İstanbul Boğazı’nın en kuzeyinde karşılıklı kurulmuş iki mahalle Anadolu ve Rumeli Kavağı… Şu an Türkiye’nin neresinde olursanız olun mühim değil, biz kararlıyız fotoğraflarla da olsa bulunduğunuz yere Kavaklar’dan esintiler getirmeye… 🙂








İstanbul Boğazı’nın en kuzeyinde karşılıklı kurulmuş iki mahalle Anadolu ve Rumeli Kavağı… Şu an Türkiye’nin neresinde olursanız olun mühim değil, biz kararlıyız fotoğraflarla da olsa bulunduğunuz yere Kavaklar’dan esintiler getirmeye… 🙂







Yeşilçam… Yalnızca bir sinema dönemi değil; Türkiye’nin duygusal belleğinde en derin iz bırakan zamanlardan biriydi. Bir kuşağın aşkı, umudu ve kırgınlığı yıllar boyunca o filmlerle hayat buldu. Sahnelerin duygusu, arkadan gelen o tanıdık melodilerle tamamlanırdı. İşte şimdi, 14 Şubat Sevgililer Günü’nde Yeşilçam’ın o tanıdık aşk sahneleri yine zihnimizde canlanıyor. Yazımızda, bu özel günün ruhuna eşlik eden kısa bir yolculuğa çıkıyoruz: Filmlerden yaptığımız seçkilerle aşkın sinemadaki hâline ses veren kadın yorumcuları ve onların unutulmaz aşk şarkılarını birlikte anımsıyoruz.
1969 yapımı, Mehmet Dinler’in yönettiği Sonbahar Rüzgârları’nda sevdiği adamla evlenmek üzereyken geçirdiği bir kaza sonucu sakat kalan genç bir kadının (Türkan Şoray) hikâyesine tanıklık ederiz. Türkan Şoray’ın oyunculuğuyla hissettirdiği hüzünlü duygunun ardındaki ses, pek çok Yeşilçam filmine sesiyle hayat veren Handan Kara Sipahioğlu’dur. 1944’te Bakırköy’de doğan Kara, genç yaşta müziğe yönelir; ustalardan aldığı dersler ve sahne deneyimleriyle kısa sürede kendi çizgisini oluşturur. “Kulakların Çınlasın”, “Sen Bir Yana Dünya Bir Yana” gibi eserlerdeki berrak yorumu, dinleyenin belleğinde kolayca yer eder. TRT İstanbul Radyosundaki uzun yıllarının ardından yurt içinde ve yurt dışında konserler verir; sesi, Yeşilçam filmlerinin duygusuna sinen kalıcı bir imza hâline gelir.
1970 yapımı, Orhan Aksoy yönetmenliğindeki Kezban Roma’da filminde köyden şehre, şehrin içinden Roma’ya uzanan bir yolculuğa eşlik ederiz. Kezban’ın (Hülya Koçyiğit) düğünde seslendirdiği “Hayat mı Bu” şarkısıyla yüzümüze bir gülümseme yerleşirken onun aşkına (Ediz Hun) kavuşmasına adım adım tanık oluruz. Filmde duyduğumuz şarkının sesi, Nermin Candan’a aittir. “Hayat mı Bu”, Türk pop müziğinin en çok ses getiren 45’liklerinden biri olmuş; ilk plağıyla büyük satış rakamlarına ulaşarak Nermin Candan’ı kısa sürede dönemin en popüler kadın seslerinden biri hâline getirmiştir. O yıllarda ender rastlanan bir durum yaşanır; 45’liğin B yüzü de en az A yüzü kadar ilgi görür.
1970 yapımı, Muzaffer Arslan yönetmenliğindeki Arım Balım Peteğim filminde adı konmamış bir ilişkiyi ve yıllara yayılan bir karşılaşmayı izleriz. Kadının (Türkan Şoray) adı filmin sonuna dek erkek (Cüneyt Arkın) tarafından bilinmez. Bir oyun duygusu içinde ilerleyen bu hikâyede, müzik sahnenin heyecanını belirler. “O gözler, sendeki siyah gözler…” dizeleriyle başlayan şarkı sırasında Türkan Şoray, sevdiği adamı dans edenler arasında görür; dans sürerken kalbinin içindekilerle baş başa kalır. Seyirci de bu duru ve buğulu yorumun peşine takılıp hayallere dalar. İşte bu ses, Nesrin Sipahi’ye aittir. 1934 doğumlu Sipahi, en çok “Arım Balım Peteğim”, “Ömrümce Hep Adım Adım” ve “Reyhan” yorumlarıyla hafızalarda yer eder. Farklı dillerde seslendirdiği eserlerle de bilinen sanatçı, 60’lar ve 70’lerde kusursuz söyleyişi ve özenli sahne duruşuyla dönemin en güçlü kadın seslerinden biri olarak anılır.
