Kategori: Kültür/Sanat

  • İSTANBUL’UN YEDİ TEPESİ VE ŞEHRİN SİLÜETİNE YOLCULUK

    Pek çok edebî eserde, şiirde ve anlatıda geçen İstanbul’un yedi tepesi, şehrin yüzyıllar boyunca şekillenen kültürel dokusunu simgeler. Birçok medeniyetin izlerini taşıyan bu kadim şehirdeki tepeler; antik çağlardan günümüze, Roma, Bizans ve Osmanlı İmparatorluğu Dönemleri’nde inşa edilen önemli yapılarla birlikte anılır. Peki, size bu yedi tepenin hangileri olduğunu sorsak, hepsini sayabilir misiniz? Cevabınız “hayır” ise, doğru yanıtları bu yazımızda bulabilirsiniz…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sarayburnu Tepesi” title_font_size=”13″]

    İstanbul’un en bilinen tepesi, Topkapı Sarayı’nın bulunduğu Sarayburnu Tepesi’dir. Osmanlı İmparatorluğu’nun yüzyıllar boyunca yönetim merkezi olarak kullandığı bu tepe, Bizans İmparatorluğu’na ait önemli yapılara da ev sahipliği yapar. Ayasofya Camii, tarihî Hipodrom (At Meydanı) ve Roma İmparatorluğu’nun dört bir yanına uzanan yolların başlangıç noktası kabul edilen “Milyon Taşı” bu tepede yer alır. Ayrıca İbrahim Paşa Sarayı, Sultanahmet Camii, İstanbul Arkeoloji Müzesi, Yerebatan Sarnıcı, Cağaloğlu Hamamı ve Sirkeci Garı da bu tepenin üzerinde bulunan diğer önemli tarihî yapılar arasındadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Süleymaniye (Beyazıt) Tepesi” title_font_size=”13″]

    Sarayburnu’ndan sonra İstanbul’un silüetinde en çok öne çıkan ikinci tepe, Süleymaniye Tepesi’dir. Haliç kıyılarından yukarı doğru çıkıldığında ulaşılan bu tepede, Mimar Sinan’ın başyapıtı ve Osmanlı İmparatorluğu’nun en büyük, en görkemli camilerinden biri olan Süleymaniye Camii ve Külliyesi yer alır. Tepedeki bir diğer önemli yapı ise, 16. yüzyılda II. Bayezid Dönemi’nde inşa edilen ve dönemin dinî ve mimari anlayışını yansıtan Beyazıt Camii’dir. Ayrıca, geçmişte Harbiye Nezâreti olarak kullanılan ve günümüzde İstanbul Üniversitesine ev sahipliği yapan yapı da bu tepe üzerinde yükselmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çemberlitaş Tepesi” title_font_size=”13″]

    Çemberlitaş Tepesi, İstanbul’u farklı bir açıdan görebileceğiniz, tarihî yapılarla dolu önemli bir bölgedir. Bu tepede hem Roma hem de Osmanlı İmparatorluğu’nun izlerine rastlamak mümkündür. Roma Dönemi’nden günümüze ulaşan Çemberlitaş Sütunu, bu bölgenin en dikkat çekici yapılarından biridir. İstanbul’daki ilk barok tarzı cami olan Nuruosmaniye Camii de bu tepenin üzerinde yer alır. Dünyanın en eski ve en büyük çarşılarından biri olan tarihî Kapalıçarşı da burada konumlanmıştır. Çeşitli hamamlar, hanlar ve dinî yapılarla çevrili olan bu tepe; Yeni Camii, Çorlulu Ali Paşa Camii ve Medresesi, Binbirdirek Sarnıcı, Çemberlitaş Hamamı, Çinili Han ve Mısır Çarşısı gibi pek çok önemli yapıya ev sahipliği yapar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Fatih Tepesi” title_font_size=”13″]

    İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet, Bizans Dönemi’nde Havariyyun Kilisesi’nin bulunduğu bu tepeye Fatih Camii ve Külliyesi’ni inşa ettirmiştir. Bugün “Fatih” adını taşıyan ilçe ismini bu önemli yapıdan alır. Fatih Tepesi hem Bizans hem de Osmanlı Dönemleri’nin en önemli kesişim noktalarından biridir. Bölgede, Bizans İmparatorluğu’nun son yıllarına ait surlar ve yapılar hâlen görülebilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yavuz Selim Tepesi” title_font_size=”13″]

    Yavuz Selim Tepesi, İstanbul’un tarihî surlarının hemen yanı başında, Fener ve Balat semtlerinin çevresinde yükselir. Bu tepede, Kanuni Sultan Süleyman’ın babası Yavuz Sultan Selim adına, Mimar Sinan’a yaptırdığı Yavuz Selim Camii ve Külliyesi yer almaktadır. Tepede bulunan bir diğer önemli yapı ise, Türk-İslam mimarisinin dikkat çekici örneklerinden biri olan Sultan Abdülmecid Türbesi’dir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Edirnekapı Tepesi” title_font_size=”13″]

    Tarihî ve kültürel zenginliklerle dolu İstanbul’un altıncı tepesi olan Edirnekapı Tepesi’nde, Mimar Sinan’ın Mihrimah Sultan adına inşa ettiği cami âdeta bir taç gibi yükselir. Bu tepede ayrıca, Bizans Dönemi’nden kalma dört büyük su sarnıcından biri olan Aetios Sarnıcı (günümüzde Vefa Stadyumu) yer almaktadır. Diğer önemli yapılar arasında; 4. yüzyılda kilise olarak inşa edilen, 16. yüzyılda Sadrazam Atik Ali Paşa tarafından camiye dönüştürülen Kariye Camii ile 10. yüzyıldan kalma Bizans yapısı Tekfur Sarayı bulunmaktadır. Bu tarihî yapılar hem İstanbul’un geçmişine tanıklık eder hem de şehrin zengin kültürel mirasını yansıtan en önemli eserler arasında yer alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kocamustafapaşa Tepesi” title_font_size=”13″]

