Kategori: Kültür/Sanat

  • SESSİZ FİLMLERDEN DİJİTAL ÇAĞA DUBLAJIN TARİHİ

    Dublaj, yani bir yapımın orijinal seslendirmesinin başka bir dilde veya farklı bir ses formatında yeniden kaydedilmesi, sinema ve televizyon tarihinin önemli tekniklerden biridir. Sesli sinemanın ortaya çıkışıyla gelişmeye başlayan bu teknik, başlangıçta farklı dillerdeki izleyicilere ulaşmayı amaçlarken, zamanla yalnızca çeviri değil, kültürel uyarlama açısından da önemli bir rol üstlenmiştir. Sessiz sinema döneminden günümüzün yapay zekâ destekli seslendirmelerine kadar uzanan bu süreci yazımızda ele aldık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Dublaj; bir film, dizi, belgesel veya animasyonun orijinal seslerinin, farklı bir dilde ya da formatta yeniden kaydedilmesi işlemidir. Profesyonel dublaj süreci birkaç aşamadan oluşur ve oldukça teknik bir çalışma gerektirir. İlk adım, orijinal diyalogların anlamı büyük ölçüde korunacak şekilde hedef dile çevrilmesidir. Ancak yalnızca çeviri yeterli değildir. Senaryo, karakterlerin dudak hareketlerine (lip-sync) uyum sağlayacak şekilde özel olarak adaptasyon sürecinden geçirilir. Bu süreçte bazı kelimeler, dudak hareketlerine daha iyi uyum sağlayan ifadelerle değiştirilir. Örneğin İngilizce “what?” kelimesi doğrudan “ne?” olarak çevrilebilir; ancak dudak uyumu açısından bazen “ne dedin?” gibi daha uzun bir versiyon tercih edilebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Dublaj yönetmeni, karakterlerin kişiliklerine ve tonlamalarına en uygun ses sanatçılarını seçer. Ses sanatçıları ise diyalogları, karakterin hareketlerine ve duygularına uygun şekilde seslendirir. Bu süreçte sanatçı, karakterin sahnedeki jest ve mimiklerini izleyerek performansını şekillendirir. Dublaj kaydı tamamlandıktan sonra karakterin sesi; arka plan müziği ve ses efektleriyle dengelenerek son hâline getirilir. Peki, bu kadar teknik ayrıntı barındıran dublaj sanatı nasıl ortaya çıkmıştır?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    “Sessiz Sinema Dönemi”, yani 1890’lardan 1920’li yıllara kadar olan süreçte, dublaj kavramı henüz yoktu. Filmler, genellikle yerel anlatıcılar ya da canlı orkestralar eşliğinde izleyiciye sunulurdu. Diyalog yerine ara yazılar (alt yazı panoları) kullanılır ve bu yazılar her ülkenin diline göre değiştirilirdi. 1927 yılında sinema dünyası, konuşmaların senkronize biçimde duyulduğu ilk uzun metraj sesli film olan “The Jazz Singer” ile bir dönüm noktasına ulaştı. Ancak bu yeni teknoloji, filmlerin farklı ülkelerde nasıl gösterileceği sorusunu da beraberinde getirdi. 1927-1929 yılları arasında stüdyolar, bu soruna çözüm olarak aynı filmin farklı oyuncularla farklı dillerde versiyonlarını çekmeye başladı. Ancak bu yöntem hem çok maliyetli hem de oldukça zahmetliydi. İşte tam bu noktada, daha pratik ve ekonomik bir çözüm gündeme geldi: Dublaj.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1929 yılına gelindiğinde, Hollywood stüdyoları bazı filmleri dublaj yoluyla farklı dillere çevirmeye başladı. “Rio Rita” ve “The Love Parade”, bu tekniğin ilk örnekleri arasında yer aldı. Oyuncuların orijinal sesleri, stüdyolarda başka dillerde kaydedilen seslerle değiştirilerek dublaj yapıldı. Dublaj, bu sayede sinema sektörünün küreselleşmesinin de önünü açtı. Türkiye’de ise “Sesli Sinema Dönemi”, Muhsin Ertuğrul’un yönettiği 1931 yapımı “İstanbul Sokaklarında” filmi ile başladı. Özellikle İstanbul’da kurulan stüdyolarda hem yerli hem de yabancı filmler için seslendirme çalışmaları yapıldı. Tiyatro sanatçılarının yoğun olarak seslendirme yaptığı bu dönemde, dublaj giderek profesyonelleşti ve bir meslek hâline geldi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1930’lardan itibaren ses mühendisliği ve kayıt teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte, dublaj sanatı daha başarılı ve gerçekçi bir hâl almaya başlar. Özellikle Avrupa ülkelerinde, aktörlerin dudak hareketleriyle eş zamanlı çeviri yapılan yöntemler benimsenir. Başta ülkemiz olmak üzere Almanya, Fransa ve İtalya gibi ülkeler, alt yazı yerine dublajı tercih etmeye başlar. Hollywood’un küreselleşmesiyle birlikte stüdyolar, profesyonel dublaj sanatçılarından oluşan ekipler kurar. 1950’li yıllardan itibaren ise daha özenli ve yüksek kaliteli dublaj çalışmaları yapılır. Dublaj sanatçıları ile ses mühendisi ekipleri, profesyonel stüdyolar bünyesinde bir araya getirilir ve dublaj sanatı, pek çok ülkede profesyonel bir iş alanına dönüşür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1970’lerden sonra televizyonun yaygınlaşmasıyla birlikte dublaj artık sadece sinema filmleri için değil; televizyon dizileri, çocuk programları ve reklamlar için de temel bir teknik hâline gelir. Özellikle Latin Amerika, Avrupa ve Asya’da dublaj sektörü büyük bir endüstriye dönüşür. Bu dönemdeki teknolojik gelişmeler, dublajın daha doğal, kaliteli ve gerçekçi yapılmasını mümkün kılar. Gelişen ses senkronizasyon teknikleri sayesinde dublajın, oyuncuların dudak hareketleriyle daha uyumlu olması sağlanır. 1980’li yıllardan itibaren Japon animelerinin dünya genelinde yükselişe geçmesi, dublajın küresel etkisini daha da artırır. Bu animelerin farklı dillerdeki izleyicilere ulaşmasında dublaj önemli bir rol üstlenir. Örneğin “Dragon Ball Z” gibi popüler yapımlar, özellikle Amerika’da geniş bir izleyici kitlesi edinir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    2000’li yıllarla birlikte bilgisayar destekli ses düzenleme, yapay zekâ ile dudak senkronizasyonu ve yüksek kaliteli mikrofon teknolojileri, dublajı çok daha profesyonel bir seviyeye taşımıştır. Ses efektleri, ses temizleme ve otomatik senkronizasyon gibi teknikler, dublaj sanatçılarının işini hem kolaylaştırmış hem de daha gerçekçi sonuçlar alınmasını sağlamıştır. Yapay zekâ destekli seslendirme teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte, yerelleştirilmiş içeriklerin izlenme oranları da dünya genelinde artmıştır. Günümüzde yapay zekâ, oyuncuların seslerini taklit edip seslendirme sürecini kısmen otomatikleştirmeye başlamıştır. Sonuç olarak dublaj, yalnızca bir çeviri yöntemi değil; oyunculuğun, teknolojinin ve kültürel uyarlamanın birleşiminden doğan bir sanat formu hâline gelmiştir. Sessiz filmlerden yapay zekâ destekli dublaj teknolojilerine uzanan bu yolculuk, sinemanın evrensel bir dil hâline gelmesinde büyük bir rol oynamaktadır.