1971 yapımı, Orhan Aksoy yönetmenliğindeki Seni Sevmek Kaderim filminde aşkın başka bir hâlini izleriz. “Aşkın Kanunu” şarkısı bir düğün sahnesinde yükselirken, Lale (Filiz Akın) başına geleceklerden habersizdir. İlerleyen sahnelerde babasının intikamını almak için âşık bir kadın rolüne bürünen Lale, zamanla bu rolün gerçeğe dönüştüğünü fark eder ancak gururu ağır bastıkça Murat’a (Ediz Hun) kalbindekini bir türlü söyleyemez. Film boyunca duyduğumuz bu içli şarkılar, hikâyenin duygusal yükünü sırtlanan Kamuran Akkor’un sesinden gelir. Sanatçı, “Aşk Eski Bir Yalan”, “Kime Niyet Kime Kısmet”, “Sev Yeter” gibi 45’likleriyle kısa sürede geniş kitlelerin belleğinde yer edinir.
1972 yılında Ertem Eğilmez yönetmenliğinde gösterime giren Beyoğlu Güzeli filminde sımsıcak bir hikâye izleriz. Tesadüf sonucu yolları kesişen Alev ile Ferit, kısa sürede birbirine âşık olur. Ancak biri varlıklı bir aileden gelirken diğeri çadır tiyatrosunda çalışan yoksul bir hayata sahiptir. Alev (Hülya Koçyiğit) ve Ferit (Tarık Akan) yıllar boyu kavuşamaz; yeniden karşılaştıklarında ise tüm engellere rağmen evlenirler. Tam her şey yoluna girdi derken seyirciyi beklenmedik bir son karşılar. İşte bu sahnelerde duygu yüklü o ses perde arkasından yükselir. Bu ses, Yeşilçam’ın görünmeyen yüzlerinden Belkıs Özener’e aittir. Özener, müzikle iç içe bir ailede büyür, genç yaşta katıldığı bir ses yarışmasında birincilik kazanır. “Bir Garip Yolcu”, “Adını Anmayacağım”, “Sevemedim Karagözlüm” ve “Damarımda Kanımsın” gibi eserlerle Yeşilçam’da söylenemeyen duyguları seyircinin kalbine taşır.
1972 yapımı, Türker İnanoğlu yönetmenliğindeki Ayrılık filminde Suna (Filiz Akın) sahneye adım atar; parlak dekorların arasında dans ederken “Bana Çok Mu Görüyorsun?” şarkısını seslendirir. Başından sonuna hüzünle örülü bu hikâyede, âşıklar bir türlü kavuşamaz. Perdede izlediğimiz bu sahnenin duygusu, görüntünün ötesine taşan duru ve kederli bir sesle derinleşir. İşte bu ses, Yeşilçam’da sıkça duyduğumuz İnci Çayırlı’ya aittir. 1935’te İstanbul’da doğan Çayırlı, genç yaşta konservatuvara girer; Münir Nurettin Selçuk korosundan İstanbul Radyosuna uzanan bir müzik eğitimi alır. Yurt içinde ve yurt dışında verdiği konserlerle geniş bir dinleyici kitlesine ulaşır. “Çileli Bülbül”, “Son Nefes” ve “Kadın Asla Unutmaz” gibi filmlerin müziklerinde imzası bulunan sanatçı, 1998 yılında Devlet Sanatçısı ünvanıyla onurlandırılır.
Radyo tiyatrosu, Türkiye’de yalnızca bir eğlence aracı değildi; birlikte dinlenen, birlikte susulan, birlikte hayal edilen bir anlatıydı. Oyuncuların sesleriyle odalar büyür, anlatıcının birkaç cümlesiyle zaman değişirdi. Görmeden anlamaya, duymadan tamamlamaya alışılmıştı. Belki de bu yüzden, radyo tiyatrosu uzun yıllar boyunca hem çocukların hem de yetişkinlerin ortak hafızasında yer etti. Bu sesli hikâyeler, Anadolu’nun en uzak köşelerine kadar ulaştı. Yazımızda, Türkiye’nin radyo tiyatrosu dinlediği yıllara gideceğiz.
