dönümü dolayısıyla 1981 yılında binanın “Atatürk Müzesi” hâline dönüştürülmesi tasarlanmıştır. 1987’de ziyarete açılan müze, 1999 yılından bu yana Atatürk Evi ve Etnografya Müzesi olarak hizmete açılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Millî Mücadele’nin başladığı 1919’da Sivas Kongresi sonrası gerçekleştirdiği Kayseri ziyaretinde Atamızın iki gün konakladığı konağın mimarisi, 19. yüzyıl Geç Osmanlı döneminin en güzel örneklerinden biri. İki katlı yapı, Kayseri’ye has kesme taşlarla ve ahşap malzemeyle inşa edilmiştir ve ikinci katı tamamen cumbalı odalardan oluşmaktadır. Atatürk’ün Kayseri’de yayımladığı beyannamenin, burada yaptığı incelemeler sırasında çekilen ve 1. dönem Kayseri milletvekillerine ait fotoğrafların da yer aldığı yapıda ziyaretçilerin en ilgi gösterdiği oda, Atatürk’ün yatak odası ile çalışma odası olarak düzenlenen alanlardır. Atamızın balmumu heykelinin de bulunduğu konak, 1983 tarihinde Atatürk Evi olarak ziyarete açılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Millî Mücadele döneminde pek çok önemli kararın alındığı taş yapı, ilk olarak 27 Aralık 1919’da Atamızı misafir etmiştir. 1890 yılında Almanlar tarafından inşa edilen, önceleri “Direksiyon Binası” olarak bilinen ev, Kurtuluş Savaşı yıllarının hatıralarıyla dolu… TBMM’nin kurulmasına bu binada karar verilmiş ve Atatürk, “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir!” sözünü ilk defa burada söylemiştir. Köşeleri taş dekorlu, giriş katı “Demiryolları Müzesi” olarak düzenlenmiş olan iki katlı yapının ikinci katında ise, Atatürk’ün konuk kabul odası, çalışma odası, yatak odası ve banyosu bulunmaktadır. Kendisine ait özel eşyalarla o günün özelliklerini taşıyan mobilya takımı olduğu gibi korunmaktadır. Ayrıca Atatürk’ün 1935-1938 yıllarında yurt gezilerinde kullandığı özel vagonu da müzenin yanında raylar üzerinde sergilenmektedir. Ulaştırma Bakanlığına bağlı olan bina, 24 Aralık 1964’te müze olarak ziyarete açılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1881’de dünyaya geldiği ve çocukluk yıllarının geçtiği pembe boyalı baba evinde Atamız; 1907’de Selanik’teki 3. Orduya atanmasından sonra ailesiyle birlikte yine bu evde oturmuştur. Atatürk Evi, 1870’ten önce Rodoslu müderris Hacı Mehmet tarafından yaptırılmıştır. Müze olarak kullanılan yapının birinci katında misafir odası, sandık odası, Zübeyde Hanım’ın yatak odası vardır. İkinci katta ise Atamızın doğduğu oda ve yatak odası bulunmaktadır. Atamızın kullandığı bazı eşyalar ve aile fotoğraflarının da bulunduğu müze evinin dış duvarında Cumhuriyet’in onuncu yılı olan 29 Ekim 1933’te “Türk Milletinin büyük müceddidi ve Balkan ittihadının müzahiri burada dünyaya gelmiştir…” yazılı bir levha asılmıştır. Ev için gerekli eşya, İstanbul’daki Dolmabahçe ve Topkapı Sarayı’ndan seçilerek Selanik’e gönderilmiştir. Evin bütün odaları orijinaline yakın olarak düzenlenmiştir.

  • Takvimlerle İlgili Temel Bilgiler

    Takvimlerle İlgili Temel Bilgiler

    “Takvim” kelimesi dilimize Arapçadan geçmiş… Sözlükteki karşılığı ise, “Bir yılın günlerini, aylarını, sayılı günlerini gösteren, değişik biçimlerde yapılmış çizelge veya defter.” Konuyla ilgili daha fazla bilgi için lütfen okumaya devam ediniz…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Türkler’in kullandığı ilk takvim hangisidir?” title_font_size=”13″]

    Sığırdan yılana, ejderden koyuna hayvanlarla simgelenen 12 yıl… İşte Türkler’in kullandığı en eski takvim bu “12 Hayvanlı Takvim”dir ve Güneş yılının esas alındığı takvimde, her hayvan özellikleri ile o yılı temsil eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ay Takvimi nedir?” title_font_size=”13″]

    Ay’ın Dünya etrafında dönüşünü temel alan takvimlere “Ay Takvimi” denir ve bir Ay yılı 354 güne karşılık gelir. Ay’ı dikkate alarak takvim kullanan ilk toplumun Sümerler olduğu düşünülüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Güneş Takvimi nedir?” title_font_size=”13″]

