Kategori: Kültür/Sanat

  • FİLM SEKTÖRÜNÜN İMPARATORU: AKİRA KUROSAWA

    Yönetmen, yapımcı, kurgucu ve senarist kimliğiyle dünya sinemasına adını altın harflerle yazdıran Akira Kurosawa birçok sinema tekniğine imzasını atmış, gelmiş geçmiş en büyük yönetmenlerden biridir. Lakabı İmparator olan Kurosawa’nın çocukluk yıllarında yaşadığı güçlükler, filmlerine ilham kaynağı olmuş diğer bir deyişle acılarından büyük başarılar doğmuştur. 57 yıllık kariyerine sayısız başarı sığdıran Akira Kurosawa hakkında bilgileri sizin için listeliyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    23 Mart 1910 tarihinde Tokyo’da dünyaya gelen Japon film yönetmeni Kurosawa’nın baba tarafından soyu bir samuray ailesine kadar uzanıyor. Henüz küçük yaşlardayken yakın dövüş sanatları hakkında dersler aldı. Bunun en önemli nedenlerinden biri ailesinin eski Japon kültürüne olan bağıydı. Bu bağ, Kurosawa’nın dövüş sanatına yakın olacak şekilde yetiştirilmesine neden oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İlkokul ve lise eğitimini Tokyo’da tamamladı. Eğitimi sırasında tiyatro ve sinemayla da ilgilenen Kurosawa’nın hayatının dönüm noktası ağabeyinin hayatını kaybetmesi oldu. Kısa bir süre sonra diğer kardeşini de kaybetmesinin ardından tek başına kalan Kurosawa bu durumdan çok etkilendi ve hayata bakış açısı ciddi anlamda değişti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Değişen bakış açısıyla, belki de duygularını dışa vurmak için film sektörüne sarıldı ve henüz 25 yaşındayken PCL stüdyosunda yardımcı yönetmenlik yaptı. 5 yıl boyunca burada deneyim kazandıktan sonra kendi filmi için kolları sıvadı. 1943 senesinde kariyerindeki ilk uzun metrajlı filmi olan Sanshiro Sugata (Judo Efsanesi) için kamera arkasına geçti. Amerikan ve İngiliz yanlısı bir film olduğu düşüncesiyle sansüre maruz kaldı. Ancak tüm engellemelere karşın film gösterime girdi ve Kurosawa’nın kariyerindeki ilk büyük adım gerçekleşmiş oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    İlk filminin ardından pek çok filme daha imzasını atan ünlü yönetmenin dünya çapında tanınması Rashomon isimli filmle oldu. 1950 yılında ilk gösterimi yapılan film 10 Eylül 1951 yılında Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan ödülünün sahibi oldu. Filmin Avrupa ve Kuzey Amerika’da da gösterime girmesinin ardından artık Kurosawa dünyanın tanıdığı bir yönetmendi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Başarılarını katlayarak sürdüren Kurosawa’nın en önemli filmlerinden birkaçı; Ikiru, Yedi Samuray, Yojimbo, Kagemusha, Ran, Dersu Uzala, Dreams, Madadayo’dur. Birçok film otoritesi tarafından tüm zamanların en iyi yönetmenlerinden biri olarak görülen Kurosawa’nın eserleri aynı zamanda pek çok yönetmene de ilham kaynağı oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1990 senesinde Akademi Onur Ödülü’ne layık görülen Kurosawa 6 Eylül 1998 tarihinde geçirdiği bir kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. 30 filmi yöneten, sayısız filme de yardımcı yönetmenlik ve senaristlik yapan Kurosawa ölümünün ardından, CNN ve AmericanAsian Week Dergisi tarafından “Yılın Asyalısı” ilan edilmiştir.

  • DÜNYANIN EN SIRA DIŞI MÜZELERİNE YOLCULUK

    Dünyanın her yerinden farklı kültür, yaşam tarzı ve inanışa sahip binlerce insanı buluşturan müzeler aynı zamanda insanlık tarihi hakkında bilgi veriyor. Ancak bazı müzeler sıra dışı konseptleri ve benzersiz koleksiyonlarıyla diğerlerinden ayrılıyor. Hayal gücünü zorlayan ve ziyaretçilerine benzersiz bir deneyim sunan dünyanın en sıra dışı müzelerinden bazılarını yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Cancun Sualtı Müzesi, Meksika ” title_font_size=”13″]

    Meksika’nın Cancun şehrinde bulunan müze, ziyaretçilerine farklı bir deneyim yaşatıyor. Dünyanın ilk su altı heykel müzesi olan mekân, 2009’da ziyaretçilere açıldı. Başlangıçta 100 heykelin olduğu müzede, şu an 400’den fazla heykel bulunuyor. Meksika’ya gelen turistlerin uğrak yeri olan Cancun’da bulunan heykeller dört ile sekiz metre arasına yerleştirilmiş, insan figürleri, hayvan figürleri ve çeşitli cansız nesnelerin figürlerinden oluşuyor. Müzenin kurucusu ise bol ödüllü İngiliz fotoğraf sanatçısı, heykeltıraş ve dalış eğitmeni Jason deCaires Taylor. Müzenin en ilgi çekici eseri olan 26 çocuk heykeli Vicissitudes ve müzedeki diğer heykeller denizin farklı noktalarında bulunuyor. Heykellerde kullanılan malzemeler doğal hayata uyum sağlaması için özenle seçilmiş. Bu sayede heykeller yapay resif görevi üstleniyor. pH değeri nötr olan bu dayanıklı çimento üzerinde mercanlar ve diğer deniz canlıları yuva yapabiliyor. Tüplü dalış yaparak gezilebilen sergiyi, şnorkel ile yüzenlerin de görmesi mümkün.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hiçbir Şey Müzesi, İsviçre ” title_font_size=”13″]