  • 7 Maddede 12.000 Yıllık Tarihiyle Dünyanın İlk Tapınağı Göbeklitepe

    7 Maddede 12.000 Yıllık Tarihiyle Dünyanın İlk Tapınağı Göbeklitepe

    Göbeklitepe’de 1995’te başlayan kazı çalışmaları hala devam ediyor ve arkeologlar nefeslerini tutarak her geçen gün güncellenen araştırma sonuçlarını bekliyor. 12.000 yıllık tarihiyle insanlık hakkında yepyeni bilgiler sunan Göbeklitepe’yi 7 madde ile huzurlarınıza getiriyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Şanlıurfa’nın 22 km doğusunda bulunan bölgenin, tarihin en eski tapınaklarına ev sahipliği yaptığı ortaya çıkınca, Göbeklitepe sadece arkeoloji çevresinin değil bütün dünyanın en ilgi çeken konularından biri haline geldi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İnsanlığın çanak çömlek kullanımıyla henüz tanışmadığı dönemlerden kalan buluntunun Neolitik Dönem’de, MÖ 9.600 ile 7.300 yılları arasında inşa edilmiş olduğu düşünülüyor. O dönem böyle yapıların nasıl inşa edilebildiği ise hala zihinleri meşgul eden konuların başında geliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Göbeklitepe kazı alanı, bir tepe üzerine inşa edilmiş birçok yuvarlak yapıdan oluşuyor. Tepenin üzerinde 20 adet üzeri açık yapı bulunduğu fakat henüz bunların sadece 6 tanesinin gün yüzüne çıkarıldığı biliniyor. Çatısı bulunmayan yuvarlak yapıların yerleşim amacıyla değil, ibadet amacıyla kullanıldığı düşünülüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Her bir yuvarlak yapı T biçiminde sütunlarla çevrilmiş ve yapıların ortasında da ikişer adet T biçiminde sütun bulunuyor. Yüksekliği 3 ile 6 metre arasında değişen T biçimli sütunların 40 tona yakın ağırlıkları uzmanları hayret içinde bırakıyor. Bu sütunların insanı sembolize ettiği ve üzerindeki kabartmaların çizimlerinde büyük bir ustalık yattığı da dile getiriliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Mısır Piramitleri’nden bile eski olan Göbeklitepe’nin varlığı şimdiye dek doğru kabul ettiğimiz tarih bilgilerini sorgulamamıza sebep oldu. Bazı uzmanlara göre bu kalıntılar insanların yerleşik yaşama geçmesinin tek sebebinin barınma ve savunma değil, aynı zamanda ibadet etme ihtiyacı ve dinler olduğunu da gösteriyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1963 yılından beri İstanbul Üniversitesi ve Chicago Üniversitesi tarafından varlığı bilinen Göbeklitepe’nin ciddi anlamda fark edilmesi 90’lı yıllara denk geldi ve UNESCO tarafından da 2011 yılında Dünya Mirası Geçici Listesi’ne alındı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Kazı alanındaki toprağın incelenmesi ile bulunan yabani buğday kalıntıları ve tapınakların etrafındaki hayvan kemikleri insanlığın tarım ve hayvancılığa başlama tarihleriyle ilgili fikirleri de değiştirebilir. Günümüzde 20 tapınağının sadece 6 tanesinin incelenmiş olduğunu düşünürsek, Göbeklitepe gelecekte bizleri daha da çok şaşırtacak bulguları karşımıza çıkarabilir.

