Kategori: Kültür/Sanat

  • Japon Çizgi Filmi Animelerin Hepinize Tanıdık Gelecek Dünyası

    Japon Çizgi Filmi Animelerin Hepinize Tanıdık Gelecek Dünyası

    Her ne kadar konumuz genel adı “anime” olan çizgi filmler olsa da yetişkinleri de içine alan bir sayfadasınız. Çünkü animeler her yaştan insana hitap eden çizgi filmler ve bugün tüm dünyada “Otaku” diye isimlendirilen tutkunlarının büyük bir kısmı da yetişkinler. Hatta anime karakterlerinin giyimlerini, saçlarını, makyajlarını taklit eden cosplayer’ların çoğu da öyle… Japonya’da ortaya çıkıp tüm dünyada popüler hale gelen animelerin renkli dünyasına hoş geldiniz…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Temeli oldukça eskilere dayanan Japon çizgi sanatında mangaların, yani çizgi romanların önemi çok büyük. “Man/gelişigüzel” ve “ga/resim” sözcüklerinden oluşan mangaların dünyada popüler hale gelmesi ise bu romanların çizgi film haline getirilmesi, daha doğrusu “anime”ye dönüşmesiyle gerçekleşti. Anime kelimesinin kökeni ise sanıldığı gibi Japonca değil… Fransızca “animasyon” sözcüğünden türetilmiş ve “Japon çizgi animasyon” anlamına geliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    anime, manga

    Anime icat edilirken Batı’daki Disney dünyasından fazlaca etkilenilmiş. Mangalar senaryolaştırılırken, Japonların Batı’daki izleyicinin de dikkatini çekmek istemesinin bir sonucu olarak kocaman gözlü, uzun boylu karakterler ortaya çıkmış. Kendi geleneklerini Batılı imgelerle bütünleştirerek anime gezegeni kuran kişilerin başında ise Osamu Tezuka geliyor, unvanı “Animenin Babası”. Fakat günümüz dünyasında en popüler manga ve anime sanatçısı kim derseniz, 2003 yılında Oscar alan ilk animenin sahibi Hayao Miyazaki’yi gösteririz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Hemen söylemek gerekir ki anime üretiminde genellikle mangalar temel alınıyor, fakat illa ki her animenin bir mangayı işlemesi zorunluluğu da bulunmuyor. Zamanla kendine has bir çizim tekniği oluşan animede istenen senaryoya göre yeni çizimler yapılabiliyor. Kafanız karıştıysa şöyle özetleyelim: anime bir mangayı temel almış olabilir ama her anime bir manga eseri değildir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    “Şu animeler de hiç bana göre değil” diyorsanız eğer, biz de size hanginiz çocukluğunda Alplerdeki Kız Heidi’yi izlemedi ki diye sorarız. Hani İsviçre’nin bir dağ köyünde dedesiyle yaşayıp bütün gün Peter’le birlikte doğanın içinde koşturup duran pembe yanaklı Heidi’yi… “Aaa hem de çok severdim” cevabı verenler bilmeli ki izledikleri o çizgi film de bir animeydi. İsviçreli Heidi’nin bir Japon animesine dönüşme nedeninin, adını taşıyan kitabın ilk kez Japonya’da çizgi filme uyarlanması olduğunu da hemen belirtelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Farkında olmasanız da aslında anime konusunun o kadar uzağında değilsiniz demek istiyoruz. Başka bir örnek de Şeker Kız Candy… Evet o da bir animeydi ve zümrüt yeşili gözleriyle Candy 100’den fazla bölümde bir çoğumuzu ekranlara kilitledi. Senaryosu Japon yazar Kyoko Mizuki’ye ait olan bu anime de duygu yüklü bir çizgi film serisiydi. Yani anime dendiğinde akıllara illa ki fantastik kurgular ya da vurdulu kırdılı sahneler gelmemeli.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Diğer taraftan animelerin tıpkı sinema dünyasında olduğu gibi birbirinden farklı türleri ve bu türlerin özgün isimleri bulunuyor. Örneğin Şeker Kız Candy “Shoujo” türünde bir hikâyeye sahip, yani daha çok kızların ilgi gösterdiği romantik sevimli bir hikâyeye. Ama aksiyonu seven erkek çocuklar için hoplamanın zıplamanın, süper güçlerin bol olduğu filmler de var ve buna “Shonen” deniyor, ki siz bunu da çok iyi biliyorsunuz, çünkü ünlü Pokemon çizgi filmi Shonen türünde bir animeydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    mamoru oshii

    Animelerin Walt Disney dünyasından esinlendiğinden söz ettik, peki Hollywood dünyasının izleyiciyi uzun zaman önce etkisi altına almış animelerden etkilendiğini söylemeyelim mi?  Bazı filmlerde sahne dekorundan karakter yapısına kadar sirayet eden bu benzerliğe sizin için bir de örnek getirelim. Ve Wachowski Kardeşler’in Matrix isimli filmiyle Mamoru Oshii’nin yazıp yönettiği Ghost In The Shell animesini karşılaştırmanızı söyleyelim. Trinity ile Motoko Kusanagi karakterleri arasındaki benzerlik ne kadar yoğun sizce de öyle değil mi?

