Kategori: Kültür/Sanat

  • KEMİKTEN ÇELİĞE, MODADAN TIBBA İĞNENİN MEDENİYETİMİZDEKİ ROLÜ

    Küçücük bir alet olmasına rağmen, medeniyetimizin gelişiminde hayati bir rol üstlenen iğne, ilk çağlardan itibaren giysi dikmek, hayvan derilerini birleştirmek ve süsleme yapmak gibi amaçlarla kullanılmıştır. Giyinme ihtiyacı ve tekstil üretimiyle yakından bağlantılı olan bu araç, tarih boyunca büyük bir dönüşüm geçirmiştir. Kemikten metale, el yapımından sanayi üretimine uzanan bu yolculuk; ihtiyaçlarımızın teknolojik gelişmeleri nasıl şekillendirdiğini de açıkça ortaya koymaktadır. Binlerce yıldır hayatımızın vazgeçilmez bir parçası olan bu küçük aracın tarihsel gelişimini yazımızda derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Tarihin en eski dönemlerinden itibaren, giysileri ve hayvan derilerini birleştirmek amacıyla çeşitli aletler kullanılmıştır. Bu amaçla kullanılan ilk iğneler; kemik, boynuz ve fil dişi gibi doğal malzemelerden yapılmıştır. Ancak bu eski dikiş iğnelerinin ucunda delik bulunmuyordu; ipliği kavrayan, ayrık bir ucu vardı. Deri dikiminde ise iplik yerine hayvan bağırsağı, bitki lifleri veya tendonlar kullanılırdı. Ucunda delik bulunan bilinen en eski iğne, Sibirya’daki Altay Dağları’nda yer alan Denisova Mağarası’nda bulunmuştur. Bu iğne, 2016 yılında Rus arkeologlar tarafından keşfedilmiştir. Yaklaşık 7 santimetre uzunluğunda olan bu iğne, büyük bir kuşun kemiğinden yapılmıştır ve 40.000 ila 50.000 yıl öncesine tarihlendirilmektedir. Bu buluntu, bugüne kadar bilinen en eski iğne örneği olarak kabul edilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Doğal malzemelerden yapılan iğnelerin yerini, Bronz Çağı’na gelindiğinde (MÖ. 3000 – MÖ. 1100) metal iğneler almaya başlamıştır. Bu dönemde, metal işleme tekniklerinin gelişmesiyle birlikte, bakır ve kalay alaşımı olan bronzdan çeşitli aletler üretilmiştir. Özellikle Sümerler, Akadlar, Mısırlılar, Çin ve Hint uygarlıkları bu çağda bronz iğneler üretmişlerdir. Demir Çağı’na geçişle birlikte (MÖ. 1200 – MÖ. 500), demirin işlenmesiyle üretilen aletler ve iğneler yaygınlaşmıştır. Bu gelişmeler, daha sağlam ve uzun ömürlü dikiş araçlarının ortaya çıkmasına olanak tanımıştır. Çin’de ise iğne yapımı oldukça erken dönemlerde gelişmiştir. İlk dikiş iğnelerinin Çinli ustalar tarafından üretildiği ve burada dikiş sanatının oldukça ileri seviyelere ulaştığı bilinmektedir. Çin’de bronz ve demir iğnelerin yanı sıra, özellikle Song Hanedanı Dönemi’nde (MS. 10. yüzyıl), çelik iğne üretimi de başlamıştır. Buna ek olarak, Çin’de tıbbi amaçlarla kullanılan akupunktur iğneleri de çok eski bir geçmişe sahiptir ve geleneksel tıbbın önemli bir parçası hâline gelmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Orta Çağ’da, Avrupa’da iğne yapımı oldukça önemli bir zanaat hâline gelmiştir. 9. yüzyıldan itibaren, çelik işçiliğindeki gelişmeler sayesinde çok daha dayanıklı, ince ve keskin iğneler üretilmeye başlanmıştır. Bu gelişmeyle birlikte Almanya, İngiltere ve Fransa gibi ülkelerde iğne üretimi, zamanla önemli bir sektöre dönüşmüştür. Özellikle 16. yüzyılda, İngiltere’de iğne üretimi büyük bir ivme kazanmış; Londra, iğne yapımında öne çıkan başlıca merkezlerden biri hâline gelmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kraliçe I. Elizabeth Dönemi’nde, İngiltere’de iğne üretimi öylesine önemli bir hâle gelmiştir ki, bu alanda uzmanlaşmış yabancı zanaatkârlar ülkeye davet edilmiştir. El dikişinin yaygın olduğu bu dönemde, iğne hem gündelik yaşamda hem de terzilik ve tekstil sektörlerinde vazgeçilmez bir araç olarak kabul edilmiştir. Sanayi Devrimi’ne kadar iğneler tamamen el işçiliğiyle üretilmeye devam etmiştir. Ancak 18. ve 19. yüzyıllarda, makineleşmenin yaygınlaşmasıyla birlikte iğne üretimi büyük ölçüde hız kazanmış ve seri üretime geçilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    19. yüzyıl, Sanayi Devrimi ile birlikte iğne üretiminde köklü değişimlerin yaşandığı bir dönem olmuştur. Dikiş makinelerinin icadı, bu alanda yeni bir çağın başlangıcını temsil eder. Amerikalı mucit Elias Howe, 1846 yılında ilk pratik dikiş makinesi için patent almıştır. Howe’un tasarımında kullanılan iğne, ucunda delik bulunan özel bir iğneydi. Bu tasarım, dikiş makinesi iğneleri için önemli bir yenilikti; çünkü el dikişi iğnelerinde delik üst kısımdayken, dikiş makinesi iğnelerinde delik, iğnenin ucuna yakın bir noktaya yerleştirilmişti. Bir diğer Amerikalı mucit Isaac Singer, Howe’un tasarımını geliştirerek ticari olarak başarılı dikiş makineleri üretmiş ve bu makinelerin dünya genelinde yaygınlaşmasını sağlamıştır. Dikiş makinesi iğneleri, el dikişi iğnelerinden farklı olarak daha keskin uçlu olup, ipliğin geçişini kolaylaştıracak şekilde özel olarak tasarlanmıştır. Bu iğnelerin seri üretimi, tekstil endüstrisinde büyük bir dönüşüm sağlayarak, kumaşların çok daha hızlı işlenmesine olanak tanımıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    20. yüzyıla gelindiğinde, paslanmaz çelik ve nikel kaplama iğneler yaygınlaşmaya başlamıştır. Paslanmaz çelik, dayanıklılığı ve korozyona (paslanma ve aşınma) karşı direnci sayesinde iğne üretiminde yeni bir dönemin kapılarını aralamıştır. Bu yüzyılda iğne yalnızca dikiş alanında değil; tıp, kuyumculuk ve elektronik gibi pek çok farklı alanda da özelleşmiş biçimlerde kullanılmaya başlanmıştır. Enjeksiyon iğneleri, akupunktur iğneleri ve cerrahi iğneler, modern tıbbın gelişiminde önemli bir rol oynamıştır. Tarihteki en küçük ama en etkili icatlardan biri olan iğne, her ne kadar basit bir araç gibi görünse de medeniyetimizin gelişiminde büyük bir rol üstlenmiştir. En soğuk hava koşullarında atalarımızın hayvan derilerinden giysiler yapmasına olanak sağlamış; Sanayi Devrimi’ni desteklemiş, modern tıbbın ve küresel ticaretin ilerlemesine katkıda bulunmuştur. Küçük boyutuna rağmen etkisi büyük olan bu icat; medeniyetimizin sessiz bir kahramanı olmayı başarmıştır.