Türkiye’de ilk radyo yayını, 1927 yılında İstanbul Radyosu ile resmî olarak duyulmaya başladı. 1927 ile 1936 yılları arasında yayınlar Türk Telsiz Telefon Anonim Şirketi tarafından yürütüldü. Bu yıllar, yayıncılığın henüz yolunu bulmaya çalıştığı; türlerin, biçimlerin ve seslerin denendiği bir dönemdi. Teknik imkânlar sınırlıydı, kayıt almak ve saklamak kolay değildi. Bu yüzden radyo, büyük ölçüde canlı yayınlara dayanıyordu. 1936’da radyo yönetimi, Posta ve Telgraf Teşkilatı Genel Müdürlüğüne (PTT) devredildi. Bu değişiklikle radyo tiyatrosu, güldürü yönü ağır basan, süresi kısa, yarım saatin altındaki radyofonik oyunlarla öne çıktı. İstanbul Radyosunda 1938 yılında yayımlanan uzun bir eğlence ve spor programının yarısının skeçlerden oluşması, bu anlayışın yaygınlığını açıkça gösteriyordu.
II. Dünya Savaşı’nın gölgesinde radyo, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de giderek daha önemli bir haber ve iletişim aracına dönüştü. 1940 yılında Türkiye radyolarının yönetimi Matbuat Umum Müdürlüğüne devredildi ve radyo tiyatrosu haftada iki güne çıkarıldı. Bu sürekliliği sağlayabilmek için telif eserlere ağırlık verildi. Kısa bir zaman içinde yüzlerce oyun metni toplandı; bunların yalnızca bir kısmı yayıma uygun bulundu. Bazı oyunlar ise dinleyiciyle birden fazla kez buluştu. Bu yıllarda çocuklar için yapılan yayınlar da özel bir yer tuttu. Radyo Çocuk Kulübü, 12 Şubat 1941’de yayıma başladı ve kısa sürede çocuklara yönelik temsillerle dikkat çekti. Ulusal konuları ele alan oyunların yanı sıra Pinokyo gibi klasik eserler de radyoya uyarlandı.
1946 sonrasında radyo tiyatrosu programları 1959 yılına kadar Söz-Temsil Yayınlarının sorumluluğundaydı. Bu dönemde radyo oyunları, kültür ve sanat yayınları içinde yer almaya devam etti ancak üretim ve hazırlık süreçlerinde farklı kurumlarla iş birliğine gidildi. 1949’da Radyo Temsil Kolunun faaliyetlerine son verilmesinin ardından radyofonik oyunlar 1959’dan itibaren Ankara’da Devlet Tiyatro ve Operası, İstanbul’da ise Şehir Tiyatrosu sanatçıları tarafından hazırlanıp mikrofona taşındı.
1960’lı yıllarda kültür ve sanat içerikli yayınların yaklaşık yarısını radyo tiyatrosu oluşturuyordu. Oyunlar; Perde Arası, Mikrofonda Tiyatro, Pazar Temsili, Sahneden Mikrofona, Devamı Yarın Akşam, Devamı Yarın Sabah, Pazar Tiyatrosu, Mikrofon 13 ve Tatil Tiyatrosu gibi farklı program adları altında yayımlandı. Haftanın çeşitli günlerinde ve günün farklı saatlerinde radyo tiyatrosuna yer verildi. 1964’ten sonra radyo tiyatrosu, yazarlar ve oyuncular için düzenli bir üretim alanı olmayı sürdürürken, dinleyici alışkanlıkları da yavaş yavaş değişiyordu.
1980’li yıllarda radyo tiyatrosu, yayınlar içindeki yerini korusa da eski yoğunluğunu kaybetmeye başladı. Televizyonun yaygınlaşması, dinleyicinin ilgisini başka bir yöne çekti. Bu dönemde radyo tiyatrolarında daha çok gündelik hayattan alınan, geniş dinleyici kitlesine hitap eden konulara yer verildi. Aile, ilişkiler ve aşk etrafında şekillenen oyunlar öne çıktı. Üretim devam etti ancak yeni metinlerin yerini zamanla tekrarlar almaya başladı.
Günümüzde radyo yayıncılığı büyük ölçüde müzik ve eğlence odaklı bir yapıya yönelmiş durumda. Radyo tiyatrosu ise yayın akışlarında sınırlı bir yer buluyor. TRT radyolarında Arkası Yarın ve Radyo Tiyatrosu gibi programlar belirli gün ve saatlerde sürdürülse de düzenli ve yoğun bir üretimden söz etmek artık zor. Bir zamanlar Arkası Yarın’ı beklemek, saatle randevulaşmak demekti. Aynı hikâyeyi, aynı saatte, aynı sesle dinleyen binlerce kişi vardı. Bugün ise her şeye tek dokunuşla ulaşılabiliyor; durduruyor, geri sarıyor, hızlandırıyoruz. Bu kolaylık içinde, o bekleyişin heyecanı yavaşça kayboluyor. Her ne kadar radyo tiyatrosu artık daha az duyulsa da sesi, hâlâ hatırlayanların içinde sürüyor.