    Kocamustafapaşa Tepesi, İstanbul’un tarihî surlarının hemen dışında, şehrin Trakya yönüne doğru uzanan tek tepesidir. Panoramik bir şehir manzarası sunan bu tepe, adını Osmanlı Dönemi’nin önemli devlet adamlarından Koca Mustafa Paşa’dan alır. Tepede yer alan tarihî yapılar arasında Kocamustafapaşa Camii ve çevresindeki külliye öne çıkar. Bölge hem Bizans hem de Osmanlı Dönemleri’nden izler taşıyan ve farklı kültürel katmanların zamanla iç içe geçtiği bir yer olmuştur. Osmanlı Dönemi’ne ait çeşitli mezarlıkların yanı sıra, Sadrazam Cerrah Mehmed Paşa’nın 1593 yılında Mimar Sinan’ın kalfalarından Davud Ağa’ya yaptırdığı Cerrahpaşa Camii de bu tepede yer alır. Ayrıca, Haseki Külliyesi de bu bölgenin önemli yapıları arasındadır.

  • UNESCO KÜLTÜREL MİRAS LİSTESİ’NDEKİ GELENEKSEL TİYATROLAR

    Tiyatro, tarihin en köklü sanat dallarından biri olarak her kültürde farklı biçimlerde gelişmiştir. Her toplumun kendine özgü geleneksel tiyatrosu, o ülkenin dünya görüşünü, yaşam tarzını ve estetik anlayışını yansıtır. Sadece eğlendirmekle kalmaz; toplumsal hafızayı canlı tutar, kültürel değerleri aktarır ve tarihsel olayları sahneye taşır. Dünyanın dört bir yanındaki kültürel öğeleri koruma ve yaşatma amacı güden UNESCO da köklü geçmişi olan, geleneksel sahne sanatlarını Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi’ne alarak gelecek nesillere aktarmayı amaçlamaktadır. Bu liste, sadece geleneksel sanatları değil, aynı zamanda geleneklerin, kutlamaların, bilgi ve becerilerin korunmasını da hedeflemektedir. UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi’nde yer alan ve toplumsal yaşama ayna tutan, dünyanın dört bir yanındaki yüzlerce yıllık geleneksel tiyatro türlerini yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Meddahlık, Türkiye” title_font_size=”13″]

    Meddahlık, bir kişinin taklit ve canlandırmalarla, doğaçlama olarak hikâye anlatarak dinleyiciyi hem eğlendirdiği hem de düşündürdüğü geleneksel bir sanattır. 2008 yılında UNESCO’nun İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi’ne alınan bu köklü geleneğin ustaları, hikâyelerini taklitler, ses değişiklikleri ve basit aksesuarlarla zenginleştirir. Osmanlı Dönemi’nde özellikle kahvehanelerde büyük ilgi gören meddahların anlattığı hikâyeler, genellikle toplumsal olaylara, tarihî figürlere ve mizahi unsurlara dayanır. 19. yüzyıla kadar popülerliğini koruyan bu sanat, modern tiyatronun yaygınlaşmasıyla eski etkisini yitirse de geleneksel bir anlatım biçimi olarak günümüzde hâlâ yaşatılmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Noh ve Kabuki, Japonya” title_font_size=”13″]

    Noh tiyatrosu, geleneksel Japon tiyatrosunun en eski türlerinden biridir. 14. yüzyılda gelişen bu sanat, maskeler, geleneksel kostümler ve şiirsel anlatımla mistik ve tarihî temaları işler. Müzik ve dansın önemli bir yer tuttuğu Noh tiyatrosunda karakterler, genellikle ahşap maskelerle sahneye çıkarak doğaüstü varlıkları veya kahramanları canlandırır. Oyuncuların hareketleri ağır ve minimaldir; sahne tasarımı ise sade ve simgeseldir. Günümüzde Japonya’da belirli tiyatrolarda ve festivallerde sahnelenmeye devam eden Noh tiyatrosu, 2008 yılında UNESCO’nun İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi’ne alınmıştır.

    Kabuki tiyatrosu, hareketli ve görkemli sahnelemeleriyle ünlü geleneksel bir diğer Japon tiyatro türüdür. 17. yüzyılda ortaya çıkan bu sanat, abartılı kostümler, yoğun makyaj ve dinamik sahne kullanımıyla izleyiciyi büyüleyen etkileyici bir performans sunar. Noh tiyatrosunun aksine, Kabuki oyuncuları maske yerine yüzlerini beyaz, kırmızı ve siyah gibi belirgin renklere boyayarak sahneye çıkar. Dramatik jestler, hızlı sahne değişiklikleri ve akrobatik unsurlar, Kabuki’nin öne çıkan özelliklerindendir. Başlangıçta hem kadın hem erkek oyuncuların sahne aldığı bu tiyatro, zamanla yalnızca erkek oyuncuların rol üstlendiği bir forma evrilmiştir. 2008 yılında UNESCO’nun İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi’ne alınan Kabuki, günümüzde Japonya’daki özel tiyatrolarda geleneksel bir sanat olarak yaşatılmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kathakali, Hindistan” title_font_size=”13″]

    Kathakali, Hindistan’ın en etkileyici geleneksel sahne sanatlarından biridir. 17. yüzyılda Kerala bölgesinde ortaya çıkan bu sanat, abartılı yüz makyajları, görkemli kostümleri ve ritmik danslarıyla dikkat çeker. Klasik Hint mitolojisinden sahneleri canlandıran Kathakali oyuncuları, el hareketleri (mudralar), yüz ifadeleri ve beden diliyle izleyiciye hikâyeler aktarır. Bu performanslar, genellikle Hindu destanları Ramayana ve Mahabharata’dan sahneler içerir. Kathakali’de diyalog kullanılmaz; anlatım tamamen dans, jest ve müzikle yapılır. Oyuncuların yüzleri, oynadıkları karaktere göre belirgin renklerle boyanır. Yeşil yüzlü karakterler kahramanları, kırmızı veya siyah yüzlü olanlar ise kötü karakterleri temsil eder. Müzik, ritmik davullar (chenda ve maddalam) ve vokal anlatımla desteklenir. 2008 yılında UNESCO’nun İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi’ne alınan Kathakali, günümüzde Hindistan’daki tiyatrolarda ve festivallerde sahnelenmeye devam etmekte, turistlerin büyük ilgisini çekmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Pekin Operası, Çin” title_font_size=”13″]