  • MÜHENDİSLİK HARİKASI TARİHİ YAPILARA SANAL YOLCULUK

    Dünyanın farklı ülkelerinde yer alan birbirinden eşsiz güzellikler saymakla bitmeyecek kadar çok diyebiliriz. Ancak bazı özel yapılar var ki en sık ziyaret edilen ve en ilgi gören yerler arasında. Mühendislik harikası inşalarıyla ziyaretçilerini hayran bırakan bu tarihi yapıları evinizden çıkmadan internet üzerinden ziyaret edebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Dünyanın Yedi Harikası’ndan biri olan Machu Picchu Antik Kenti, Peru’da And Dağları’nın tepesinde konumlanıyor. 1450’lerde inşa edilen antik şehir, 2.430 m yükseklikte ve zirveye çıkanlar oksijen desteği ile bu tırmanışı tamamlayabiliyor. Dağa giden patika yolun gizli bir geçiş şeklinde olduğu Machu Picchu’ya tırmanış yaklaşık iki saat sürüyor ve dağın zirvesinde 360 derece panoramik manzara zorlu parkuru tamamlayanları bekliyor. Ancak bu zirveye yorulmadan sanal tur ile ulaşabilirsiniz. Kurumun resmî sitesi üzerinden Machu Picchu’yu kolayca gezebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kolezyum da Machu Picchu gibi Dünyanın Yedi Harikası Listesi’nde yer alıyor. İtalya’nın en ikonik tarihi yapısı Kolezyum, Antik Roma döneminde gladyatörlerin krala ve halka gösteri yaptıkları önemli bir yerdi. M.S. 80 yılında inşası tamamlanan amfi tiyatro, ilerleyen yıllarda barınma yeri, kışla, iş dükkânları, taş ocağı ve Hristiyan türbesi gibi çeşitli amaçlarla kullanıldı. Günümüzde depremden dolayı harap vaziyette olmasına ve taşlarının çalınmasına rağmen Kolezyum, Roma İmparatorluğu’nun ve İtalya’nın en çok ziyaret edilen tarihi yerlerinden biri.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Mısır’da 120’den fazla piramit bulunuyor. Antik çağlarda firavunların ve ailesinin anıt mezarı olan bu yapılar yüzyıllar boyunca gizemini korumayı başardı. Arkeologlar tarafından hâlâ incelenen Mısır piramitlerinden en popüler olan Giza piramidi, Harvard Üniversitesi tarafından hazırlanan “Giza Project” çalışması ile 3 boyutlu şekilde 360 derece gezilebiliyor. Mezarlıkla ilgili eserler, fotoğraflar ve araştırma materyallerinin yer aldığı rehberli bir tur için linki tıklamanız yeterli. Giriş yaptıktan sonra ‘Go Inside The Pyramid’ butonuna tıklayarak gezintiyi başlatabilir; gizemini hâlâ koruyan kral mezarlarını ve labirent odalarını ziyaret edebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en ünlü şehir devleti Vatikan’da, Rönesans döneminin en popüler sanat eserlerinin bulunduğu Vatikan Müzesi bulunuyor. Vatikan Müzesinin 54 galerisine internet üzerinden erişim mümkün. Online olarak ziyaret edilen müzenin en önemli eseri Michelangelo’nun Sistina Şapheli’nin tavanına çizdiği, Türkiye’de “Eller Tablosu” olarak da bilinen duvar resmi. Bernini, Botticelli ve Leonardo da Vinci gibi Rönesans’ın en değerli ustalarının eserlerini inceleyebileceğiniz gibi müzenin mermerden inşa edilen ve her köşesi bir sanat eseri niteliğinde olan detaylarını da görebilirsiniz. Vatikan Müzesine bu link üzerinden erişim sağlayabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Sırada dünyanın en ünlü savunma duvarı olan Çin Seddi var. Yıkılmış olan kısımlarıyla birlikte yaklaşık 9 km uzunluğunda olan Çin Seddi’nin neredeyse 2.500 km’lik kısmı hâlâ ayakta ve günümüze ulaşmış durumda. M.Ö. 221 ile M.S. 608 yılları arasında inşa edilen ve UNESCO Dünyanın Yedi Harikası Listesi’nde yer alan Çin Seddi’nin giriş kapısı için linke tıklamanız yeterli.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    12.000 yıllık tarihiyle insanlık hakkında yepyeni bilgiler edinmemizi sağlayan Göbeklitepe’yi Kültür ve Turizm Bakanlığına ait bir hizmet olan sanal müze internet adresi üzerinden ziyaret edebilirsiniz. Şanlıurfa’da bulunan ve arkeolojik kazıların devam ettiği ören yerinde yapılar sanal müzede de tıpkı alandaki gibi gruplara ayrılmış durumda. İnsanlığın çanak çömlek kullanımıyla henüz tanışmadığı Neolitik dönemden kalan yapıyla ilgili daha fazla bilgiye erişmek için linke tıklayabilirsiniz.

