Kategori: Kültür/Sanat

  • Bize Çocukluğumuzu Hatırlatan 11 Bayram Alışkanlığı

    Bize Çocukluğumuzu Hatırlatan 11 Bayram Alışkanlığı

    Bayram demek güzel günler demektir, bayram demek yediden yetmişe herkes için mutluluk demektir. Eski bayramların hayallerine daldık ve o zamanlarda bizi en mutlu eden, kalbimiz atarak bayramı beklememize sebep olan nostaljik bayram alışkanlıklarını, bayrama özel güzellikleri anmak istedik. Çocukluğumuzu hatırlatan 11 madde ile Ramazan Bayramı’na hoş geldin diyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    family

    Bayramın belki de en güzel yönü hayatın koşuşturması içinde sık sık göremediğimiz, uzakta oturan aile üyeleriyle bir araya gelmekti. Özlenen akrabalarla hasret giderilir, bayramın neşesi sevdiklerimizle paylaşılırdı. Üstelik sadece akrabalarımız ve ailemizin büyüklerini değil, konu komşuyu, eşi dostu da ziyarete gider, onlarla da bayramlaşırdık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Bayramda büyüklerimizi ziyaret etmek en önemli adetlerimizden biriydi. Onların elini öper, halini hatırını sorardık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Bayramda ziyaret ettiğimiz büyüklerimizin bize hediye ettiği kenarı işlemeli, oyalı mis gibi kokan mendilleri özenle saklardık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Bayram yaklaşırken yeni elbiseler alınır ya da dikilirdi. Bayramı heyecanla beklememizin bir sebebi de yepyeni kıyafetlere kavuşacak olmaktı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Bayramlık elbiselerimize eşlik etmesi için en güzel ayakkabılarımızı geceden temizler, parlatır hazırlardık. Hele bir de yeni ayakkabılar alındıysa heyecanımız ikiye katlanırdı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Şık şekerlikler içinde sunulan şekerler, lokumlar, çikolatalar bayramın sembolüydü. Bayram dedik mi aklımıza çocukluğumuz boyunca yutkunarak beklediğimiz bu ikramların tadı gelir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Şekerler, çikolatalar tutulduktan sonra mis gibi kokan Türk kahvesi pişirilirdi. Misafirlere çıkarılan en güzel fincanlarda sunulan kahvenin kokusu bayramların vazgeçilmezleri arasında yer alırdı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Bayramlaşma ritüelinin bir diğer değişmezi de her gelene tutulan kolonyaydı. İster limon ister lavanta kolonyası olsun mis gibi kokusuyla içimizi ferahlatırdı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    Tüm ailenin beraber tadını çıkardığı bayram sofralarının tadına doyum olmazdı. Anneler, günlerce tüm maharetlerini döktürür ailecek Ramazan Bayramı’nı kutladığımız sofraları lezzetli yemeklerle donatırlardı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”10#” title_font_size=”13″]

    Bayram ziyafetlerinin bir başka vazgeçilmezi de bayramlık tatlılardı. Şerbetlisinden sütlüsüne en güzel tatlılar sofraları süslerdi özellikle evde açılmış baklava sofraya geldi mi gözler başka bir şey görmezdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”11#” title_font_size=”13″]
    love

    Ramazan Bayramı demek yakınlaşmak, yardımlaşmak demekti. Var olanın paylaşıldığı, sofraya kalabalık oturulan, elimizdekinin fazlasını çevremize dağıttığımız günlerdi bu bayram günleri…

  • 10 Madde İle Çeyiz Sandıklarının Vazgeçilmezi Kanaviçe

    10 Madde İle Çeyiz Sandıklarının Vazgeçilmezi Kanaviçe

    Ekranlarımızı şenlendiren Türk dizileri bizi farklı hikâyelerle tanıştırdığı gibi farklı mekânlara, farklı şehirlere de taşıyor. Türkiye’nin dört bir köşesinde çekilen diziler Anadolu’nun şehirlerini, kasabalarını, güzel doğasını yakından tanımamızı sağlıyor. Televizyon tarihinin farklı dönemlerinde bizi Anadolu’da gezintiye çıkaran 10 diziyi listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    el işi

    Kanaviçe yapmak için gerekli malzemeler öncelikle örnek bir model, modele uygun renklerde iplikler, kumaş ve iğneden oluşuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    el işi

    Kanaviçede genellikle çok canlı renkler kullanılır ve kanaviçe iplikleri diğerlerinden farklı özel bir üretimdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    el işi

    Kanaviçe için genellikle delikli bir kumaş olan etamin kullanılır ama üstüne kasnak gereceğiniz düz bir kumaşa da kanaviçe yapabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    el işi

    Daha kolay işlemek için isterseniz etamini de kasnağa gerebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    el işi

    Desen, kumaş üzerine çarpı atarak nakşedilir ve bu nedenle kanaviçenin diğer adı “çarpı işi”dir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    el işi

    Sonradan hayal kırıklığı yaşamamak için renklerin uyumuna dikkat etmelisiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    el işi

    Ne kadar büyük ve karışık bir desen seçerseniz kanaviçeyi bitirme süreniz de o kadar uzar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    el işi

    El emeği eserinizi daha sonra çerçeveletip bir tabloya dönüştürebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
    el işi

    Eskiden daha çok yastıklara, örtülere, minderlere işlenen kanaviçe bugün el emeği göz nuru bir hediye alternatifi olabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”10#” title_font_size=”13″]
    el işi

    Özellikle yöresel kıyafetlerde tercih edilen kanaviçeyi oryantal bir hava katmak istediğiniz bütün giysilerinize uygulayabilirsiniz.