  • HALİT AKÇATEPE’NİN FİLMLERCE HAYATI

    HALİT AKÇATEPE’NİN FİLMLERCE HAYATI

    Hani bir filmde yüzünü gördüğünüz an kendinizi iyi hissettiğiniz oyuncular vardır. Hatta film hakkında hiçbir şey bilmeseniz de o yüzü görür görmez referans kabul eder ve izlemeye koyulursunuz. Herhangi bir filmde Halit Akçatepe’yi görmek çoğumuza bunları hissettirmiştir öyle değil mi? Aşağıdaki 7 madde hem o filmleri hem de usta oyuncu Halit Akçatepe’yi tekrar hatırlamak için…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5 Yaşında Sinema Perdesinde” title_font_size=”13″]

    Yaşını hiç belli etmeyen insanlardan biriydi Halit Akçatepe… Farklı yaşlarda onlarca filmde rol aldı ama biz izleyiciler için 60’ını geçene kadar neredeyse hep aynı yaş, aynı boy ve aynı kilodaydı. Tabii ilk sinema filmini saymazsak… Çoğumuzun hiç görmediği o filmin yapım yılı 1943’tü ve Halit henüz 5 yaşındaydı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sahne Tozundan Sonra Gelen Ün” title_font_size=”13″]

    Küçük yaşlarında küçük roller aldığı yapımlar, lise yıllarında tanıştığı tiyatro sahnesi derken 1970’lerin başında buluştuğu filmler kendisine şöhreti getirdi. Tarık Akan ve Filiz Akın’ın başrolleri aldığı Tatlı Dillim’de dilsiz delikanlı çoban, Tarık Akan ve Hülya Koçyiğit’li Sev Kardeşim’de hala oğlu Ali gibi rolleri canlandırarak seyircinin ilgisini çekti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sinema Onu Hep İyi Bilirdi” title_font_size=”13″]

    Ona yakıştırılan rollerin tümü iyi insan karakterleriydi. Yalancı Yarim’de, Mavi Boncuk’ta, Salak Milyoner’de, Oh Olsun’da, Köyden İndim Şehire ve tabii ki Canım Kardeşim’de… Süt Kardeşler ya da Ah Nerede filmlerinde canlandırdığı haylaz, muzip ya da açıkgöz tiplemeler bile özünde ve sonunda illaki hep iyinin yanında olan karakterlerdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Namıdiğer Güdük Necmi” title_font_size=”13″]

    Halit Akçatepe’nin seyircinin gönlündeki yerini pekiştiren asıl film ise elbette Rıfat Ilgaz’ın aynı isimli romanından uyarlanan ve Ertem Eğilmez’in yönetmenliğini yaptığı Hababam Sınıfı oldu. Bu film serisi ile oyuncunun ikinci bir adı daha olmuştu, Güdük Necmi. 6 Edebiyat A sınıfının bu haylaz öğrencisi derslerinde başarısız ama İnek Şaban ile hocalarına çok ince espriler üretecek kadar da zekiydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Babası ile Aynı Filmde” title_font_size=”13″]

