Kategori: Kültür/Sanat

  • DÖRT GELENEKSEL DEĞERİMİZ UNESCO LİSTESİNDE

    Sözlü gelenek ve anlatılar, geleneksel danslar, müzikler, el sanatları, yemek pişirme gelenekleri gibi somut olmayan kültürel değerleri korumak ve gelecek kuşaklara aktarmak amacıyla “UNESCO İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Listesi”, 2003’ten beri her ülkeden farklı değerleri listesine ekliyor. 2023’te ülkemizden dört geleneksel kültür değerimiz bu listeye eklendi. Detaylar yazımızda…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sedef Kakma İşlemeciliği” title_font_size=”13″]

    Sedef, istiridyelerin içerisindeki inciyi korumak için kabuklarında oluşan parlak, pürüzsüz ve beyaz renkli katmandan elde edilir. Fosforik özelliğe sahip parıltılı bir madde olan sedefin ahşap üzerine el emeği ile işlenmesiyle ortaya çıkan eserler ülkemizin değerlerinden. Bu geleneksel sanatın kökenleri Çin’e dayansa da Orta Asya Türkleri ile Anadolu’ya geldikten sonra önemli zanaatkârların ellerinden çıkan eserler sayesinde Türk-İslam sanatının sembolü olmuştur. Anadolu’da ahşabı oyarak eserler üreten Selçuklular bu mirası Osmanlı kültürüne sonrasında da bizlere miras bırakmıştır. 15. yüzyılda Topkapı Sarayı’nda sedef atölyesi kurulduğu ve burada sedefçilik öğretildiği kaydedilir. Edirne’deki II. Bayezid Camii ile III. Murad’ın Ayasofya’daki türbesinin kapı kanatları, Sultanahmet Camii’nin pencere ve tüm kapılarının kanatları, Balıkesir’deki Zağnos Paşa Camii’nin kapı kanatları mimari yapılarda kullanılan sedef işçiliğinin en görkemli örneklerini oluşturmaktadır. Ustalık, sabır ve marangozluk bilgisi isteyen bu sanatı icra edenlere sedefkâr veya sedefçi, sedef kakma sanatına ise sedefkâri denir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tezhip Sanatı ” title_font_size=”13″]

    Kelime anlamı “altınla süslemek” olan tezhip sanatı, 18 ve 22 ayar ezilmiş altın ve çeşitli renklerle kitap, levha, ferman gibi eserlerin süslenmesidir. İslam dünyasında yaygın olan tezhip sanatı, Osmanlı’da en parlak dönemine ulaşmış; Türk kültürü ile harmanlandıktan sonra en özgün ve en güzel eserlerini üretmiştir. Sabır ve özen gerektiren tezhip sanatında ince fırçalar kullanılır. Altın ve diğer renkli boyalarla çeşitli motifler çizilerek hazırlanan Kur’an-ı Kerim başta olmak üzere özel yazma kitaplar ve fermanlar padişahlara, devlet büyüklerine, önemli isimlere ve tanınmış kişilere hediye olarak sunulmuştur. Tezhip en çok Kur’an-ı Kerimlerin ilk ve son sayfalarında, surelerin girişlerinde kullanılır. Ayrıca Kur’an-ı Kerim’de ayetleri ayırmak için nokta yerine geçen küçük yıldız ve çiçek biçimindeki motifler de tezhiple yapılır. Bazen de kitapların sayfa kenarları ile köşelerinde, şiir kitaplarında mısra ya da beyit aralarında tezhip görülür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İftar ve İftar Gelenekleri ” title_font_size=”13″]

    Ramazan aylarında oruçlu geçen günün sonunda kurulan sofralar ülkemizin olduğu kadar tüm Müslümanların geleneksel değerlerinden biri. İftar geleneğinin tarihi İslamiyet’in başlangıcı ile başlar. Akşam ezanının okunmasıyla dualar edilir ve sonra sevdikleri ile bir araya gelen aile üyeleri ve komşular genellikle hurma, zeytin veya su ile orucunu açar. İftar sofrasında bir araya gelinerek yenilen yemek sofrası hoşgörü ve kardeşlik duygularının gelişmesine katkıda bulunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mey/Balaban Zanaatkârlığı ” title_font_size=”13″]

    Mey, diğer ismiyle balaban, ülkemizde yüzyıllardır çalınan bir müzik aletidir. Mey; gövde, kamış ve kıskaç olmak üzere üç bölümden oluşur. Gövde kısmının üst tarafında yedi, arka tarafında ise bir delik vardır. Gövdesinin ağız kısmında geniş ve çift taraflı kamış bulunan mey üretiminde erik, kayısı, akasya, ceviz, dut ve gül gibi farklı iklim koşullarında yetişen ağaçlar kullanılır. Bu sebeple de mey üreten zanaatkârların iyi derecede bitki, ağaç ve iklim bilgisine sahip olması gerekir. Meye karakteristik sesi veren kısmı ise su kamışından üretilmektedir. Meyin ülkemizin belleğinde ve kültürel kimliğinde önemli bir yeri vardır. Âşıklık geleneğinde de çalgı olarak kullanılan mey, geleneksel sohbet toplantılarında, nişan ve evlilik gibi törenlerde ve çeşitli bayram etkinliklerinde icra edilir. Mey aynı zamanda Türk halk müziğinin de bir parçasıdır. Meyi üretmek ya da icra etmek hem aile üyeleri arasında hem de usta-çırak ilişkisiyle gelecek kuşaklara aktarılır.