  • YUNUS EMRE’NİN “VAR OLMA” FELSEFESİ

    Yunus Emre’nin hayatına dair çok fazla bilgi olmasa da bilinen ilk şey onun bir sevgi öğretmeni olduğudur. 13. ve 14. yüzyıllarda yaşamıştır. Şiirlerinin çoğunu hece ölçüsü ve sade bir dil ile yazmıştır. Kin, kibir, nefret gibi duygulardan arınmış tamamen saf sevgi odaklı öğretileri vardır. Anadolu’nun Türk-İslam kültürlerinin birleşmesine katkı sağlayan önemli bir isimdir. Türkçe şiirin öncülerindendir aynı zamanda. Bu yazımızda halk ve tasavvuf şairi olan Yunus Emre’nin hayatına ve felsefesine kısaca değineceğiz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yunus Emre’nin hayatı” title_font_size=”13″]

    Yunus Emre 1241 senesinde doğmuştur. 1320 ya da 1321 yıllarından birinde vefat ettiği düşünülür. Yunus Emre’nin eğitim hayatına dair çok net bilgiler olmasa da Farsça ve Arapçaya hâkim olduğu bilinir. 1241 senesinde Moğol istilasıyla pek çok sanatçı ve bilim insanı Anadolu’ya göç etmiştir. Zulmün kol gezdiği o yıllarda Yunus Emre dünyaya gelmiştir. Yunus Emre’nin nerede okuduğuna, hangi okullarda eğitim aldığına dair net bilgiler yoktur. Derviş olarak Anadolu’ya, Azerbaycan’a ve İran’a seyahat ettiği bilinir. Şam, Tebriz, Maraş, Nahcivan, Kayseri gibi çok sayıda şehirde bulunmuştur. Bu şehirler aynı zamanda dönemin kültür şehirlerindendir. Yunus Emre’nin evlenip evlenmediğine dair de net bir bilgi yoktur ancak yazdığı dizelerden çocuklarının var olduğu düşünülmektedir. Şiirlerinde Mevlâna Celaleddin Rumi için pek çok güzel söz söylemiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yunus Emre’nin eserleri” title_font_size=”13″]

    Yunus Emre’nin iki büyük eseri bulunur; Risalet-ün Nushiyye ve Divan. Divan eserinde şiirlerini bir araya getirmiştir. Şiirler aruz ve hece ölçüsüyle yazılmıştır. Yedi nüsha şeklinde kendi içinde farklı bölümlere ayrılmıştır. Risalet-ün Nushiyye, Nasihatler Kitabı olarak adlandırılır. Mesnevi biçimindeki bu eser, aruz ölçüsü ile yazılmıştır. Eserin günümüze ulaşan beş nüshası olduğu bilinir. Dini, tasavvufi, ahlaki bir kitaptır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yunus Emre’nin şiirleri” title_font_size=”13″]

    Yunus Emre, şiirlerinde halka açık bir dille hitap etmiş ve Türk dilini çok iyi kullanmıştır. Şiirleri açıklayıcı, öğreticidir. Şiirlerinde tasavvuf ağırlıklı bir anlatım benimsemiştir. “Yaratılanı sevdik, Yaradan’dan ötürü” diyerek hoşgörünün altını çizmiştir. Dizelerinde sevgiyi ve hoşgörüyü coşkun bir dille kaleme almıştır. Yunus Emre anlatım dili, düşünceleri ve işlediği konularla Anadolu’da gelişen Türk edebiyatının öncülerinden olmuştur. Hece ve aruzla yazdığı dizelerinde daima sevgiyi temel almıştır. Ölüm, doğum, yaşama bağlılık, ilahi adalet, insan sevgisi gibi konuları ele almıştır. Yalın, akıcı bir dille insanlığı iyiye ve hoşgörüye teşvik etmiştir. Aynı zamanda tekke şiirinin Anadolu’daki ilk temsilcilerinden de biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yunus Emre’nin yaşam felsefesi” title_font_size=”13″]

    Yunus Emre, insanları doğruya, iyiye ve mutlak hoşgörüye çağıran bir derviştir. Yunus Emre için ilahi bir gerçeklik vardır. Bu gerçekliği dizelerinde şu şekilde ifade etmiştir: “Ete kemiğe büründüm / Yunus diye göründüm.” Yunus Emre’ye göre Tanrı’ya kulluk etmenin asıl amacı kendini ona beğendirmektir. Bu da gönülleri kırmamakla, onları onarmakla, daima iyiyi dilemekle mümkün olacaktır. Yunus Emre’ye göre insanlara gösterdiğimiz her sevgi, her saygı ve her hoşgörü aynı zamanda Tanrı’ya da gösterilen saygıdır. Yunus Emre felsefesine göre hiçbir zaman kalp kırmamak, büyüklük taslamamak, gönül almak ve geçimli olmak esastır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yunus Emre’nin din anlayışı” title_font_size=”13″]

    Yunus Emre’ye göre din; insanlığı mutluluğa, barışa ve huzura kavuşturan bir yaşam tarzını benimsemektir. Yunus Emre’nin din anlayışında sevgi ve aşk vardır. Tüm yaşamı bu sevgi, aşk ve hoşgörü çerçevesinde yaşayarak geçirmek şüphesiz mutluluğun en etkili yollarındandır. İbadet, kişinin Tanrı ile arasında olan bir sırdır. Bu sırrı kimse sorgulamamalıdır. Din, aynı zamanda vicdan barındırır: Vicdan, şefkat, merhamet gibi duyguların bulunması gerektiğini savunur.

  • MENDERES NEHİRLERİNDEN DOĞAN KÜLTÜREL MİRASLARIMIZ

    Aydın, İzmir, Manisa, Afyon ve Uşak illerinden geçen Büyük ve Küçük Menderes Nehirleri, binlerce yıldır bereketli sularıyla bölge topraklarını besleyerek pek çok medeniyetin ve şehrin kurulmasına zemin hazırlamıştır. Bu şehirlerde doğan fikirler, felsefeler, sanat eserleri ve bilimsel gelişmeler tarihe iz bırakmıştır. Batı Anadolu’nun en büyük nehri olan Büyük Menderes, geçmişten günümüze bölgenin önemli bir sulama ve tarım kaynağı olmuştur. İzmir’in Ödemiş ilçesinden doğup Aydın’ın Selçuk ilçesi kıyılarından denize dökülen Küçük Menderes ile birlikte yalnızca ülkemize değil, tüm dünyaya kültürel miras kazandıran devletlerin ve şehirlerin doğuşunda etkili olmuştur. Bu yazımızda, Menderes Havzası’nda hayat bulan tarihî değerlerimizi listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Menderes Magnesiası ” title_font_size=”13″]