    Halit Akçatepe’nin annesi Leman Hanım ve babası Sıtkı Bey de oyuncuydu. 5 yaşında bir sinema filminde rol almasının da bu camianın içine doğmasıyla doğrudan ilgisi vardı. Aslında Sıtkı Akçatepe’yi hepiniz iyi tanıyorsunuz… Çünkü o, ne zaman sınav yapmak istese kendini Hababam Sınıfı’nın omuzlarında bulan fizik hocası Paşa Nuri’den başkası değildi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kalabalık Aile Filmlerinden Aile Dizilerine” title_font_size=”13″]

    Kalabalık aile filmlerinin vazgeçilmez oyuncularından olan Halit Akçatepe onlarca filmde rol aldıktan sonra 90’lı yıllara doğru televizyon ekranına geçiş yapmış ve 2000’lerde de devam eden bu dizilerde artık baba hatta büyükbaba rollerini canlandırmaya başlamıştı. Bizimkiler, Kaygısızlar, Geniş Aile, İki Aile, En Son Babalar Duyar dizilerinden bazıları…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sinema ve Televizyonla Geçen Bir Ömür” title_font_size=”13″]
    hasret filmi

    Halit Akçatepe’nin bilinmeyen yönlerinden biri Şaban Pabucu Yarım, Gurbetçi Şaban gibi filmlerin senaryo yazarlığını ve 1974 yapımlı Hasret filminin yardımcı yönetmenliğini yapmış olmasıdır. Rol aldığı son yapım ise 2013 tarihli Babam Sınıfta Kaldı dizisi oldu. 1938 yılında dünyaya gelen sanatçı hayatının son dönemlerine kadar üreterek 2017 yılında hayata veda etti.

  • 8 Suluboya Resimle Şiirsel Kapadokya Manzaraları

    8 Suluboya Resimle Şiirsel Kapadokya Manzaraları

    Kapadokya’yı şiirsel hale getirmek için ekstra bir gayrete gerek olmadığının farkındayız; zira ülkemizin orta yerindeki bölge dünyanın en etkileyici yerlerinin başında geliyor. Gizemli, romantik, mistik ya da ürpertici… Buradaki doğal oluşumun fotoğraflara yansıyan hali her birimizde farklı duygular uyandırıyor. Bakalım klasik fotoğraflarına alışık olduğunuz bölgeyi suluboya eşliğinde gördüğünüzde neler düşüneceksiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
  • İSTANBUL’U İSTANBUL YAPAN SARAY VE KASIRLAR

    İstanbul’u İstanbul yapan ne çok şey var öyle değil mi? Boğaz, Kız Kulesi, Sultan Ahmet Camii, Adalar, martılar, balık-ekmek, Kapalı Çarşı, sokak kedileri, Anadolu ve Rumeli Kavakları, Galata, Kadıköy, Üsküdar… Saymakla bitmez ki! Birbiriyle alakalı ya da alakasız ama hepsi İstanbul’a ait yüzlerce değere sahibiz. Saray ve kasırlar ise mimari açıdan en görkemlileri… Şüphesiz İstanbul denince yerli-yabancı herkesin aklına ilk önce Topkapı Sarayı gelecektir. Bu şehri çok daha güzel hâle getiren diğer saray ve kasırları da biz sıralayalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Beşiktaş semtinde yer alan Yıldız Sarayı yekpare bir yapı değil köşkler, kasırlar, cami, saat kulesi, fotoğraf atölyesi, basımevi, tiyatro, müze, gözlemevi gibi ayrı yapıları aynı koruda buluşturan büyük bir saray kompleksiydi. İçindeki ilk eser, Sultan III. Selim’in annesi Mihrişah Sultan için yaptırdığı kasır olmuştu. II. Abdülhamit devrinde en görkemli günlerini yaşayan saray kompleksinden günümüze ulaşan yapılar arasında üçüncü avludaki Yıldız Şale de bulunmakta.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    19. yüzyılda Sultan Abdülaziz tarafından inşa ettirilen Beylerbeyi Sarayı 3 bin m2’lik bir alanı kaplıyor. Dikdörtgen planlı ve iki katlı asıl sarayla birlikte iki küçük deniz köşkü, Mermer Köşk, Sarı Köşk ve Ahır Köşk de bu alanın içinde yer alıyor. Sarkis Balyan’ın mimarlığında yapılan Beylerbeyi Sarayı’nın denizden karaya doğru setler halinde yükselen bir bahçesi bulunmakta.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Küçüksu Kasrı, dış cephesini süsleyen detaylı kabartmalar bir tarafa, iç cephesindeki halılardan tablolara, şöminelerden mobilyalara, parkelerden tavanlara kadar sanatsal özellikler taşıyan bir yapı. Nigoğos Balyan tarafından inşa edilen yapı bodrum katı ile birlikte üç katlı. Boğaziçi’nde, Anadolu Yakası’nda, Üsküdar-Beykoz sahil yolu üstünde yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1843-1856 yılları arasında 110 bin m2’lik alana inşa edilen, Beşiktaş’ta sahil bölgesinde yer alan Dolmabahçe Sarayı için en görkemli Osmanlı sarayı denir. Boğaz’a dönük cephesinin uzunluğu 600 metre olan saray binasında 285 oda, 44 salon, 68 tuvalet, 6 hamam bulunmaktadır. İç ve dış süslemelerinde Batı üslubu hâkim iken genel mimarisinde eklektik bir anlayış görülebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    18. yüzyıl Osmanlı mimarisiyle dikkat çeken Aynalıkavak Kasrı, adını, iç dekorasyonunda kullanılan büyük boydaki aynalardan almıştır ve bu aynaların dönemin padişahı III. Ahmet’e Venedikliler tarafından hediye edildiği bilinmektedir. Beyoğlu ilçesindeki Hasköy semtinde konumlanan yapı günümüzde ziyarete açık bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    750 metre boyunca uzanan ön cephesinde görkemli pencereleri, zengin süslemeleri ile Boğaz’dan geçenlerin gözlerini alamadığı Çırağan Sarayı, Beşiktaş ile Ortaköy arasında yer almaktadır. 19. yüzyılda inşa edilen yapı 1910’da büyük bir yangınla karşı karşıya kalarak yıllar süren bir sessizliğe bürünmüştür. Ardından büyük tadilatlardan geçirilerek 1990’ların başında otel olarak hizmete açılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Ihlamur Kasrı dendiği vakit akıllara, etrafını saran yeşil alanla birlikte toplamda 24 bin 724 m2’lik bir alan gelmelidir. Sultan Abdülmecit’in buraya “Nüzhetiye” adını verdiği ve bu kelimenin neşe, sevinç, ferahlık anlamına geldiği bilinmektedir. Ihlamur Kasrı, alan içinde inşa edilmiş iki köşkten süslemeleri daha çok dikkat çeken Merasim Köşkü’nün adıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Sultan Abdülmecit’in 19. yüzyıl ortalarında kız kardeşi Adile Sultan için yaptırdığı saray, Üsküdar ilçesindeki Kandilli semtinde Boğaz manzarasına karşı konumlanmıştır. Adile Sultan tarafından 1899 yılında bağışlanan yapı bir süre Kandilli Kız Lisesi olarak kullanılmıştır. 1986 yılında geçirdiği yangınla büyük hasar almış ancak yapılan bağış yardımıyla restore edilerek günümüze ulaştırılabilmiştir.