  • Söyleyebilene Aşkolsun Dedirten 8 Tekerleme

    Söyleyebilene Aşkolsun Dedirten 8 Tekerleme

    Çocukluk yıllarında söylemeye çalıştığımız ama bir çırpıda söylemekte zorlandığımız tekerlemelerin edebi bir değeri olduğunu biliyor muydunuz? Aslına bakarsanız, Halk edebiyatının konularından olan tekerlemeyi sadece çocukken değil şu yetişkin yaşımızda dahi bir çırpıda söylemek zordur. Denemek isteyenler için listemize 8 tane tekerleme ekledik!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
  • 9 Madde ile 19 Mayıs 1919

    9 Madde ile 19 Mayıs 1919

    19 Mayıs, Türkiye Cumhuriyeti’nin doğumuna giden yoldaki dönüm noktalarından biri… 2025 Mayıs’ı ise Atatürk’ün gençlere armağan ettiği 19 Mayıs’ın “106. Yılı”… Tarihimizde büyük yeri olan bu günü, gençler ve Atatürk’ün ifade ettiği gibi “genç fikirli” olanlar için Kültür ve Yaşam’da kutluyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Mustafa Kemal, Samsun’da asayişi sağlaması için Osmanlı Sultanı VI. Mehmet tarafından görevlendirildiğinde ve hazırlıklarını tamamladıktan sonra 16 Mayıs 1919 tarihinde yola çıktığında 9. Ordu Müfettişiydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Samsun’a deniz yoluyla gidilecek, bu yolculukta Mustafa Kemal’e 18 kişi eşlik edecekti. İçinde Refet Bele, Kazım Dirik, Hüsrev Gerede, Refik Saydam, Cevat Abbas Gürer’in de bulunduğu geminin dümeni kaptan İsmail Hakkı Durusu’daydı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    karadeniz, milli mücadele

    Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarını Samsun’a taşıyacak gemi ise 48 metre boyundaki Bandırma’ydı. İskoçya’da yük vapuru olarak inşa edilen gemi tam 41 yaşındaydı ve İstanbul limanına kaydedilip Türk bayrağı çekilene kadar birçok ülke gezerek farklı görevlerde bulunmuştu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Gemi 16 Mayıs Cuma günü öğle saatlerinde İstanbul’dan ayrıldı. Mustafa Kemal, halkın iradesini arkasına alarak mücadeleye geçmenin gerekliliğine inanıyordu ve aklındaki bu düşüncelerle binmişti Bandırma Vapuru’na…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    19 Mayıs 1919 Pazartesi günü Samsun kıyılarına ulaştıklarında saatler 08.15’i gösteriyordu. Mustafa Kemal ve silah arkadaşları gemiden bir taka ile ayrılarak karaya ayak bastılar. 9. Ordu Müfettişi, başında kalpağı üstünde geniş yakalı lejyon kaputuyla iskeleye çıktı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Mustafa Kemal bu tarihten kısa bir süre sonra hayatına sivil devam edecek, Amasya, Erzurum ve Sivas kongreleriyle başlayan Milli Mücadele sayesinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 23 Nisan 1920’deki açılışına giden yolun temelleri atılacaktı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    ‘’1919 senesi Mayıs’ının 19. günü Samsun’a çıktım…’’ Atatürk Nutuk’u bu cümleyle başlatmıştır ve başka bir tarihte, “Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk safhasıdır. 19 Mayıs, kökleri tarihin en eski çağlarına uzanan Türk ulusunun gençleşmesinin simgesidir.” dediği bu günü sembolik doğum günü olarak işaret etmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    atatürk'ü anma gençlik ve spor bayramı

    19 Mayıs ilk kez 1926 yılında, ikinci kez 1935’te kutlandı. Simgesel olarak sadece Atatürk’ün değil bir ulusun doğum günü olan bu önemli gün Türk gençliğine armağan edildi ve 1938’den sonra Gençlik ve Spor Bayramı, 1981’den sonra ise Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı ismiyle kutlanmaya başlandı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
    milli mücadele

    Bu tarihi olaya tanıklık ve aracılık eden Bandırma Vapuru ise 1925 yılında bir armatöre satılmıştı. Geminin anısı 1999 yılında yapılan ve 2003’te müze olarak açılan replikasıyla Samsun’da yaşatılıyor.

