Kategori: Kültür/Sanat

  • Aslını Bilmeyerek Kullandığımız Kalıplaşmış 8 Söz

    Aslını Bilmeyerek Kullandığımız Kalıplaşmış 8 Söz

    Atasözleri ya da deyimler yaşamın içinden doğar ve genellikle onları ortaya çıkaran hikâyeleri vardır. Zamanla değişen, bambaşka anlamlara gelecek biçimde aslından uzaklaşan bir özlü sözün de değişim nedenine dair bir hikâyesi olabilir. Biz şimdi o kadar derinlere inmeden, 8 maddeyle günlük hayatımızda sıkça kullandığımız ama aslında çıkış noktası bambaşka olan kalıplaşmış sözleri karşınıza getiriyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
  • 23 NİSAN’DAN İLHAM ALAN ÜLKELER VE ÇOCUKLARA ÖZEL GÜNLERİ

    Çocukların haklarını savunmak, sağlıklı bireyler olarak büyümelerini sağlamak ve daha parlak bir geleceğe adım atmalarını desteklemek amacıyla, her yıl birçok ülkede çocuk bayramları kutlanmaktadır. Pek çoğu Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne dayansa da dünyada çocuklara resmî bir bayram ilan eden ilk ülke olan ülkemiz, bu alanda öncü olmuştur. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün çocuklara armağan ettiği bu özel gün, tüm dünya çocuklarının haklarına ve refahına dikkat çekmeyi amaçlamış; birçok ülke de bu anlayıştan ilham alarak kendi çocuk bayramı etkinliklerini düzenlemeye başlamıştır. Bu yazımızda, dünyanın farklı ülkelerinde çocuklara özel olarak kutlanan günleri ve bu günlerin anlamını okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” title_font_size=”13″]

    23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk tarafından çocuklara armağan edilen ve dünya çapında kutlanan ilk çocuk bayramıdır. Bu özel gün, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 23 Nisan 1920’deki açılışını anmak amacıyla önce “Ulusal Egemenlik Günü” olarak kabul edilmiştir. 1929 yılında “Çocuk Bayramı” olarak kutlanmaya başlanmış; 1981 yılında ise “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” adıyla resmî bayram statüsüne kavuşmuştur. Atatürk’ün “çocuklar geleceğimizin teminatıdır” anlayışıyla tüm dünya çocuklarına armağan ettiği bu bayram, yalnızca Türkiye’de değil, uluslararası düzeyde de çocukların birlik, kardeşlik ve barış içinde bir araya geldiği anlamlı bir gün olarak kabul görmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kodomo no Hi, Japonya ” title_font_size=”13″]

    Japonya’nın çocuk bayramı Kodomo no Hi, her yıl 5 Mayıs’ta kutlanan; çocukların sağlıklı, mutlu ve başarılı bir hayat sürmelerini dilemek amacıyla düzenlenen geleneksel bir bayramdır. 1948’de resmî tatil ilan edilen bu özel gün, Japon kültüründe yüzyıllardır süregelen Tango no Sekku (Erkek Çocuk Bayramı) geleneğine dayanmakta olup, günümüzde tüm çocukları kapsayan bir bayram hâline gelmiştir. Bu özel günde aileler, evlerinin önüne koinobori adı verilen, uçan sazan balığı şeklindeki renkli bayraklar asar. Sazan balığı, azim ve güç simgesi olarak kabul edildiğinden, çocukların da hayatta güçlü ve başarılı olmaları temenni edilir. Ayrıca, evlerde çocukların cesaretini ve koruma altında olduklarını simgeleyen samuray zırhı ve kaskları (kabuto) sergilenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bal Diwas, Hindistan ” title_font_size=”13″]

    Bal Diwas (Çocukların Günü), Hindistan’da her yıl 14 Kasım’da kutlanan, çocukların haklarını, eğitimini ve refahını ön plana çıkaran özel bir gündür. Bu tarih, Hindistan’ın ilk başbakanı Jawaharlal Nehru’nun doğum günü ile özdeşleşmiştir. Hindistan, başlangıçta Birleşmiş Milletler tarafından belirlenen Evrensel Çocuk Günü’ne uygun olarak 20 Kasım Çocuk Günü’nü kutluyordu. Ancak Nehru’nun 1964’teki vefatının ardından, onun çocuklara olan sevgisini ve eğitimdeki vizyonunu onurlandırmak amacıyla kutlamalar 14 Kasım’a taşınmıştır. Bal Diwas kapsamında okullarda ve topluluk merkezlerinde çeşitli etkinlikler düzenlenir. Çocuklara yönelik eğlenceli programlar, sanat yarışmaları, tiyatro gösterileri ve spor müsabakalarının yanı sıra, eğitim kurumları ve sivil toplum kuruluşları tarafından çocuk haklarına dair farkındalık kampanyaları yürütülür. Özellikle dezavantajlı çocukların eğitimi ve refahı için özel projeler hayata geçirilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Weltkindertag, Almanya” title_font_size=”13″]