    Dünya’nın Güneş etrafında dönüşüne göre düzenlenen takvimler ise “Güneş Takvimi” olarak adlandırılıyor. Bir Güneş yılı ise 365 gün 6 saate karşılık geliyor. İlk kez Mısır’da kullanıldığı düşünülmekte…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Dünyada en çok kullanılan takvim hangisidir?” title_font_size=”13″]

    Çok sayıda takvim türü var ama en çok Güneş yılını temel alan Miladi Takvim kullanılıyor. Bizim de kullandığımız bu takvim türü İsa Peygamber’in doğum yılı ile başlıyor ve “0” rakamı ile ifade ediliyor. Bu tarihten sonrası “Millattan Sonra”, öncesi “Milattan Önce” şeklinde tanımlanıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Miladi Takvimde şubat ayı neye göre 28 ya da 29 çeker?” title_font_size=”13″]

    Her bir Güneş yılının 365 gün 6 saat sürdüğünü söylemiştik. Takvimde göremediğimiz bu 6 saat, 4 yılda bir 24 saat, yani 1 gün olarak Şubat ayına ilave edilir. Normalde 28 gün çeken Şubat ayı da böylece 4 yılda bir 29 gün çeker.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Halk Takvimi nedir?” title_font_size=”13″]

    Bütün bu takvimlerin dışında; toplumların, yaşadığı doğal ve kültürel ortamlardaki gözlemlerine ve deneyimlerine dayanarak oluşturdukları Halk Takvimi vardır. Turnaların Göçü; Hurma Zamanı; Leylek Fırtınası gibi olaylar Anadolu’da bazı bölgelerde hala zaman çizelgesi içinde yer alır.

  • LOKOMOTİFİN TARİHİ

    Günümüzde kullandığımız hem konforlu hem hızlı hem de güvenilir ulaşım araçlarından biri olan tren, 16. yüzyıldan beri hayatımızda. İlk yıllarında hayvan gücüyle çekilen ve yük taşımak amacıyla kullanılan vagonlar, buharlı makinenin icadıyla hem mesafeleri yakınlaştırarak yolculukları kolaylaştırdı hem de taşımacılıkta yeni bir dönem başlatarak dünya ekonomisine katkı sağladı. İlerleyen teknolojilerle günümüzde inanılmaz hızlara ulaşan lokomotifin tarihini altı maddede listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Lokomotifin tarihini açıklamadan önce herkes tarafından çok da bilinmeyen bir bilgiyi paylaşmamız gerekir. Lokomotif ve trenin aynı şey olduğu düşünülse de aslında farklı şeylerdir. Raylı bir sistemin üstünde dizili vagonları çekmeye yarayan makinelere lokomotif denir. Tren ise bu iki bölümden yani vagon ve lokomotiften oluşan sistemi raylar üzerinde çeken ya da iten ulaşım aracıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İlk demir yolu rayları 16. yüzyılda kurulmuş ve bu vagonları atlar çektiği için atlı tramvay olarak adlandırılmıştır. Bildiğimiz hâliyle trenin ilk kullanımı ise 1804’te İngiltere’de Richard Trevithick adlı bir mühendisin, maden sahibi ile girdiği iddia sonucunda olmuştur. 10 tonluk demir yükünü 16 kilometre taşımak amacıyla kendi yaptığı buharlı lokomotif ile 5 saatte çekmeyi başarmıştır. Yeni makinesini çok fazla geliştirmeyi başaramayan Trevithick, buhar gücüyle çalışan trenler için önemli bir adım atmış ve bu tarihten sonra lokomotifler sürekli gelişmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Yine bir İngiliz olan George Stephenson’un çizdiği peron, lokomotif ve vagon tasarımlarını gerçek hayata taşıyabilmeyi başarmış ve 1825’te yük ve yolcusu olan ilk demir yolu taşımacılığını gerçekleştirmiştir. Stephenson, beş sene sonra Rocket ismini verdiği yeni bir lokomotif modeliyle Liverpool’dan Manchester’a 50 km olan mesafeyi saatte 24 km hızla giden yeni bir tren tasarlamış ve bu tarihten sonra raylı sistemler hızla kullanılmaya başlanmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1830’dan sonra İngiltere’de toplam demir yolu uzunluğu iki bin kilometreye ulaşmış, bu yeni sistem diğer ülkelerde de dalga dalga yayılmıştır. 1831’de ABD, 1832’de Fransa, 1835’te Belçika ve Almanya, 1837’de Rusya ve 1848’de İspanya, demir yolu taşımacılığını kullanmaya başlayan diğer ülkelerdir. Demir yolu taşımacılığına çok önem veren Amerika Birleşik Devleti, daha keskin virajlarda bile hareket edebilen lokomotifler üretmeye başlamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    İkinci Dünya Savaşı’nın ardından buharlı lokomotiflerin yerini dizel ve elektrikle çalışan lokomotifler almaya başlarken, 20. yüzyılın başlarında Antartika dışındaki tüm kıtalarda demir yolları kullanılır hâle gelmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Ülkemizdeki ilk demir yolu, 1860’ta Osmanlı İmparatorluğu döneminde kurulan İzmir-Aydın hattıdır. İlerleyen tarihlerde Şark ve Rumeli hatları kurulmuş ve demir yolu taşımacılığı önem kazanmaya başlamıştır. En fazla demir yolları Cumhuriyet döneminde yapılmış, ilk yerli üretimimiz ise 1961 yılında Sivas’ta üretilen Bozkurt isimli lokomotif olmuş ve tam 25 sene aralıksız hizmet vermiştir.