  • HOCA ALİ RIZA’NIN HAYATI VE TÜRK RESMİNE KATKILARI

    “Çallı Kuşağı”, “1914 Kuşağı” ya da “Türk İzlenimciler”; Sanayi-i Nefise Mektebinin düzenlediği sınavı kazanarak sanat eğitimi almak üzere Paris Güzel Sanatlar Okuluna gönderilen kuşağı temsil eder. Günümüzdeki adı Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi olan okul, 1882’de II. Abdülhamit döneminde İstanbul’da kurulmuş, Osmanlı’nın “ilk” güzel sanatlar okulu olma özelliği taşır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönem sanatçıları da olan bu ekolün temsilcileri, yurt içinde ve yurt dışında aldıkları eğitimlerle resim sanatının gelişimi ve değişiminde önemli görevler üstlenmiş; fotoğraftan resim yapma geleneğini bırakarak eserlerinde doğadan faydalanmışlardır. Resim alanında kendi özgün tarzını bulmak için atölyeden çıkarak açık havada çalışan Ali Rıza, bu akımın öncülerinden olup ülkemizde resim dersinin okullarda okutulmasında da önemli çalışmaları olan bir isimdir. İstanbul’un semt yaşamını sulu boya ve kara kalem tekniğinde resmeden Hoca Ali Rıza’nın hayat hikâyesini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Süvari Binbaşı Mehmet Rüştü Bey’in oğlu olan Ali Rıza, 1858’de Üsküdar’da dünyaya gelir. Askerlik dışında hobi olarak hattatlık yapan babasını yedi yaşında kaybeden Ali Rıza, Üsküdar Rüştiyesinden mezun olduktan sonra 1880’de tıpkı babası gibi asker olmaya karar verir ve Kuleli Askerî Lisesine başlar. Askerî lisede okurken resme meraklı arkadaşları ile okulda resim atölyesi açılması için Askerî Mektepler Nazırına başvuruda bulunur ve çabaları sonucunda okula atanan Saray Yaveri Osman Nuri Paşa’dan resim dersleri alır. Yaptığı eserler Sultan II. Abdülhamid tarafından beğenilir ve o dönem “mecidiye nişanı” olarak anılan askerî kahramanlık nişanı ile ödüllendirilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Aldığı devlet nişanıyla iyice resme yönelen genç Ali Rıza, Fransa’da resim eğitimi alan Miralay Süleyman Seyyid Bey ve o sırada İstanbul’da bulunan Fransız Mösyö Gués’den resim dersleri alır. 1884’te teğmen rütbesi ile mezun olan Ali Rıza, öğretmeni olan Osman Nuri Paşa’nın yardımcılığına atanır ve okulunda resim dersleri vermeye başlar. Resim alanındaki başarı ve azminden dolayı Napoli’ye resim eğitimi alması için gönderilmesine karar verilse de Avrupa’yı kasıp kavuran kolera salgını nedeni ile bu karardan vazgeçilir. Ali Rıza, kendi tekniğini geliştirmek için sürekli resimler çizer, desen çalışmalarına yoğunlaşır ve bolca masa, bardak, ayakkabı gibi gündelik hayata dair nesneleri resmeder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Askerî okullarda resim derslerine yardımcı olması için içerisinde 30 örneğin bulunduğu üç model albümü hazırlayan Ali Rıza, bu sayede ortaöğretim kurumlarında da resim sanatının popülerleşmesine katkı sağlar. Sivil okullar için de modeller hazırlayan Ali Rıza’nın hayatı artık daha çok resimle iç içedir. 1891’de Osmanlı Devleti’nin eski başkentlerindeki incelemelere katılır ve Türk-İslam eserlerini resme dökerek kayıt altına alınmasına fayda sağlar. 1895’te “Kolağası” yani kıdemli yüzbaşı iken Yıldız Porselen Fabrikası için tasarımlar gerçekleştiren sanatçı, aynı yıl İtalyan ressam Fausto Zonaro ile tanışır. Fausto Zonaro, II. Abdülhamid döneminde saray ressamıdır ve eserlerinde İstanbul manzaraları sıkça yer alır. “Türk ressamı” olarak da tanınan Zonaro; tarih, savaş, manzara ve portre tarzındaki resimleriyle ünlüdür. Ali Rıza, İtalyan ressamın Akaretler’deki atölyesinde bir süre resim dersleri alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1903’te Mahmut Şevket Paşa’nın isteği ile “Eski Osmanlı” kıyafetlerinden oluşan bir resim albümü için çalışır ve yine aynı yıl günümüzde “Askerî Müze” olarak geçen Türk Esliha-i Atika Müzesinin kuruluşunda önemli görevlerde bulunur. 1909’da baş ressam olarak Harbiye Matbaasında iki sene çalışan sanatçı, 1909 ile 1912 yılları arasında “Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Başkanlığı” görevini yürütür, “Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Gazetesi”nin çıkarılmasına da ön ayak olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1910’da padişah çocuklarının ilköğretim eğitimi aldıkları Şehzadegan sınıflarında resim öğretmenliği yapan Ali Rıza, artık “Hoca” lakabı ile anılır olur. Sağlık durumunun bozulması sebebiyle askeriyeden yarbay rütbesi ile emekli olur ve sivil okullarda resim öğretmenliği yapmaya başlar. En önemli eserlerini de bu dönemde üreten sanatçı, ekonomik sıkıntı çektiği dönemlerde bile resimlerini satmaz. Türk resminin ilerlemesi için hayatı boyunca büyük emek veren ressam, 20 Mart 1930’da Üsküdar’da hayata veda eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    İlk kişisel sergisi, vefatından üç yıl sonra çocukları tarafından açılır. Hoca Ali Rıza, kara kalem ve sulu boya tekniğinde ustalaştığı ve sayısı beş bine ulaşan resim arşivi ile Üsküdar’dan Bebek’e, Burgazada’dan Arnavutköy’e, İstanbul’un semt yaşamına dair eserler üretir. Hoca Ali Rıza, birçok asker kökenli ressam gibi bir ekol haline gelen “asker ressam kuşağı”ndandır. Harbiyelerde resim dersi verilmeye başlanması ile Hoca Ali Rıza gibi birçok asker kökenli ressam kendini bu okullarda yetiştirme imkânı bulur. İstanbul’daki önemli sembolik mekânları, binaları ve manzaraları resmeden bu izlenimci akım, Türkiye’nin eski yaşantısına ışık tutan önemli kaynaklardandır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Hoca Ali Rıza, eserlerini satmayıp sevdiği insanlara hediye ettiği için eserleri çok dağılmış, bir araya getirilip adına genel bir sergi açılması zor olmuştur. Ancak Hoca Ali Rıza’nın eserlerinin bir kısmını Süleymaniye ve Ankara Millî Kütüphanesinde görmek mümkündür. Kendisinin “Kırk Ambar” adını verdiği ve içi krokiler, küçük resimler, motifler, aldığı notlar, beğendiği sözlerle dolu defterler ve daha pek çok malzeme, öğrencisi Süheyl Ünver tarafından Süleymaniye Kütüphanesine bağışlanmıştır.