  • Türk Sanat Tarihinin Emektar İsmi Erol Günaydın

    Türk Sanat Tarihinin Emektar İsmi Erol Günaydın

    Erol Günaydın, Türk sahnelerinin en sevilen isimlerinden biri olmasının yanı sıra çok yönlü bir oyuncu olarak da sanat tarihimizde özel bir yer edinmiştir. Tiyatro, sinema ve dizi oyunculuğunun dışında meddah yönünün de bulunması Erol Günaydın’ı özel bir sanatçı kılar. 2012 yılında kaybettiğimiz değerli oyuncumuzun çok yönlü sanat yaşamını anlattığımız listemizle Erol Günaydın karşınızda…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Sanatçı 1933 yılında Akçaabat’ta doğdu fakat daha sonra ailecek Beşiktaş’a yerleştiler ve Erol Günaydın yatılı olarak Galatasaray Lisesi’ne girdi. Henüz okul yıllarında sınıfta yaptığı ufak gösterilerle yeteneğini sergilemeye başladı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İlk kez Galatasaray Lisesi’nin Tiyatro Kulübünde sahne tozu yutan Günaydın, lisede yakından tanıma fırsatı bulduğu Fransız ekolünü sanat hayatında bir ilham olarak kullandı. Aldığı iyi eğitimin çok yönlü ve kalifiye sanatçı kişiliğindeki etkisi yadsınamaz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Haldun Dormen Cep Tiyatrosu’nda sergilenen “Papaz Kaçtı” oyunuyla profesyonel aktörlük hayatına adım atan Erol Günaydın, Dormen Tiyatrosu’nun sergilediği “Altın Yumruk”, “Ayı Masalı” gibi birçok oyunda da rol aldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Erol Günaydın kariyeri boyunca tiyatrodan hiç vazgeçmedi ve birçok önemli oyunda yer aldı. Bir başka değerli oyuncumuz Ferhan Şensoy ile tiyatro çalışmalarına devam etti ve “Kahraman Bakkal Süper Markete Karşı”, “Soyut Padişah”, “Fişne Bahçesu” gibi oyunlarda usta yeteneğini izleme şansı bulduk.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Sinema kariyerine ise 1960 yılında, Sami Ayanoğlu’nun yönettiği Altan Erbulak ile başrolleri paylaştığı Yeşil Kurbağa filmiyle başladı ve 2010 yılına dek 80’den fazla yapımda aktör ve seslendirmeci olarak rol aldı. Güneşi Gördüm, Pardon, Vur Patlasın Çal Oynasın bu sinema filmlerinin arasındadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Ünlü oyuncu televizyon yapımlarında da rol aldı ve sevilerek izlenen birçok televizyon dizisinde rol aldı. Çiçek Taksi’nin Ramazan’ı, Tatlı Kaçıklar’ın Beton Raziye’si, Hırsız Polis’te Aksak’ın Babası, Sinekli Bakkal’ın Ali Küçük’ü olarak evlerimize konuk oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Erol Günaydın’ı eşsiz kılan özelliklerinden biri meddahlık geleneğinin günümüzdeki temsilcisi olarak kabul edilmesi, hatta “Son Meddah” diye anılmasıydı. Lisede İsmail Dümbüllü’nün taklidini yaparak meddahlık geleneğine ilgisini ve yeteneğini sergileyen sanatçı, ileride Dünya Tiyatrolar Günü İsmail Dümbüllü Ödülü’nü kazanacaktı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Günaydın yeteneğini oyunculuğun her alanında göstermiş, bir seslendirme sanatçısı olarak birçok yapımda yer almıştı. Büyük ilgi gören Yüzüklerin Efendisi Üçlemesi’nin Bilbo Baggins’ini de o seslendirmiş ve sesi Bilbo Baggins karakteri ile kulaklarımıza kazınmıştı. Bir zamanların televizyon fenomeni Disko Kralı’nda müdavim konuk olarak yer almış, Athena grubunun Arsız Gönül müzik klibinde rol almıştı.