    Birleşmiş Milletler, 1959 yılında çocukların yaşam koşullarını iyileştirmek, eğitim haklarını savunmak, şiddetten korunmalarını sağlamak gibi temel haklarını güvence altına almak amacıyla “Çocuk Hakları Bildirgesi”ni yayımladı. Bu bildirgenin kabul edilmesinin ardından, dünya genelindeki birçok ülke, çocuk haklarına dikkat çekmek amacıyla çeşitli etkinlikler düzenlemeye başladı. Almanya da Birleşmiş Milletler’in, her ülkeye tarih belirleme serbestisi tanıması üzerine, 20 Eylül’ü “Weltkindertag” (Dünya Çocuk Günü) olarak ilan etti. Her yıl bu tarihte, ülkenin pek çok eyaletinde Weltkindertag kutlanır. Bu özel günde çocuklara yönelik çeşitli etkinlikler düzenlenir; özellikle Berlin ve Köln gibi büyük şehirlerde, çocuklar ve aileleri için renkli festivaller gerçekleştirilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”El Día del Niño, Bolivya” title_font_size=”13″]

    Bolivya’da her yıl 12 Nisan, çocukların haklarını vurgulamak ve onların refahına dikkat çekmek için El Día del Niño (Çocuk Günü) olarak kutlanıyor. Bu özel günde, çocuklara yönelik çeşitli etkinlikler, oyunlar ve eğlenceler düzenleniyor. Aileler, çocuklarıyla birlikte parklarda ve kamusal alanlarda vakit geçiriyor, okullar ve sivil toplum kuruluşları çocuklara özel programlar hazırlıyor. Bolivya, çocukların karşılaştığı zorluklara dikkat çekmek, büyümeleri ve gelişmeleri için destekleyici bir ortama duyulan ihtiyacı vurgulamak amacıyla, bugüne özel geleneksel müzik ve dansların da yer aldığı birçok etkinlik düzenliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çocuk Günü, Macaristan” title_font_size=”13″]

    1931 yılında Macaristan’da ilk kez “Çocuk Haftası” (Gyermekhét) adı altında çocuklara yönelik kutlamalar düzenlenmeye başlanmıştır. Diğer ülkelerde olduğu gibi, bu etkinliklerin amacı; çocuk haklarına dikkat çekmek, onların geleceğine ışık tutmak ve ailelerin çocuklarıyla kaliteli zaman geçirmesini sağlamaktır. Başkent Budapeşte başta olmak üzere birçok büyük şehirde bu kapsamda çeşitli etkinlikler düzenlenmektedir. Ülkemizin 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı ilan etmesinin ardından, çocuklara özel gün belirleyen ilk ülkelerden biri olan Macaristan, 1950 yılından itibaren bu kutlamaları “Çocuk Günü” (Gyereknap) adıyla, yalnızca mayıs ayının son pazar günü kutlanan tek günlük bir etkinliğe dönüştürmüştür.

  • Romanlarla Çizilen Türkiye Haritası

    Romanlarla Çizilen Türkiye Haritası

    Bir romanda hikâyenin geçtiği mekânlar, yerler ya da şehirler en az o romanda yaşayan karakterler, gelişen olaylar kadar önemlidir. Eğer gerçekçi bir romansa okuduğumuz –yazarın anlatım gücüyle doğru orantılı olarak- daha önce gitmediğimiz o yerlere gitmiş gibi hisseder, çevrede olup bitenleri orada yaşamış kadar biliriz. Bakın edebiyat tarihimizde hangi roman hangi şehirde geçiyor, şimdilik 8 tanesini listeliyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Nabizâde Nâzım’ın yazdığı, 1890’da yayımlanan ve ilk Türkçe köy romanı olarak kabul edilen Karabibik Antalya’da geçer.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Yaşlandığı için sahibi tarafından doğaya bırakılan bir atın hikâyesi anlatılır Yılkı Atı’nda… Yazarı Abbas Sayar olan ve 1970 yılında yayımlanan kitap Yozgat’ta geçmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İstanbul’da geçen bir aşk hikâyesinin anlatıldığı Huzur, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın en sevilen romanlarından biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    aganta burina burinata

    Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın Halikarnas Balıkçısı mahlasıyla 1946’da yazdığı roman Aganta Burina Burinata tahmin edeceğiniz gibi Muğla’da geçmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Karadeniz’in Kıyıcığında isimli roman, Düzce iline bağlı Akçakoca’yı ve insanını anlatır. Aynı zamanda yazarı Rıfat Ilgaz’ın öğretmenlik yaptığı yerdir burası…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Anadolu’nun büyük yazarı Yaşar Kemal’in kaleme aldığı Ağrı Dağı Efsanesi Iğdır ilinde geçmektedir ve 1970 yılında yayımlanmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    2016 yılında yayımlanan Bir Türk Ailesinin Öyküsü romanı, adından da anlaşılacağı gibi bir Türk ailesinde yaşanan olayları anlatır. İrfan Orga’nın yazdığı kitapta konu İstanbul, İzmir ve Eskişehir gibi farklı şehirlerde geçer.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Yaşar Kemal’in en güzel eserlerinden Binboğalar Efsanesi 1971 yılında yayımlanmıştır ve hikâyesi Çukurova’da yani Adana’da geçmektedir.