  • Kahkahasıyla Sevindiren Adile Naşit’in Rol Aldığı Filmler

    Kahkahasıyla Sevindiren Adile Naşit’in Rol Aldığı Filmler

    Bazı insanların ölüm tarihi önemini yitirir çünkü o kişi ölümsüzleşmiştir… Onlara “ölümsüz” denmesinin en büyük nedeni ürettikleriyle, eserleriyle yaşamaya devam etmesidir ki Adile Naşit de bu isimlerden biridir. 80’li yılların masalcı teyzesi, bütün iyilerin annesi, ablası ya da teyzesi olan oyuncunun karakteristik kahkahası bile yüzümüzü güldürmek için yeterlidir. Ne zaman onun tiplemeleriyle karşılaşsak maziden çocukluğumuzu çıkarıp önümüze bırakıverir… Biz de 57 yıl süren yaşamına onlarca film sığdıran sanatçımızı rol aldığı 8 filmle bir kez daha karşınıza getiriyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sonradan evlendiği Yaşar Usta’nın çocuklarına da annelik yapan “Melek” rolünde” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kızlarına düğün yapabilmek için uğraş veren “Emine” rolünde” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hastalığa yakalanan küçük Kahraman’ın vicdanlı “öğretmen”i rolünde” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bütün öğrencileri evlat edinmiş emektar müstahdem “Hafize Ana” rolünde” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ağaya kafa tutan Feyzo’nun oğluna söz geçiremeyen annesi “Sakine Bacı” rolünde” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kazım Bey’le yeniden evlenen “Saadet Hanım” rolünde” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Polisiye bir olayın yaşandığı konakta “Tavuk Teyze” rolünde” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İşlerin birbirine karıştığı bir konakta durumu kurtarmaya çalışan “Melek” rolünde” title_font_size=”13″]
  • Türk Sanat Müziğinin Huzur Veren Sesi Ahmet Özhan

    Türk Sanat Müziğinin Huzur Veren Sesi Ahmet Özhan

    1950 yılında dünyaya gelen Ahmet Özhan sanat hayatında tam yarım asır devirdi. İstanbul Belediye Konservatuvarı ve Üsküdar Musiki Cemiyeti eğitimlerinin ardından profesyonel olarak girdiği müzik dünyasına aslında çok daha önceden atılmıştı…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    “Çok romantik bir çocukluk ve ilk gençlik yılları yaşadığımı söyleyebilirim (…) Şarkı söyleyerek uyuduğumu, rüyamda şarkı söyleyip, şarkı söyleyerek uyandığımı hatırlarım.” diyen sanatçının asıl adı Ahmet Katıgöz’dü.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1970’li yıllardan başlayıp 80’li yılları da içine alan dönemde Türk Sanat Müziği’nde popüler bir isim olarak öne çıkan Ahmet Özhan art arda plaklar çıkardı. Kapın Her Çalındıkça,  Kemancı, Gülünce Gözlerinin İçi Gülüyor, Yaşadım mı Öldüm mü şarkıları onun sesiyle bu plaklara girdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Türk müziğinin temiz yüzlü, yeşil gözlü, naif sesli çocuğu olarak parladığı dönemlerde beyaz perde için de üretti ve sinemada romantik komedi filmlerinin sevilen yüzü oldu. Hemen hatırlayacağınız Hale Soygazi ve Şener Şen’le rol aldığı “Bak Yeşil Yeşil” bu filmlerden biriydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Aslında plaklar ve sinema öncesinde gazino dönemi vardı. Hatta eğitimini tamamladıktan hemen sonra, 1968 yılında yani 18 yaşında Bebek Belediye Gazinosu’nda uvertür olarak başladığı işi aynı zamanda ilk profesyonel sahne deneyimiydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Bestekâr Dede Efendi, Itrî gibi büyük isimlerin yolundan giden Özhan 80’li yıllarda tasavvuf müziği ile de ilgilenerek yeni bir akımın öncülüğünü yapmış, yıllar içinde bu merakını daha da geliştirmişti. Güldeste isimli albüm serisi bu türün örneklerini barındırır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Klasik Türk Müziği’nin güzel eserlerini seslendiren Ahmet Özhan’ın sesi 1881-1991 yılları arasında TRT İstanbul Radyosu’ndan da duyuluyordu. O yıllarda kurulan Kültür ve Turizm Bakanlığı İstanbul Tarihi Türk Müziği Topluluğu’nun kuruluşunda bulundu ve genel yönetmeni oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Tasavvuf müziği albümlerinden oluşan Meşk isimli projesinin ilk ürününü 2006 yılında verdi. Albümün adı “Ramazan İlahileri”ydi. Ahmet Özhan Konya Şeb-i Arus Törenleri, İstanbul Festivali gibi etkinliklerde hem Türk müziği hem de tasavvuf müziğinden eserler seslendirmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Müzik kariyerinde yarım asrı tamamladığında birçok ödülün sahibi olmuştu. Bunlardan biri de Çanakkale On Sekiz Mart Üniversitesi tarafından 2013 yılında sanatçı olarak ilk kez kendisine verilen fahri doktora unvanıydı.