  • MEZOPOTAMYA’DAN AVRUPA’YA GİTARIN YOLCULUĞU

    Konser salonlarından sokak müzisyenlerine, klasik müzikten rock’n roll’a kadar pek çok alanda kendine yer bulan gitar, aslında binlerce yıllık bir serüvenin ürünüdür. Kimi zaman bir saray müzisyeninin ezgilerinde, kimi zaman göçebe bir topluluğun ateş başında çaldığı melodilerde şekillenen gitarın bugünkü formuna ulaşması, yalnızca teknik gelişmelerin değil; kültürel etkileşimlerin, savaşların, göçlerin ve müziğe duyulan derin tutkunun da hikâyesidir. Duyguları, kültürel zenginlikleri ve müziği buluşturan gitarın etkileyici öyküsünü yazımızda keşfedebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Arkeologlar ve müzik tarihçilerine göre, bilinen en eski telli çalgılar arasında Mezopotamya, Mısır ve İran gibi antik uygarlıklarda kullanılan çanak arp (bowl harp) ve tambur benzeri uzun saplı çalgılar yer alır. Bu enstrümanlar genellikle bir çanak (rezonans kutusu) üzerine dikey ya da eğik şekilde yerleştirilmiş tellerden oluşur. Kaplumbağa kabuğu, su kabağı veya oyulmuş ahşap gibi doğal malzemelerden yapılan bu antik arpler, MÖ 3000’li yıllardan itibaren özellikle Sümerlerde hem müzikli eğlencelerde hem de dinî törenlerde kullanılmıştır. Sap kısmı için genellikle ağaç dalları ya da eğilmiş sopalar tercih edilirken; teller çoğunlukla hayvan bağırsaklarından yapılmış, kimi zaman da ipek gibi doğal lifler kullanılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Dil bilimciler, “gitar” kelimesinin Arapça “qitara” ve Yunanca “kithara” sözcüklerinden türediğini belirtmektedir. Bir telli çalgı olan kithara, Arapçaya qitara (kītāra) şeklinde geçmiştir. Telli çalgıların, özellikle arp, tambur ve ud gibi çeşitlerinin dünya geneline yayılması; İpek ve Baharat Yolları, göçler, fetihler, denizaşırı keşifler ve gezginler aracılığıyla gerçekleşmiştir. Bu sürecin en önemli örneklerinden biri; 8. yüzyılda Kuzey Afrika’dan göç eden Emevî Araplarının, günümüzde İspanya ve Portekiz’in bulunduğu Güneybatı Avrupa’daki İber Yarımadası’nı fethederek “Endülüs Emevîleri”ni kurmasıdır. Bu sayede ud benzeri çalgılar bu bölgeye taşınmış ve zamanla Avrupa müzik kültürü üzerinde derin etkiler bırakmıştır. Orta Çağ boyunca devam eden bu kültürel etkileşim, İspanya’daki Müslüman varlığının gitarın gelişimindeki önemli rolünü ortaya koymaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kısa saplı, armut gövdeli ve mızrapla çalınan bir çalgı olan udun Avrupa müziğiyle teması, zamanla yeni çalgı formlarının doğmasına zemin hazırlamıştır. Ud, Avrupa’nın yerel enstrümanlarıyla birleşerek gitarın atası sayılan çeşitli çalgıların gelişimine katkı sağlamıştır. Bu süreçte ud, Avrupa’da lavta (lute) formuna dönüşmüş ve özellikle Orta Avrupa’da yaygınlık kazanmıştır. İspanya’da ise farklı bir gelişim süreci yaşanmış; ud, yerel çalgılarla birleşerek “vihuela” adı verilen özgün bir enstrümana dönüşmüştür. Vihuela, doğrudan gitarın atası kabul edilir. 15. ve 16. yüzyıllarda İspanya’da, kısmen de Portekiz’de popüler hâle gelen vihuela; günümüz gitarına çok benzeyen bir gövdeye, perdeli bir sapa sahiptir ve klasik gitara oldukça yakın bir biçimde akortlanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    İspanyol soyluları arasında oldukça popüler olan vihuelanın ardından, 16. yüzyılın sonlarına doğru sahneye barok gitar çıkmıştır. Beş çift telli yapısıyla barok gitar, müzikte daha melodik ve akor odaklı bir enstrüman hâline gelmiş; daha küçük boyutu ve kolay taşınabilirliği sayesinde halk arasında hızla yayılmıştır. 16. yüzyılda yaşayan İspanyol rahip ve müzik kuramcısı Juan Bermudo, yayımladığı Declaración de Instrumentos Musicales adlı eserinde beş telli bir gitardan söz eder. Farklı çalgıları, özellikle telli enstrümanları, sistemli bir biçimde açıklayan bu eser, modern gitara dair elimizdeki en eski ve önemli yazılı kaynaklardan biri olarak kabul edilir. Bermudo’nun çalışması, yalnızca çalgının fiziksel özelliklerini değil; nasıl çalındığını, akort sistemini ve dönemin müzik anlayışını da detaylı biçimde sunarak gitarın gelişiminde önemli bir dönüm noktası olmuştur. Zamanla vihuela, daha çok “soylu” bir enstrüman olarak kalmış ve halk arasında yerini barok gitara bırakmıştır. Ancak vihuelanın tasarımı, çalım tekniği ve akort sistemi, doğrudan modern klasik gitarın gelişimine ilham vermiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Telli çalgı yapım ustası İspanyol Antonio de Torres Jurado, 19. yüzyılda ürettiği gitarlarla bu enstrümana birçok yenilik kazandırmış ve modern klasik gitarın temellerini atmıştır. Torres’ten önce de gitarlar üretilmekteydi; ancak onun tasarımlarında gövde hem daha geniş hem de daha derin hâle gelmiş, bu da sesin daha güçlü ve zengin bir biçimde yayılmasını sağlamıştır. Torres’in en önemli katkılarından biri, ses tablasının titreşimini artıran yelpaze şeklindeki iç destek sistemidir. Bu teknik, günümüzde hâlâ klasik gitar yapımında yaygın olarak kullanılmaktadır. 1860’larda yaptığı bazı gitarlar bugün müzelerde sergilenmekte ve hâlâ bazı müzisyenler tarafından konserlerde kullanılmaktadır. Kendi döneminde ürettiği gitarlar “La Leona” (Aslan Dişi) ismiyle anılır ve büyük değer taşır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1930’larda caz ve blues müziğinin yükselişiyle birlikte gitarın daha fazla ses çıkarması gerekti. Akustik gitarlar, kalabalık orkestralar içinde yeterince güçlü ses üretemediğinden bu durum, elektrogitar ihtiyacını doğurdu. Elektrikli müzik enstrümanlarının üretiminde öncü olan İsviçre kökenli Amerikalı sanayici Adolph Rickenbacker, elektrikli gitarın mucidi kabul edilen Amerikalı müzisyen George Beauchamp ile birlikte tarihe geçecek bir projeye imza attı. 1931’de, tamamen metal gövdeli ilk elektrogitarı tanıttılar. Manyetik pikap yerleştirilmiş ilk telli enstrümanlardan biri olan bu gitar, tellerin titreşimlerini elektrik sinyallerine çevirerek sesin yükseltilmesini sağladı. Bu ortaklığın ürünü olan gitarlar “Rickenbacker” markasıyla piyasaya sürüldü ve elektrogitarın ticari olarak yaygınlaşmasının önünü açtı. Gitar, tarih boyunca pek çok kültürün ve teknolojik gelişmenin izlerini taşıyarak bugüne ulaşmış hem geleneksel hem de modern müziğin vazgeçilmez bir parçası hâline gelmiştir. Bu kültürel yolculuk, enstrümanın müziğe kattığı derinlikle birlikte gelişmeye ve şekillenmeye devam etmektedir.