Mimar Sinan eserleri başta olmak üzere Osmanlı Dönemi’nde inşa edilmiş pek çok cami, sadece dinin mensuplarında değil dünyadaki kültürel değerler arasında da büyük ve önemli bir yere sahip. Fakat bu listemizde size dünyanın farklı ülkelerinde farklı mimari anlayışlarla inşa edilmiş camileri göstermek istiyoruz, bakalım en çok hangisini beğeneceksiniz?









1925 yılında Bakırköy’de dünyaya gelen Münir Özkul 2018 yılında, tam 93 yaşında aramızdan ayrıldı. Cumhuriyet’in akranı sanatçı bu 93 yılın 60 yılını tiyatro sahneleri ve sinema setlerinde geçirdi. Kavuk sahibi bir meddah; halkın Baba, Usta, Hoca diyerek benimsediği bir sinema oyuncusu oldu…

Münir Özkul’un oyunculukla ilk tanışması Bakırköy Halkevinde gerçekleşti. Sanatın bir yönüyle buluşması kaçınılmazdı çünkü İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümünü bitirmişti. Halkevindeki birkaç amatör deneyimin ardından İstanbul Devlet Tiyatrosunda çalışmaya başladı, sonra Ankara Devlet Tiyatrosu, Ses Tiyatrosu derken perdeleri âdeta onu parlatmak için kapanıp açılacak Küçük Sahne’ye geçti.

Herkesten önce Muhsin Ertuğrul’un dikkatini çekmişti. 70’li yıllarda halkın önüne Mahmut Hoca, Yaşar Usta olarak çıkmadan çok önce, 50’li yıllarda, Nobel Ödüllü John Steinbeck’in yazdığı Fareler ve İnsanlar, George Axelrod’un yazdığı Yaz Bekârı, John Patrick’in Çayhane’si gibi önemli oyunlar için tiyatro sahnesine çıktı. Ama sanat yaşamında en çok “İbiş” ve “Kavuklu”yu sevdi.

Beyaz perdeye geçmenin hayalini pek kurmuyordu ama birkaç sinema filminde ufak roller almıştı. Askerliğini yaptığı dönemde bir gün yönetmen asistanlığı yapan arkadaşını Yeşilçam’da ziyarete gittiğinde, onu halkın gönlüne oturtacak yolun da kapısından girmiş bulunuyordu. Vatan ve Namık Kemal isimli filmde üniformalı bir figüran aranıyordu ve o figüran asker kıyafetiyle Münir Özkul oldu. 50’li ve 60’lı yıllarda filmler art arda geldi; Edi ile Büdü, Balıkçı Güzeli, Kalbimin Şakısı, Şoför Nebahat Bizde Kabahat, Bir Millet Uyanıyor ve daha nicesi…

Münir Özkul için sinema ve tiyatro kol kola yürüyordu. Türk tiyatrosunda Kel Hasan Efendi’den İsmail Dümbüllü’ye devredilen ve güldürü geleneğinde yeteneğin alameti sayılan “Kavuk”, 1968 yılında İsmail Dümbüllü tarafından Münir Özkul’a devredildi. Yıllar sonra Özkul kavuğu Ferhan Şensoy’a, Şensoy da Rasim Öztekin’e devredecek ve Öztekin devir töreni sırasında kavuğu şöyle tanımlayacaktı: “Bu işin Nirvana’sı!”

Özellikle 70’li yıllarda yer aldığı sinema filmleri Münir Özkul’u hep sevgi dolu bir karakter olarak iyicil rollere yerleştirdi. Onun göründüğü filmler beynimize illa ki serotonin yükleyen filmlerdi. Sev Kardeşim, Oh Olsun, Mavi Boncuk, Bizim Aile, Gülen Gözler, Neşeli Günler, film boyunca “Hayat sevince güzel, sevince tatlı günler, bir kuşu, kelebeği, bir taşı sevin yeter.” şarkısının söylendiği Hayat Sevince Güzel…

Ve tabii Hababam Sınıfı serisi… İnek Şaban’ın, Damat Ferit’in, Güdük Necmi’nin Mahmut Hoca’sı, Badi Ekrem’in meslektaşı, Hafize Ana’nın Kel Mahmut’u… Rıfat Ilgaz’ın öyküsünden uyarlanan ve Ertem Eğilmez yönetmenliğinde çekilen film ilk defa 1975 yılında gösterime girdi. Türk sinema tarihinde önemli bir yer edinen serinin ana taşıyıcılarından biri şüphesiz ki tatlı sert müdür muavini rolüyle Münir Özkul’du.

Türk sinemasında uzun yıllar Münir Özkul deyince akıllara Adile Naşit, Adile Naşit dendiğinde Münir Özkul geldi. Buna neden olansa “birbirine yakıştırılan çift” ya da “geçimsiz çift” olarak rol aldıkları kalabalık aile filmleriydi. Muhteşem ikili rol gereği ne kadar aksi olursa olsun Türk milletinin yüzünü güldürmeyi hep başardı.