  • İlk Türk Heykeltıraşlar

    İlk Türk Heykeltıraşlar

    Özellikle 1883 yılında Sanayi-i Nefise Mektebi’nin kurulmasıyla güzel sanatlara verilen önem artmış, genç sanatçılar yetiştirilmek üzere devlet tarafından yurt dışına eğitime gönderilmişlerdi. Önemi artan bu alanlardan biri de “heykel”di. Bu sayfada o değerli Türk heykeltıraşlardan bazılarına yer veriyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Zühtü Müridoğlu 1924-28 yılları arasında Sanayi-i Nefise Mektebi’nde okumuş, okulunun son yılında girdiği sınavı kazandığı için Fransa’ya gönderilmiş, 1932’de ülkesine dönmüştür. Uzun yıllar öğretmenlik yapan Türk heykeltıraşın en bilinen eseri Ali Hadi Bara ile birlikte yaptığı Beşiktaş Meydanı’ndaki Barbaros Anıtı ve Zonguldak’taki atlı Atatürk ve İnönü heykelidir. Birçok eseri İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nde sergilenen Müridoğlu 1906-1992 yılları arasında yaşamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Sanayi-i Nefise Mektebi Heykel Bölümü’nün ilk kız öğrencisi Sabiha Bengütaş, mesleğine ünlü kişilerin büstlerini yaparak başladı. Bu kişiler arasında Hasan Âli Yücel’i, Bedia Muvahhit’i, Ahmet Haşim’i sayabiliriz. Bengütaş aynı zamanda Taksim Meydanı’nın ortasına Cumhuriyet Anıtı’nı yapan İtalyan heykeltıraş Pietro Canonica’nın asistanıydı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Yukarıda gördüğünüz ve günümüzde İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nde sergilenen Şair Abdülhak Hamit’e ait bronz büstün heykeltıraşı Nijad Sirel’dir. Hem ülkemizin ilk heykeltıraşlarından olan hem de genç heykeltıraşlar yetiştiren Sirel, Almanya’da eğitim gördükten sonra memleketi İzmir’e dönmüştü. Bursa Atlı Atatürk Anıtı, Malatya Atatürk Anıtı, Çanakkale Atatürk Anıtı gibi büyük eserlerde onun imzası bulunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Bu büstün heykeltıraşı da Ratip Aşir Acudoğlu’dur. Sanayi-i Nefise Mektebi’nin ardından Almanya ve Paris’te eğitim gören Acudoğlu, büst ve figüratif eserlerle birlikte memleketin dört bir köşesine diktiği anıt eserlerle tanınıyor. Menemen’de bulunan Kubilay Anıtı, Erzincan’daki İsmet İnönü Anıtı, Ankara Ziraat Fakültesi önündeki Atatürk Anıtı ünlü heykeltıraşın ürünleri arasında yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Sanayi-i Nefise Mektebi’nin ardından kazandığı üç yıllık bursla Paris’e giden Ali Hadi Bara dünyaca ünlü sanatçılardan özel dersler aldı ve onlarla birlikte çalıştı. Türk heykelciliğine yeni ifade biçimleri getiren kişi olarak değer gören sanatçı, Beşiktaş’taki Barbaros Anıtı’nı Zühtü Müridoğlu ile birlikte yapmıştır. Anıtkabir’in inşası sırasında da katkılarını sunan Hadi Bara’nın yetiştirdiği öğrenciler arasında bugün ülkenin önde gelen heykeltıraşları bulunuyor.

  • İSTANBUL’UN TARİHÎ İSKELELERİ İLE ZAMAN YOLCULUĞU

    İstanbul, tarih boyunca ulaşım ağlarını denizle kurmuş bir şehir. Yüzyıllar boyunca Boğaz’ın iki yakasını, Haliç’i ve Marmara kıyılarını birbirine bağlayan en önemli duraklar ise şüphesiz iskelelerdi. Bugün hâlâ vapur trafiğinin merkezinde yer alan bu iskeleler, yalnızca bir ulaşım noktası değil; aynı zamanda mimari ve kültürel miras açısından da büyük önem taşır. Birçoğu 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında inşa edilen bu yapılar, dönemin mimari anlayışını yansıtan detaylarıyla dikkat çeker. Bu tarihî durakların bazıları günümüze ulaşamamış olsa da kent hafızasındaki yerini siyah-beyaz fotoğraflarda korumayı başarıyor. Hem ulaşımda hem de kent silüetinde önemli bir yere sahip olan tarihî iskeleleri yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Moda İskelesi” title_font_size=”13″]

    Tarihî Moda İskelesi, İstanbul’un Kadıköy ilçesine bağlı Moda semtinde, Marmara Denizi’ne uzanan zarif yapısıyla 1930’lu ve 1940’lı yıllarda, İstanbul’un Anadolu Yakası’nda yaşayanlar için şehir merkezine kolay ulaşımın kapısı olmuştur. 1916–1917 yıllarında, dönemin önemli mimarlarından Vedat Tek tarafından tasarlanan Moda İskelesi hem mimarisi hem de bulunduğu konumla İstanbul’un kültürel dokusunda özel bir yere sahiptir. İskele, dönemin neoklasik ve Erken Cumhuriyet Dönemi üsluplarını yansıtan mimarisiyle dikkat çeker. Şehir silüetine estetik katkı sunan bu yapı, 1980’lerden itibaren bakımsız, kullanılmayan ve neredeyse terk edilmiş bir hâle gelmişti. Ancak 2000’li yıllarda, orijinal yapısına sadık kalınarak restore edilip yeniden hayat bulmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Caddebostan İskelesi ” title_font_size=”13″]