    Aydın’da, Menderes Nehri kıyısında yer alan Menderes Magnesiası, Antik Dönem’de Lidya Krallığı topraklarında kurulmuş önemli bir yerleşim yeridir. Tarihi MÖ. 12. yüzyıla kadar uzanan Magnesia, Helenistik Dönem’de (MÖ. 330 – MÖ. 30) büyük bir gelişme göstermiş; önemli bir ticaret ve kültür merkezi hâline gelmiştir. Çeşitli medeniyetlerin etkisi altında kalan ve farklı kültürel unsurları barındıran antik kentteki tiyatro, stadyum, agora ve tapınak gibi yapılar, antik çağlardaki sosyal ve kültürel hayata dair önemli ipuçları vermektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sardes Antik Kenti” title_font_size=”13″]

    Sardes, Manisa’nın Salihli ilçesine bağlı Sart kasabası yakınlarında yer alan, Lidya medeniyetine başkentlik yapmış antik bir kenttir. MÖ. 13. yüzyılda kurulmuş, MS. 12. yüzyılda ise yıkılmıştır. Roma ve Bizans Dönemleri’nde de önemli bir yerleşim merkezi olmayı sürdürmüştür. Tarım, hayvancılık, ticaret ve özellikle altın madenciliği sayesinde büyük bir zenginliğe ulaşan Sardes, MÖ. 7. ve 6. yüzyıllar arasında dikkat çekici bir gelişme göstermiştir. Para, sanat, müzik, felsefe, astronomi, coğrafya ve heykelcilik gibi birçok alan bu topraklarda gelişmiştir. Sardes; Pers Dönemi’nde satraplık (valilik) merkezi, Roma Dönemi’nde eyalet merkezi, Bizans Dönemi’nde ise yerel idare merkezi olarak kullanılmıştır. Ancak ticaret yollarının değişmesiyle birlikte, Bizans İmparatorluğu’nun son dönemlerinde önemini yitirmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Alinda Antik Kenti ” title_font_size=”13″]

    Etrafı surlarla çevrili Alinda Antik Kenti, bölgedeki granit taşlarla inşa edilmiş önemli mimari eserlere sahiptir. Sur duvarları, kuleler ve su kemerleri büyük ölçüde korunmuş olup günümüze kadar ulaşmıştır. Alinda’da en dikkat çeken yapı, genellikle antik kentlerde yüksek bir tepe üzerine kurulan ve dinî ya da savunma amaçlı kullanılan akropol alanıdır. Şehrin en yüksek noktasında yer alan bu alan, çeşitli yapı ve tapınakları da içinde barındırır. Akropolün güneybatı sırtlarında, doğal eğime uyumlu olarak yerleştirilmiş büyük bir amfi tiyatro bulunur. Helenistik Dönem’e ait özellikler taşıyan bu tiyatronun sahne binası tamamen yıkılmış olsa da Alinda’daki tapınaklar, çevredeki evlerin arasında konumlanan lahitler ve çok sayıda granit yapı ile kent, görülmeye değer antik yerleşimler arasında yer alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Birgi Tarihî Kenti” title_font_size=”13″]

    İzmir’in Ödemiş ilçesindeki Birgi köyü, sırasıyla Frigler, Lidyalılar, Ahameniş İmparatorluğu, Pergamon Krallığı ve Roma İmparatorluğu’nun egemenliğinde kalmış; MS. 13. ve 14. yüzyıllarda ise Aydınoğulları Beyliği’ne başkentlik yapmış önemli bir yerleşim yeridir. 1426 yılında Osmanlı topraklarına katılan Birgi, Birleşmiş Milletler Dünya Turizm Örgütü (UNWTO) tarafından 2022 yılında “En İyi Turizm Köyleri” listesine alınarak, dünyanın en iyi 32 turistik köyü arasında yer almıştır. Tarihi MÖ. 2000’li yıllara uzanan Birgi, 700 yılı aşkın süredir koruduğu göz alıcı mimari dokusuyla dikkat çeker. Ahşap pencereli taş konakları, yüzyıllık çınar ağaçları, tarihî hamamları, çeşmeleri ve dar sokaklarıyla Birgi Köyü, Menderes Havzası’nın en değerli kültürel mirasları arasında yer almaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Afrodisias Antik Kenti ” title_font_size=”13″]

    Tarihi MÖ. 5000’li yıllara kadar uzanan, Aydın’ın Karacasu ilçesindeki Afrodisias Antik Kenti, MÖ. 6. yüzyılda küçük bir köy iken, MÖ. 2. yüzyılda Menderes Vadisi’ndeki yoğun şehirleşme süreciyle birlikte kent devleti statüsüne kavuşmuştur. Roma İmparatoru Augustus’un “Tüm Asya’dan kendime bu kenti seçtim.” sözleriyle koruma altına alınan Afrodisias’a, vergi muafiyeti ve özerklik gibi önemli ayrıcalıklar tanınmıştır. Bu tarihten sonra hızla gelişen kent, Akdeniz dünyasında büyük bir ün kazanmıştır. Kent merkezine yakın mermer ocakları sayesinde, heykel sanatında yüksek kaliteli üretimin yapıldığı önemli bir merkez hâline gelmiştir. Afrodisias, dönemin mermer işçiliği ve mimarisinin tüm yönleriyle araştırılmasını, anlaşılmasını ve gelişmesini sağlayan başlıca antik yerleşimlerden biri olmuştur. Afrodisias Antik Kenti, yaklaşık 2-3 kilometre kuzeydoğusunda yer alan antik mermer ocaklarıyla birlikte 2017 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Stratonikeia Antik Kenti” title_font_size=”13″]

    Muğla’nın Yatağan ilçesinin batısında yer alan Stratonikeia Antik Kenti, MÖ. 3. yüzyılda, Anadolu’nun yerli halklarından Karyalılar tarafından kurulmuştur. Sırasıyla Helen, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı İmparatorlukları’nın egemenliğinde kalan bu antik kentte, 2500 yıldır kesintisiz yerleşim devam etmektedir. Kentte farklı dönemlere ait birçok yapı bir arada bulunmaktadır: Erikli, İsa ve Mikail Kiliseleri, Osmanlı Dönemi’nden Şaban Ağa Camii, Osmanlı Çeşmesi, Ağa Konakları, tarihî meydanı çevreleyen sokaklardaki dükkânlar, 1950’li yıllarda yapılan çeşme ve taş evler, bugün hâlâ yan yana durmaktadır. Bir zamanlar gladyatör dövüşlerine sahne olan, sonraları güreş, boğa güreşi, yarışlar ve oyunların düzenlendiği Anadolu’nun en büyük arenası da Stratonikeia topraklarında yer alır. Gymnasium ve yakınındaki gladyatör mezarlığı ise Stratonikeia’da çok büyük bir gladyatör okulu olduğunu ve bölgeden Truva’nın ünlü kahramanı Akhilleus (Aşil) gibi çok ünlü gladyatörlerin çıktığına işaret ediyor.