  • Sinema Tarihimizde Oscar Aday Adayı Olmuş 8 Film

    Sinema Tarihimizde Oscar Aday Adayı Olmuş 8 Film

    1929 yılından bu yana verilen Oscar Ödülleri’nde “Yabancı Dilde En İyi Film” kategorisi 1947 yılında açıldı. O günden bugüne en fazla aday gösterilen ülke Fransa, İtalya, İspanya, Japonya ve İsveç oldu. Oscar heykelciğini en çok havaya kaldıran ülke ise açık arayla İtalya ve Fransa olurken, onları İspanya ve Japonya takip etti. Ülkemizin Oscar yolculuğuna gelirsek, ilki 1964 yılında olmak üzere 24 film aday adayı olarak bu serüvene dahil oldu ama ne yazık ki mutlu bir son yazılamadı. Biz de bu sene 90. kez düzenlenen Oscar ödüllerini bahane ederek sinema tarihimizde hatırı sayılır yeri olan 8 Oscar aday adayı filmimizi hatırlayalım istedik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    türk sineması

    87’nci Oscar Ödülleri için aday adayı seçilen film Nuri Bilge Ceylan’ın yönettiği Kış Uykusu’ydu. Haluk Bilginer, Demet Akbağ, Melisa Sözen’in rol aldığı ve çekimleri Kapadokya’da gerçekleşen film Oscar’a uzanamadıysa da 2014 Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’yi ve FIBRESCI ödülünü kazandı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    türk sineması

    1964 Berlin Film Festivali’nde ülkemiz adına ilk kez Altın Ayı ödülünü kazanmıştır Susuz Yaz… Necati Cumalı’nın hikâyesinden sinemaya uyarlayan ve yöneten ise Metin Erksan’dır. Erol Taş ve Hülya Koçyiğit başrollerdedir. Erol Taş ilk kez bu filmde başrol almış, Hülya Koçyiğit ilk kez bu filmle sinemaya adım atmıştır. Susuz Yaz, 37’nci Oscar Ödülleri’ne Türkiye’den aday adayı seçilmiş ve Oscar için yola çıkan ilk Türk filmi olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    türk sineması