  • 8 Madde İle İstanbul’un Altın Boynuzu Haliç

    8 Madde İle İstanbul’un Altın Boynuzu Haliç

    Tarihi Yarımada’nın gizemli ve kendine has dokusuyla en çok ilgi gören yerlerinden biri Haliç… Sanayi ve evsel atıklar yüzünden cazibesini kaybettiği uzun bir dönem yaşadı ama 90’lı yılların ortasında başlayan çalışmalarla eski cazibesini tekrar yakaladı. Bugün özellikle yabancı turistlerin tercihlerinde ilk sıralara yerleşmiş durumda. Biz de Haliç deyince akla ilk gelenleri 8 maddede sizin için listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Haliç sözcüğü Arapça kökenli ve aslında coğrafi bir oluşumu ifade ediyor. Haliçlerin yapısı kısaca şöyle anlatılıyor: “Gelgit olayının belirgin olduğu yerlerde, bu olaydan doğan akıntıların etki yaptığı kıyılarda akarsu ağızlarının huni biçiminde genişlemiş durumu.” Bir İstanbul haritası üzerinden Haliç’e bakmak coğrafi yapısını anlamanızı kolaylaştıracaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Haliç, Avrupalılar tarafından “Golden Horn” yani “Altın Boynuz” olarak bilinmektedir ve bu ismin çıkış yeri bir Yunan efsanesine dayandırılır. Kocası Zeus’un güzel İo ile aşk yaşadığını öğrenen baş tanrıça Hera’nın, İo’yu boynuzlu bir ineğe çevirmesi ve başına bir sineği musallat etmesiyle başlar efsane. Hatta bu aynı zamanda İstanbul Boğazı’nın oluşmasına da neden olan efsanedir. Sinekten kaçarken başını bir sağa bir sola toslayan İo, toprak parçalarını birbirinden ayırarak derin yarıklar oluşturur. İşte bu yarıklardan biri de Haliç’tir. Sonra İo nihayet kıyıya çıkar… Bir kız çocuğu dünyaya getirir… Keroessa ismini koyduğu kızın adı zamanla “keros” yani “boynuz”a dönüşür. Ve bu isim İo’nun torunu Megara Kralı Byzas tarafından da bizim Haliç adıyla bildiğimiz bölgeye verilir. Taşıdığı verimlilikten dolayı taşı toprağı altın gibi görülen Haliç’in adına Batılılar tarafından bir de “Altın” eklenir ki “Altın Boynuz” adı böylece günümüze kadar ulaşır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Thomas Allom, Haliç’in Girişinden İstanbul

    Haliç’te deniz kara içine uzanarak doğal bir liman oluşmasını sağlamış ve Bizans, sonrasında da Osmanlı’nın gemilerinin asırlar boyunca toplandığı yer olagelmiş. Dışarıdan gelip buraya sığınmak isteyen gemilerden ise bu sığınma karşılığında altın alındığı rivayetler arasında geçer.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Haliç üzerindeki köprülerin tarihi değeri en yüksek olanı şüphesiz ki Galata Köprüsü’dür. Bir de hiç inşa edilmediği halde adından söz ettiren bir köprü vardır ki o da Galata Köprüsü yapımından önce, 1502 yılında Leonardo Da Vinci’in tasarladığı ve Sultan II. Beyazıt’a ilettiği bilinen köprüdür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    İbadet açısından da özel ilgi gören yapılar arasında yer alan Eyüpsultan Camisi, Haliç kıyısındaki konumuyla görmeden geçmemeniz gereken bir eser…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Haliç’in panaromasını izleyebileceğiniz yegâne bölge ise İstanbul’da yaşamış Fransız yazar Pierre Loti’nin ismini taşıyan Piyer Loti’dir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Osmanlı döneminde azınlık nüfusun yaşadığı yer olan Haliç’te özellikle Balat ve Fener tarihten izler taşıyan sokaklarını mutlaka arşınlamanız gereken semtler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Haliç’e geldiğinizde mutlaka uğramanız gereken yerlerden biri de sınırları içinde farklı müzelerin yer aldığı Sütlüce ve kıyısındaki Miniatürk’tür. Türkiye’deki önemli yapıların maketlerinin sergilendiği açık hava müzesi Miniatürk’ü yılın 365 günü açık bulmanız mümkün.