    Çin’in en ünlü geleneksel tiyatro türlerinden biri olan Pekin Operası; şarkı, dans, dövüş sanatları ve oyunculuğun bir araya geldiği çok yönlü bir performans sanatıdır. 18. yüzyılda gelişen bu sanat; müzik, yüz boyama ve dramatik performansları birleştiren çok yönlü bir sahne gösterisidir. Pekin Operası’nda karakterler dört ana gruba ayrılır: Sheng (erkek karakterler), Dan (kadın karakterler), Jing (güçlü veya kötü figürler) ve Chou (komik karakterler). Oyuncuların yüzleri, rollerine uygun olarak farklı renklerle boyanır; kırmızı sadakati, siyah dürüstlüğü, beyaz ise kurnazlığı simgeler. Sahnedeki diyaloglar, şiirsel ve ritmik bir üslupla sunulur. Geleneksel Çin enstrümanlarından jinghu (iki telli keman) ve bianzhong (bronz çanlar) eşliğinde icra edilen müzik, bu sanatın ayrılmaz bir parçasıdır. 2010 yılında UNESCO’nun İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi’ne alınan Pekin Operası, günümüzde hâlâ Çin’de önemli bir kültürel miras olarak sahnelenmeye devam etmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Wayang Kulit, Endonezya ” title_font_size=”13″]

    Wayang Kulit, Endonezya’nın geleneksel gölge kuklası tiyatrosudur. “Wayang” kelimesi Endonezya’da “kukla” veya “gölge”, “kulit” ise “deri” anlamına gelir; dolayısıyla “Wayang Kulit”, deriden yapılan kuklalarla oynanan gölge tiyatrosu demektir. Ustaca tasarlanıp kesilen bu kuklalar, bir perde önünde ışık kaynağına karşı tutulur ve gölgeleri izleyiciye yansıtılır. Hikâyeler genellikle mitolojik karakterlere ve Ramayana ile Mahabharata gibi destanlara dayanır. Bu geleneksel sanat, gamelan adı verilen Endonezya orkestrasının ritmik ezgileri eşliğinde sahnelenir. Gösteriyi yöneten kişiye dalang denir; dalang yalnızca kuklaları hareket ettirmekle kalmaz, aynı zamanda hikâyeyi anlatır ve her karakteri farklı ses tonlarıyla seslendirir. Anlatım, müzik ve diyaloglarla izleyiciye aktarılır. 2008 yılında UNESCO’nun İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi’ne alınan Wayang Kulit, günümüzde hâlâ yaşatılmakta ve çeşitli kültürel etkinliklerde sergilenmektedir.

  • En Yeni 7 Türkçe Kelime

    En Yeni 7 Türkçe Kelime

    İnsanlarla, hayatla, zamanla beraber değişen ve gelişen diller yeni sözcüklerle zenginleşir. Türk Dil Kurumunun çalışmaları doğrultusunda Türkçeye her sene birçok yeni kelime katılır. Bunların bazıları yabancı kökenli kelimeler yerine önerilen Türkçe kelimelerdir; bazıları ise hayatımıza yeni giren kavramlar için uygun görülen karşılıklar… Bu içeriğimizde dilimize yeni katılan 7 kelimeyi listeliyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5# ” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
  • SHAKESPEARE HAKKINDA ŞAŞIRTAN BİLGİLER

    Gelmiş geçmiş en iyi oyun yazarı olarak anılan İngiliz şair ve yazar William Shakespeare, 16. yüzyılda ürettiği eserleri ile günümüzde de popülerliğini koruyor. Birmingham’daki Avon Nehri yakınlarında doğduğu ve büyüdüğü için “Avon’un Ozanı” olarak bilinen İngiltere’nin ulusal şairi Shakespeare hakkında az bilinen bilgileri yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Shakespeare’in kelime dağarcığının 17.000 ila 29.000 arasında olduğu tahmin ediliyor. İngiltere’deki büyük veba salgını nedeniyle tiyatroların kapalı olduğu 1665 ila 1666 yılları arasında şiir türünde eserler üretiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Shakespeare’in 1585 ve 1592 yılları arasında ne yaptığı bilinmiyor. Ancak eserlerinde bolca ve ustalıkla kullandığı hukuki terimler nedeniyle Shakespeare’in ailesini geçindirmek için o yıllarda avukatlık veya kâtiplik yaptığı düşünülüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1616’da vefat eden Shakespeare’in öldüğü dönemde mezar soygunculuğu çok yaygın. Huzur içinde uyuyabilmek için kendi mezar taşına yazdırdığı metin nedeniyle mezarı lanetli sanılıyor ve uzun yıllar mezarına yaklaşılmıyor. Ancak 2016’da mezarında yapılan taramalar, Shakespeare’in kafatasının çalınmış olabileceği sonucunu ortaya koyuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Shakespeare’in mezarında yazan metin ise şöyle:
    “Dostum İsa’nın adı aşkına,
    Bu mezarı kazacak olursa diye;
    Bu taşlara dokunmayan herkes kutsansın.
    Şayet kemiklerimi yerinden oynatacak olana,
    Lanetler yağsın.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Shakespeare’in eserlerinde geçen en uzun kelime “Honorificabilitudinitatibus” kelimesi; “onura erişebilme durumu” anlamı taşıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Uranüs’ün 27 uydusundan 25’i Shakespeare’in oyunlarındaki karakterlerin ismini taşıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Shakespeare hayattayken eserlerinin sadece yarısı yayımlanıyor. Usta kalemin İngilizceye 1700 kelime kazandırdığı düşünülüyor.