  • Dünya Tarihinin En Büyük Kâşif ve Gezginleri

    Dünya Tarihinin En Büyük Kâşif ve Gezginleri

    Kimi hayal gücü kimi araştırma yeteneği kimi merakı sayesinde dünyanın bilinmeyen yerlerine adım attı ve hatta gördüklerini kayıt altına aldı. 21. yüzyıl insanları olarak yaşadığımız gezegeni geçmişi ve bugünüyle avucumuzun içi gibi biliyorsak biraz da onlar sayesinde… Listemiz bu kez dünyamızdan gelip geçmiş kâşif ve gezginleri ağırlıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Amerigo Vespucci 15. yüzyılda yaşayan ve Amerika Kıtası’na adını veren İtalyan kâşiftir. Güney Amerika kıyılarından ülkesine gönderdiği mektuplar kıtanın varlığına dair Avrupalıların eline geçen ilk kanıtlar olarak değer görüyor; fakat mektuplarında haberini verdiği yolculukların hepsini yapıp yapmadığı hâlâ tartışma konusu…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Cenovalı kâşif Kristof Kolomb, 1492 yılında Hindistan’a ulaşmayı umarken Bahamalar’daki bir adaya ulaşmış, Küba’nın doğusundaki Hispanyola Adası’nda kurduğu yerleşimlerle bu yeni kıtada İspanyol kolonizasyonunu başlatmıştı. İspanya kraliyetinin desteğiyle yolculuklarını yapan Kolomb, Amerika Kıtası’na ilk kez ulaşan kişi olmamasına karşılık kıtanın kâşifi olarak anılmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Çocukluğunda kâşif ve tüccar olan babası Niccolo Polo ile Karadeniz ve Akdeniz kıyılarına yolculuklar yapan Marco Polo, tam bir maceraperestti. 13. yüzyılda yaptığı dünya seyahatinde özellikle Çin yolculuğu büyük önem taşımaktadır ama daha da önemlisi Cenevizlilere esir düştüğünde aynı hücreyi paylaştığı arkadaşına bütün gördüklerini ve yaşadıklarını yazdırmış olmasıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    İbn-i Battuta, İslam dünyası başta olmak üzere Asya ve Afrika hakkında tarihi, coğrafi, sosyokültürel bilgileri ilk elden kayda geçiren önemli bir Orta Çağ gezginidir. Hindistan’dan Çin’e, Nijerya’dan Anadolu’ya geniş bir coğrafyada seyahat etmiş, uzun kaldığı kimi yerlerde hukuk eğitiminden dolayı kadılık yapmış, o toplumların kültürlerini en ince detayına kadar öğrenerek kayıt altına almıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Vasco Da Gama 1497-1499 yılları arasında Avrupa’dan çıkıp Afrika’nın güneyinde Ümit Burnu’ndan geçerek Hindistan’a deniz yoluyla giden ilk kişi olmuştur. Kendisi, Portekiz’e Doğu’nun kaynaklarının yolunu açan kişi olarak ülkesinde büyük değer görmüş fakat Doğu halkları tarafından hoş karşılanmamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Portekizli denizci, kâşif ve gezgin Ferdinand Macellan 16. yüzyılda Büyük Okyanus’a “Pasifik” adını, Güney Amerika’nın en güneyinde keşfettiği boğaza ise “Macellan” adını vermiş ve gezegenimizdeki tüm meridyenlerden geçen ilk kişi olmuştur. Seyahatleri sırasında kendisine eşlik eden kâşif Antonio Pigafetta’ya anılarını yazdırarak günümüze kadar ulaşmasını sağlamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    17. yüzyılda yaşayan Kütahyalı gezgin Evliya Çelebi’nin yeni yerler yeni insanlar tanıma isteği onun yarım asır boyunca Osmanlı topraklarını gezmesini ve görüp yaşadıklarını Seyahatnâme adlı kitabında kayıt altına almasını sağlamıştır. İlk seyahatini İstanbul’a yapan büyük gezginin 10 ciltlik kitabı Kafkaslar’dan Macaristan’a, Hicaz’dan Yunanistan’a geniş bir coğrafya hakkında önemli bilgiler verir.

  • 9 Madde İle Osmanlı’nın Denize İnen Yolu Galata

    9 Madde İle Osmanlı’nın Denize İnen Yolu Galata

    Galata, İstanbul’un tarihi dokusunu, yaşanmışlıklarını en güzel anlatan semtlerden biridir. Galata Kulesi, Galata Köprüsü gibi İstanbul’un her çağına tanıklık eden yapılar koskoca bir tarihi günümüze taşır, her yıl dünyanın dört bir yanından turistleri ağırlar, en güzel eğlence yerlerine, restoranlarına ev sahipliği yapar. Çağlar boyunca birçok gezginin görmek için kıtalar aştığı bu muhteşem semti bir de 9 maddelik listemizle keşfedin.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Eski İstanbul’un Karşı Kıyısı” title_font_size=”13″]

    Tarihi Yarımada’nın yani Eminönü, Eyüp ve Yenikapı üçgeninin içinde kalan eski İstanbul’un karşısında yer alan Galata’ya ve Beyoğlu’na, Rumca’ da “karşı yaka” anlamına gelen “Pera” ismi verilmişti. Galata Kulesinden sahile dek uzanan Galata, eski çağlarda olduğu gibi günümüzde de İstanbul’un en sevilen muhitlerinden biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Galata Köprüsü” title_font_size=”13″]