    Kültürel zenginlikleriyle ünlü İsviçre’deki Hiçbir Şey Müzesi, benzersiz konseptiyle dikkat çekiyor. Başkent Bern’de yer alan müzede adından da anlaşılacağı gibi hiçbir şey sergileniyor. Ziyaretçilere sıra dışı bir deneyim sunan müzede boş vitrinler, boş duvarlar ve boş sergi alanları bulunuyor. Herhangi bir sanat eseri veya tarihi objenin bulunmadığı müzede ziyaretçilerin kendi hayal güçlerini kullanmaları ve boşlukları doldurmaları bekleniyor. Sessizlik ve huzur sunan minimalist bir atmosfere sahip olan müze, geleneksel sanat tanımlarını sorgulayarak ezber bozuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Parazit Müzesi, Japonya” title_font_size=”13″]

    Japonya’nın başkenti Tokyo’daki Parazit Müzesi, bilim ve tıp alanında benzersiz bir koleksiyona ev sahipliği yapıyor. Tokyo Üniversitesi Tıp Fakültesi tarafından 1953’te kurulan müzede parazitlerin insan ve hayvan sağlığı üzerindeki etkilerini araştırmak, bilimsel çalışmaları desteklemek ve toplumda parazitler hakkında farkındalık oluşturmak amaçlanıyor. Dünya genelinde toplanmış binlerce farklı parazit türünü içeren geniş bir koleksiyona sahip müzede parazitler; canlı örnekler, modeller, fotoğraflar ve bilgilendirici materyaller aracılığıyla sergileniyor. Parazitlerin anatomisi, yaşam döngüsü, hastalıklara neden olan etkileri ve önlenmesi hakkında detaylı bilgilerin yer aldığı Parazit Müzesinde ziyaretçiler mikroskoplar aracılığıyla parazitleri yakından inceleyebiliyor, doğal yaşamlarını keşfederek parazitlere karşı alınacak önlemler hakkında bilgi edinebiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kanalizasyon Müzesi, Fransa ” title_font_size=”13″]

    Başkent Paris’teki Kanalizasyon Müzesi, şehir altı dünyasını ve insan sağlığının korunması ve iyileştirilmesi için uygulanan tüm işlem basamaklarının bir arada toplandığı “sanitasyon” sisteminin tarihini ziyaretçilere keyifli ve eğitici bir şekilde sunarak ilginç bir deneyim yaşatıyor. 19. yüzyılda inşa edilen ve tarihi önem taşıyan kanalizasyonlarda ziyaretçilere şehrin altındaki bilinmeyen dünyanın kapıları aralanıyor. Tarihi kanalizasyon tünellerinde şehrin altındaki yaşamı, su taşıma sistemlerini ve atık yönetimini anlatan interaktif sergiler bulunuyor. Müzenin en dikkat çeken sergileri arasında, tarih öncesi dönemlerden modern sanitasyon sistemlerine kadar olan gelişimi anlatan maketler, kanalizasyon tünellerinin restorasyonundan görüntüler ve atık yönetimi konusunda interaktif deneyimler sayesinde ziyaretçiler Paris’in altındaki sıra dışı dünyayı keşfedebiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kadavra Müzesi, Almanya” title_font_size=”13″]

    Almanya’da bulunan Kadavra Müzesi, insan anatomisi ve bedenin iç yapısını keşfetmeyi amaçlayan oldukça ilginç bir müze. Tıp dünyasına ve insan vücuduna ilgi duyanlar için çarpıcı ve eğitici bir deneyim sunan müzede ziyaretçiler insan bedeninin gizemli dünyasına derinlemesine bir yolculuk yapıyor. Gerçek kadavraların kullanıldığı müzede sunulan detaylı anatomi bilgisi özellikle tıp öğrencileri ve meraklıları için eşsiz bir deneyim sunuyor. Müzenin temel amacı, insan vücudunun karmaşık yapısını detaylı inceleyerek ziyaretçilere eğitici bir deneyim sağlamak, insan anatomisinin inceliklerini ve karmaşıklığını gösterebilmek. İnsan vücudunun iç yapısını anlatan interaktif panel ve maketler, tıbbi durumları gösteren örnekler ve tarihi anatomik parçalar bulunan müzede en dikkat çekenler arasında embriyoloji, beyin anatomisi ve kalp-damar sistemi hakkında detaylı bilgi veren eserler yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Avanos Saç Müzesi, Türkiye ” title_font_size=”13″]

    Avanos, Kapadokya’nın eşsiz güzelliklerinden biri. Nevşehir’deki Avanos Saç Müzesi ise sıra dışı ve merak uyandıran bir konseptle ziyaretçilere farklı bir müze deneyimi sunuyor. Dünyada benzeri olmayan bir konseptle kurulan bu müzede yıllar boyunca toplanan insan saçı örnekleri sergileniyor. Müzenin amacı ise insan saçının tarih boyunca nasıl bir öneme sahip olduğunu ve farklı kültürlerdeki kullanım alanlarını gözler önüne sermek. Ziyaretçiler insan saçının tıbbi, sanatsal ve geleneksel kullanım alanları hakkında bilgi edinirken aynı zamanda insan saçından yapılmış eşyalar, objeler ve sanat eserlerini de görme imkânı buluyor. Saçtan yapılmış özel elbiseler, takılar, resimler ve heykeller gibi ilginç eserlerin bulunduğu müzede saçın doğal özellikleri ve yapısı hakkında bilimsel bilgiler de sunuluyor.