Münir Özkul 2000’lere kadar aktif olarak sürdürdüğü sanat yaşamında çok sayıda ödülün sahibi oldu. 7 Ocak 2018’de Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesinde son yolculuğuna sevenleri tarafından uğurlanırken İlyas Salman kendisiyle ilgili şöyle bir anekdot paylaştı: “Sefil Bilo’yu çekerken Cihangir’de otururdu. Arabayla gider alırdım onu. Yolda Yunus Emre’den şiirler okuturdu bana.” Biz de Münir Özkul sayfamızı çok sevdiği Yunus Emre dizeleriyle tamamlıyoruz…

Hem fiziksel hem duygusal acıyı birçok resminde açıkça görebileceğiniz Frida Kahlo’nun sağlık sorunlarına rağmen canlılığını koruması ve hayata sıkı sıkı tutunması “yaşasın yaşam” dedirtmeye yetecektir. Hayatını 47 yaşında kaybeden sanatçının son yaptığı resmin adı da “Yaşasın Yaşam”dır. Kültür ve Yaşam’ın şimdiki konuğu Frida Kahlo…

Henüz 6 yaşındayken geçirdiği çocuk felci ve büyük yara aldığı trafik kazası hayatının çoğunu hastaneler, doktorlar ve ameliyatlarla geçirmesine neden olmuştu. Frida Kahlo için tüm dünyada resimleri kadar bu dramatik yaşam öyküsüyle tanınıyor dersek abartmış olmayız.

Sanat, felsefe ve edebiyatla ilgilenen Frida, yatağa bağlı kaldığı zamanlarda kendi portrelerini yaparak resim yapmaya başlamış, sanatla bağı acılarıyla paralel bir seyir izlemişti. Çoğunlukla yatağının tavanındaki aynaya bakarak yaptığı ilk otoportre 1926 yılına aittir.

Frida Kahlo’nun filmlere konu olan hikâyelerinden biri de Meksikalı Michelangelo olarak anılan ressam Diego Rivera ile yaptığı evlilikti. Çiftin ilişkisi cüsselerinden dolayı “fil ile güvercin’in aşkı” olarak nitelenmiş, Frida sık sık resimlerinde Diego’ya yer vermişti.

Diego için “O benim çocuğum, oğlum, annem, babam, sevgilim, kocam, her şeyim.” diyen Frida, “Düşüncelerimde Diego” ya da “Diego’nun Düşünülmesi” olarak isimlendirilen bu çalışmasına 1940 yılında başlayıp 1943’te bitirmişti.

Sanatçının uluslararası üne kavuşması 1938 yılında New York’taki sergisiyle olmuş, 1939’da Paris’te açtığı sergiyle de dünyaca ünlü ressamların takdirini kazanmıştı. Frida, eserlerinin sürrealist olarak tanımlanmasına karşı çıkarak çalışmalarını gerçekçi olarak nitelemiştir.

Yeni açılan bir sanat okulunda 10 yıl boyunca ders veren Frida Kahlo sağlığı kötüleştiğinde dersleri evinde vermeyi sürdürmüştü. Otoportrelerini sık sık çiçek ve hayvanlarla paylaşan sanatçının 1943 yılında yaptığı “Maymunlarla Otoportre” tablosundaki maymunların hayranları ya da öğrencilerini temsil ettiği söylenir.

Meksikalı ressamın yaşam öyküsünün ilgi çeken diğer kısmı da ülkesine duyduğu sevgiden ileri gelir. Bu konudaki düşüncelerini de resimlerine yansıtan Frida, 1932 yılında yaptığı tabloda Meksika ve ABD arasındaki sınır çizgisinde kendisini resmetmiştir.