    Tarihi Yarımada’yı Pera’ya bağlayan, Haliç’in iki yakasını birleştiren bir köprü fikri belki de İstanbul kadar eskidir. Buradaki ilk köprünün 6. yüzyılda yapıldığı düşünülmektedir. Günümüze dek buraya birçok köprü inşa edilmiş, Leonardo da Vinci gibi ünlü sanatçılar bile Galata Köprüsü için tasarımlar yapmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Denize İnen Yol” title_font_size=”13″]
    istanbul

    Galata isminin anlamı konusunda birçok rivayet bulunur. En sık telaffuz edilen söylentilerden biri “Gala” kelimesinin Rumca’da süt anlamına geldiği ve Galata’da birçok süthane olduğu için semte bu ismin verildiğidir. Bir diğer söylentiye göre, Galata ismi deniz kenarına dek uzanan dik yokuşları yüzünden bu semte uygun görülmüştür ve “denize inen yol” anlamına gelmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Galata Kulesi” title_font_size=”13″]

    Birçok hikâyeye konu olan Galata’nın en tepesinde Galata Kulesi bulunur. Hezarfen Ahmet Çelebi’nin kuleden Üsküdar’a dek uçmasıyla ününe ün katan Galata Köprüsü’nün 500’lü yıllarda inşa edildiği düşünülmektedir. İstanbul’un ihtişamlı manzarasını izlemek için en uygun noktalardan biri olan Galata Kulesi’ni günümüzdeki görüntüsüne 1348 senesinde Cenevizliler kavuşturmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Dünyanın İkinci Metrosu” title_font_size=”13″]
    tünel metro

    Pera’nın iki ucunu; günümüzün İstiklal Caddesi ile Karaköy sahilini birbirine bağlayan, dünya üzerindeki ikinci metro Nostaljik Tünel, 1871 yılından beri bu dik yokuşu tırmanarak İstanbullulara hizmet eder. Bir asırdan uzun bir süre içinde sadece İkinci Dünya Savaşı yıllarında hizmet dışı kalan tünel, İstanbul’un haklı gurur kaynaklarından biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İstanbul’un En Kozmopolit Semti” title_font_size=”13″]
    istanbul

    Galata, Osmanlı zamanından günümüze dek hep eğlenceli, hareketli, renkli bir semt olmuştur. Bu durumda, hem semtin konumunun hem de burada yaşayan insanların çeşitliliğinin payı bulunur. Farklı dinlerden, farklı mezheplerden birçok insan uyum içinde yaşayarak Galata’nın güzelliğine güzellik katmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İstanbul’un Renkli Limanı” title_font_size=”13″]
    istanbul

    Galata’nın eğlenceli ve hareketli bir semt olmasının bir diğer sebebi de büyük limanlara ev sahipliği yapmasıdır. Bu limanlara yanaşan gemiler, yolcuları ve mürettebatları semte hareket katar. Tarih boyunca Galata’nın büyük yangınlar atlatmasının sebebinin de bu limanlara yanaşan gemilerin taşıdığı yanıcı yükler olabileceği düşünülür. Günümüzde ise Karaköy Limanı’na sadece büyük yolcu gemileri yanaşır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bankalar Caddesi” title_font_size=”13″]
    istanbul

    Bankalar Caddesi eski ismiyle Voyvoda Caddesi, Galata’nın en güzel ve eski binalarının üzerinde sıralandığı ihtişamlı ve geniş bir caddedir. Osmanlı Bankası Müzesi ve Salt Galata burada yer alır. Caddenin isminin Bankalar Caddesi olmasının sebebi 1856 yılında burada kurulan Ottoman Bank isimli özel bankadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kamondo Merdivenleri” title_font_size=”13″]
    istanbul

    Osmanlı’da bankacılığın başlangıcına şahit olan Bankalar Caddesi’nin alametifarikalarından biri, Osmanlı Bankası Müzesi’nin tam karşısında yer alan Kamondo Merdivenleri’dir. Bu merdivenler 19. yüzyılda banker Abraham Kamondo tarafından ünlü mimar D’aranco’ya yaptırılmıştır. En ünlü fotoğrafçılardan, selfie meraklılarına dek Galata’yı ziyaret eden herkes burada fotoğraf çekmekten kendini alıkoyamaz.