  • REŞAT NURİ GÜNTEKİN’İN EDEBİYAT VE TECRÜBE İÇEREN ROMANLARI

    İstanbul’da doğan ve Londra’daki tedavisi sırasında hayatını kaybeden (1889-1956) edebiyatçımız Reşat Nuri Güntekin, eserlerinin çoğunda Anadolu insanını, Anadolu’daki yaşamı ve toplumsal sorunları ele almıştır. Eserlerinde, öğretmenlik gibi meslek gruplarına kimileri tarafından, “öğretmenler ve memurlar romancısı” şeklinde tanımlanacak kadar çok yer vermiştir. Usta edebiyatçı tüm bunları yaparken, kâh kendi öğretmenlik tecrübelerinden, kâh konak yaşamı deneyiminden, kâh Anadolu’da edindiği izlenimlerden faydalanmıştır. Kaleme aldığı onlarca eserden bazıları şöyledir…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Sinema, tiyatro ve hatta televizyon dizisi olarak uyarlanan Çalıkuşu’nun hikâyesini bilmeyen yoktur. Reşat Nuri, âşık olduğu nişanlısından ayrılarak Anadolu’da öğretmenlik yapan Feride’nin hikâyesini ilk önce İstanbullu Kız başlığı ile tiyatro oyunu olarak kaleme almış, daha sonra romana çevirmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1.Meşrutiyet ve I. Dünya Savaşı sonrasında başlayan hikâyede Güntekin, Batılılaşma sürecine giren Osmanlı’yı bir aile özelinde irdeler ve evin reisi Ali Rıza Bey ile ailesini, köklü bir ağacın teker teker dökülen yapraklarına benzetir. Eserin ilk baskısı 1941 yılına denk gelir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İlk kez 1928 yılında yayımlanan romanda, olaylar, modern algılara sahip bir öğretmen olan Şahin Bey’in etrafında gelişir ve Anadolu’daki öğretmenliği sırasında verdiği zihinsel mücadele anlatılır. Romanın geçtiği dönem ise Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet’in ilk yıllarıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Farklı yönetmen ve senaristlerle, sinema ve televizyon dizilerine uyarlanan Dudaktan Kalbe romanında, sonu hüsranla biten bir aşk hikâyesi anlatılır. Bu aşkın taraflarından biri köklü bir ailenin ferdi olan, mühendis ve besteci Hüseyin Kenan, diğeri ise lakabı “kınalı yapıncak” olan Lamia’dır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Kavak Yelleri romanı önce gazetede yayınlanmış, yazarın 1956 yılındaki vefatından beş yıl sonra, yani 1961 yılında kitap olarak basılmıştır. Güntekin’in, Cumhuriyet dönemine yer verdiği romanında bu seferki kahramanı, Sabri Bey isminde idealist bir doktordur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1928 yılında basılan Acımak isimli romanında, çocukluğunda yaşadığı kötü olaylardan dolayı acıma duygusunu kaybeden Zehra Öğretmen başroldedir. Zehra, babasının hatıra defterini okuduktan sonra empati yapmaya ve acıma duygusuyla tanışmaya başlayacak ama iş işten geçmiş olacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Kızılcık Dalları’nın ana karakteri, Nadide Hanım’ın konağına çocuk bakıcısı olarak giren köy kızı Gülsüm’dür. Reşat Nuri Güntekin, 1932’de basılan romanında, Gülsüm’ün konak hayatı içinde nasıl hor görüldüğünü konu eder.

  • KEMAL SUNAL SİNEMASINDA MİZAH

    Kemal Sunal… Unutulmaz filmleriyle hafızamıza kazınan, aramızdan ayrılalı 25 yıl olsa da her izleyişte evimizin neşesi olmaya devam eden o tanıdık yüz. Ekrana yansıyan samimiyeti ve oyunculuğuyla Türk sinemasının unutulmaz isimlerinden biri. Gelin, yalnızca bir dönemin değil, kuşaktan kuşağa tanınan Kemal Sunal filmlerini ve bu filmlerle sinema tarihimizin gelişimini beraber inceleyelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Türkiye’de Mizah” title_font_size=”13″]

    Türkiye’de mizahın kökleri, Karagöz-Hacivat gibi geleneksel gölge oyunlarına, meddah anlatılarına, orta oyunlarına ve Keloğlan hikâyelerine kadar uzanır. Halkın gündelik yaşamından beslenen bu anlatılar, zamanla radyo skeçlerinden tiyatro sahnesine, oradan da sinema perdesine taşınır. 1970’li yıllara gelindiğinde Türk sinemasında yeni bir güldürü dalgası filizlenmeye başlar. 1972’de Yeşilçam’a adım atan Kemal Sunal, Keloğlan’ın saflığını, Karagöz’ün eleştirel mizahını ve halkın zekâsını harmanlayarak sinemaya yepyeni bir karakter kazandırır. Böylece, Türk sinemasında güldürünün yeni bir evresi, yani “Şabanlaşma” dönemi başlamış olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1972-1975: Şaban’ın Doğuşu” title_font_size=”13″]

    Kemal Sunal’ın 1972-1975 yılları arasında yer aldığı “Tatlı Dillim”, “Salak Milyoner”, “Hanzo” gibi filmler, fiziki mizahın, abartılı mimiklerin ve saf komedinin öne çıktığı yapımlardır. Ancak bu kahkahaların altında Anadolu’nun yoksulluğu, iyimserliği ve umut dolu sesi yankılanır. Asıl çıkışını Hababam Sınıfı (1975) filmindeki “İnek Şaban” karakteriyle yapan Sunal sadece bir oyuncu değil, toplumun içinden gelen bir temsil hâline gelir. Bu dönemin Şaban’ı alaya alınmaz; sevilir, sahiplenilir ve izleyici onda kendini bulur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1976-1981: Köylü Şaban Şehirde” title_font_size=”13″]

    1976-1981 yılları arasında çekilen “Kapıcılar Kralı”, “Süt Kardeşler” ve “Umudumuz Şaban” gibi filmlerle Kemal Sunal sinemasının etkisi zirveye ulaşır. Geniş kitlelerin sevgisini kazanan bu filmlerde köylü Şaban şehirle tanışır. O artık sadece saf biri değildir; dürüstlüğünü korurken, sistemin açıklarını görebilecek kadar da deneyimlidir. Maddi zorlukları, sınıfsal uçurumları ve küçük insanların büyük mücadelelerini hem komik hem de anlamlı bir şekilde yansıtan Şaban; uyanıklığı, aklı ve vicdanı sayesinde çoğu zaman çevresine ders verir, seyirciye ise ilham kaynağı olur. Bu yıllar, Şaban’ın büyüyüp toplumla daha doğrudan konuşmaya başladığı, sokaktaki herkesin sesi olduğu, halkın vicdanı ve mizahı hâline geldiği bir dönemin başlangıcıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1982-1989: Şaban Sadece Güldürmüyor” title_font_size=”13″]