  • Aşk İçin Neler Yapıldı?

    Aşk İçin Neler Yapıldı?

    Sevgiyi göstermenin binbir yolu var elbet… Susarak, konuşarak, giderek, kalarak, anlatarak, saklayarak, direnerek, vazgeçerek izlenebilecek çeşit çeşit yol… Yeryüzünde ne kadar seven varsa gidilebilecek o kadar farklı yol olduğunu biliyoruz. Bizim yolculuğumuz ise gerçekten yaşanmış ya da efsanelerde yaşatılmış aşk hikâyelerine!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mecnun olmak kolay değil!” title_font_size=”13″]

    Doğu Edebiyatı’nın en önemli ürünlerinden olan; Türk Edebiyatı’nda ise Fuzuli’nin yazdığı satırlarla yer edinen “Leyla ile Mecnun”un yaşanmış bir hikâyeden esinlendiği düşünülür. Eğer gerçekten öyleyse; bu dünyada sevdiğine kavuşamadığı için kendini çöllere vuran bir “mecnun” yaşamış demektir. Kays ile Leyla birbirine âşık ama aileleri tarafından evlenmelerine izin verilmeyen iki gençtir. Leyla’nın başkasıyla evlendirilmesine dayanamayan Kays, çektiği aşk acısıyla herkesten uzakta, çölde yaşamaya başlar. Leyla ise “Mecnun”a dönen sevdiğinin ardından “ah” çekerek yatağa düşer. İki sevgili hiçbir zaman kavuşamaz… Ve bundan sonra kavuşamayan tüm âşıklara “Leyla ile Mecnun gibi” denir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Düelloya davet!” title_font_size=”13″]

    Hangi büyük yazar sevdiği kadın uğruna girdiği düello sonucu hayatını kaybetmiştir? Anlayacağınız Puşkin’inki ne hikâye ne masal, yaşanmış bir olaydır. Modern Rus Edebiyatı’nın kurucusu, bir baloda gördüğü Natalya Gonçarova’ya ilk görüşte âşık olmuş, güzel kadının evlenme teklifini kabul etmesi için uzun uğraşlar vermiş, sonunda nikâh masasına oturtabilmiştir. Fakat evliliklerinin 6’ıncı yılında eşine kur yaptığını düşündüğü George Charles d’Anthès isimli genci düelloya davet ederek kendi sonunu hazırlar. Ne yazık ki Puşkin düello sırasında karnından ölümcül bir yara alır ve iki gün sonra hayatını kaybeder!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“Onun için şu dağı delebilir misin?”” title_font_size=”13″]

    Ablası, Şirin için bir köşk yaptırır ve bu köşkün nakkaşlığını Ferhat’a verir. Bu sırada birbirini gören Ferhat ile Şirin âşık olurlar. Ne var ki Şirin’in ablası da aynı delikanlıya âşıktır ve sevgililerin evlenmelerine izin vermez. Ferhat da boş durmaz ve Amasya’nın kadın hükümdarından yardım ister; Şirin’in ablası alt edilir, fakat bu sefer de hükümdar kendi oğlunun Şirin’e âşık olduğunu öğrenir. Ferhat’a der ki: “Şu dağı delerek suyu kente getirirsen Şirin’le evlenebilirsin.” Ferhat, büyük bir heyecanla gece gündüz çalışarak dağı deler… Tam işini tamamlamak üzereyken Şirin’in öldüğü haberini alır. Tabii bu haber hükümdarın Ferhat’a ilettiği yalan bir haberdir. Sonrasında bu acı habere dayanamayan Ferhat yaşamına son verir. Neyse ki bu aşk hikâyesi sadece bir efsaneden ibarettir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sen mutlu ol yeter!” title_font_size=”13″]
    sevgililer günü

    Var olup olmadığı konusunda hala emin olamadığımız; yazılı birkaç kaynakta geçen Babil’in Asma Bahçeleri’ni biliyorsunuz… Aynı kaynaklardaki bilgilere göre II. Nebukadnezar bu bahçeyi sevdiğinin yüzünü güldürmek için yaptırmış meğer! Kraliçe Amytis kendi memleketinin yeşil doğasını özleyince, Babil’in kralı da eşini mutlu etmek amacıyla teras teras yükselen asma bahçeler yaptırmış. Hikâyenin gerçek ya da fantastik olması o kadar da önemli değil… Önemli olan eski dünyanın harikalarından kabul edilen bu yerin kayıtlara bir aşk detayı ile girmiş olması…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da…”” title_font_size=”13″]

    Bir efsane daha… Padişahın kızı Zühre ile vezirin oğlu Tahir’in mutlu sonla bitmeyen aşkı… Evlendirilmek üzere olan gençlerin arasına girenler, Tahir’in yedi yıl zindanda tutulmasına neden olur. Âşık genç sevdasından vazgeçmez ve bu kez de bir sandık içinde nehire atılır. Oradan da kurtulur Tahir… Zühre’nin evlendirileceğini öğrenince kadın kılığına girerek saraya bile girer. Verdikleri bütün uğraşlara rağmen bir araya gelemeyen gençlerin aşkları trajik bir sonla nihayete erer… Ve şairin dediği gibi; “Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da, hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil, bütün iş Tahir’le Zühre olabilmekte, yani yürekte.”dir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Unutma Beni… Unutturma Beni…” title_font_size=”13″]
    sevgililer günü

    Biraz da gerçeklerden bahsedelim… Hayatını kaybeden eşi için öyle bir mezar yaptırdı ki üstünden yüzyıllar geçti hala yüz milyonlarca kişi tarafından ziyaret ediliyor! Hindistan’ın meşhur Tac Mahal’inden söz ediyoruz. Mezarı yaptıran kişi Babür İmparatorluğu’nun 5’inci hükümdarı Şah Cihan; böylesi bir anıt mezarla uğurlanan kişi ise evlendikten sonra Mümtaz Mahal adını alan Ercümend Bânû Begüm’dür. İmparator bu konuyu o kadar önemser ki anıtın mimarisini 5 yılda ancak seçer. Eser, 20 bin kişiyle 20 yıl gibi bir sürede bitirilebilir ama hikâye burada bitmez… Şah Cihan da hayatını kaybettiğinde unutamadığı eşinin yanına defnedilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Şairane bir padişah…” title_font_size=”13″]
    sevgililer günü