  • BAŞARILARIYLA ÜLKEMİZİ GURURLANDIRAN KADINLARIMIZ

    Gösterdikleri güçlü duruş ve kararlılık ile ülkemizi temsil eden kadınlarımızın sayısı her geçen gün artıyor. Bilim, kültür, sanat, spor ve daha birçok alanda kendini kanıtlamış kadınlarımızın hikâyeleri ilham verici ve motive edici birer örnek oluşturuyor. İşte Türkiye’nin gurur kaynağı olan başarılı kadınlarımızdan bazılarının meslek ve kariyerleri…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Nüfus cüzdanındaki ismi Benal Zübeyde Arıman olarak kayıtlı olan Benal Nevzat (İştar) Arıman, ülkemizin ilk kadın milletvekillerindendir. 1903 İzmir doğumlu Arıman, 1923’te Paris’teki Sorbonne Üniversitesi Edebiyat Fakültesinden mezun olduktan sonra Veremle Mücadele Cemiyeti, Türk Hava Kurumu, Yeşilay ve aşevleri gibi hayır kuruluşlarında çalışır ve sonrasında kadınların genel seçimlerde seçme ve seçilme hakkını elde ettiği 1935’te İzmir’den seçilerek Türkiye’nin ilk kadın milletvekilleri arasında yerini alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1914 Bursa doğumlu Muazzez İlmiye Çığ, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesindeki eğitiminin ardından uzman olarak atandığı İstanbul Arkeoloji Müzesinde Sümeroloji alanında yaptığı çalışmalarla sadece ülkemizde değil, tüm dünyada tanınan bir isimdir. Hitler döneminde Almanya’dan iltica ederek Ankara Üniversitesinde dersler veren Prof. Dr. Hans Gustav Güterbock’dan Hitit dili ve kültürü dersleri ile Avusturya asıllı arkeolog Prof. Dr. Benno Landsberger’den Sümer ve Akad dilleri ve Mezopotamya kültürü dersleri alan Çığ, edindiği bilgileri yeni nesle aktarmak için onlarca kitap yazar. 1940’ta mezun olduktan sonra “İstanbul Eski Şark Eserleri Müzesi Çivi Yazılı Belgeler Arşivi”ne uzman olarak atanır. Burada 31 yıl boyunca diğer meslektaşları ile müzenin deposunda bulunan Sümer, Akad ve Hitit dillerinde yazılmış on binlerce tableti temizler, sınıflandırıp numaralandırır; 74 bin tabletten oluşan çivi yazılı belgeler arşivini oluşturur; 3 bin tabletin kopyasını yapıp katalog halinde yayımlatır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1939 Zonguldak doğumlu Filiz Dinçmen, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinden mezun olduktan sonra çeşitli diplomatik görevlerde bulunur ve 1982’de Hollanda Lahey Büyükelçisi görevine getirilerek Türkiye’nin ilk kadın büyükelçisi ünvanını alır. Daha sonra Avustralya büyükelçisi olarak mesleğine devam eden Dinçmen’in son görev yeri Vatikan Büyükelçiliğidir. Bir ülkenin kadın emeği ve katkısı olmadan kalkınamayacağını belirten Dinçmen, kadınların toplumun gelişmesine yardımcı olmaları ve bu yolda görev almaları için çeşitli sivil toplum kuruluşlarında uzun yıllar çalışır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1960 İstanbul doğumlu Lale Orta, ülkemizin ilk kadın futbol antrenörü ve hakemidir. Çocukluk yıllarında basketbol ile ilgilenen Orta, spor hayatına Türkiye’nin ilk kadın futbol kulübü olan Dostlukspor Kız Futbol Kulübünde futbol ile devam eder. Öğrenimini Marmara Üniversitesi İşletme Bölümünde tamamlayan başarılı sporcu, yıllarca futbol oynadığı kulüpte kalecilik ve kaptanlık da yapar. 20 sene boyunca erkek futbol liglerinde hakemlik yapan Orta, 1995’te Uluslararası Futbol Federasyonları Birliği (FIFA) tarafından 27 ülkeden seçilmiş 54 kadın hakem arasına girerek dünyadaki ilk FIFA kokartlı kadın hakemlerden biri olur. Emekli olana dek 60 uluslararası olmak üzere profesyonel ve amatör liglerde 1.500’ün üzerinde maç yönetir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1960 Ankara doğumlu İnci Özdil, Türkiye’nin ilk klasik Batı müziği kadın orkestra şefidir. 1971’de Ankara Devlet Konservatuvarında piyano dersleri alan Özdil, 1976’da kompozisyon bölümüne, 1981’de kompozisyon ileri yüksek sınıfına devam eder ve aynı zamanda orkestra şefliği bölümünde çalışır. Müzisyen bir aileden gelen Özdil, 1983’te orkestra şefliği uzmanlığı için devlet bursuyla İngiltere’de eğitim alır. Yurt dışında çeşitli eğitimler ve başarılara imza atan Özdil, 1988’de Hans Werner Henze Festivali’nde “En İyi Yorumcu” ödülünü kazanır. Başarılı sanatçı, Antalya Devlet Senfoni Orkestrasının kurucu şefi olduktan sonra 2009-2013 yılları arasında Bursa Bölge Devlet Senfoni Orkestrasında şef olarak görev yapar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1975’te İstanbul’da dünyaya gelen Feryal Özel, 2019’da tüm dünyada heyecana neden olan kara deliklerin ilk fotoğrafını çeken 200 bilim insanı arasında yer alıyor. Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) ve Arizona Üniversitesinde çalışmalarını sürdüren Özel, aynı zamanda NASA Astrofizik Komitesi Başkanlığını, NASA Lynx Uzay Teleskobu Bilim ve Teknik Ekibi Başkanlığını ve Uzay Ufku Teleskobu Bilim Konseyi ile Modelleme ve Analiz Çalışma Grubu Başkanlığını yürütüyor. Ünlü Alman fizikçi Albert Einstein, Amerikalı matematikçi John Nash gibi dünyanın en tanınmış bilim insanları ile birlikte 20 kişilik “Büyük Fikirler” listesine adını yazdıran Özel, bilime sağladığı katkıların yanı sıra maraton ve triatlon koşularında da başarılı bir sporcu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    1985’te İstanbul’da doğan Dr. Canan Dağdeviren, Hacettepe Üniversitesi Fizik Mühendisliği Bölümünden 2007’de; Amerika Birleşik Devletleri’nin en prestijli burs programı olan Fulbright’tan kazandığı bursla Illinois Üniversitesi Malzeme Bilimi ve Mühendisliği Bölümünden 2014’te doktora derecesiyle mezun olur. Dağdeviren aynı zamanda Harvard Üniversitesine “Genç Akademi Üyesi” olarak kabul edilen ilk Türk ve başarıları bunlarla sınırlı değildir. Dedesini kalp yetmezliği sebebiyle kaybeden Dağdeviren, 28 yaşına geldiğinde çocukluk hayalini gerçekleştirerek giyilebilir kalp pilini icat etti. 10 saniyeden az sürede cilt kanserini tespit eden bir cihazın da mucidi olan Dağdeviren, Alzheimer ve mide sorunları için geliştirdiği icatları ile tüm dünyada adından söz ettirmeye devam ediyor.

  • TARİHE EV SAHİPLİĞİ YAPAN MÜZELER

    Bize tarihimizi hatırlatan, geçmişe dokunmamıza olanak sağlayan ve yıllar hatta yüzyıllar öncesine tarihsel bir yolculuk sunan müzeler, eski zamanlar ve günümüz arasındaki yıkılmaz köprülerimizdir. Ülkemizin dört bir yanında var olan ve bir anlamda tarihe ev sahipliği yapan müzeler, kültürel mirasımızı emanet ettiğimiz en önemli yerlerdendir. Bu yazımızda yalnızca tarihteki önemli olaylara tanıklık eden Cumhuriyet Müzesi ve endüstriyel mirasımızın aynası niteliğindeki Rahmi Koç Müzesi hakkında kısa bilgiler vermekle kalmayıp, sizleri bu müzelerde seslendirilen şahane ezgilerle de buluşturuyoruz. Kısaca bu yazımızda tarih ve müzik bir araya geliyor ve ortaya çıkan harmoni ruhumuza huzur veriyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Cumhuriyet Dönemi’nin ilk idari ve siyasi binası olma özelliğini taşıyan, Cumhuriyet Müzesi ya da diğer bilinen adıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi binası, 1923 yılında Mimar Vedat Tek tarafından tamamen kesme taştan, Cumhuriyet Halk Fırkası toplantı yeri olarak kullanılmak üzere inşa edilmiştir. Bina, 1924-1960 yıllarında Atatürk ilke ve inkılaplarının gerçekleştirilmesi, tarihimize yön veren uluslararası anlaşmaların imzalanması ve çok partili sisteme geçişe tanıklık etmiştir. Dünden bugüne pek çok önemli karara şahitlik eden Cumhuriyet Müzesinin etkileyici atmosferinde kısa bir müzik molasına ne dersiniz?