  • 7 Maddede Edebiyatçı Müzeleri ve Kütüphaneleri

    7 Maddede Edebiyatçı Müzeleri ve Kütüphaneleri

    Yazı dünyasının ülkemizdeki büyük isimlerinin müzeye dönüştürülen yaşam alanlarını ziyaret ettiniz mi hiç? Aslına bakarsanız bu ziyaretler edebiyatçının eserlerindeki satır aralarını okumanıza da yarayacak önemli yolculuklardır. Bir de ülkemizde yaygınlaşmaya başlayan edebiyat müze kütüphaneleri vardır ki adı üstünde hem müze hem de kütüphane işlevine sahiptir. Biz de bir derleme yaparak edebiyatçı müzeleri ve edebiyat kütüphanelerine bir yolculuğa çıkaralım istedik sizi…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Çayır Sokak No:15 Burgazada… Bu adres, Sait Faik’in uzun süre yaz aylarını ve son on yılını geçirdiği köşke ait… Yazarın annesiyle yaşadığı köşk vefatından sonra müzeye dönüştürülerek 1959’da ziyarete açıldı. Yukarıdaki fotoğraftan ise, Sait Faik’in çatı katındaki çalışma odasından her gün gördüğü manzara yansıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    “…Cide, doğduğum eşsiz, benzersiz memleket… Ne iyi etmiş de anam beni bu cana yakın memlekette doğurmuş!” cümlelerini kuran Rıfat Ilgaz’ın buradaki evi 2011 yılında sevenlerinin ziyaretine açıldı. Yazardan kalan fotoğraflar, eşyalar, el yazısıyla yazılmış notlar Kastamonu-Cide’deki kültür ve sanat evinde sergileniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    “Aşiyan Müzesi” diye de bilinen Tevfik Fikret Müzesi, yazarın 1906-1945 yılları arasında yaşadığı evdi. Bahçesinde Fikret’in mezarının da bulunduğu müzede kendisine ve ailesine ait eşyalarla birlikte Abdülhak Hamit Tarhan’a, şair Nigar Hanım’a ait eşyalar da sergileniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Raflarına dizilmiş tam 9000 kitapla Gülhane Parkı içindeki mekân gerçek anlamda bir edebiyat müze kütüphanesi… 33 yazara ait özel eşyanın da görülebileceği Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müze Kütüphanesi’nde süreli yayınlar da bulunuyor. Diyarbakır’da Ahmet Arif Edebiyat Müze Kütüphanesi, Erzurum’da Erzurumlu Emrah Edebiyat Müze Kütüphanesi, Adana’da Karacaoğlan Edebiyat Müze Kütüphanesi de ülkemizdeki diğer benzer mekânlardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    cahit sıtkı tarancı müzesi, diyarbakır