    62’inci Oscar Ödülleri için Türkiye’den aday adayı olarak Uçurtmayı Vurmasınlar seçilmişti. Küçük Barış rolünde Ozan Bilen ve İnci Abla’sı rolünde Nur Sürer’in oynadığı film 26. Antalya Altın Portakal Film Festivalinde en iyi film, en iyi senaryo, en iyi kadın oyuncu ve en iyi görüntü yönetmeni ödüllerini aldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    türk sineması

    Muğla’da çekilen filmde Turan Özdemir dışında rol alanların hepsi amatör, hatta kasaba sakinleridir. Yüksel Aksu’nun yönettiği Dondurmam Gaymak, Altın Koza’dan Ankara Uluslararası Film Festivali’ne, New York Queens Uluslararası Film Festivali’nden HBO Komedi Filmleri Festivali’ne birçok platformda ödüller kazanmıştır. Film, 79’uncu Oscar Ödülleri’nde Türkiye’nin aday adayıydı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Nuri Bilge Ceylan’ın yönettiği filmde Muhammet Uzuner, Yılmaz Erdoğan ve Taner Birsel başrolleri paylaşır. Yerli ve yabancı eleştirmenlerden övgüler alan ve 30’a yakın ödül kazanan Bir Zamanlar Anadolu’da, 84. Oscar Ödülleri’ne aday adayı seçilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    türk sineması

    Oscar Ödülleri’nde ülkemiz adına aday adaylığı olan filmlerde en çok Nuri Bilge Ceylan’ın adı geçmektedir. 76’ıncı Oscar aday adayı olmuş Uzak filmi, Cannes Film Festivali’nde aldığı Büyük Ödül başta olmak üzere onlarca ödül kazanmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    türk sineması

    Bal’dan önce Yumurta ve Süt filmlerini çeken Semih Kaplanoğlu Bal ile “Yusuf Üçlemesi”ni tamamlar. Yedi yaşındaki Yusuf’un yaşadıklarına odaklanan film 60. Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı ödülünü kazanır. Başka birçok ödülün yanında, 83’üncü Oscar Ödülleri için Türkiye’den aday adaylığı da bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Vizyona girdiğinde kimi sahnelerinde seslendirilen türkülerle de adından çokça söz ettiren Gönül Yarası, Yavuz Turgul’un yönettiği, Şener Şen, Meltem Cumbul ve Timuçin Esen’in başrollerde yer aldığı dramadır. Türkiye’de ve uluslararası festivallerde ödüller kazanan film 78. Oscar Ödülleri’ne aday adayı olarak seçilen filmlerimiz arasındadır.

  • İstanbul’un 8 Semtinin 8 Ünlü Lezzeti

    İstanbul’un 8 Semtinin 8 Ünlü Lezzeti

    Hemfikir olacağımız konulardan biri, İstanbul’da gezilecek yerler listesinin dünyanın en uzun listesi olacağı konusudur muhtemelen. İstanbul mutfağı dediğimizde de şehrin kozmopolit haline yakışır bir çeşitlilikten söz edilebileceğini, bunun da uzunca listeler gerektirdiğini takdir edersiniz. Biz şimdilik, İstanbul’un 8 semtinin adı geçince akla getirdiği 8 lezzeti listeliyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Badem ezmesi dünyanın hemen her yerinde sevilerek tüketilir ama Bebek ile özdeşlemiş badem ezmesinin tadı bir başkadır. Çünkü yüz yıldan fazla zamandır aynı tarif ile üretilen tatlıda özel olarak seçilmiş bademler kullanılır ve hiçbir katkı malzemesi bulunmaz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Türk mutfağının en sevilen yiyeceklerinden köftenin sayısız çeşidi olsa da 1920’li yıllardan beri ününü koruyan Sultanahmet köftesi kendine has kıvamı ve lezzetiyle adını tarihe yazdırmış, Sultanahmet’e yapılan gezintilerin favori menüsü olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İstanbul Boğazı’nın meşhur balıkları çıtır çıtır ekmeğin arasında yeşillik ve soğanla buluşur ve böylece şehrin en ünlü yiyeceklerinden biri hazırlanmış olur. Boğaz kıyısındaki çoğu semtte bulabileceğiniz bu mütevazı görünümlü muhteşem lezzet özellikle Eminönü’nün sembollerinden biri haline gelmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yanında sarı leblebi ile tüketilen boza şahsına münhasır içeceklerimizden biri olarak mutfak kültürümüzde yerini alır. Özellikle kış aylarının en sevilen içeceği, B vitamini deposu bozayı sokaklarda gezen bozacılardan almaya alışık olsak da asıl adresi İstanbul’un Vefa semtidir. Bozayı yerinde içmek isteyen İstanbullular 19. yüzyıldan beri Vefa’daki bozacıların önünde uzun kuyruklar oluşturur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Moda dondurmacıları hafta sonu gezilerinin değişmez tatlı duraklarından biridir, öyle ki özellikle bahar ve yaz aylarında bir külah dondurma için yarım saatten fazla kuyrukta beklemeniz gerekebilir. Buradaki dondurmacıların önemli bir özelliği ise çok sayıda çeşit sunmasıdır. Dondurmanızı aldıktan sonra sahilde yürüyüş yapabilir, Moda manzarasının tadını çıkarabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Boğazın güzel ilçesi Sarıyer’in tarihi 19. yüzyılın sonuna dayanan böreği İstanbul’un en meşhur lezzetlerinden biridir. Sarıyer böreği, içine fıstık ve kuş üzümü koyulmasıyla benzerlerinden ayrılır ve insanı bir porsiyon börek için Sarıyer yollarına düşürecek güce sahiptir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Geçmişi 19. yüzyıla dayanan bir başka İstanbul lezzeti ise Anadolu kıyısındaki sevimli sahil semti Kanlıca’nın yoğurdudur. Kanlıca yoğurdunun üzerine pudra şekeri serpilir ve Boğaz’ın muhteşem manzarasına karşı sıralanmış kafelerden İstanbul izlenerek keyifle yenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Çengelköy salatalığı ya da diğer ismiyle Çengelköy bademini bulmak eskisi kadar kolay olmasa da bu küçük, ince kabuklu ve çıtır çıtır salatalık çeşidinin tadını bilen aramadan edemez. Çengelköy salatalığını özel kılanın, eğimli bir toprakta yetiştiği için bol bol güneş alabilmesi ve kuzeyden gelen rüzgârlardan korunması olduğu söylenir.