Yaşamı boyunca 143 resim yapan Frida Kahlo, tutkuyla bağlı olduğu ülkesindeki ilk kişisel sergisini ise ölümünden bir yıl önce yani 1953’te açmış, yatağa bağlı olduğu hâlde karyolası ile bu sergi açılışına katılmıştı. Çocukluğunu geçirdiği, Diego’yla bir süre yaşadığı Mavi Ev ise günümüzde müze olarak ziyaret ediliyor.
Günümüzde dünyanın bir ucundan diğer ucuna iletişim kurabilmek kolay… Dilediğimiz an iletişim kurmak istediğimiz herhangi biriyle akıllı telefonlarımızın bir tuşuna basmamız yeterli. Dilersek görüntülü dilersek sesli ya da yazılı şekillerde birbirimizle iletişim kurabiliyoruz hem de tüm bunları saniyeler içinde gerçekleştirerek. Telekomünikasyon aletleri ilk olarak evlerimize sabit telefonlarla girdi, ardından bu sabit telefonlar kablosuz hâle geldi derken çağımızı köklü bir şekilde değiştiren cep telefonları ve internet… Peki atalarımız eskiden birbirinden haber alabilmek için hangi teknolojileri kullanıyordu? Uzak mesafeleri yakınlaştıran ilk telekomünikasyon cihazı olan telgrafın icadını yazımızda okuyabilirsiniz.
18. yüzyıla kadar mesafeler arası iletişim ilkel diyebileceğimiz yöntemlerle gerçekleşiyordu. Ayna, posta güvercini, ateş yakma ve sonrasında posta gibi yöntemler kullanılırken, bir cihazın başına geçerek iletişim kurulmaya bu tarihten sonra başlandı. Fransız bilim insanı Claude Chappe, 1792’de tepelerin üzerine kurulmuş kulelerde iletişim sistemi kurarak bir ağ oluşturdu ve 49 değişik konuma ayarlanabilen iki uzun kola sahip bir makine geliştirdi. Her konum bir harfe ve rakama karşılık geliyordu. Bu sistem Fransa’da kısa zamanda popülerleşti ve 19. yüzyılda yaklaşık olarak 4838 kilometreye ulaştı.
19. yüzyıl için, farklı ülkelerden farklı bilim insanlarının mesafeler arası iletişimi sağlayacak cihazları icat etme yüzyılı diyebiliriz. 1830’da Amerikalı Joseph Henry, elektrik akımını teller vasıtasıyla ileterek uzak bir noktadaki zili çalmayı başarır. Bu zil bir elektromıknatısa bağlıdır ve ilerleyen yıllarda Samuel Morse’un icadının altın anahtarı olur. Yine bu tarihlerde İngiliz mucitler Sir Charles Wheatstone ve William Fothergill Cooke basit bir haberleşme düzeneği üzerine çalışmalar yürütür. Aslında bir tıp doktoru olan Cooke, Hindistan Madras’ta telgraf sistemine benzer bir cihazla gerçekleşen bir haberleşmeye tanık olur ve tüm tıp çalışmalarını sonlandırarak bu çok etkilendiği haberleşme sistemi üzerine çalışmalarına yoğunlaşır.
1837’de Londra’ya dönen Cooke, 3 iğneli bir telgraf sistemi geliştirir ancak sistemsel sorunlardan dolayı araştırmalarına yoğun bir şekilde devam eder. Michael Faraday ile görüşerek konu hakkında tavsiye ister ancak Faraday onu Sir Charles Wheatstone’a yönlendirir. Çeşitli aletlerin özellikle de müzik aletlerinin mucidi olan Wheatstone ile Cooke iş birliğinden ilk pratik telgraf sistemi ortaya çıkar. Ancak bu iş birliği Cooke’un bu icattan ünlü olma ve çok para kazanma sevdası sebebiyle çok da ilerleyemez. Yatırımları için gerekli bütçeleri bulamamaları ve fikirsel ayrılıklardan dolayı uzun vadede Morse’un telgrafı tüm dünyaya hâkim olur. Aslında bir ressam olan Samuel F. B. Morse için elektriği kullanarak uzak mesafelere bilgi aktarabilen sistemin mucidi ve patent sahibi diyebiliriz. Bir yolculuk sırasında tanıştığı kişinin Joseph Henry’nin icadı olan elektromıknatıstan bahsetmesi üzerine, yıllardır Alfred Lewis Vail ile beraber üzerinde çalıştıkları elektrikli telgraf sistemi için eksik parçayı bulan Morse, arkadaşı ile beraber bu sistemin gelişmesini ve ticarileşmesini sağlamıştır.
1835 yılında Samuel Morse ilk elektromıknatıslı telgrafın tasarımını gerçekleştirir. Telgrafta bulunan elektromıknatısa bağlı kalem, kâğıt bir şerit üzerinde mıknatıstan aldığı sinyal ile zig zag çizgiler çizer ancak Morse bu sistemi başarılı bulmaz. Morse alfabesi olarak bildiğimiz alfabenin doğuşu da bu başarısızlık üzerine ortaya çıkar. Morse ve Vail bu şeritlerden bir kodlama sistemi oluşturur ve kısa bir sürede tüm dünyada kullanılır duruma gelir. İlk telgraf hattı ise 1843’te Washington ile Baltimore arasına çekilir.
Telgrafın çalışma prensibi; bir elektrik kaynağından elde edilen akımın kesikli bir biçimde bir kablo yardımı ile uzak bir noktaya iletilmesi ile gerçekleşir. Bu iletililer ‘vurular” şeklindedir ve iletil yani vuru, gönderen kişinin bir elektrik anahtarını açıp kapatmasıyla oluşur. Göndericiden alıcıya gönderilen elektrik akımı, alıcının telgrafında bulunan elektromıknatısa bağlı kalemi çekerek hareket etmesini sağlar. Bir kâğıt üzerinde uzun ve de kısa çizgilerden oluşturarak izler bırakan telgraf sisteminde çizgiler kodlanmış bir hâldedir ve her çizgi alfabede bir harfi temsil etmektedir. İşte bu kodlanmış alfabe mors alfabesidir.
1895’te Rusya’da radyonun icat edilmesiyle birlikte haberleşme teknolojilerinde yeni bir dönem başlar. Elektromıknatıslı telgraf, yerini radyo dalgaları ile çalışan kablosuz telgraflara bırakır. Bu sayede alıcı ve gönderici arasında kablo bulunmasına gerek olmaz. Yani telgraflarla kablosuz iletişim de radyo dalgaları sayesinde başlamıştır. Bu dönemden itibaren açık denizlerde bulunan gemilerle karalar arasında haberleşmenin yolu sağlanmış, kıtalar arasındaki mesafeler önemsiz ve bugün bildiğimiz son teknolojilerin de öncüsü olmuştur.