    1733 yılında inşa edilen ve tarihi Diyarbakır evlerinin en güzel örneklerinden olan evde Cahit Sıtkı Tarancı’nın çocukluğu ve gençliğinin bir bölümü geçmiş. Avluyu çevreleyen dört kanatlı bu geniş mekân, yazarın özel eşyaları ve kitaplarıyla birlikte Cahit Sıtkı Tarancı Müzesi’ne dönüştürülmüş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Ankara’nın Altındağ ilçesinde tipik Ankara evlerinden biri… Olağanüstü olansa bu evin İstiklal Marşımızın yazıldığı mekân olması… Mehmet Akif Ersoy’un Burdur mebusu iken bir süre yaşadığı bu ev, milli şairimizin kişisel eşyaları da muhafaza edilerek müzeye dönüştürülmüş ve hafta sonları ile resmi tatil günleri haricinde her gün ziyaret edilebiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Necati Cumalı doğup büyüdüğü Urla’daki evde daha sonra eşiyle birlikte yaşamıştı. Şimdi Necati Cumalı Anı ve Kültür Evi’ne dönüşen mekânın ikinci katında edebiyatçıya ait özel eşyalar ve eserleri sergilenirken, taş yapının zemin katı ilçe kütüphanesi olarak hizmet veriyor.

  • ANADOLU’DA BİLMEYENİ ŞAŞIRTAN KELİMELER

    Ülkemizde güneyden kuzeye, doğudan batıya değişebilen “Anadolu ağızları” bulunmaktadır. Bu ağızlarda bazı kelimeler veya deyişler vardır ki duyar duymaz anlamak için o coğrafyanın yerlisi olmak gerekir. Ama bir kere öğrendikten sonra da öyle hoşunuza gider ki yer yer kullanmak istersiniz. İşte size yurdumuzun farklı bölgelerine ait ağızlardan örnekler…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
  • USTA SESLERDE DAHA DA GÜZELLEŞEN BİR ŞARKI: FİKRİMİN İNCE GÜLÜ

    Hem bestesi hem de zarafet yüklü sözleriyle filmlere, dizilere girmiş bir şarkıdır Fikrimin İnce Gülü… Hatta Adalet Ağaoğlu’nun 1976 yılında basılan romanına da adını, ana karakter olan Bayram’a sevgilisi Kezban’ın hediye ettiği plaktaki Fikrimin İnce Gülü şarkısı vermiştir. Söz ve bestesinin 1865-1927 yılları arasında yaşamış Muallim İsmail Hakkı Bey’e ait olduğu bilinen Fikrimin İnce Gülü şarkısını pek çok sanatçımız seslendirmiştir ama Müzeyyen Senar yorumunu dinlemenizi özellikle tavsiye ederiz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
  • SAHNEYE CESARETLE ADIM ATAN KADIN: AFİFE JALE