  • DÜNYACA BİLİNEN MÜZİK TÜRLERİ

    Müzik, insanlığın evrensel dili, fakat bazı türler var ki gerek verilen eserler, gerek temsilcileri, gerek popülerliği nedeniyle dünya genelinde daha çok tanınıyor, biliniyor. Dünyada kabul gören bu müzik türlerinin bir kısmı çıkış noktalarından bambaşka yere varmış durumda, kiminin eski havası yok, kimiyse hâlâ ilk günkü gibi etkilemeye devam ediyor. İşte temsilcileriyle birlikte o müzik türlerinden bazıları…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Klasik müzik Avrupa’da Rönesans ile başlayan, genellikle 15. ve 18. yüzyıl arasında yaşamış bestecilerin çalışmalarını içeren, yaylı, üflemeli, vurmalı, tuşlu enstrümanlarla icra edilen sözsüz bir müzik türüdür. Mozart, Beethoven, Bach, Schubert gibi isimler klasik müziğin temsilcileridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    400 yıllık geçmişi olan blues, Afrika kökenlidir ama özellikle Amerika’da, köleliğin yaşandığı dönemlerde siyahilerin hüzünlerini dile getirmenin bir yolu olarak yaygınlaşmış, 19. yüzyılın sonlarında köleliğin kaldırılmasıyla popülerleşmiştir. Amerikalı gitarist ve besteci B.B. King önemli temsilcilerindendir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Caz, 1900’lerin başında ABD’de kendini gösteren, ritim, atışma, doğaçlama gibi teknikler kullanan, yer yer Afrika ve Batı müziklerini içeren, saksafon, trompet başta olmak üzere üflemeli çalgılar ve piyano gibi enstrümanlarla yapılan müziktir. Louis Armstrong ilk temsilcilerinden biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Bugün rock müzik denince akıllara farklı isim ve gruplar gelse de müziğin ortaya çıkmasında 1950’lerde oluşan rock and roll akımı önemli rol oynamıştır. Tabii rock’n roll akımındaki efsane isim de Elvis Presley’dir. Elektrogitar, basgitar, bateri gibi enstrümanlarla icra edilen müzik 1960’larda rock ismiyle anılmaya başlanmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Rhythm and blues, ya da daha yaygın kullanımıyla R&B, Afrika kökenli Amerikalıların 1950’lerden itibaren ürettiği bir müzik türüdür. İlk zamanlarda yavaş tempolu olan müzik zamanla değişime uğramış, içine caz, rap, blues tınıları alarak hızlanmıştır. İlk R&B temsilcilerinden biri olarak Stevie Wonder gösterilebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Yine 1950’lerde kendini gösteren bir müzik türü de pop müziktir. Genel tanım olarak basit formatta yazılabilen, aynı parça içinde kendini tekrar eden bölümlerin olduğu müzik türü olarak pop müzik, dünyada en çok dinlenen türlerden biridir. Müziği her ne kadar R&B gibi öğeler içerse de temsilcisi olarak Popun Kralı lakabıyla anılan Michael Jackson gösterilebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Elektronik aletler yardımıyla yapılan müziktir ve kendi içinde çok sayıda türü bulunur: dance-club, house, deep house, tekno, trance gibi. Elektronik aletler aracılığıyla bu müzik türünü icra eden en popüler isim olarak 1980 ve 90’larda DJ’lik yapan, daha sonra prodüksiyon şirketi kurarak albüm çıkarmaya başlaya David Guetta söylenebilir.

  • PANÇ NAKIŞI HAKKINDA BİLGİLER

    Kendine özel iğnesi, kasnağı ve ipi bulunan panç nakışı, son yıllarda “kendin yap fikirleri” arasında oldukça popüler olan el işi türlerinden biridir. 3 boyutlu işleme tekniği olarak da bilinen panç nakışı ile zevkinize göre tablo, toka, kırlent kılıfı, havlu kenarı, yastık kılıfı, çanta ve daha pek çok işleme yapabilir, özgün modeller oluşturabilirsiniz. Bu yazımızda, aynı zamanda harika bir stres atma yöntemi olan panç nakışı hakkında bilgiler vereceğiz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Panç nakışı yapmak için kullanılan teknikte kumaş üzerinde dikiş yapılmaz; delme iğnesi, iğneyi yüzeyde tutarken ipliği kumaşa doğru iter bu sayede tıpkı halı işlemesi gibi ilmeklerden yapılan bir tasarım ortaya çıkar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Panç için uygun olan kumaş Monk bezi denilen bir kumaştır. Keten, Amerikan bezi, etuval gardenya kumaş, nakış keteni ve çuval bezi gibi kumaşlar da bu nakış türü için ideal olabilir. Burada önemli olan ip ve iğnenin uyumudur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İlmekleri doğru atmak ve şekli düzgün oluşturabilmek için kumaşın, kasnakta kaymaması gerekir. Kumaş hareket ettikçe panç nakışının işlenmesi de zor olacağından kumaşın gergin bir şekilde konumlanması önemlidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Panç nakışına yeni başlayanlardansanız elinizin alışması zaman alabilir. Daha doğru ilerlemek için işlemek istediğiniz deseni kopya kâğıdı kullanarak kumaşın üzerine çizebilirsiniz bu sayede çizgiler de nakış da daha düzgün olacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Panç nakışı yapmak için yün iplerin yanı sıra simli panç iplerini, pamuklu örgü iplerini ya da kanaviçe ve etamin iplerini kullanabilirsiniz; bu ipler nakış için uygun olan iplerdendir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Panç nakışını yaptıktan sonra işlemenin sökülmemesi için potlu tarafı ters çevirin ve sarkmış ipleri, ilmeklerle eşit boyda olacak şekilde kesin; desenin ters tarafına yapıştırıcı sürerek pançı sabitleyebilirsiniz.