  • TRAKYALILARIN KULLANDIĞI KELİMELER

    Antik Yunan döneminde yaşamış olan Trak kabilesinden adını alan Trakya, Marmara Bölgesi’nin kuzeybatısında yer alıyor. Türkiye’nin Avrupa Kıtası’ndaki topraklarında bulunan bu bölge; Kırklareli, Edirne, Tekirdağ ile İstanbul ve Çanakkale’nin bir kısmını kapsarken; Bulgaristan ve Yunanistan’da da toprakları bulunuyor. Bu çeşitlilik Trakya Bölgesi’nin zengin bir kültürel mirasa sahip olmasını sağlarken, özellikle Osmanlı İmparatorluğu döneminde kaynaşan yerli halkların farklı, kendine has bir kültür oluşturmasına ve özgün bir şive ile konuşmasına neden olmuş. Gündelik hayatta kullanılan Trakyalılara özgü kelimelerin bazılarını yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Trakya’da küçük çocuğa “pale” deniliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Fonetik açıdan brikete benzese de bir işi tek seferde yapma durumu için Trakyalılar “bikerette” kelimesini kullanıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Trakya Bölgesi’nde sıkça yetişen ve güzelliği ile gören gözlerde hoş hisler uyandıran ayçiçeği bitkisine “gündendi” ya da “gündöndü” deniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Aydamak ya da haydamak… İkisi de Trakya Bölgesi’nde sıkça kullanılıyor ve bir şeyi sürmek anlamına geliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    “Sefte” kelimesinin iki anlamı var dersek yanlış olmaz. “İlk” anlamına gelen sefte, güne kazanç ile başlayan bir esnafın en sevdiği kelimelerden olsa gerek çünkü siftah anlamında da kullanılıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Yolunuz Trakya’ya düşerse ve birisi sizin için “mısmıl” derse sevinebilirsiniz çünkü bu kelime düzenli kelimesine karşılık geliyor. “Mısmısıl yapmışsın, eline sağlık!” denmişse, bunu çifte övgü olarak kabul edebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Trakyalıların kullandığı en güzel kelimelerden biri de “aret” olsa gerek. Bu güzel kelime can arkadaşın yerine kullanılıyor. Uzun süren dostluklar için kullanılan “ahiretlik” için ise Trakyalılar kısaca “aretlik” diyor.

  • Romanlarda Geçen Aile Bağları

    Romanlarda Geçen Aile Bağları

    Listemiz birbirinden değerli romanları karşınıza getiriyor. Bu romanların ortak paydası ise aile bağlarını konu edinmiş olmaları. Kimi yazarın hayal dünyasının, kimi yaşanmışlıkların ürünü. Kimi çekirdek kimi büyük bir ailenin hikâyesi… Ve her biri okuma listenize mutlaka almanız gereken kitaplar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    aile kitapları

    Ailenin reisi Naim Efendi ile diğer aile fertleri etrafında gelişen olay örgüsü, II. Meşrutiyet döneminde başlayıp I. Dünya Savaşı’na kadar olan dönemi ve bu dönemde Batılılaşma ile geleneksellik arasındaki çatışmayı odağına alıyor. 1922 yılında yayımlanan roman aynı zamanda Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun ilk romanı olma özelliğini taşıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    aile kitapları

    Gabriel Garcia Marquez’in Meksika’ya ilk gidişinde yazdığı Yüzyıllık Yalnızlık kitabını kendi ifadesinden okuyalım: “Çok kasvetli kocaman bir evde, toprak yiyen bir kız kardeş, geleceği sezen bir büyükanne ve mutlulukla çılgınlık arasında ayrım gözetmeyen, adları bir örnek bir yığın hısım akraba arasında geçen çocukluk günlerimi sanatsal bir dille ardımda bırakmaktı amacım.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    aile kitapları

    Annesinin kendisine verdiği bir bavul ve bavuldan çıkan aile arşivi… Yolların Başlangıcı romanına konu olan o aile aslında kitabın yazarı Amin Maalouf’un kendi ailesi. Lübnan asıllı Fransız yazar 2004 yılında yayımladığı kitabında, dedesi Butros ve kardeşi Cebrail başta olmak üzere kendi aile hikâyesini kurgusal bir üslupla anlatıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    aile kitapları

    Nobel Ödüllü Alman yazar Thomas Mann, 1901 yılında yayımladığı Buddenbrook Ailesi isimli romanında bir ailenin dört kuşaklık serüvenini konu edinmiş. Yazar, orijinal adı “Buddenbrooklar: Bir Ailenin Çöküşü” olan kitabını kurgularken kendi ailesinden esinlenmiş fakat hikâye bütünüyle kendi ailesini yansıtmıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    aile kitapları

    Orhan Pamuk 22 yaşında başlayıp 4 yılda yazdığı bu ilk romanında, küçük bir dükkânla başladığı işlerini Nişantaşı’nda bir konak alacak kadar büyüten Cevdet Bey ve ailesinin hikâyesini anlatıyor. Burjuva bir ailenin yaşadıkları üzerinden Türk modernleşme sürecini konu edinen yazar, kendi babasından ve gençliğinden de esinlenmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    aile kitapları

    Saray Gezisi, Mısırlı yazar Necip Mahfuz’un “Kahire Üçlemesi” roman serisinin ilkidir. Kitapta, 1910’larda İngiliz işgali altındaki Kahire’de yaşayan tüccar Ahmet Abdülcevat ve ailesinin üç kuşaklık öyküsü anlatılıyor. Hemen belirtelim, ailenin 1950’lere kadar uzanan hikâyesi için devam kitapları olan Şevk Sarayı ve Şeker Sokağı’nı da okumak gerekir.