    İstanbul’un Kadıköy ilçesinde yer alan Caddebostan İskelesi, az bilinse de oldukça ilginç bir tarihî geçmişe sahiptir. Moda İskelesi kadar sık anılmasa da Osmanlı’nın son dönemlerinden Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanan bir hikâyesi vardır. 1910’lu yıllarda, Kadıköy’ün gelişmekte olan sahil yerleşimlerinden biri olan Caddebostan’da bir iskele inşa edilmişti. Bu dönemde Caddebostan, İstanbul’un gözde yazlık yerlerinden biriydi. Sahil boyunca uzanan plajlar, köşkler, yazlık evler ve sayfiye mekânları, vapurla gelen yolcuları karşılayan canlı bir kıyı atmosferi oluşturuyordu. İskele; Kadıköy-Adalar-Kabataş gibi hatlara bağlanır, kimi zaman da Adalar seferlerinde ara durak olarak kullanılırdı. Ancak 1950’li yıllardan sonra vapur seferlerinin azalması ve kara ulaşımının öne çıkmasıyla Caddebostan İskelesi de işlevini yitirmiş, zamanla tamamen ortadan kalkmıştır. Bugün iskelenin izlerine yalnızca tarihî haritalarda ve bazı eski İstanbul fotoğraflarında rastlanabilir. Caddebostan sahili ise günümüzde yürüyüş yolları, bisiklet parkurları ve plaj alanlarıyla modern bir kentsel dinlenme alanı olarak düzenlenmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Rumeli Hisarı İskelesi ” title_font_size=”13″]

    İstanbul’un Sarıyer ilçesinde, Boğaz’ın en dar noktasında yer alan Rumeli Hisarı İskelesi, 1851 yılında ahşap olarak inşa edilmiştir. 1890 yılında 15.216 kuruşa yenilenen iskele, 1910 yılında yıkılarak tamamen yeniden inşa edilmiş ve uzun yıllar deniz taşımacılığına hizmet etmiştir. 1991 yılında, aslına uygun şekilde restore edilerek bir balık restoranına dönüştürülmüştür. Yıllar içinde farklı işlevlerle varlığını sürdüren bu tarihî iskele, günümüzde Boğaz’ın kıyısında, denizle iç içe bir sosyal mekân olarak ziyaretçilerini ağırlamaya devam etmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kadıköy İskelesi ” title_font_size=”13″]

    İlk Kadıköy İskelesi, 18. yüzyılda, III. Mustafa Dönemi’nde inşa edilen İskele Camii’nin önünde yer alan uzun bir ahşap yapıydı. 1908 yılında Haydarpaşa Garı’nın inşası sırasında sahil doldurulmuş, bu nedenle mevcut iskele kıyıdan içeride kalmıştı. Bunun üzerine, 1926 yılında Rıhtım Caddesi üzerinde, neoklasik tarzda yeni bir iskele binası inşa edildi. Yeni Kadıköy İskelesi, Osmanlı’nın son dönemleri ile Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında (yaklaşık 1908–1930) etkili olan mimari anlayışlardan biri olan “Birinci Ulusal Mimarlık Dönemi”nin önemli örneklerinden biri olarak kabul edilir. Günümüzde bu iskeleden Beşiktaş ve Adalar’a düzenli vapur seferleri yapılmakta, iskele hem ulaşım hem de mimari miras açısından önemini korumaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tarabya İskelesi” title_font_size=”13″]

    Tarihî Tarabya İskelesi, İstanbul Boğazı’nın Avrupa Yakası’nda, Sarıyer ilçesine bağlı Tarabya semtinde yer alan ve geçmişte önemli bir deniz ulaşım noktası olan yapıdır. 19. yüzyılın sonlarında Osmanlı Dönemi’nde inşa edilmiştir. İlk başta ahşap olarak yapılan iskele, 1911 yılında yıkılarak yeniden inşa edilmiştir. Şirket-i Hayriye’nin (1851’den 1945’e kadar Boğaziçi’nde yolcu ve yük taşımacılığı yapan ilk anonim şirket) işlettiği vapur seferlerinin önemli duraklarından biri olmuştur. Ahşap yapıda olan iskele, 1984 yılında motorlu taşıtların artmasıyla kapatılmış, bir süre sonra tamamen yerinden sökülmüştür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çubuklu İskelesi ” title_font_size=”13″]

    İstanbul’un Anadolu Yakası’nda, Beykoz ilçesine bağlı Çubuklu Mahallesi’nde yer alan Çubuklu İskelesi, 1912 yılında inşa edilmiştir. Osmanlı Dönemi’nde sayfiye alanı olarak oldukça gözde bir yer olan Çubuklu, saray mensupları, devlet adamları ve İstanbul’un seçkin aileleri tarafından tercih edilmiş; buraya köşkler ve yalılar yaptırılmıştır. 1991 yılında betonarme olarak yeniden inşa edilen Çubuklu İskelesi, günümüzde de aktif olarak arabalı vapur seferlerinde kullanılmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Beylerbeyi İskelesi ” title_font_size=”13″]