    .

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Ankara’nın ilk sanayi ve ulaşım müzesi olma özelliği taşıyan müze, Çengelhan adlı tarihî kervansarayda 2005 yılında ziyarete açılmıştır. Sonraki yıllarda yine aynı bölgede yer alan Safranhan satın alınarak restore edilmiş ve 2016 yılında müzenin ikinci binası olarak hizmete girmiştir. Kanuni Sultan Süleyman Dönemi’nde Damat Rüstem Paşa tarafından 1522 yılında inşa edilen bu kervansaraylar, zamanında yün, deri ve tiftik işleyen tabakhane, depo ve hapishane olarak hizmet vermiştir. Müze, geçmişten günümüze endüstri ve mühendislikle ilgili objelerin ve belgelerin toplanması, araştırılması, korunması ve sergilenmesinde öncü konumdadır. Müzenin geçmişten izler taşıyan dokusu ve tarih kokan ortamıyla müziğin birleşmesinden doğan etkileyici bir şölenle sizleri baş başa bırakıyoruz.

    .

  • ÜNLÜ İSİMLERİN ZEKÂ ÜZERİNE KURDUKLARI CÜMLELER

    Zekâ kelimesinin sözlükteki karşılığı şöyle: İnsanın düşünme, akıl yürütme, objektif gerçekleri algılama, yargılama ve sonuç çıkarma yeteneklerinin tamamı. Bu tanıma göre olumlu addedebileceğimiz kavramı, tarihi kişiliklerin çoğu da olumlu yorumlamış… İçlerinde zekâyı anlatabilmek için akılla kıyaslamayı tercih edenlerin sayısı da bir hayli fazla… Aşağıda konuyla ilgili yaptığımız alıntıları görebilirsiniz. Peki ya zekâ ve akıl arasındaki fark üzerine sizin düşünceleriniz neler?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
  • AŞİNA OLDUĞUMUZ BAZI RESİM TERİMLERİ

    Bu terimlerin anlamlarını bilmek sadece resim sanatıyla uğraşanların değil, resim sergilerine ilgi duyan sanatseverlerin de işine yarayacaktır. Bir sergi kataloğunu ya da duvarda asılı duran bir tablonun açıklama metnini okuyup anlamak eskisine nazaran çok daha kolaylaşacak, bazı terimler ise resmi doğrudan anlamanız konusunda yardımcı olacaktır. Sözü uzatmadan listemize geçelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Perspektif, Kontur, Proporsiyon, Kompozisyon, Kolaj, Paspartu Nedir?” title_font_size=”13″]

    Perspektif, cisimlerin üç boyutlu halini kâğıt üstünde iki boyuta indirirken, gözden uzaklaştıkça küçülüyor ve daralıyormuş gibi görünmesini sağlayan çizim tekniğidir. Resimdeki detayların sınır çizgilerine ise kontur denir. Proporsiyon, resimdeki parçaların birbirine olan oran ve ölçüsüdür. Kompozisyon, bir konunun kâğıt üzerine çizimlerle belirli bir akış içinde yerleştirilmesine denir. Kolaj, farklı malzemelerin bir zemine yapıştırılarak yapıldığı resimlerdir. Resimlerin sergilenmek üzere yapıştırıldığı ve genellikle mukavvadan yapılma çerçeveye ise paspartu denir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kontrast, Ana Renkler, Ara Renkler, Pigment, Tayf, Valör, Lavi Nedir?” title_font_size=”13″]

    Kontrast, birlikte kullanıldıklarında birbirinin gücünü artıran, kuvvetlendiren renklerdir. Ana renkler denince güneş ışıkları içindeki üç renkten söz edilmektedir; onlar sarı, kırmızı ve mavidir. Ara renkler dendiğinde ise akıllara karışımla oluşan renkler gelmelidir. Renkleri meydana getiren moleküllere ise pigment denir. Tayf, gözümüzün görebildiği renklerin hepsine denir. Resimde bir tonun içerdiği ışık ve gölgenin kuvvet değerlerine valör denir. Tek bir rengin tonlarında yapılan resimlere ise lavi denmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yağlı Boya, Guaj Boya, Akrilik Boya, İnceltici, Rötuş, Ritim Nedir?” title_font_size=”13″]

    Yağlı boya, bağlayıcı maddeleri bitki yağı ile pigmentler olan kaliteli bir boya çeşididir. Guaj boya, suyla inceltilen fakat saydamlaşmayan, kâğıtla bütünleşmeyip üstünde bir tabaka oluşturan boya çeşididir. Akrilik boya da su ile inceltilen fakat yağlı boya kıvamında olan, çatlama yapmadığı için resim yapımında çok tercih edilen bir boya çeşididir. Boyayı arzu edilen kıvama getirmek için kullanılan araçlara inceltici denir. Eğer resim tamamlandıktan sonra ufak tefek düzeltmeler yapılıyor ve daha kusursuz hale getirilmeye çalışılıyorsa bu işleme rötuş adı verilir. Ritim ise bir resimdeki bulut gibi şekillerin belli aralıklarla tekrar edilmesine denir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İmge, Natürmort, Lirik Soyutlama, Portre, Figür, Fresk, Galeri Nedir?” title_font_size=”13″]

    İmge, gerçeğin zihinde biçimlenmesi ve yansıtılmasıdır. Natürmort, meyveler, çiçekler gibi cansız doğa resimlerine denmektedir. Lirik soyutlama, resim detaylarının gerçekte göründüğü gibi değil de bir şiirsellik içinde sanatçının iç dünyasının yansıması olarak belirmesidir. Portre, yüzün karakteristik özelliklerinin istenen ölçüde yansıtıldığı resim çalışmalarına denir. Figür, resimde insan ve hayvan şekillerine verilen isimdir. Duvarlara yapılan resimlere ise fresk denir.  Yapılan resimlerin ilgilisine sunulduğu, sergilendiği mekânların adı ise galeridir.