    1982-1989 yılları arasında, “Şendul Şaban”, “Düttürü Dünya” ve “Deli Deli Küpeli” gibi filmlerle Kemal Sunal sinemasındaki dönüşüm derinleşir ve genişler. Bu dönemde mizah; artık sadece güldürmekle kalmaz, sorgulamak, rahatsız etmek ve düşündürmek için de bir araç hâline gelir. Sunal, güldürünün ardına saklanmadan, onu açık bir toplumsal eleştiri aracına dönüştürür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1990-2000: Şaban’ın Vedası ” title_font_size=”13″]

    1990’lı yıllar hem Türk sinemasının hem de Kemal Sunal’ın kariyerinde önemli bir kırılma noktası olur. Özel televizyonların yükselişi, video-kaset kültürünün yaygınlaşması ve Hollywood’un etkisiyle popüler sinema anlayışı hızla değişir. Kemal Sunal, bu dönemde “Koltuk Belası”, “Varyemez”, “Boynu Bükük Küheylan” gibi oynadığı filmlerde daha ciddi, doğrudan ve dramatik bir anlatıma yönelir. Ayrıca dizilerde rol alarak televizyon izleyicisiyle de buluşur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Şaban: Sinemamızın Gülümseyen Tarihi” title_font_size=”13″]

    Kemal Sunal hayat verdiği karakterlerle sadece bir oyuncu değil, halkın sesi olmayı başaran bir anlatıcıdır. Bu yönüyle, filmleri yıllar geçse de toplumun belleğinde canlı kalan bir ayna ve kalplerde yer eden bir kültür mirasıdır.

  • Klasik Müzik Tarihinden Rüzgâr Gibi Geçen Mozart

    Klasik Müzik Tarihinden Rüzgâr Gibi Geçen Mozart

    Gelmiş geçmiş en iyi bestecilerin; Chopin’in, Schubert’in, Çaykovski’nin, Schumann’ın ve daha nicesinin, “en iyi bestelerin sahibi” olarak gösterdiği kişiydi Mozart. Sadece müzikte değil 35 yıllık yaşamıyla hayatın içinde de kısa bir süre var olabilmişti. Fakat bu durum, olağanüstü yeteneğinin müzik tarihine damgasını vurmasını engelleyemeyecekti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    klasik müzik

    1756-1791 yılları arasındaki yaşamının 3’üncü yılında piyano çaldığını, 5’inci yılında ilk bestesini yaptığını, 6’ıncı yılında konser seyahatlerine çıkmaya başladığını söylersek, 8 ile 19 yaşları arasında çok sayıda senfoni yazdığı bilgisi sizi şaşırtmayacaktır. Bunda yeteneğinin yanı sıra, babasının kendisini geliştirmesi için gösterdiği özel ilginin payı da büyüktü elbette… Ve 35 yaşında hayata veda ettiğinde ise arkasında altı yüzden fazla beste bırakan dahi bir müzisyendi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    klasik müzik

    Şairin yolun yarısı dediği bir zamanda hayatını kaybeden Mozart, kısa ama kendinden sonrakilere ciltler dolusu kitaplar yazdıracak kadar yoğun yaşamıştı. Evli ve çocuklu bir müzisyen olarak yaşamının 14 yılını evinden ayrı bir şekilde seyahatlerde geçirdi. O, besteci kimliğinin yanı sıra aynı zamanda keman sanatçısı ve tenordu da.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    klasik müzik

    Enstrümantal müzik yanında yazdığı operalarla da dünyanın akışını değiştirdi. Figaro’nun Düğünü, Sihirli Flüt gibi operaları yüzyıllar geçtikçe değerlenen Mozart’ın, Saraydan Kız Kaçırma operası ise Osmanlı’da geçmesi nedeniyle bizler için ayrı bir önem taşır. Hemen burada küçük bir bilgi girelim ve operada geçen sarayın bilinenin aksine Topkapı Sarayı olmadığını belirtelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    klasik müzik

    Bütün verimliliğine rağmen Mozart’ın kendi döneminde gördüğü ilgi ve değer bugünkü gibi değildi. Öyle ki, 35 yaşında hayatını kaybettiğinde cenazesine katılan kişilerin sayısı bir elin parmaklarını geçmemiş, Viyana’da orta sınıfın gömüldüğü St.Marx Mezarlığı’na bir mezar taşı olmadan defnedilmişti. Bugün mezar yeri hala tam olarak bilinemeyen sanatçının en güzel eserlerinden olan Requiem, ölümüyle yarım kalan son eseriydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    klasik müzik

    Mozart’ın hayatına ilişkin en çok merak edilen konulardan biri de kendisiyle aynı dönemde yaşamış İtalyan müzisyen Antonio Salieri ile olan rekabete dayalı ilişkisidir. Beethoven, Schubert ve Liszt’in hocası olan Salieri’nin, Mozart hasta yatağındayken Requiem’i notalara dökmesine yardımcı olan kişiler arasında olduğu, bunun da ötesinde Mozart’ı zehirle öldürmüş olabileceği iddiaları günümüze kadar ulaşmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    mozart heykeli

    Kulaklardan zihinlere ve nihayet ruhlara dolan müzikler üreten Mozart, dünyanın farklı yerlerinde adına dikilmiş heykeller, anısına açılmış müzelerle sevenlerinin hayatında olmayı sürdürüyor. Örneğin Salzburg ya da Viyana’daki Mozart Evi, Prag-Bertramka’da Mozart anısına ithaf edilen villa, tabii Viyana Burggarten’daki ünlü Mozart Heykeli…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    klasik müzik

    Mozart, günümüzde sadece müziği değil tüm sanat dallarını ilgilendiren, ilham veren bir kimliğe bürünmüş durumda. Hayatının anlatıldığı 1984 yapımlı sinema filmi Amadeus da bunlardan biri.  Yönetmenliğini Miloš Forman’ın yaptığı film gösterime girdiği dönemde büyük bir ilgiyle karşılaşmış ve aday olduğu Akademi Ödülleri’nde tam 8 Oscar’ın sahibi olmuş.