  • Su Üstüne Yapılan Resim: Ebru Sanatı

    Su Üstüne Yapılan Resim: Ebru Sanatı

    Ebru sanatının 9. yüzyıldan sonra Çin’den Türkistan’a, Hindistan’dan İran’a doğu ülkelerinde de izleri görülen bir dünya sanatı olduğunu biliyor muydunuz? Konuyu araştırınca öğreniyoruz ki İstanbul’a 16. yüzyılda ulaştığı düşünülen ebru, Avrupalı gezginler tarafından Almanya, Fransa, İtalya’ya taşınmış ve ebru kâğıtları Batı’da “Türk kağıdı” olarak bilinir olmuş. Bugün varlığını korumakta zorluk çeken bu kadim el sanatı hakkında daha pek çok bilgiyi 8 madde ile listeledik…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Ebru sanatının, kâğıdın tarihçesi kadar eski olduğu düşünülüyor. Ebru hakkında yazılmış en eski eserin 1615 tarihli olduğu, en eski ebru çalışmasının ise 1554 tarihli ve Gürcistan kaynaklı olduğu biliniyor. Osmanlı zamanında saray seviyesinde ilgi görüp desteklenen sanat bu dönemde altın çağını yaşamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    ebru sanatı

    Ebru görsellerine aşina olmamıza rağmen eserin nasıl ortaya çıktığı konusunda çoğumuz malumat sahibi değilizdir. Malzemelerinden başlayacak olursak kâğıt, su ve toprak boyayı hepimiz tahmin edebiliriz ama suyun kıvamını artırması için kullanılan “kitre”yi, kitrenin hazır hale gelmesi için kullanılan “deniz kadayıfı”nı, renklerin kitreye yapışmasını ve dağılmadan kalmasını sağlamak için kullanılan “öd”ü ilk defa duyuyor olabiliriz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Bu sanat için istek ve yetenekten önce sabır gerektiği söylenir. Malzemelerin hazırlanma sürecinde başlar bu gereklilik. Bunun içindir ki özellikle Osmanlı’da tasavvuf ehli terbiye eğitimi amacıyla ebruya büyük ilgi göstermiştir. Tabii günümüzde malzemeleri hazır halde bulmak mümkün.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    ebru sanatı

    Malzemeler hazırlandıktan sonra boya, fırça ile suyun üstüne damlatılır ve şekiller oluşmaya başlar. Ardından kâğıt su teknesinin üstüne örtülür ve kâğıdın üzerine nasıl bir şekil yansıyacağı beklenir. Ebru sanatını özel yapan unsurlardan biri de bir eserin tekrarının sanatçı tarafından bile yapılamayacak olmasıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Bakarken huzur ve dinginlik duygusu hissettiğimiz ebru eserleri farklı tarzlarda uygulanabilmektedir. “Battal ebru” bilinen en eski tarzdır ve sanatçılar ebru yapımına bu tarzı uygulayarak başlar. İki veya üç renk boya fırça ile damlalar halinde su yüzeyine serpilir ve başka bir şey yapılmadan kâğıda geçirilir. Gelgit, Bülbül, Şal, Taraklı, Hatip, Çiçek ise diğer ebru çeşitleri arasındadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Ebru sanatında en çok kullanılan ve bizlerin de görmeye alıştığı motif “lale”dir. Mevlana’nın “En üzgün gülümseme” dediği lale özellikle Osmanlı’da süsleme motifi olarak pek çok farklı yerde kullanılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    20. yüzyılla birlikte gördüğü ilgi azalan ebru sanatı varlığını hâlâ koruyor ise kullanılan malzemelerin üretiminden farklı uygulama düzeyleri konusuna, bilgi ve tecrübelerini usta-çırak ilişkisi içinde sonraki kuşağa aktaran taşıyıcı sanatçılar sayesinde diyebiliriz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Yüzyıllar boyu insanların tecrübeleriyle zenginleştirdiği, toplumların kendi değerlerini katarak geliştirdiği ve tarihimizde temel sanat kollarımız arasında yer alan ebru, 2014 yılında UNESCO tarafından “İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi”ne alınarak onurlandırıldı.