    Beylerbeyi semti gibi iskelesi de Osmanlı Dönemi’nden kalmadır. Semtin adı, burada bir zamanlar “Beylerbeyi” ünvanına sahip bir devlet adamının yaşadığı konaktan gelir ve iskeleye de adını vermiştir. Anadolu Yakası’nda inşa edilen ilk iskelelerden biri olan Beylerbeyi İskelesi, 1851 yılında ahşap olarak yapılmıştır. 19. yüzyılda özellikle Sultan Abdülaziz’in inşa ettirdiği Beylerbeyi Sarayı sayesinde hem mimari hem de deniz ulaşımı açısından gelişme göstermiştir. Sarayın misafirlerini karşılamak amacıyla kullanılan iskele, bir dönem saray iskelesi olarak da işlev görmüştür. 1894 yılındaki depremde hasar gören iskele, 1898 yılında yenilenerek uzun yıllar boyunca kullanılmıştır.  2000’li yılların başında kapatılan Beylerbeyi İskelesi, betonarme olarak yenilenmiş ve 2006 yılında tekrar hizmete açılmıştır.

  • ÜNLÜ PARADOKSLARI ANLAYABİLECEK MİYİZ?

    Paradoks, ilk bakışta doğru olan bir ifade veya akıl yürütmenin derinlemesine ele alındığında bir çelişki oluşturması veya durumun içinden çıkılamaz bir hâl almasıdır. Paradoksal önermeler, “ya doğru ya yanlış” olarak ifade edilebilecek bir durumu değil, “ne doğru ne de yanlış” olarak belirlenebilecek mantıksal çelişkiyi, karar verilemez hâli ve çözümsüz durumları göstermektedir. Dolayısıyla böylesi bir önermenin ya da akıl yürütmenin paradoksallığı, seçeneklerden birinin doğru olarak kabul edilmesiyle çözülememektedir. Öyle ki paradoksal ifade; doğru kabul edildiği zaman yanlış, yanlış kabul edildiği zaman da doğru olmaktadır. Paradoksları açıkladığımız bu metin eğer kafanızı karıştırıyorsa aşağıda verdiğimiz ünlü paradoks örneklerini okuyarak paradoksun ne demek olduğunu anlayabilir, aynı zamanda beyin kaslarınızı çalıştırabilirsiniz. İyi okumalar!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Bu paradoks Giritli Epimenides ile Öklid’in öğrencisi Eubulides arasında geçer. Epimenides’in “Bütün Giritliler yalancıdır” sözü, Aristoteles’ten sonra 20. yüzyıla kadar tartışma konusu olmuş, mantık ilminin temelleri doğrultusunda tekrar önem kazanmıştır. Eğer “Bütün Giritliler yalancıdır” önermesini doğru kabul edersek, kendisi de Giritli olan Epimenides’in yalancı olması gerekir. Eğer Epimenides yalancıysa, tüm söyledikleri gibi, “Bütün Giritliler yalancıdır” önermesinin de yanlış olması gerekir. Doğru söylediğine inanırsak yalan söylediğini anlıyoruz. Önermenin hem doğru hem yanlış olduğu sonucu çıkar. Eğer “Bütün Giritliler yalancıdır” önermesini yanlış kabul edersek, kendisi de Giritli olan Epimenides’in doğru söylüyor olması gerekir. Şu halde, “Bütün Giritliler yalancıdır” önermesi doğru olmalıdır. Yine çelişkili bir sonuç çıkar. Bir önerme hem doğru hem yanlış olamaz.