  • 9 Madde İle Mimar Sinan’ın Çıraklıktan Ustalığa Geçiş Hikâyesi

    9 Madde İle Mimar Sinan’ın Çıraklıktan Ustalığa Geçiş Hikâyesi

    Sadece bu toprakların değil tüm dünyanın gördüğü gelmiş geçmiş en büyük mimar ve inşaat mühendislerinden biri olan Mimar Sinan, üç farklı Osmanlı padişahının döneminde başmimarlık yapmıştır. Dâhiyane mimari çözümleri ve çağının çok ötesinde inşaat teknikleriyle tüm dünyayı hayran bırakan Mimar Sinan’ın eserlerini görmek için birçok turist ülkemize akın eder. Mimar Sinan hayatı boyunca sayısız eser vermiştir; genelde cami, köprü, kervansaray gibi yapılar inşa eden ustanın 350’nin üzerinde eseri olduğu düşünülmektedir. Mimar Sinan’ın çıraklık eseri Şehzadebaşı Camii’nden, ustalık eseri Selimiye Camii’ne uzanan yolculuğunu 9 madde ile sunuyoruz.

    İstanbul’un Fatih ilçesinde bulunan Şehzadebaşı Camii, Mimar Sinan’ın çıraklık dönemi eseridir. Bu camii Şehzade Camii ve Şehzade Mehmet Camii olarak da bilinir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kubbelerin Estetiği” title_font_size=”13″]

    19 metre yüksekliğinde bir büyük kubbe ve 4 yarım kubbeden oluşur. Şadırvan avlusunda ise 12 kubbe ve 16 sütun bulunur. Tüm bu mimari öğeler bir ahenk içindedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Şehzade’nin Türbesi” title_font_size=”13″]

    Bu camii Kanuni Sultan Süleyman ile Hürrem Sultan’ın 22 yaşında ölen oğlu Saruhan Sancak Beyi Mehmet Şehzade için yapılmıştır ve şehzadenin bedeni burada yatar, türbenin içinde rengârenk çiniler bulunur.

    Süleymaniye Camii, İstanbul Eminönü’ndeki Süleymaniye Külliyesi’nin içinde bulunur. Mimar Sinan’ın kalfalık dönemi eseri olan Süleymaniye Camii’ne medreseler, kütüphane, hamam, imaret eşlik eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yıllara Meydan Okuyan Mimari” title_font_size=”13″]

    1557 yılından beri inşa edildiği yerde sapasağlam duran Süleymaniye Camii, İstanbul’un geçirdiği hiçbir depremden etkilenmemiştir. Caminin 53 metre yüksekliğindeki kubbesinde 32 adet pencere yer alır. Cami avlusunun dört bir yanında ise birer minare bulunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Akıllara Durgunluk Veren Mimari Teknikler” title_font_size=”13″]

    Süleymaniye Camii’nin içinde günümüz mimarlarının dahi hayran kaldığı bazı teknikler kullanılmıştır. Camiinin içinde bulunan yağ lambalarının isleri, Mimar Sinan’ın yapı içinde oluşturduğu hava akımı sayesinde tek bir noktada toplanır.

    Edirne’de bulunan Selimiye Camii, Mimar Sinan’ın ustalık eseridir. Yapımı 7 yıl süren cami, Mimar Sinan’ın en önemli eserlerinden biri olduğu gibi Osmanlı Mimarisinin de en önemli örneklerinden biri olarak kabul edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tek Bir Kubbe” title_font_size=”13″]

    Diğer Mimar Sinan eserlerinde kubbe yarım kubbelerin üzerine oturtulmuşken, Selimiye’de tek bir kubbe 8 sütunlu bir kasnak üzerine yerleştirilmiştir. Avlunun dört bir yanında üçer şerefesi bulunan 4 minare bulunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İç Süslemelerin Zenginliği” title_font_size=”13″]

    Caminin içi süslemeleri de dış kaidesi kadar etkileyicidir. Caminin içinde İznik çinileri kullanılmıştır aynı zamanda hat ve mermer işçiliklerinin ustalığı da ziyaretçileri hayran bırakır. Kubbenin tam altında ise 12 sütunun üzerinde yer alan 2 metre yüksekliğindeki hünkâr mahfili bulunur.