  • İçinden Çıkmak İstemeyeceğiniz Güzellik ve Özellikteki Kütüphaneler

    İçinden Çıkmak İstemeyeceğiniz Güzellik ve Özellikteki Kütüphaneler

    Kitapların okunmak için değil de evlerde aksesuar aracı olarak kullanmak üzere alınması her zaman eleştiri konusu olmuştur. Ama itiraf etmeliyiz ki bir evde rafları dolu bir kütüphaneden daha estetik görünen de az şey vardır. Bu listede de olağanüstü dekorasyonları ile dünyanın farklı yerlerinden kütüphanelere yer veriyoruz. Tabii her ne kadar mimarileri ya da geçmişleri ile öne çıksalar da elbette barındırdıkları kitaplar sayesinde anlam ifade eden kütüphanelere…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Avusturya’da Alp dağlarının eteklerinde bulunan ve muhteşem iç mimarisiyle dikkat çeken Admont Kütüphanesi listemizde ilk sırada. 1074 yılında kurulan Admont’s Benedictine Manastırı’nın 250 metrekarelik alanı içinde 1776’da inşa edilmiş ve bünyesinde 1000’li yıllarda yazılmış büyük bir İncil ile 400 kadar el yazması eser bulunduruyor. Dört yıllık restorasyonu 2008 yılında tamamlanan kütüphanenin finansı AB fonu tarafından karşılanmış, açılışını ise ülkenin cumhurbaşkanı yapmıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Avrupalıların Alexandria olarak isimlendirdikleri Mısır’ın İskenderiye şehrindeki İskenderiye Kütüphanesi görkemli geçmişini yaşatmaya çalıştığı için listemize giriyor. İlk olarak MÖ 3. yüzyılda inşa edilen kütüphanede 150 bin yazma eserin bulunduğu ve 4. yüzyılda içindeki kitaplarla yakıldığı rivayetleri günümüzde de geçerli. Yok olan kütüphanenin yerine 1995-2002 arasında inşa edilen Yeni İskenderiye Kütüphanesi ise 8 milyon kitaba ev olabilecek kadar büyük mimarisiyle çoktan Ağa Han Ödülü’nü aldı bile.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İspanya’nın başkenti Madrid’de dünyanın en büyük kütüphanelerinden biri bulunuyor. Aslına bakarsanız El Escorial 1984 yılından itibaren UNESCO Dünya Mirasları Listesi’nde bulunan kültürel bir yapı ve içinde saray, manastır gibi alanlar barındırıyor. El Escorial Kütüphanesi de 16. yüzyılda inşa edilen bu yapının bölümlerinden biri. Ancak aklınızda bulunsun, buradaki raflardan herhangi bir kitabı sırtından çekip çıkaramazsınız çünkü bütün kitaplar sırt kısımları raf içine gelecek şekilde dizili. Ve dünyada tek olan bu dizilim ciltlerin yıpranıp bozulmasını engellemek için yapılıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Barok mimarisiyle göz dolduran Klementinum Kütüphanesi kültür-sanat açısından Avrupa’nın en gösterişli başkentlerinden Prag’da bulunuyor. Jesuit Üniversitesi’nin bir bölümü olarak 1722 yılında açılan yapı günümüzde Çek Cumhuriyeti’nin en çok önem atfettiği kütüphanelerden biri. Tavan resimleri ile de hayranlık uyandıran kütüphanenin adı içinde bulunduğu ve Aziz Klement’e adanan yapı kompleksinden geliyor. Ek bir bilgi olarak verelim; Klementinum Kütüphanesi’nin izlerine Arjantinli yazar ve şair Borges’in kısa öyküsü The Secret Miracle’da da rastlamanız mümkün.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Joanina Kütüphanesi, Portekiz’in çoğunlukla öğrencilerin yaşadığı Coimbra şehrindeki Coimbra Üniversitesi’nin içinde enfes bir kütüphane. Öncelikle üniversite inşasının 1290 yılında tamamlandığını ve günümüzde UNESCO Dünya Mirasları Listesi’nde bulunduğunu söyleyelim. 16. ve 18. yüzyıllar arasında basılan kitapların bulunduğu kütüphane ise içindeki ısının 18-20 derece arasında kalabilmesi için kalın duvarlarla çevrili ve içindeki masa ya da raflar en dayanıklı ahşaplardan üretilmiş. Kimyasal ilaçlama yapılmıyor ve en ilginci de kütüphaneye zarar verebilecek böcekleri yok etmesi için içeride 11 tane yarasanın konaklamasına izin veriliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    ABD’nin Washington şehrinde bulunan ve üç binadan oluşan Kongre Kütüphanesi dünyanın en büyük ikinci kütüphanesi olarak gösteriliyor, öyle ki raflarında bulundurduğu sadece el yazması kitap sayısı 58 milyon. ABD Kongresi tarafından 1800’lerin başlarında oluşturulan kütüphane aynı zamanda ülkenin en eski federal kültür yapısı. Raflarında 470 dilde kitap barındıran kurumun bünyesinde ayrıca müzik notalarından mikrofilmlere, hükümet belgelerinden haritalara farklı yüzbinlerce arşiv ürünü de bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Brezilya’nın Rio de Janeiro şehrinde kurulan kütüphanenin adı Portekiz Kraliyet Kütüphanesi, çünkü 1837 yılında oluşturulan yapı Portekizli göçmenler tarafından oluşturulmuş. Kütüphane Gotik-Rönesans tarzı ve mimarisini çok daha özel hale getiren heykelleriyle dikkat çekiyor. Bu heykeller Portekizli şair Luís de Camões, Brezilya’yı keşfettiği düşünülen Portekizli denizci Pedro Álvares Cabral, Portekiz Prensi Henrique ve yine Portekizli denizci kâşif Vasco da Gama’ya ait.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    İrlanda’nın başkenti Dublin’de bulunan Trinity Kolej Kütüphanesi ülkenin en büyük kütüphanesi ve kuruluşu 16. yüzyılın sonları ile 17. yüzyılın başlarına kadar uzanıyor. En eski İncil’lerden birini de bünyesinde bulunduran raflarında 6 milyondan fazla basılı kitap yer almakta. Kütüphaneden fotoğraf karelerine en çok yansıyan detay genellikle beşik tonozlu ahşap tavanıyla ünlü 65 metrelik Uzun Oda. Ünlü edebiyatçılara ait mermer büstler de yapının mimari açıdan diğer alametifarikaları.