    “Karşında ben pervaneyem / Sen şem-i tabansın bana / Aşkınla ben divaneyem / Sen afet-i cansın bana.” Osmanlı İmparatorluğu’nun hükümdarı Kanuni Sultan Süleyman’ın Hürrem Sultan’a yazdığı edebiyat ve aşk dolu dizeler bunlar… İmparatorluk yöneten, üç kıtada seferlere çıkan bir padişahın kalbinden ve kaleminden dökülen sözcüklerin çok küçük bir bölümü… Bu aşk hikâyesi, Sultan Süleyman’ın şiirleri ve Hürrem Sultan’ın mektupları ile tarihi kayıtlara geçmiş; o halde biz susalım da o dizeler konuşsun:

     

    “Ben ben değil fermanınem,

    Sen şah-ı sultansın bana.

    Zülfüne gönlüm bestedir,

    Ahım göğe, peyvestedir.

    Canan, Muhibbi hastadır,

    Sen derde dermansın bana.”

  • 8 Madde İle Evrensel Müzik Terimleri

    8 Madde İle Evrensel Müzik Terimleri

    Hangi dilde olursa olsun müziğin ruha iyi geldiği tartışılmaz bir gerçek… Biz de Kültür ve Yaşam sayfası için sık sık sanatçılardan, şarkılardan, enstrümanlardan söz ettiğimiz listeler hazırlıyoruz. Bu listemizde ise müziğe yeni başlayanlar için bilinmesi gereken müzik terimlerini sıraladık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    bale
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    sonat, beste
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    beste
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    orkestra, solist
  • 8 Madde İle Perge Antik Kenti ve Antalya Müzesi

    8 Madde İle Perge Antik Kenti ve Antalya Müzesi

    ‘‘Hiç şüphesiz Antalya dünyanın en güzel şehridir’’ demişti Atatürk. Bu sözle şüphesiz sadece doğal güzelliklerine değil taşıdığı binlerce yıllık tarihe de vurgu yapmıştı. Bölgedeki Perge Antik Kenti geçmişin en görkemli şehirleri arasında sayılırken Antalya Müzesi de bu görkemli şehirden günümüze ulaşan eserleri muhafaza ediyor. Müzenin “Avrupa Konseyi Yılın Müzesi” ödülüne layık görülmesi ve 2018’in ‘‘Perge Yılı’’ ilan edilmesini 8 maddelik listemizde kutluyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Antalya Müzesi dünyanın sayılı müzeleri arasında gösterilmektedir. Kuruluş hikâyesi ve gelişimi oldukça ilginçtir. Birinci Dünya Savaşı sırasında İtalyanların Antalya’yı işgal etmesi ve bölgede yağmaladıkları antik eserlerin tarih öğretmeni Süleyman Fikri Erten tarafından fark edilmesi bu eşsiz müzenin kuruluşunda baş etken olmuştur. Antalya Müzesi bu antik eserleri korumak amacıyla 1922 senesinde bir lise öğretmeni tarafından kurulmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Eserlerin güvende olması için ilk olarak Kaleiçi’ndeki Alaaddin Camii seçilmiş, daha sonra Yivli Camii’nde bu süreç devam etmiştir. Tarihi eserlerin günümüzdeki binasına taşınması ise ancak 1972 yılında mümkün olmuştur. Antalya Müzesi bir Arkeoloji ve Tarih Müzesi olup aynı zamanda Bölge Müzesi olarak da bilinir. Eserler kronolojik ve konularına göre sıralanmış, büyük bir kısmı özellikle Perge’de yapılan kazılardan elde edilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    ‘‘Herakles Lahdi’’ Antalya Müzesi’nin en ilgi çekici eserlerinden biridir. 1960’lı yıllarda kaçırılan eser 2010’da İsviçre’nin Cenevre kentinde ele geçirilerek 7 yıl süren hukuki bir süreç yaşamış ardından da ait olduğu topraklara geri dönmüştür. Roma dönemine ait lahdin üzerinde mitolojik kahraman Herakles’in 12 görevini temsilen 12 figür bulunuyor. Yaklaşık 235 cm boyunda ve 112 cm genişliğinde olan bu görkemli eserin ağırlığı 3 tondur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Müzenin simgelerinden biri haline gelen bir diğer eser ise yine MS 2. yüzyıla ait siyah ve beyaz mermerin birlikte kullanılmasıyla yapılan ‘‘Dans Eden Kadın Heykeli’’dir. Eser, müzedeki 13 salondan biri olan İmparatorlar Salonu’nda sergilenmektedir. 1981’deki kazıda çıkarılmıştır ve Perge’nin ekolü olarak kabul edilmektedir. Belki de dünyada başka bir örneğinin olmadığı, iki mermer türünün tek bir heykel üzerinde kullanıldığı eserin boyu 2 metre 25 cm’dir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Antalya Müzesi, sahip olduğu heykel ve eserlerle dünyanın en zengin Roma Dönemi müzelerindendir. Anadolu’nun diğer kültür merkezleri gibi dünyanın birçok farklı noktasından gelen yabancı bilim adamları ve turistlerin uğrak noktasıdır. Sergilenen 5.000 kadar tarihi eserin yanı sıra 25.000 kadarı da koruma amacıyla sergilenmemektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Müzenin “Tanrılar Salonu”, “İmparatorlar Salonu” ve “Lahitler Salonu” da Perge kazılarında bulunan eserlerden oluşuyor. Perge’nin hayranlık uyandıran Helenistik, Roma ve Hristiyanlık dönemlerine ait mimarisi ise eşsiz bir görsel güzellik sunuyor. Yüksek kuleler, anıtsal çeşmeler, hamamlar ve sütunlar da caddeler boyunca devam ediyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Müzedeki Perge Tiyatrosu Salonu, görseldeki Perge Antik Tiyatrosu’nda yapılan arkeolojik kazılar sonucunda eserler kazanmıştır. Tiyatronun müzeye kazandırdığı çok sayıda heykel buluntusu ve süsleme 1990 senesinden bu yana Antalya Müzesi’nde sergilenmektedir. Antik tiyatro; sahne, orkestra ve seyirci oturma alanı olmak üzere 3 ana bölümden oluşmuştur. Mekân, popüler olan birçok gladyatör ve vahşi hayvan dövüşlerine de şahit olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Kentin dikkat çeken bir diğer yapısı ise anıtsal çeşme… Roma dönemindeki çeşme yapıları katlı ve geniş ön yüze sahip, sadelikten uzak, aksine gösterişli heykellerle süslü yapılardı. MS 2. yüzyıldan kalan çeşme yaklaşık 20 metre yüksekliğinde inşa edilmişti fakat meydana gelen depremler yüzünden günümüzde 12 metreye düştüğü belirtiliyor.