  • DÜNYANIN EN BÜYÜK ATATÜRK HEYKELİ

    Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’ün heykeli sadece ülkemizde değil, dünyanın birçok ülkesinde bulunuyor. Yalnız öyle bir heykel var ki dünyanın en büyük Atatürk heykeli olma özelliği taşıyor. 22 metre yüksekliği ve 60 ton ağırlığı ile Artvin’in eşsiz doğasında tüm ihtişamıyla görenlere gurur dolu anlar yaşatan bu heykel, 2012 yılında Atatürk’ün gençliğe armağan ettiği 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’nda törenle açıldı. Artvin Atatürk Heykeli’nin özellikleri yazımızda…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Gürcü heykeltıraş Jumber Jikia tarafından yapılan heykelin kaidesi 500 m2 taban alanı kaplamaktadır. Bu bir heykel için oldukça büyük bir zemin alanı anlamına gelmektedir. Alanda Atatürk’ün özel fotoğrafçısı Etem Tem tarafından Atatürk’ün Afyon Kocatepe’de Büyük Taarruz’un emrini verdiği sırada çekilen fotoğrafının heykeli yer almakta ve heykel, Atatürk’ün Dumlupınar’da kayaların üzerinde yürüdüğü anı canlandırmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    On altıgen çelik çatısı olan bir yapının üzerine yerleştirilen bu devasa heykeldeki 16 rakamı tarihteki önemli 16 Türk devletini simgelemektedir. Bu devletleri ise Büyük Hun, Batı Hun, Avrupa Hun, Ak Hun, Göktürk, Avar, Hazar, Uygur, Karahan, Gazneliler, Büyük Selçuklu, Harzemşahlar, Altınordu, Timur, Babür ve Osmanlı İmparatorluğu oluşturmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Yapımında yaklaşık 100 kişinin çalıştığı heykelin inşası yaklaşık bir yıl sürmüştür ve heykeldeki Ata’mızın kıyafeti on iki parçanın bir araya gelmesiyle tasarlanmıştır. 50 ton ağırlığında 52 adet çelik borudan 1480 parça çelik konstrüksiyon yapılarak heykelin iç kısmı tamamlanmıştır. Heykelin bacaklarının ağırlığı 19, gövde ağırlığı 18, kafa ağırlığı ise 9 tondur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Heykelin yanında tabana 70 ton beton dökülerek 60 metre uzunluğa sahip bayrak direği mevcuttur ve 264 metrekarelik şanlı bayrağımız dalgalanmaktadır. Bayrağımız kilometrelerce öteden görülebilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Yaklaşık 4 dönümlük arazideki alanda heykelin dev boyutlardaki prova kalıpları da sergilenmektedir. Atatürk Heykeli ve bayrağımızın bulunduğu Atatepe, Artvin turizmi için önemlidir. Çok sayıda yerli ve yabancı turistin ziyaret ettiği Atatepe, Artvin’de en çok ziyaret edilen mekân olma özelliğine sahiptir.

  • Türk Sineması’ndan Efsane Aktrisler

    Türk Sineması’ndan Efsane Aktrisler

    Türk Sineması denince akla ilk gelen yüzlerdir onlar… Güzellik ve zarafet timsali olmuş ama daha da önemlisi oyunculuklarıyla beyaz perdeye damga vurmuş yıldızlar… Hülyalı bakışların, masum gülüşlerin, beyaz camın ardından yayılan sıcaklığın sahibi efsanevi kadın oyuncularımız…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Sinemanın kocaman gözlü küçük hanımefendisi Belgin Doruk 59 yaşında dramatik bir sonla hayata veda ettiğinde sinema arşivine onlarca film bırakmıştı. 1952 yılında annesinin desteğiyle girdiği yarışmayı birincilikle kazanarak beyaz perdeyi aralamış en çok da özgün ses tonu ve mimikleriyle hafızalara kazınmıştı. Onu unutulmayacak oyuncular arasına katan ise 50’li ve 60’lı yıllarda çevirdiği Küçük Hanımefendi serisiydi. Tabii Zeki Müren’le kendisini beyaz perdedeki en iyi ikililer arasına sokan Son Beste filmini de unutmamak gerekir. Ve biliyor musunuz ki Belgin Doruk aynı zamanda 1953 yılında girdiği güzellik yarışmasını ikincilikle kazanan bir modeldi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    selvi boylum al yazmalım