Edebiyatın adı henüz ortalarda yok iken insanların dilinde şiirler varmış ama bugüne kadar şiir nedir sorusunun net bir tanımı yapılamamış. Daha doğrusu her şairin şiirle ilgili kendi tanımlaması olmuş. Örneğin Cahit Sıtkı Tarancı, “Şiir, sözcüklerle güzel biçimler kurmak sanatıdır… Hangi sözcük, hangi sözcükle yan yana geldiğinde nasıl bir ışık ortaya çıkar? Bunu bilmek gerek” demiş. İlhan Berk’e göre “Ustalık kazanılır; ama çocuk olmak yitirilirse, şiirin büyük damarlarından biri yok olur”muş. Şiir üstüne söylenmiş böyle binlerce söz var… Peki şiirin çeşitleri neler, hangi türleri içerir? İşte bu sorunun net cevabı sayfanın devamında.

Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun Karadut şiirine ait bu dizeler lirik şiire bir örnek… Kelime anlamı “ilhamla dolu” olan lirik şiirde coşan duygular ön plandadır. İllaki aşkla ilgili olması da gerekmez, bireysel duyguların çoğu lirik şiirin konusu olabilir.

Yukarıdaki Karacaoğlan dizeleri Dinle Sana Bir Nasihat Edeyim şiirinden… Didaktik şiir tam da böyledir, yani herhangi bir konuda öğüt verir, bir düşünceyi aşılamaya çalışır ve ahlak açısından dersler çıkarmaya teşvik eder.

Arif Nihat Asya’nın Bayrak şiiri bir epik şiir örneğidir. Bu türde kahramanlık öyküleri, vatan sevgisi ya da tarih konuları destansı bir dille anlatılır. Doğal ve yapay epik olarak ikiye ayrılır. Eski çağlarda yazılmış destanlar doğal epik iken daha yakın tarihlerde yazılanlar yapay epik kabul edilir.

Behçet Necatigil’in Kır Şarkısı pastoral bir şiir türüdür. Pastoral şiirde doğa anlatılır ve insanda tabiat sevgisi uyandırmak istenir. İki türü bulunur… İdil, doğa karşısındaki duygulanmayı içeren epik şiirlerdir. Eglog ise bir çobanla konuşuyormuşçasına yazılan şiirleri içerir, diğer adı da çoban şiiridir.

Ziya Paşa, Terkîb-i Bend şiirindeki bu dizelerde, “kişiyi anlatan sözleri değil işleridir, ne ürettiğine bakmalı” diyor. İşte, eleştirel içeriğe sahip bu gibi şiirlere satirik tür denir. Satirik şiirde iğneleme, taşlama hatta alay içeren ifadeler yer alabilir.

Maziden kalan fotoğraflar geçmişi günümüze kusursuz ve katıksız taşıyan en güzel araçlardır. Onlara bakarak yeniyi eskiyle kıyaslayabilir, her bakışımızda geçmişe derin bir özlem duyabilir ya da şimdinin değerini daha iyi anlayabiliriz. İstanbul’un geçmişini yansıtan fotoğraflar ise bu şehrin her dönem farklı cazibeler barındırdığını, eşsiz ve yaşayan bir yer olduğunu anlatırlar bize… Buyurun, renklendirilmiş hâlleriyle 7 eski İstanbul fotoğrafı listemizde!