  • DÜNDEN BUGÜNE MÜZİK DİNLEME ARAÇLARI

    Ruhun gıdası olmasından mı, yaşadığımız hayatı keyifli hale getirme çabamızdan mı bilinmez ancak müziksiz bir insanlık tarihi düşünülemez. Kimi zaman hissettiğimiz acıyı ya da sevinci aktarmak, kimi zaman hayatı anlamlandırma çabamızın bir sonucu olarak ortaya çıkan duygu yüklü notalar, 19. yüzyıl sonlarına doğru sesin kaydedilebilmesi ile hayatımızın vazgeçilmez bir ögesi haline geldi. Bir zamanların ileri teknoloji ürünleri sayılan müzik dinleme aletleri, geçen onca zamandan sonra nostaljik bir eşya olarak antika severlerin evinde dekoratif bir obje olarak karşımıza çıkıyor. Bu yazımızda geçmişten günümüze uzanan müzik dinleme araçlarının hikâyesini yazdık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Eğer siz bir müzisyen değilseniz ve evde çalabileceğiniz bir müzik aletiniz yoksa şarkılara ulaşmanın çok da kolay olmadığı zamanlarda gramofon, müziği evlerimizin salonuna kadar getirerek tarihte bir ilke imza attı. Hem ses kaydı yapan hem de yapılan kayıtları çalabilen ilk müzik aleti olarak bilinen gramofon 1877 yılında Thomas Alva Edison tarafından icat edilse de patenti 1887 yılında Emile Berliner tarafından alındı. Makine bölümünün üstüne yerleştirilen yassı ve yuvarlak plaklara sesin kayıt edilebilmesi sayesinde, dönemin en ünlü müzik eserleri kitlelere ulaşmaya başladı. Günümüz müzik endüstrisinin temelleri bu dönemde atıldı diyebiliriz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Müzikseverlerin eski olsa da vazgeçemediği müzik dinleme aletlerinden biri olan pikap, 1950’li yıllardan sonra gelişen kayıt teknikleri sayesinde müzik dinlemenin en keyifli halini sunmaya devam ediyor. 1800’lü yıllarda icat edilmesine rağmen yeni teknolojilerden faydalanarak üretimine sürekli devam edilmesi, onu dekoratif bir obje olmaktan öteye taşıyor ve günümüzde de talep gören bir müzik dinleme aleti oluyor. Esasen gramofonun geliştirilmiş bir versiyonu olan pikapta gramofonda bulunan borazan yerine amfi ve hoparlör yer almakta ve elektrikle çalışmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Manyetik ortama kayıt yapılabileceği fikrini ilk ortaya atan kişi ABD’li mühendis Oberlin Smith olsa da Danimarkalı Valdemar Poulsen 1894 yılında sesi elektriğe dönüştürerek, bu sesleri manyetik ortama kaydedebilen teyp sistemini geliştiren ve patentini alan kişi olarak karşımıza çıkıyor. Tüm dünyayı derinden etkileyecek olan bir icat olmasına rağmen, dönemin koşulları gereği kullanım alanı bulamayan kasetçalarları, II. Dünya Savaşı döneminde Almanlar propaganda aracı olarak kullanmaya başlasa da, 1963 yılında İngiltere’de plastik şeritlere basılan kasetlerin üretilmesiyle artık bir eğlence aracı olarak hemen hemen her evin başköşesindeki yerini almıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kasetçalarların ardından hayatımıza giren “walkman”in prototipi 1978 yılında Akio Morita tarafından Japonya’da üretildi. Çok sık seyahat etmek zorunda kalan Morita, Trans-Pasifik uçak yolculuklarında opera dinlemek için walkmani tasarlarken tüm dünyayı bu kadar etkileyeceğinin farkında mıydı acaba? 80’li yıllarda artık her gencin satın almak için para biriktirdiği bir ürüne dönüşen walkmani ilk piyasaya süren marka ise Sony. Satışa sunulduğu ilk ayda 3 binden fazla kişiye ulaşan walkman Amerika’da Soundabout, İsviçre’de Freestyle, İngiltere’de ise Stowaway adıyla piyasaya çıktı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Walkman’den sonra çıkan taşınabilir diğer müzik dinleme araçlarından biri ise discman oldu. Yine ilk modeli Sony tarafından 1984 yılında satışa sürüldü ve dijital kayıt platformlarının gelişimiyle birlikte daha da popüler hale geldi. Dinlemek istediğimiz sanatçının CD’ye kaydedilmiş şarkılarını portatif olarak dinleme fırsatı bulduğumuz discman için walkman’in geliştirilmiş halidir diyebiliriz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Müzik dinleme araçları git gide daha portatif ve küçük bir hale geldi. Bunun en iyi örneklerinden biri 1990’lı yılların başında hayatımıza giren MP3 çalarlar. Milenyumla beraber artık iyice yaygınlaşan MP3 çaları diğer müzik dinleme aletlerinden ayıran en büyük özelliği ise müzik dinlemek için artık bir kasete ya da CD’ye ihtiyaç olmaması. Dünyanın ilk MP3 çaları ise artık adı bile unutulan MpMan markasına ait. Teknolojik ilerlemelerle müziğin eşsiz notalarına ulaşmamız için daha ne gibi cihazlara ihtiyaç duyacağız, hep birlikte göreceğiz.