  • KİTAP OKUMAYA VAKTİNİZ YOKSA SESLİ KİTAP DİNLEYEBİLİRSİNİZ

    KİTAP OKUMAYA VAKTİNİZ YOKSA SESLİ KİTAP DİNLEYEBİLİRSİNİZ

    Basılı kitapların dijital ortama aktarılması yani elektronik kitap halini alması oldukça işimize yaramıştı. Nerede olursak olalım basılı versiyonu gerekmeksizin kitabımızı okumaya devam edebiliyorduk. Şimdi de konuşan kitaplar gündemde, İngilizce adıyla audiobook, dilimizdeki yaygın ismiyle sesli kitaplar… Bu keşif, koşturmaca halinde olan günümüz insanını bir hayli sevindirecek avantajlara sahip ama önce “sesli kitap nedir” sorusuna cevap verelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
  • 10 Madde ile Türk Cam Sanatının Dönerek Burulan Çizgileri Çeşm-i Bülbül

    10 Madde ile Türk Cam Sanatının Dönerek Burulan Çizgileri Çeşm-i Bülbül

    Ülkemizde cam sanatı denildi mi akla çeşm-i bülbül gelir. Etkileyici bir biçimde dönen renkli cam çizgiler ahenk içinde birleşir ve yüzyıllardır tüm dünyayı kendine hayran bırakan vazoları, kâseleri, sürahileri meydana getirir. Çeşm-i bülbülün tarih içindeki yolcuğuna eşlik etmek, bu ince ve emek isteyen sanatın ilginç detaylarını öğrenmek için buyurun 10 maddelik çeşm-i bülbül listemize…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    Türk camcılığının en eski ve en özgün örneklerinden biri olan çeşm-i bülbül, Farsça bir kelimedir ve bülbül gözü anlamına gelir. Bu nadide cam sanatına bülbül gözü isminin uygun görülmesinin sebebi, bir çeşm-i bülbülü döndürerek ona baktığınızda üzerinde bülbülün gözünü andıran hârelerin oluşmasıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    18. yüzyılın sonunda III.Selim, Mevlevi dervişi Mehmet Dede’yi Venedik’in ünlü Murano Adası’na gönderir. Burası Avrupa’nın dekoratif cam işçiliği merkezidir. Murano’da yapılan camlar tüm Avrupa aristokrasisinin evlerini süsler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    Mehmet Dede, Murano’nun cam ustalarını gözlemleyerek opal cam tekniğini öğrenir, İstanbul’a döndüğünde Beykoz’da bir cam atölyesi açarak öğrendiklerini kendi bilgileriyle birleştirir ve meşhur çeşm-i bülbül sanatının ilk örneklerini vermeye başlar. Tophane müşiri Fethi Ahmet Paşa, bu sanatın uygulanacağı imalathanelerin kurulmasına yardımcı olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    Çeşm-i bülbülün yapımı hüner isteyen zahmetli bir süreçtir. Birçok aşaması bulunan bu sürecin işinin ehli ustalar tarafından dikkatle gerçekleştirilmesi gerekir. Çeşm-i bülbülün yapım sürecini izlemek de ayrı bir zevktir. Cam sanatına gönül verenler, cam ocaklarında bir çeşm-i bülbülün üretimine şahit olmak için sıraya girerler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    Eritilmiş sıcak cam; özel bir çubuk yardımıyla, elma ya da ayva ağacından yapılmış bir kürenin içinde döndürülerek sıcak bir cam balonu haline getirilir. Bu sırada arzu edilen renklerde hazırlanan cam çubuklar bir kalıbın içine alınır ve üzerine sıcak cam balonu yerleştirilir. Kalıp döndürüldükçe cam çubuklar ile sıcak cam balonu bir bütün haline gelir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    Daha sonra dönmeye devam eden camın üzerine bir cam katmanı daha eklenir ve böylece renkli cam çubuklar iki katman arasında kalmış olur ve sıra çeşm-i bülbül üretiminin en zorlu aşamasına gelir. Sıcak camın üzerinde eriyen cam çubuklar uçlarından özel maşalar yardımıyla çekilir ve şekil vermek amacıyla dikkatlice döndürülür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    Bu itina gerektiren süreç, çeşm-i bülbülün özel kalıplar içinde soğumaya bırakılmasıyla son bulur. Çeşm-i bülbül yapımının en zor yanı büyük bir ustalık istemesi ve hiçbir şekilde hataya izin vermemesidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    Çeşm-i bülbülün alametifarikası olan cam çubuklar hangi renkte hazırlanırsa çeşm-i bülbül de bu renklerde olur. En çok mavi renkte çeşm-i bülbüller üretilse de rengârenk, altın rengi, kırmızı ve yeşil çeşitler de bulunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    Çeşm-i bülbül en çok laledan yani vazo, gülabdan yani gül suyu şişesi, bardak, sürahi, şekerlik gibi süs eşyaları yaparken tercih edilir. Bu sanatın en güzel örneklerini Topkapı Sarayı Müzesi’nde görmek mümkündür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”10#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    1935’te Beykoz’da kurulan Paşabahçe, modern çeşm-i bülbül üretim ve satışının adresi olmuştur. Bu dönemin ünlü cam ustası Yusuf Görmüş’ün de Türk çeşm-i bülbül sanatının gelişiminde önemli bir yeri bulunur. 1970’li yıllardan itibaren Denizli’deki Şirinköy’de de üretilmeye başlayan çeşm-i bülbül modelleri yerli ve yabancı cam sanatı meraklılarının yoğun ilgisini çeker.