    Modern dönemde ise bu paradoks, “Bu cümle yanlıştır” şeklinde değiştirilmiştir. Eğer bu cümle doğru ise yanlıştır ve yanlış ise doğrudur. Kafanızın biraz karışması çok normal. Eğer bu cümleyi doğru kabul edersek aslında cümle yanlıştır, yanlış kabul edersek de cümle doğrudur. Önermeyi hem doğru hem de yanlış kabul etmek de mümkün değildir. Paradoks da tam olarak bu noktada başlar. “Bütün Giritliler yalancıdır” önermesinin tersi, “Bütün Giritliler doğrucudur” değildir. Doğrusu “En az bir Giritli vardır ki, doğrucudur” olması gerekmektedir. Her kelimesinin tersinin en az bir cümlesi olduğunun keşfinden sonra matematikteki çıkmaz durum aşılmıştır. Bu bilgi ışığında değerlendirdiğimizde, “Bütün Giritliler Yalancıdır” önermesi yanlışsa, “En az bir Giritli doğru söyler” önermesi doğrudur. Bunlardan birinin Epimenides olması mümkün olduğundan, paradoksu çürütür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kral ülkenin yalancıları arasında bir yarışma açar. “İşte bu yalan!” diyebileceği bir yalan uydurana bir küp altın vadeder. Yalancılar akın akın saraya gelip yalanlarını söyler fakat yalanlar ne kadar akıl almaz olursa olsun kral hep “Olabilir, niye olmasın…” gibi cevaplar verir. Böylece hem eğlenir hem de bir küp altından olmaz. Derken bir yalancı elinde boş bir küple huzura çıkar ve konuşur: “Rahmetli dedeniz bir savaşa çıkacaktı ancak o günlerde hazinede yeterli para yoktu. Dedeniz dedemden bu küple bir küp altın borç aldı ve ‘Bu borcumu torunum torununa ödeyecek.’ diye söz verdi. Şimdi, dedenizin borcunu bana ödemeniz için buraya geldim.” Bu açıklamanın üzerine kral, “İşte bu kuyruklu bir yalan!” deyince adam, “O halde ödülümü alayım,” der. Kral, bir kese altını vermemek için “Söylediğin şey doğru da olabilir” deyince usta yalancı, “O halde borcunuzu ödeyin” diye karşılık verir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Yunan kahramanı Akhilleus’un kaplumbağa ile bir yarış yaptığını düşünelim. Çok güçlü bir savaşçı ve çok iyi bir koşucu olan Akhilleus, kaplumbağanın belirli bir mesafe, örneğin yüz metre, ileriden başlamasına izin verir. Eğer her ikisinin de sabit hızlarda koştuğunu düşünürsek -biri sabit yüksek bir hızda, diğeri sabit düşük bir hızda- belirli bir süre sonra Akhilleus yüz metre koşuyu tamamladığında kaplumbağanın başladığı yere gelmiş olacaktır. Bu süre boyunca kaplumbağa da az da olsa belirli bir mesafe koşacaktır. Kaplumbağanın örneğin 1 metre mesafe ilerlediğini düşünelim. Akhilleus bir süre sonra bu mesafeyi de tamamladığında o süre zarfında kaplumbağa yine küçük de olsa bir mesafe ilerlemiş olacaktır ve bu böyle devam edecektir. Böylece, Akhilleus ne zaman kaplumbağanın varmış olduğu bir noktaya varsa, hâlen daha gitmesi gereken bir mesafe kalmış olacaktır. Bu nedenle paradoksu ortaya atan Zeno, Akhilleus’un kaplumbağayı hiçbir zaman geçemeyeceğini söylemiştir. Ancak bu paradoksun çıkış noktası dairesel bir parkurda geçerlidir. Eğer düz bir parkurda yarışacak olsalar kaplumbağa her zaman geride kalacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Bir adada yaşayan bir grup yamyamın eline bir mantıkçı düşer. Yamyamlar mantıkçıya şöyle derler: “Biz her yakaladığımız yabancıyı yeriz. Kimini haşlayıp kimini kızartıp yeriz. Avımıza bir soru sorarız; avımız soruyu doğru yanıtlarsa haşlarız, yanlış yanıtlarsa kızartırız.” Mantıkçıya şu soruyu sorarlar: “Seni haşlayıp da mı yiyeceğiz yoksa kızartıp da mı yiyeceğiz?” Mantıkçı bir süre düşündükten sonra soruyu çok akıllıca cevaplar: “Kızartacaksınız!” İşte yamyamları çaresiz bırakan paradoks bu cevapla ortaya çıkar. Bu yanıtı sayesinde mantıkçı ne kızartılır ne de haşlanır. Bir an için mantıkçının kızartılacağını varsayalım. O zaman verdiği yanıt doğru olur. Ama yanıt doğru olduğu için, yamyamların kendi kurallarına göre, mantıkçının haşlanması gerekmektedir. Demek mantıkçı kızartılamaz. Şimdi de mantıkçının haşlanacağını varsayalım. O zaman mantıkçının yanıtı yanlış olacaktır. Yanıt yanlış olduğundan da kızartılması gerekecektir. Demek mantıkçı haşlanamaz da. Yamyamlar tam bir kısır döngüye girmişlerdir. Kızartsalar haşlamaları gerekecek, haşlasalar kızartmaları gerekecektir! Sonuç olarak mantık dehâsı yamyamlardan kurtulur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Hukuk fakültesinden yeni mezun olan genç, ülkenin en ünlü avukatının yanında staj yapmak için başvuruda bulunur. Avukat gence tek şart ileri sürer: “İlk davandan elde ettiğin bütün parayı bana vereceksin.” Anlaşma imzalanır ve iki yıl beraber çalışırlar. Staj bitiminde genç anlaşmayı haksız bulduğunu, ilk davadan kazandığı parayı ona vermeyeceğini açıklar. Avukat tazminat talebi ile mahkemeye başvurur. Hâkimin kararı ne olmalıdır? İki davalı duruşmada hâkimin karşısına geçtiğinde avukat şunu söyler: “Sayın yargıcım, bu davayı uzatmaya gerek yok çünkü eğer ben kazanırsam zaten parayı alacağım, eğer kaybedersem yine alacağım çünkü anlaşmamıza göre o ilk davasından kazandığı parayı bana verecek.” Hâkim tam avukatı haklı bulacakken bu kez genç avukat söz alır ve şöyle der: “Sayın yargıcım, evet avukat haklı, bu duruşma gerçekten gereksiz ama benim lehime; zira eğer ben bu davayı kazanırsam zaten ona bir şey ödemeyeceğim. Eğer kaybedersem, anlaşmamıza göre ilk davayı kaybettiğim için ona yine bir şey ödemeyeceğim.”