    Türkan Şoray hakkında ne çok şey yazıldı, çizildi, söylendi. Güzelliğinin sözcüklere sığmadığı fotoğrafları söze yer bırakmayacak kadar netti. Dahası onun güzelliğini kimse görmezden gelemedi, öyle ki Anadolu’da kadınlar yemenilerindeki en güzel oyaları Türk Şoray kirpiği diye isimlendirdi. Oysa o “sonradan hayatım oldu” dediği sinemaya ilk adımını mahallesine gelen bir film setini izlemeye gittiğinde yönetmenin yanına kadar gelip, “Sen de filmlerde oynamak ister misin?” teklifiyle aralamış, tepkisi koşarak eve kaçmak olmuştu. O yönetmen Memduh Ün’dü.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    “Sinemamızda zarafetin temsilcisi” dediğimizde hepinizden aynı anda Filiz Akın cevabının geleceğini biliyoruz. İyi eğitimli bir genç kız olarak Artist dergisinin açtığı yarışma ile sinemaya adım atmış 1962 yapımlı Akasyalar Açarken filmiyle ilk kez izleyici karşısına çıkmıştı. Filiz Akın o zamana kadar esmerlerin oturduğu tahta masum sarışın rolleriyle oturarak Türk Sineması’nda fiziğiyle de farklılık yarattı. 60’lı ve 70’li yıllarda özellikle romantik filmlerle adından söz ettiren efsanevi oyuncu 100’ü aşkın yapımda rol aldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Fatma Girik, annesinin teşviki ile ilgi duyduğu ve 1957’de ilk kez adım attığı sinemanın kısa zamanda boncuk gözlü starı oldu. Rol aldığı 200’e yakın film, sektörün teknik açıdan neredeyse en yoksun zamanlarıydı ve konuyla ilgili bir demeci adeta efsane olmanın da emek gerektirdiğini anlatıyordu: “Sanat yaşamımda yorgunluk ve sitem hiç yer almadı. Nasıl ki bir anne için çocuk hiçbir zaman pişmanlık, yorgunluk değildir; harcanan yıllar değildir, benim de sinema çocuğum oldu. En güzel duyguları, heyecanları, sevinçleri, endişeleri ben sinema ile yaşadım.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Türk Sineması’nın hanımefendisi Hülya Koçyiğit’in seyirci önüne ilk kez balerin olarak çıktığını duymuş muydunuz? Muhsin Ertuğrul ile yolunun kesiştiği zamanlar ise Yeşilçam’ın büyük bir yıldız kazandığı dönemlerden biri oldu. Bir roman uyarlaması olan Kezban serisiyle popülerleşti. Kezban Roma’da, Kezban Paris’te ve Kezban artık seyircinin gönlündeydi. Bakışı, yürüyüşü hatta koşuşu… Romantik dramlara kattığı özgün figürler her birimizin zihninde hala nostaljik karşılıklar bulur. Hülya Koçyiğit ülkemizin yurt dışına açılmış, açılmakla kalmayıp ödüller getirerek adını sinema tarihine yazdırmış efsanesi oyuncusudur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1973 yılında SES dergisinin açtığı yarışmayla gösteri dünyasına atılan Gülşen Bubikoğlu’nun ilk filmi 1973 yapımlı Yaban olmuştu. Özgün oyunculuğuyla sinemamıza hava katmış Yeşilçam’a yepyeni bir soluk getirmişti. “Ceylan gözlü” halk arasında en çok dillendirilen unvanıydı. Onu farklı kılan yönlerinden biri dramdan komediye, romantik filmlerden macera türlerine çok farklı karakterler canlandırması birbirinden farklı performanslar sergilemesiydi. Tarık Akan’la birlikte beyaz perdenin en iyi ikililerinden birini oluşturan sanatçı Türk Sineması’nın efsanevi aktrislerinden biri oldu.

  • BİR ŞEHRİ GÖZETLEYEN KULE

    Galata Kulesi yalnızca mimari bir yapı değil; imparatorlukların yükselişine ve çöküşüne, seferlere, yangınlara ve şehirde yaşanan büyük dönüşümlere sessizce tanıklık eden bir anıttır. İlk temellerinin ne zaman atıldığı kesin olarak bilinmese de yüzyıllar boyunca farklı medeniyetler tarafından sahiplenilen bu kule, her dönemde farklı bir anlam kazanmıştır. Peki, asırlar boyunca İstanbul’un değişen silüetine tanıklık eden Galata Kulesi’nin bu denli merkezî bir sembol hâline gelmesinin ardında hangi tarihsel süreçler yatıyor? Yazımızda, Galata Kulesi’nin tarih sahnesindeki yolculuğunu ve şehirle kurduğu eşsiz bağı keşfedeceğiz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    MS 6. yüzyılda Bizans İmparatorluğu, Hun ve Bulgar akınlarıyla kuzeyden tehdit altındayken, Galata (o dönemdeki adıyla Sykai) bölgesine, Boğaz’daki tehlikeleri izlemek ve haberleşmeyi sağlamak için bir gözlem ve işaret kulesi inşa edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1300’lerde siyasi çekişmeler sonucu Galata’yı (Pera) ele geçiren Cenevizliler, bölgeyi surlarla çevreleyip bir koloniye dönüştürür. Bu savunma hattının en önemli yapısı olarak, 1348 yılında bugünkü Galata Kulesi inşa edilir. Eski Bizans kalıntılarının yerine yükselen taş kuleye, tepesine yerleştirilen haç nedeniyle “Christea Turris” (İsa’nın Kulesi) adı verilir. Bu ad, kulenin sadece askerî değil, dinî bir simge olarak da görüldüğünü gösterir. Hem Haliç’i hem Boğaz’ı görebilen kule, Galata’daki Ceneviz varlığının en güçlü sembolü hâline gelir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1453’te İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethedilmesinden sonra Galata Kulesi farklı amaçlarla kullanılmaya başlanır. Ancak 1509’daki büyük deprem, yani “Küçük Kıyamet”, kuleye ciddi zarar verir. Bunun üzerine, II. Bayezid’in başmimarı Murad bin Hayrettin gözetiminde kule, 13,20 metre yüksekliğinden itibaren yeniden inşa edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1609 yılında doğan Hezârfen Ahmed Çelebi’nin en büyük hayali, insanın uçabileceğini kanıtlamaktır. Bu amaçla kuşları inceler, hava akımlarını gözlemler ve kendi “kartal kanatlarını” tasarlar. 1632 yılında lodoslu bir havada kanat benzeri bir araç kullanarak Galata Kulesi’nden havalanıp yaklaşık 3358 metre boyunca Boğaz’da uçarak Üsküdar’daki Doğancılar Meydanı’na iner. IV. Murad bu başarısını bir kese altınla ödüllendirir. Bu olağanüstü uçuş, Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinin birinci cildinde detaylı şekilde yazılır ve yüzyıllardır gerçek ile efsane arasında ilham verici bir hikâye olarak anlatılmaya devam eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Kanuni Sultan Süleyman zamanında zindan olarak hizmet veren kule, II. Selim Dönemi’ndeki yangınlar sonrası onarılır, III. Murat Dönemi’nde gözlemevine dönüştürülür. 1717 yılında yangınlara karşı kulede “kös” çalınarak haber verme sistemi kurulur. 1831 yangınının ardından Galata Kulesi, II. Mahmud Dönemi’nde önemli bir yenileme geçirir ve Cumhuriyet Dönemi’nde yangın gözetleme ve Deniz Kuvvetlerinin haberleşme postası olarak kullanılır.