  • ANADOLU MEDENİYETLERİ MÜZESİNİN ZENGİN HAZİNESİ

    Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Anadolu topraklarında yaşamış medeniyetlerin zengin mirasını sergileyen, Türkiye’nin en önemli arkeoloji müzelerinden biridir. Ankara’nın Altındağ ilçesinde yer alan müze, yalnızca Türkiye’nin değil, dünyanın da en saygın müzeleri arasında kabul edilir. 1997 yılında “Avrupa’da Yılın Müzesi” seçilerek uluslararası alanda büyük bir prestij kazanmıştır. 1921 yılında, Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğünde Anadolu’nun zengin arkeolojik mirasını korumak amacıyla müze kurulması fikri ortaya atılmış; 1928 yılında eserler toplanmaya başlanmış, 1943 yılında ise müze, bugünkü binasında ziyarete açılmıştır. Anadolu’nun farklı dönemlerdeki medeniyetlerini bir araya getirerek, bu toprakların tarih boyunca nasıl bir kültür mozaiğine ev sahipliği yaptığını gözler önüne seren Anadolu Medeniyetleri Müzesindeki önemli eserleri yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Şehir Planlaması Olan İlk Dünya Haritası” title_font_size=”13″]

    İlk şehir planlamasını içeren dünya haritası olarak kabul edilen Çatalhöyük Haritası, MÖ 6200 yılına tarihlenmektedir. Bu harita hem arkeoloji hem de haritacılık tarihi açısından büyük bir öneme sahiptir. 1963 yılında Konya’daki Çatalhöyük kazılarında bulunan bu harita, uzun süre dünyanın en eski haritası olarak kabul edilmiştir. Bu ünvanını, 1965 yılında Ukrayna’nın Mezhyrich köyü yakınlarında yapılan kazılarda keşfedilen yeni bir haritaya kadar korumuştur. Çatalhöyük Haritası’nda, dikdörtgen biçiminde ve birbirine bitişik evlerden oluşan yerleşim alanları ile volkanik bir dağ olan Hasan Dağı betimlenmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Frig Kralı Midas’ın Çalışma Masası” title_font_size=”13″]

    Anadolu’da kurulan Frig Krallığı’na en parlak dönemini yaşatan Kral Midas, MÖ 736 yılında tahta çıkmış ve tarihin en dikkat çeken figürlerinden biri olarak kabul edilmiştir. Ankara’nın Polatlı ilçesinde yer alan mezarının keşfi sırasında, dağınık hâlde bulunan ahşap parçaların, uzun ve titiz çalışmalar sonucunda bir çalışma masasına ait olduğu anlaşılmıştır. Günümüzde Anadolu Medeniyetleri Müzesinde sergilenen bu masa, Frig Dönemi ahşap işçiliğinin ender örneklerinden biri olarak büyük değer taşır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hitit Güneş Kursu (Yazılıkaya)” title_font_size=”13″]

    Hitit uygarlığı ve sanatının simgesi olarak kabul edilen, Alacahöyük’te bulunan güneş kursunun MÖ 2500-2250 yıllarına ait olduğu düşünülmektedir. Hititli din adamları tarafından törenlerde kullanılan, evreni simgeleyen ve genellikle bronzdan yapılmış bu kurslar, dairesel bir formun çevresine yerleştirilmiş kuş figürleri ve güneş ışınlarını temsil eden uzantılardan oluşur. Arkeologlar, bu tür güneş kurslarının Hitit kültüründe savaş arabalarının üzerine yerleştirildiğini, tapınak süslemelerinde kullanıldığını ve hatta mühürlerde bile yer aldığını tespit etmiştir. Günümüzde Yazılıkaya’daki kabartmalarla birlikte bu sembol, Hititlerin sanatsal ve dinî anlayışını anlamak için en önemli kaynaklardan biri sayılmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Anadolu’da Bulunmuş Tek Tunç Tablet ” title_font_size=”13″]

    Hitit Kralı IV. Tuthaliya ile Tarhuntaşşa Kralı Kurunta arasında MÖ 1200’lü yıllarda yapılan antlaşma, Hitit İmparatorluğu’nun siyasi dengelerini anlamak açısından son derece önemli bir belgedir. Bu antlaşma, Boğazköy-Hattuşa kazılarında bulunan ve Hitit çivi yazısıyla yazılmış tabletler arasında keşfedilmiştir. Anadolu’da bulunmuş tek tunç tablet olma özelliğiyle dikkat çeken bu belge, IV. Tuthaliya’nın Kurunta’ya verdiği yetkileri, toprak sınırlarını ve sadakat şartlarını detaylı şekilde içermektedir. Söz konusu tunç tablet, Anadolu Medeniyetleri Müzesinde sergilenen en değerli Hitit belgelerinden biri olarak kabul edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Geyikli Güneş Kursu” title_font_size=”13″]

    Geyik figürlü Hitit güneşi, Hitit medeniyetinin en önemli sembollerinden biri olan güneş kursu ile bağlantılı bir eserdir. Anadolu Medeniyetleri Müzesinde sergilenen bu eser, MÖ 2000’lere tarihlenmektedir. Çorum’daki Alacahöyük kazılarında gün yüzüne çıkarılan bu kurs, yuvarlak bir disk formuna sahiptir ve üst kısmı geyik figürleriyle süslenmiştir. Orta bölümde yer alan güneş sembolü, Hititlerin güneş ve doğaya dair inançlarını yansıtır. Geyik, Hititler için kutsal bir hayvan olup doğayı ve doğurganlığı simgeler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Akadlı Sargon’a Ait Kil Tablet” title_font_size=”13″]