  • TÜRK SİNEMASI’NDA BELGİN DORUK RÜZGÂRI

    TÜRK SİNEMASI’NDA BELGİN DORUK RÜZGÂRI

    Yeni jenerasyon, 1970’lerin ortalarında sinemayı bırakan Belgin Doruk’un filmlerine kendini biraz yabancı hissedebilir. Hatta bir önceki jenerasyon da sanatçıyı aktif döneminde değil önceden çevirdiği filmler sayesinde tanıyıp sevmiştir. 20 yıllık oyunculuk kariyerinde güzel işlere imza atmış ve adını Türk Sineması tarihine yazdırmış Belgin Doruk’u tüm jenerasyonlar için Kültür ve Yaşam ekranlarına getiriyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Oyunculuk, 1936 yılında dünyaya gelen Belgin Doruk’un çocukluk hayaliydi. 1952 yılında henüz ortaokul son sınıftayken girdiği yarışmadan birinci olarak çıktı. Annesinin desteğini arkasına, babasının ve okulunun restini karşısına alan küçük Belgin sinemayı seçerek ilk filmi Çakırcalı Mehmet Efe’nin Definesi için aynı yıl kamera karşısına geçti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Bir yıl sonra, yani 1953’te ikinci kez yarışmaya katıldı ama bu seferki bir güzellik yarışmasıydı ve buradan da Türkiye İkinci Güzeli olarak ayrıldı. 1954’te yönetmen Faruk Kenç ile evlendi, bir yıl sonra kızı dünyaya geldi. Belgin Doruk 20’li yaşlarının ortasında, senarist ve yönetmen olan Özdemir Birsel’le ikinci evliliğini gerçekleştirdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1950’lerin ortalarından itibaren hem çalkantılı bir özel hayatı hem de tam sürat ilerleyen bir sinema kariyeri vardı. 1955 yılında, -yani henüz 19 yaşında iken- bir yıl içinde üç filmde oynamıştı. Bunlardan, Kerime Nadir’in romanından uyarlanan Son Beste filmi büyük ses getirdi. Rol arkadaşı Zeki Müren’le beyaz perde için iyi bir ikili olmuşlardı ve sonraki yıllarda başka projelerde de bir araya geldiler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Film teklifleri art arda geliyor, bir yıla birkaç film sığdırıyordu. 23 yaşında iken Göksel Arsoy’la başrollerini paylaştığı Samanyolu filmi izleyici üstündeki “star” algısını güçlendirdi. Aynı yıl, Ömrümün Tek Gecesi ve Ölmeyen Aşk filmleri vizyona girmiş, romantik dramların aranılan oyuncusu haline gelmişti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Sanatçının zirvede olduğu dönemlerle Küçük Hanımefendi filmlerinin çekilip yayınlandığı dönemler eş zamanlıdır. Ayhan Işık’la başrolleri paylaştığı, 1962’de vizyona giren romantik komedi türündeki film gişe rekoru kırmış ve devam filmleri peşi sıra gelmişti. Beş özgün filmden oluşan seri, oyuncunun Türk Sineması tarihine “Küçük Hanımefendi” lakabıyla geçme nedenidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1960’lara damga vuran aktris Belgin Doruk’tu diyebiliriz. Orhan Elmas’ın yönettiği polisiye-dram türündeki Duvarların Ötesi’nde, Haldun Dormen’in ilk kez yönetmenlik yaptığı Bozuk Düzen isimli deneme filminde, fantastik senaryosuyla bilinen Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler’de de rol alan oyuncu, romantik komedilerle kendini sınırlamamıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Sanatçıya, Altın Koza Film Festivali’nde kazandığı En İyi Kadın Oyuncu Ödülü, Ayşecik Yuvanın Bekçileri filmi ile geldi. Onlarca filmde oyunculuk sergileyen Belgin Doruk için 1970’lerin başları, son filmlerini çevirdiği yıllar oldu ve özel hayatında sıkıntılar yaşadığı için 1975 yılında sinemayı bıraktığını açıkladı. Sinema arşivimizde kült filmlere imza atmış olan ünlü oyuncu 1995 yılında İstanbul’da aramızdan ayrıldı.

  • FARKLI DİLLERDEKİ KELİMELER

    Dil canlıdır. Tıpkı yaşam gibi gelişir, değişir, ihtiyaçlara göre şekillenir. Her toplumun ve ülkenin dili, o ülkenin duyuş ve düşüncelerinden etkilenerek meydana gelir. Bu sebeple bazı kelimeler vardır ki bir ülkede çok şey ifade etse de başka bir ülkede bu duruma ya da duyuşa karşılık gelen tek bir kelime olmaz. İşte bu kendi ülkelerine has kelimelerin en sevdiklerimizi sizler için listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]