  • LEYLA GENCER’İN HAYATI VE DUDAK ISIRTAN BAŞARILARI

    Batı ülkelerinde “La Diva Turca”, “La Gencer”, “La Regina” olarak anılan, Türk operasının dünyaya kazandırdığı sopranosu Leyla Gencer, dünyanın en önemli opera sahnelerinde performans sergilemiş bir devlet sanatçısı… Sesini her dinleyeni kendine hayran bırakan, İtalya’da hayallerini süsleyen opera sahnelerinde deneme performansından sonra başroller için teklif alan ve hayallerinin peşinden koşmak için gece gündüz çalışan Gencer’in hayatını yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    10 Ekim 1928’de Polonezköy’de dünyaya gelen Gencer’in annesi de babası da soylu ailelerden gelmektedir. Annesi Polonyalı aristokrat bir aileden, babası ise varlıklı ve köklü bir aileden gelen Safranbolulu Hasanzade İbrahim Çekrekgil’dir. Annesi Alexandra Angela Minakovska, İbrahim Bey’le evlendikten sonra Müslüman olup Atiye adını alır. Baba İbrahim Bey, çeşitli ticari işletmeleri, Karaköy’de hanları olan, aynı zamanda Lale Sineması’nın işletmesini yapan vizyon sahibi, kibar bir insandır. Çocukluk yıllarını varlıklı bir aileden geldiği için rahat geçiren Gencer’in yaşamına etki eden isimlerden biri de bakıcılığını üstlenen Fransız dadısı Madame Lejeune’dur. Leyla, dadısından dünya ve Fransız edebiyatı, tiyatro ve müzik konularında geniş bir eğitim alırken, Polonezköy’deki uçsuz bucaksız aile çiftliğinde de doğa ve hayvan sevgisi edinir. 9 yaşından beri şarkı söylediğini belirten Leyla Gencer, dadısı ile beraber gittiği kilise ayinlerini tiyatro izler gibi izlediğini ve çok yönlü bir sanatçı olmasında hem doğunun hem de batının kültürel ögelerinin etkisinin büyük olduğunu belirtir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Genç yaşta babasını kaybeden Leyla, babasının ölümünden sonra yaşadığı derin üzüntüyü kitaplarla ve müzikle dindirir. Hobileri arasında kütüphaneye gitmek olan genç Leyla, daha o yaşında dünya edebiyatının en seçkin eserlerini okur ve kendisi de ileride yazar olmak ister. İstanbul İtalyan Lisesinden mezun olduktan sonra Beyazıt Kütüphanesi’nde işe başlayan Gencer, o dönem ismi İstanbul Belediye Konservatuvarı olan, İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarında eğitim hayatına devam eder. Aynı yıl, ileride hayat arkadaşı olacak olan İbrahim Gencer’le bir tesadüf sonucu Kadıköy vapurunda tanışan Gencer, iyi bir arkadaşlık temeli üzerine kurulan bu ilişkide müzik ve sanat hayatının içinde olması için İbrahim Bey tarafından her zaman destek görür. Konservatuvara başladığı ilk yıl, İtalya’da bulunan dünyanın en önemli opera performanslarının sergilendiği La Scala’da opera söylemeyi kendine hedef koyan Gencer, bu amacına ulaşmak için Reine Gelenbevi’den ses ve solunum teknikleri dersi, koro şefi Muhittin Sadak’tan solfej dersleri ve cumhuriyet tarihinin ilk bestecilerinden Cemal Reşit Rey’den armoni dersleri alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Konservatuvarın son sınıfında, dünyaca ünlü İtalyan soprano opera sanatçısı Giannina Arangi-Lombardi’nin İstanbul’u ziyaret ettiğini öğrenen Gencer, sınıf arkadaşı ile birlikte ünlü sopranonun kaldığı köşkün adresini bularak kendisi ile tanışmak için bir ziyaret gerçekleştirir. Ankara Devlet Konservatuvarında ders vermek için Türkiye’ye gelen ve dinlenmek amacıyla İstanbul’a uğrayan Lombardi, kendisine “Aida” operasını söyleyen genç Leyla’nın sesinden çok etkilenir ve Gencer ile bir anlaşma yapar. Leyla Gencer, ünlü sopranoyu 15 gün evinde misafir edecek, İstanbul’u ve Türk kültürünü tanıtacak ve karşılığında Lombardi’ni Leyla’ya şan dersleri verecektir. 