Ekmeğin kızarırken yaydığı koku iştahımızı açar değil mi? Peki, bu güzel kokunun bugün neredeyse her öğünümüzde yer bulan bir icadın habercisi olduğunu söylesek? Evet, tahmin ettiğiniz gibi: İki ekmek dilimi arasında eriyen peynir, sucuk, baharat ve sebzelerle zenginleşen o vazgeçilmez lezzetten, yani tosttan bahsediyoruz. Haydi gelin, tostun tarihine birlikte göz atalım ve bu çıtır hikâyenin icadı olan tost makinesinin izini birlikte sürelim.
“Tost” kelimesi, Latince “torrere” fiilinden türemiştir ve “yakmak”, “kavurmak” ya da “kızartmak” anlamlarını taşır. İlk medeniyetler, ekmeği açık ateşte hafifçe yakarak hem lezzetini artırır hem de küflenmesini önlerdi. Romalılar bu yöntemi Antik Mısır’dan öğrenip MÖ 500’lerde kendi mutfaklarına taşıdılar. MS 44 yılına gelindiğinde ise Britanya’ya ulaştıklarında bu alışkanlığı sürdürerek tost geleneğini orada da yaygınlaştırdılar.
Elektrikli tost makinesinin icadından önce, ekmekler ateşin ya da mutfak ızgarasının yakınında tutulan metal çerçeveler ve uzun saplı çatallar yardımıyla kızartılırdı. Bu uzun saplı tost çatalları 16. yüzyılda yaygın hâle geldi. 17. yüzyılda İskoçya’da kıvrımlı süslemelere sahip el yapımı ekmek kızartma makineleri üretildi; 18. yüzyılda ise benzer tasarımlar İngiltere’de de görülür oldu.
1880’lerde odun ve kömür sobalarının kullanımı artınca ekmeği daha pratik şekilde kızartacak yeni yöntemler geliştirildi. Bu dönemde teneke ve telden yapılmış piramit biçimli küçük düzenekler ortaya çıktı; ekmek bu aletlerin içine yerleştirilip ocak üzerinde ısıtılıyordu. Ancak bu cihaz otomatik değildi; ekmeğin yanmaması için sürekli başında durmak gerekiyordu. Ayrıca sık sık kısa devre yaptığı için yaygınlaşamadı.
Tost makinelerinin modern hâline kavuşması elektriğin yaygınlaşmasıyla mümkün oldu. Elektrikli tost makinesinin yolculuğu, 1893 yılında üretilen ilk modellerle başladı. Bu cihazlar, ekmeği tek tek kızartan çıplak tellere sahipti. 1905 yılında ısıtma elemanlarında yapılan yenilikler daha dayanıklı ve verimli tellerin geliştirilmesini sağladı; bu sayede elektrikli tost makineleri daha güvenli ve kullanılabilir hâle geldi. Ticari olarak başarılı olan ilk elektrikli tost makineleri, 1909 yılında piyasaya sürüldü. Bu modellerde tek bir ısıtma elemanı bulunuyor ve ekmeğin her iki tarafını kızartmak için elle çevrilmesi gerekiyordu. Her ne kadar çığır açıcı olsalar da ekmeğin yalnızca bir tarafını kızartabilmeleri ve yanmayı önlemek için sürekli gözetim gerektirmeleri otomatik tost makinelerinin geliştirilmesine ilham verdi.
Başlangıçta elektrikli ekmek kızartma makineleri çoğunlukla restoranlarda kullanılıyordu, çünkü evlerde elektrik henüz yaygın değildi. Cihazların ev mutfaklarına girebilmesi için hem talebin artması hem de elektrik şirketlerinin 24 saat hizmet vermeye başlaması gerekiyordu. 1919’da Amerikalı Charles Strite, ayarlanabilir bir zamanlayıcı ve yay mekanizmasıyla ekmek piştiğinde dilimin otomatik olarak fırlamasını sağlayan pop-up ekmek kızartma makinesini geliştirdi. Strite bu icadı için patent aldı ve makineleri önce restoranlara sattı. 1926’da ev tipi pop-up ekmek kızartma makinesi seri üretime geçmeye başladı ve bu gelişmeler, bu makinelerin kısa sürede modern mutfakların vazgeçilmezlerinden biri hâline gelmesini sağladı.
Ekmek dilimleme makinesinin icadı, ekmek kızartma makinelerine olan talebi daha da artırdı. 1930’lu yıllardan itibaren, özellikle Amerika’da, bu makineler ev mutfaklarında yaygın hâle geldi. Ekonomik fiyatları ve kullanım kolaylığı sayesinde kısa sürede mutfak demirbaşı oldu. Aynı dönemde dilimlenmiş ekmeklerin piyasaya sürülmesi bu işlemi daha da pratik hâle getirdi. 1960’a gelindiğinde ekmek kızartma makinesi artık mutfakların vazgeçilmeziydi.
1980’lerde ısıya dayanıklı plastiklerin yaygınlaşmasıyla birlikte, klasik ekmek kızartma makineleri yerini daha modern, çok işlevli tost makinelerine bırakmaya başladı. Yuvarlak kenarlı ve renkli modeller trend oldu. Simit ve kalın ekmek dilimleri için geniş yuvalar tasarlandı; bazı modellerde aynı anda birden fazla ürün kızartılabiliyordu. Bu gelişmeler, tost makinelerinin yalnızca tasarım açısından değil, fonksiyonellik açısından da sürekli gelişmesine zemin hazırladı.
21. yüzyılda ise “akıllı tost makineleri” ortaya çıktı. Mikroçip teknolojisi sayesinde bu cihazlar, simitlerden keklere ve dondurulmuş hamur işlerine kadar çeşitli unlu mamulleri hassas ve kolay şekilde kızartabiliyor.
Günümüzde tost makineleri artık yalnızca mutfak aleti olarak değil; kıyafetlerde, CD kapaklarında, tuzluk-biberlik tasarımlarında ve sanat eserlerinde de karşımıza çıkıyor. En çarpıcı örnek, İtalyan bir sanat galerisinde sergilenen; beyaz, bej, ten rengi, toprak sarısı, pas ve siyah tonları da dâhil olmak üzere farklı kızarma derecelerine sahip 3.053 dilim ekmek kullanılarak oluşturulan mozaik çalışmasıdır. Ingrid Falk ve Gustavo Aguerre imzalı bu eser, tamamen kızarmış ekmeklerden yapılmış; mozaik oluşturmak için gereken renk tonlarını elde etmek amacıyla, ekmek dilimleri sıradan tost makinelerinde farklı sürelerde kızartılmıştır.