    Anadolu Medeniyetleri Müzesi, tarih öncesi ve antik döneme ait eşsiz eserleri barındıran önemli bir kurumdur. Müzede sergilenen en dikkat çekici parçalardan bir diğeri ise, Akad İmparatorluğu’nun kurucusu Sargon’a ait olan son derece değerli bir kil tablettir. MÖ 19-18. yüzyıllara tarihlenen bu eser, Kayseri yakınlarındaki Kültepe kazılarında gün yüzüne çıkarılmıştır. Eski Asur lehçesiyle yazılmış olan metin, Sargon’un zaferlerini, fetihlerini ve imparatorluğunun görkemini anlatır. Tablet üzerindeki yazıt, etkileyici bir ünvanla başlar: “Kral Sarrukin, Akad Kralı, dört cihanın kralı, kuvvetli kral.” Bu ifade, sadece bir hükümdarın gücünü değil, aynı zamanda Mezopotamya tarihinin dönüm noktalarından birini yansıtır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kültepe Tabletleri ” title_font_size=”13″]

    Anadolu’nun tarihine ışık tutan en önemli keşiflerden biri olan Kültepe tabletleri, yazılı tarihin Anadolu’daki ilk örnekleri olarak kabul edilir. Bu tabletler, MÖ 2000’li yılların başlarına, yani Asur Ticaret Kolonileri Çağı’na (MÖ 1975-1725) tarihlenmektedir. Kültepe’de şimdiye dek bulunan yaklaşık 23.000’den fazla kil tablet, çivi yazısıyla yazılmıştır. Tabletlerin büyük bölümü ekonomik, ticari ve hukuki içerikli metinlerden oluşur. Aralarında evlilik sözleşmeleri, borç senetleri, vasiyetnameler ve kişisel mektuplar yer alır. Kültepe tabletlerinde dikkat çeken önemli bir unsur ise kadınların ekonomik hayattaki aktif rolüdür. Kadınlar, tüccar eşleri olarak ticari faaliyetlere katılmış; eşlerinin yokluğunda bu işleri tek başlarına yürütmüşlerdir. Çoğunluğunun Anadolu Medeniyetleri Müzesinde sergilendiği bu tabletler, 2015 yılında UNESCO Dünya Belleği Listesi’ne alınarak dünya kültür mirası açısından da tescillenmiştir.

  • 7 Maddeyle Müziğimizin Güçlü Sesi Cem Karaca

    7 Maddeyle Müziğimizin Güçlü Sesi Cem Karaca

    3

    Tiyatrocu bir anne ve babanın çocuğu olarak dünyaya gelen Cem Karaca kendi ifadesiyle “kız arkadaşını etkilemek için” girdiği müzik dünyasına adını dev harflerle yazdı. Yaşamındaki seçimleri çok konuşuldu, tartışıldı ama müzikalitesi onun tartışma götürmez tarafıydı. Hayatımızın bir dönemine sesiyle, müziğiyle duygu yükleyen sanatçılardandı. İyi ki doğdu, iyi ki yaşadı. Karşınızda 7 maddeyle müziğimizin güçlü sesi Cem Karaca…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    moğallar

    Robert Kolej’de okurken rock müziğe ilgi duymuştu. Kolejden arkadaşları kendileriyle birlikte Beyoğlu Spor Kulübü’nde şarkı söylemesini isteyince kabul etmiş, bu deneyimden sonra bir grup kurmaya karar vermişti. Herkesten önce sesini keşfeden kişi ise annesi Toto Karaca oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    moğallar

    Tiyatrocu olan babası ise müzisyen olmasını hiç istemedi. O kadar ki oğlu bir grup kurup ufak tefek konserler vermeye başladığında adam tutup yuhalatmışlığı bile vardı. Her şeye rağmen çok sevdiği babası için yıllar sonra bir şarkı yazacaktı: “Bir dolu şey söylendi analar için / Bu da benim ağıtım olsun ardından baba.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    moğallar

    60’lı, 70’li yıllar ülkemizde amatör müzik gruplarının kurulup çoğunun kısa sürede dağıldığı dönemlerdi. Cem Karaca da birçok grupla bir araya geldi. İlk zamanlar Elvis Presley başta olmak üzere ünlü “rock and roll” sanatçılarının şarkılarını yorumluyorlardı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    moğallar

    Askerliği sırasında eline Âşık Mahsuni’nin bir plağı geçti. O an, müzik kariyerindeki bir dönüm noktasıdır aslında… Çünkü repertuarından halk müziği ezgileri hiç eksik olmayacaktır bundan sonra.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    moğallar

    Apaşlar, Kardaşlar, Moğollar, Dervişan Grupları başta olmak üzere, Cem Karaca’nın müzikal yolculuğunu birlikte yol aldığı gruplar üzerinden dönemler halinde incelemek onun hayat yolculuğunu anlamayı da kolaylaştıracaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    moğallar

    Cem Karaca karakteristik güçlü bir ses demekti evet, ama en az bunun kadar da stil sahibi bir idol demekti. Barış Manço, Erkin Koray gibi o da takıları, saçları, koleksiyonuna sahip olduğu şapkaları ile bütünleşmişti. İçten, samimi, kendine has bir selamla selamlardı dinleyicilerini…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    moğallar

    Hayatı boyunca ürettiği eserler yıllar sonra bile hayatlarımıza gönderdiği birer hediyeye dönüştü. Bir şarkısında, “Sevda kuşun kanadında / Ürkütürsen tutamazsın.” diyen Cem Baba’ydı. Ya da, “Gecenin nemi mi düşmüş gözlerine? Ne olur ıslak ıslak bakma öyle…” diyen, ya da “Çekti gitti arabayla egzozuna boğuldum / Gözümde tomurcuk yaşlar ağır ağır doğruldum.” diyen de yine Cem Karaca’ydı.