15 günlük derslerin sonunda Gencer’in yeteneğini ve azmini gören Lombardini hayallerine ulaşmak isteyen genç kadına Ankara’ya gelmesini teklif eder. Gencer, 1949’da İstanbul’daki okulunu bırakır ve artık Ankara günleri başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Ankara günlerini sürekli provalarla geçiren Gencer, Ankara Operası korosunda yer aldığı sırada, 1950’de sahnelenmeye başlayan Cavalleria Rusticana operasında Santuzza rolünü alır ve böylelikle opera sahnelerinde yer almaya başlar. 1958’e kadar devlet konuklarına verilen resitallerde en çok sahne alan sanatçılardan biri olan Gencer, ABD devlet başkanları Harry S. Truman, Dwight Eisenhower, İran Şahı Rıza Pehlevi ve eşi Süreyya, Ürdün Kralı Hüseyin ve Yugoslavya’nın kurucu lideri Mareşal Tito gibi isimler adına verilen devlet etkinliklerinde soprano olarak sahne alır. 1953’te İtalya ve Türkiye arasında imzalanan kültür anlaşması, Gencer’in hayalini gerçekleştirmesi için fırsat olur ve Roma’da resital vermesi için görevlendirilir. Bu performansı canlı olarak yayımlanan ve büyük övgüler toplayan Gencer, bir tavsiye üzerine önemli ve görkemli opera sahnelerinden biri olan San Carlo Operası’nda seçmelere katılır. Seçmeleri kazanabileceğine pek ihtimal vermeyen Leyla Gencer’in aryası bittiğinde opera yöneticisi gelecek hafta sergilenecek olan Cavalleria Rusticana’da opera söylemesi için teklifte bulunur. Ankara’da da aynı karaktere buğulu sesiyle can veren Gencer, beş günde eserin İtalyanca metnini çalışarak 10 bin kişinin karşısında muhteşem performansını sahneler. Bu performansından sonra Gencer’in sahnelediği tüm performanslar başrol olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Gencer’in operaya olan tutkusu ve yoğun provaları nihayet meyvesini verir. 1957’de La Scala Operası’nda ünlü Fransız bestekâr Francis Poulenc’in, “Les Dialogues des Carmelites” eserinin dünya prömiyerinde Lidoine rolüyle sahne alır ve tam 25 sene bu sahnenin başrol sanatçısı olur. Moskova, San Francisco, Viyana, Milano, Roma, Paris, Napoli, Köln, Londra, Buenos Aires ve daha pek çok ülkenin önemli ve seçkin opera temsillerinde ülke ülke gezen Gencer’in repertuvarı 23 bestecinin 72 eserini kapsamaktadır. Sanat hayatının büyük bir kısmını Milano’da geçiren ve uzun yıllar bu ülkede yaşamayı tercih eden Gencer’e İtalyan vatandaşlığı teklif edilse de konser afişlerinde bile Ankara Devlet Operası sanatçısı olduğunun yazılmasını isteyen sanatçı bu teklifi geri çevirir. 1985’te büyük tutku ile gerçekleştirdiği operadan emekli olan Gencer, 1983’ten bu yana eğitimci olarak kariyerini sürdürdüğü “La Scala Lirik Akademisi”nde sanat yönetmeni ve genç sanatçılar okulunun da yöneticisi olarak mesleğine devam eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    2008’de kalp yetmezliği nedeni ile 79 yaşında hayata veda eden usta sanatçıya ölümünden çok önce, 1988’de devlet sanatçısı unvanı verilmiştir. Vefatına kadar La Scala’da opera sanatçıları için kurulan akademinin sanat yönetmenliğini sürdüren Gencer, ülkemizde de pek çok önemli opera sanatçısını yetiştirmek için Ankara ve İstanbul’da dersler ve seminerler vermiştir. 2004 yılında “Bin Yılın Türkleri” isimli özel para koleksiyonuna resmi basılmıştır. 12 Mayıs’ta Milano’da La Scala Operası’nın Santa Babila Kilisesi’nde düzenlenen kalabalık bir törenle uğurlanan Leyla Gencer’in vasiyeti üzerine bedeni krematoryumda yakılmış ve 16 Mayıs’ta külleri Dolmabahçe Sarayı ile Dolmabahçe Cami arasında yapılan bir törenden sonra yine Dolmabahçe açıklarından Boğaz’ın sularına dökülmüştür. Ülkemiz topraklarından dünyaya iz bırakan bu denli büyük bir sanatçının yetişmesi gurur ve ilham kaynağıdır.