    “Hayatımda mesut olduğum ilk gece… O piyeste güzel bir sahne vardır; ağlama sahnesi… Orada taşkın bir saadetle ağladım. Sahiden ağladım… Alkış, alkış, alkış… Perde kapandı; açıldı, bana çiçekler getirdiler.” der Afife Jale, sahnede ilk kez seyirciyle buluştuğu o unutulmaz gecenin ardından. Türk tiyatrosunun ilk Müslüman kadın oyuncusu olarak tarihe geçen Afife Jale’nin yaşamı yalnızca sahne tozuyla değil; cesaret ve yalnızlıkla örülmüş bir hikâyedir. Yazımızda, perdeyi ardına kadar açan Afife Jale’nin kısa ama derin izler bırakan hayatına tanıklık edeceksiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1902 yılında İstanbul’un Kadıköy semtinde dünyaya gelen Afife’nin çocukluk ve gençlik yılları; Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı ve İstanbul’un işgal dönemlerinin gölgesinde geçer. Zor zamanlarda büyür; ama o, tüm karanlığa rağmen bir hayale tutunur. Genç yaşta tiyatroya ilgi duymaya başlar. Ne var ki, ailesi de dönemin genel anlayışı gibi bu ilgiyi hoş karşılamaz. Babası, kızının tiyatroyla ilgilenmesini istemez. Afife ise kararlıdır; sesini, kimliğini ve hayallerini bastırmaya niyeti yoktur. 1918 yılında, Dârülbedâyinin (bugünkü İstanbul Şehir Tiyatroları) açtığı sınavı kazanarak tiyatro kursuna kabul edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    O yıllarda, Müslüman kadınların halka açık gösterilerde sahneye çıkması yasaktır; kadın oyuncular yalnızca kadın seyircilere özel temsillerde rol alır. 1920 yılında, Hüseyin Suat’ın yazdığı “Yamalar” adlı oyunda, başrol oyuncusu Eliza Binemeciyan’ın Paris’e gitmesi üzerine boşta kalan rol için bir isim aranır. Ve o rol Afife’ye teklif edilir. Afife, bu teklifi tereddütsüz kabul eder. Kadıköy’deki Apollon Tiyatrosu’nun sahnesinde, “Jale” takma adını kullanarak sahneye çıkar. Böylece, Müslüman bir Türk kadınının halka açık bir tiyatro oyununda ilk kez sahneye çıkışı gerçekleşir. O geceden sonra artık herkes onu tek bir isimle anacaktır: Afife Jale.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İlk sahne deneyiminin ardından Afife Jale’nin yıldızı parlamaya başlar. “Tatlı Sır” ve “Odalık” adlı iki ayrı oyunda daha rol alır. Ancak oyunlar sırasında tiyatroya birkaç kez polis baskını yapılır; Afife Jale, sahne arkasındaki arkadaşlarının desteğiyle gözaltına alınmaktan son anda kurtulur. Fakat bir gün Kadıköy İskelesi’nde yakalanır ve karakola götürülür. Neyse ki, Dârülbedâyinin tanınmış oyuncularının polis müdürü Tahsin Bey ile yaptığı görüşmeler sonucu serbest bırakılır. Afife Jale, bir süre daha Apollon Tiyatrosunda sahne almaya devam eder. 1921 yılının başlarında, Dârülbedâyi Yönetim Kuruluna İstanbul Şehremanetinden (Belediye Başkanlığı) iki resmî yazı ulaşır. İlki, 27 Şubat 1921 tarihli bir belgeyle Müslüman kadınların sahneye çıkmasının yasaklandığını bildirir. İkincisi ise birkaç gün sonra gelir ve Afife Jale’nin kadrodan çıkarılmasını açıkça emreder. 8 Mart 1921’de toplanan Dârülbedâyi Yönetim Kurulu, bu talimatı kabul eder ve Afife Jale’nin görevine son verir. Aynı yıl, ailesi sahneye çıkmasını istemediği için Afife, evden de kovulur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Afife Jale için tiyatro yalnızca bir meslek değil, hayattaki tek sığınağıdır. Dârülbedâyi kapılarını kapatsa da Anadolu’nun yolları açılır. Önce, Dârülbedâyinin ilk öğretmenlerinden olan Burhanettin Bey’in kurduğu Burhanettin Tepsi Kumpanyasına katılır. Yerli ve yabancı oyunları taşra sahnelerine taşıyan bu toplulukta, küçük kasabaların salonlarında sahneye çıkar. Ardından; oyuncu, yönetmen ve senarist Fikret Şadi’nin kurduğu Millî Sahne Topluluğu ile yollara düşer. Ancak 1921 yılından itibaren başlayan ağır koşullar ve artan baskılar, zamanla şiddetli baş ağrılarına ve sinirsel krizlere yol açar. O dönemin tedavi anlayışıyla verilen ağrı kesiciler kısa sürede bağımlılığa dönüşür. 1924 yılı, tiyatrodan yavaş yavaş uzaklaşmak zorunda kaldığı yıldır: Yalnızlık, ağrı ve yoksunluk yılları başlamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Sahneden uzak ve acılarla iç içe geçen yılların ardından Afife Jale, 1928 yılında İstanbul’daki ünlü ud ve tambur sanatçısı Hafız Burhan’ın konserinde Selahattin Pınar ile tanışır. Bu tanışma zamanla büyük bir aşka dönüşür. Ancak yıllar içinde Afife’nin ruhsal çöküşü, bu ilişkinin sürmesini olanaksız hâle getirir. Çift, 1935 yılında ayrılır. Selahattin Pınar, Afife Jale’ye duyduğu aşkla, bugün hâlâ içlenerek dinlediğimiz ve Türk musikisine damga vuran besteler yazar. Bu eserlerin birçoğu, doğrudan ya da dolaylı olarak Afife Jale’nin izlerini taşır: “Nereden Sevdim O Zalim Kadını”, “Anladım Sevmeyeceksin Beni Sen Nazlı Çiçek” ve daha niceleri… Bu şarkılarda, bir yandan âşık bir adamın feryadı; öte yandan alkışsız kalan bir kadının sessiz çığlığı duyulur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Afife Jale, hayatının farklı dönemlerinde tedavi gördüğü Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde, 24 Temmuz 1941’de, 39 yaşındayken hayata veda eder. Cenazesi, neredeyse birkaç kişiyle sessiz sedasız kaldırılır. Uzun yıllar boyunca nereye gömüldüğü bilinmez. Adı anılır, hikâyesi anlatılır; ama mezarı yoktur. Ta ki ölümünden 82 yıl sonra, 2023’te mezar yeri bulunana dek. Afife Jale, yalnızca tiyatro sahnesine çıkan ilk Müslüman Türk kadını olarak değil; sahneye cesaretle adım atan, bedel ödeyen ve ardında ilham bırakan bir kadın olarak da anılır. 1997 yılından bu yana verilen Afife Tiyatro Ödülleri, onun sanat tutkusunu ve özgürlük hayalini yaşatmayı sürdürmekte; hayatı da bugün hâlâ kitaplara, belgesellere ve tiyatro oyunlarına ilham vermeye devam etmektedir.