     

     

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#”]

     

    2013 yılında Galata Kulesi, UNESCO tarafından Türkiye’nin Dünya Mirası Geçici Listesi’ne alınır. 2020 yılında ise Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından gerçekleştirilen restorasyon ve düzenlemelerle kule, müzeye dönüştürülür ve İstanbul’un Kurtuluşu’nun yıl dönümü olan 6 Ekim 2020’de yeniden açılır. MüzeKart ile ziyaret edilebilen Galata Kulesi’nin büyüleyici manzarası ve tarihine dair daha fazlası için videomuzu izlemeyi unutmayın!

  • İSTANBUL RESİMLERİYLE ÜNLÜ NOKTACILIK AKIMININ ÖNCÜSÜ PAUL SİGNAC

    Noktacılık akımının öncülerinden Fransız ressam Paul Signac, eserlerinde yalnızca renklerin ve ışığın etkilerini kullanmakla kalmamış, aynı zamanda uyguladığı bilimsel renk teorisiyle farklı ton ve dokuların çarpıcı etkilerini tablolarına başarıyla yansıtmıştır. Ziyaret ettiği İstanbul’u güzellikleriyle ve kendine özgü tarzıyla tuvaline aktaran Signac’ın hayat hikâyesini, kurucusu olduğu noktacılık akımını ve İstanbul resimlerini yazımızda derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Paul Signac, 11 Kasım 1863’te Paris’te dünyaya gelir. Mimarlık eğitimi aldığı sırada, 1880 yılında Fransız ressam Claude Monet’nin ilk kişisel sergisini ziyaret eder ve ressam olmaya karar verir. Mimarlık eğitimini yarıda bırakarak Paris’in merkezine yakın bir yerde kendisine bir oda kiralar ve resim çalışmalarına başlar. Monet’nin ışık ve renk kullanımı, Signac’ın sanat anlayışını şekillendirir ve ilk eserlerini 1881-1882 kışında üretir. Aynı yıllarda küçük teknesiyle Seine Nehri’nde kürek çekmeye başlayan Signac’ın bu hobisi, ileride yapacağı birçok resme ilham kaynağı olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1884 yılında kendi resimlerinin de yer aldığı bir sergide Claude Monet ve Fransız ressam Georges Seurat ile tanışan Signac, ileride birlikte kuracakları noktacılık akımının bir diğer ismi olan Seurat ile yakın arkadaş olur ve onun bilimsel renk teorisine dayalı tekniğini benimser. Bilimsel renk teorisi, renklerin ve ışığın nasıl algılandığını anlamaya dayalı bir sistemdir ve bu teori, 19. yüzyılda bilim insanlarının çalışmaları ile şekillenmiştir. Seurat’a ait “Grande Jatte Adası’nda Bir Pazar Öğleden Sonrası” tablosunu gördükten sonra bu bilimsel ilkeleri sanatına uygulayan Signac, izlenimcilik (empresyonizm) akımının ötesine geçerek noktacılık tekniği ile resimler yapmaya başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Noktacılık akımında sanatçılar, renkleri doğrudan karıştırmak yerine küçük noktalar hâlinde yan yana uygular. Bu noktalar, belirli bir mesafeden bakıldığında göz tarafından bir bütün olarak algılanır. Noktaların düzenlenmesi ve yoğunluğu, gölgelendirme ve derinlik hissi uyandırır. Noktacılık, renklerin ve ışığın bilimsel temellerle ele alınmasını sağlayan “yeni izlenimcilik” (neo-empresyonizm) akımının bir parçasıdır. Kübizm ve fovizm gibi modern sanat akımlarını da etkileyerek, resimde yeni anlatım biçimlerinin önünü açmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1886 yılında Paris’te Hollandalı ressam Vincent Willem van Gogh ile tanışan Paul Signac, onunla yakın bir dostluk kurar. Signac, gevşek fırça darbelerinden büyük ölçüde etkilenen van Gogh’a yeni izlenimcilik tarzında resim yapmayı öğretir ve van Gogh’un zor zamanlarında hep yanında olur. 1892 yılında Fransa’nın Saint-Tropez kasabasına taşınan Signac, bu küçük kasabanın sanatçılar arasında popüler hâle gelmesini sağlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Denizciliğe büyük bir ilgisi olan Signac, Fransa kıyılarını teknesiyle dolaşarak pek çok sahil manzarası çizer. “Olympia” adını verdiği teknesiyle Akdeniz, Manş Denizi ve Kuzey Denizi’ni keşfe çıkar; deniz yolculuklarından ilham alarak Marsilya ve Saint-Tropez gibi liman şehirlerinin tablolarını yapar. 1907 yılında bu tutku onu İstanbul’a getirir. Bu ziyaret sırasında, şehrin eşsiz güzelliklerinden etkilenerek birçok eser üretir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Signac, İstanbul’da yaşadığı dönemde çizdiği “İstanbul’da Haliç” adlı eserinde, şehrin tarihî atmosferini noktacılık tekniğiyle resmeder. Bu tablo, İstanbul’u ziyaret eden Avrupalı sanatçılar arasında noktacılık akımının en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilir. Bu eserlerde şehrin tarihî yapıları ve doğal güzellikleri, Signac’ın kendine özgü noktacılık tekniğiyle ölümsüzleşir. Sanatçının İstanbul’a olan ilgisi, şehrin kültürel zenginliği ve coğrafi güzelliklerinden kaynaklanır. Signac’ın İstanbul’da ürettiği diğer önemli eserler arasında, İstanbul’un Eminönü semtinde bulunan Yeni Camii’yi resmettiği “İstanbul, Yeni Camii” adlı tablosu bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    İstanbul ziyaretinin sanat kariyerinde önemli bir yer tuttuğu Paul Signac, 15 Ağustos 1935’te Paris’te hayatını kaybeder. İstanbul’da geçirdiği zaman diliminde ürettiği eserler, İstanbul’un tarihî dokusunu ve estetiğini yansıtan önemli sanat yapıtları olarak kabul edilmektedir. Şehrin kendine has dokusu ve kültürel çeşitliliği, sanatçının eserlerine ilham kaynağı olmuş ve bu eserler, İstanbul’un 20. yüzyıl başlarındaki görünümünü günümüze taşıyan değerli belgeler hâline gelmiştir. Paul Signac, sadece bir ressam olarak değil, aynı zamanda sanat teorisyeni, gezgin ve yenilikçi bir sanatçı olarak modern resim tarihine önemli katkılar sunmuştur.