  • GOTİK MİMARİNİN AVRUPA’DA ÖNE ÇIKAN ÖRNEKLERİ

    İlk kez Orta Çağ Fransa’sında kendini gösteren gotik mimari, yapılardaki bazı teknik sorunları gidermek amacıyla ortaya çıkmış. 1200’lü yıllara kadar duvarları taşıyabilmesi için kalın duvarlı, destekli, küçük pencereli ve kısa inşa edilen yapılar, gotik tarz sayesinde yerini, ağırlığı taşıyan kaburgalı tonozlara, yüksek tavanlı ve daha aydınlık yapılara bırakmış. Gotik mimarinin dikkatinizi çekecek en belirgin özelliği sivri kemerleri, göğe doğru yükselen ve yapıyı daha da uzun gösteren sivri kuleleridir. Özellikle dini yapılarda kullanılan bu mimaride, uzun pencerelerin vitraylarla süslendiği ve inşa sırasında onlarca hatta yüzlerce heykelin kullanıldığı görülebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    13. yüzyıl İngiliz gotik mimarisinin önemli örneklerinden Salisbury Katedrali, ülkenin güneybatısında yer alır. Katedralin çan kulesi, 123 metre uzunluğu ile ülkenin en yüksek kulesidir ve 1120-1258 yılları arasında inşa edilmiştir. İç mimarisinde görebileceğiniz kaburga tonozlar ve sivri pencereler ile bilhassa İngiliz gotiğinin örnekleri arasında gösterilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Romanya’nın en çok ziyaret edilen yerlerinden Braşov’da bulunan ve orijinal adı Biserica Neagra olan Kara Kilise, adını 1689 yılındaki Büyük Yangın’da kararan duvarlarından almıştır. Sivri kemerleri ve daha uzun görünmesini sağlayan sivri kulesi ile gotik özellikler sergileyen kilise, içinde Türk halısı koleksiyonuna sahip olmasıyla da özel bir yapıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Yüksek duvarların oluşturduğu ağırlığın uzun pencere boşluklarıyla hafifletilmesi de gotik mimarideki ana uygulamalardan biridir ve Notre Dame de Reims, çok sayıdaki uzun penceresi ile bunun en güzel örneklerindendir. Fransa’nın Reims kentinde bulunan Roma Katolik kilisesi, 1991 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne eklenmiştir. 13. yüzyılda inşa edilen katedral, I. Henry’den X. Charles’a kadar Fransa krallarının taç giydiği yer olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Belçika’nın bugünkü başkenti Brüksel’de, Kral I. Leopold’ün eşi Kraliçe Louise-Marie’nin defni için yapılan mekân, neo-gotik mimari ile inşa edilmiştir ve özellikle sivri kemerlerle donatılmış ön cephesiyle dikkat çeker. 19. yüzyıla ait bir yapıdır ve Kraliçe Louise-Marie’nin ve bazı kraliyet mensuplarının mezarları burada bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Duomo Meydanı’nda 11.700 metrekarelik dev bir alanı kaplayan Milano Katedrali, 158,6 metre uzunluğu ile gotik mimarinin en görkemli örneklerinden biridir. İnşasında tercih edilen mimari üslubun hakkını verircesine barındırdığı 3.500 adet heykel ve en tepesinde yer alan som altından yapılmış Madonna heykeli ile göz kamaştırmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Uzun duvarlarını uzun pencerelerle destekleyen ve göğe doğru uzanan iki kulesiyle gotik özellikler sergileyen bir yapı daha… İngiliz kraliyet ailesinin geleneksel taç giyme ve defnedilme alanı olarak ülkede önemli bir yer tutan Westminster Abbey, Londra’da bulunan bir manastır kilisesidir. 1245 yılında inşa edilen yapı, 1987 yılında Dünya Mirası Listesi’ne dâhil edilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Avusturya’nın başkenti Viyana’nın en önemli simgelerinden Aziz Stephen Katedrali, 12. yüzyılda inşa edilmiş bir eserdir. Katedral, en yükseği 136 metre olan ve gotik mimarinin temsilcisi gibi duran dört kuleye sahiptir ve içinde kraliyet ailesine mensup kişilerin mezarlarını barındırmaktadır.