  • FOTOĞRAFLARLA DOLU BİR ÖMÜR: ARA GÜLER

    Dünyanın dört bir yanında yüzlerce sergisi açılan, onlarca kitabı yayımlanan, Türkiye’de yaratıcı fotoğrafçılığın uluslararası alanda ün kazanmış en önemli temsilcisi olarak kabul edilen fotoğraf sanatçısı ve gazeteci Ara Güler, kendi stilinde çektiği kent fotoğrafları ve dünyaca ünlü isimlerle gerçekleştirdiği fotoğraf çekimleri ile sadece ülkemizin değil, tüm dünyanın kültürel mirasına zengin bir hazine bıraktı. Fotoğrafları ile 1950’lerin, 60’ların, 70’lerin İstanbul’unu olduğu gibi koruyan ve “Bana İstanbul fotoğrafçısı diyorlar. Ama ben dünya vatandaşıyım. Dünyanın foto muhabiriyim.” diyen İstanbul’un Gözü lakaplı Ara Güler’i vefatının yıl dönümünde hatırlamak istedik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    16 Ağustos 1928’de İstanbul’da dünyaya gelen Ara Güler, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunu olsa da içindeki sanat coşkusuyla lise çağında Muhsin Ertuğrul’dan tiyatro dersleri almaya başlar. Çeşitli film stüdyolarında çalışıp sinema sektörünün her alanında kendini yetiştirmeyi başaran Güler’in çok yönlülüğü daha o yaşlarda belirgindir. İlk meslek hayatına yerel bir gazetede muhabir olarak başlayan Güler’in yolu, daha sonra dünyanın en önemli isimleri ile kesişecektir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Fotoğraf makinesini elinden hiç düşürmeyen Ara Güler, henüz 20’li yaşlarında dünyanın en önemli ajans ve kişileri ile çalışmaya başlar. 1953’te fotoğrafın duayen ismi Fransız Henri Cartier-Bresson ile tanışan Güler, Paris Magnum Ajansının kadrosunda yer alır ve 26 yaşındayken Hayat dergisinin fotoğraf bölüm şefi görevine getirilir. 30’lu yaşlarında Fransa’da haftalık yayımlanan Paris-Match, Alman Der Stern ve Amerikan Life ve Time dergilerinin foto-muhabirliğini yapmaya başlayan Güler’in kariyeri, Birleşik Krallık’ta yayımlanan “Photography Annual Antolojisi”nin onu dünyanın en iyi yedi fotoğrafçısından biri ilan etmesiyle zirveye ulaşır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Bugüne kadar çok az fotoğrafçının sahip olduğu “Master of Lecia” ünvanını 1962 senesinde kazanan Ara Güler’in çektiği fotoğraflar dünyanın en önemli yayınlarında yer alır. Dönemin pek çok ünlü ismi ile röportaj ve fotoğraf çekimi gerçekleştiren Güler’in koleksiyonunda; Picasso, Salvador Dali, Winston Churchill, Ansel Adams, Indra Gandi, İsmet İnönü, John Berger, Sophia Loren, Federico Fellini, Bertrand Russel, Alfred Hitchcock gibi isimlerin fotoğrafı yer alır. Picasso ile yaptığı röportajın ise çok ayrı bir yeri vardır. Ünlü ressam prensip olarak fotoğrafçılara görüntü vermeyip gazetecilerle röportaj yapmazken, Ara Güler ile çalışmayı kabul eder ve sohbetinden çok keyif aldığı Güler’in bir de resmini yaparak kendisine hediye eder. Picasso’nun Türkiye’deki tek eseri Güler’in arşivinde bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Hayatı boyunca iki milyondan fazla fotoğraf çeken Ara Güler’in fotoğraflarının büyük bir bölümü Paris’te Ulusal Kitaplık’ta, ABD’de Rochester Georg Eastman Müzesi’nde ve Nebraska Üniversitesi Sheldon Koleksiyonu’nda, Almanya’da ise Köln’de Das Imaginaire Photo-Museum’da bulunmaktadır. Çektiği portrelerin yanı sıra kentlerin sıra dışı manzaralarını da fotoğraflayan sanatçının vefatından iki ay önce İstanbul Şişli’de kendi ismini taşıyan “Ara Güler Müzesi” ziyarete açılmış ve eserleri gelecek nesillere aktarılmıştır. Her fırsatta mesleğinin fotoğraf sanatçılığı değil, fotoğraf muhabirliği olduğunu belirten Güler, 17 Ekim 2018’te kalp yetmezliğinden dolayı hayata veda etmiştir.