  • 7 Maddede İkinci Yeni Şairleri

    7 Maddede İkinci Yeni Şairleri

    İkinci Yeni Şiiri 1950’li yıllarda ortaya çıkmış, ilk örnekleri Pazar Postası’nda yayınlanmış, Cemal Süreya’nın çıkardığı “Üvercinka” isimli kitabıyla doğuşunu ilan etmiştir. Hayal gücü ve duyguları imgelerle, çağrışım ve soyutlamalarla birleştiren bu akımı öncü şairleri anlatıyor…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1931 yılında doğmuş ve 70 yıl yaşamış şairimiz Ece Ayhan, İkinci Yeni’nin gerekliliğini bir röportajında şöyle açıklar: “Yeni ozan yeni müteşebbistir. Toplum içinde halen var olan ya da var olması istenilen gereksinmeleri duyar, sezer, piyasaya gelir, üretime başlar. Yeni gereksinmeleri karşılayacak olan müteşebbisin üretimi, en az halen var olan gereksinmeleri karşılayan müteşebbisin üretimi denli -belki de daha çok- önemlidir.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İkinci Yeni denince akla gelen ilk isimlerden biridir Cemal Süreya. 1931-1990 yılları arasında yaşayan şairimiz konuyla ilgili şu ifadeleri kullanmıştır: “İkinci Yeni bir akım olarak doğmadı. Bir programı, ortak bir bildirisi olmadı. Şairlerin çoğu birbirini tanımıyordu bile. Yazışmıyorlardı da. Sözgelimi ben Edip Cansever’le 1956’da, Turgut Uyar’la çok daha sonra tanıştım. İlhan Berk’le çok çok daha sonra. Sanırım metinlerin tanışması oldu. Ancak çok kişinin de katılmasıyla şiirsel bir devinim doğdu.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    2008 yılında 90 yaşında hayata veda eden İlhan Berk İkinci Yeni’nin savunucularındandı: “Her gün Muzaffer Erdost‘la beraberiz. Ona da bir dergi verdiler. Zaten Cemal de onun arkadaşıydı. O da bir şiirini bir dergiye yazmıştı, ama biz görmemiştik, duyduk… O şiir hemen bizim kulağımıza geldi. Bizim dediğimiz Turgut Uyar ve ben. Ankara‘da iki kişiydik. O şiiri de hani ‘Ha ha ha‘ diye başlayan şiiridir. Bizim ilgimizi çekti. Bu arada bir gün dergiye ‘Elişi Tanrısına Mektup‘ diye bir şiir gelmiş. Muzaffer‘e bu şiirin kime ait olduğunu sordum, bilmediğini söyledi. Şiir Ece Ayhan‘a aitmiş. İşte dediğim gibi yerden bitercesine çoğaldı. Sonra ben bu işin savunmasına geçtim.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1928-1986 yılları arasında yaşayan şairimiz Edip Cansever de İkinci Yeni öncülerindendir. 1957 yılında çıkardığı “Yerçekimli Karanfil” kitabında bu akımın en güzel örnekleri bulunur. İşte bunlardan biri… Şiirin adı Kesin.

    Gözlerim bir balığın onu tutma denizlerinde,
    Gözlerim bir balığın.
    Bir balık ellerimde
    Balıktan bir göz ellerimde;
    Kirpiksiz, tuzlu, kesin
    Bakışları günlerce.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Cemal Süreya ve Ece Ayhan’ın okul arkadaşı olan Sezai Karakoç da bir İkinci Yeni şairidir ve en çok bilinen şiiri Mona Roza’dır.

    Açma pencereni perdeleri çek.
    Mona Roza seni görmemeliyim,
    Bir bakışın ölmem için yetecek.
    Anla Mona Roza, ben bir deliyim,
    Açma pencereni perdeleri çek…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1925 ile 1985 yılları arasında yaşayan ve İkinci Yeni’nin öncülerinden olan Turgut Uyar kendi şiirindeki değişimi şöyle anlatmıştır: “Arz-ı Hal yayınlandığında yirmi yaşındaydım. Arabistan yayınlandığında ise otuz iki. Okuduklarım değişmişti, mekânım değişmişti. Türkiye’de yeni bir toplumsal-siyasal yapı oluşuyordu. Ben de bu yapı içindeydim. Değişmeler etkiliyordu ister istemez. Hazır bulduğumuz şiir belki yetmiyordu bu yeni oluşum içindeki insana. Yani bu değişim bir bakıma zoraki bir değişim değildi. Tam tersine kendini zorlayan bir eğilimdi. Yeni insana, daha doğrusu değişen insana yeni anlatım olanakları aramak çabasıydı.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    İkinci Yeni Şiiri’nin yaşayan son şairlerinden Ülkü Tamer’i 2018 yılında kaybettiğimizde 81 yaşındaydı. Cemal Süreya’nın öncülük ettiği ve İkinci Yeni şiirlerinin en güzel arşiv kaynağı olacak Papirüs Dergisi’nin başlangıç hikâyesini şöyle anlatmıştı: “Papirüs’ü çıkaracağız, Cağaloğlu’nda küçücük bir handa ufacık bir oda tuttuk. Dergi 1500 liraya mal olacak, toplasanız ikimizde 50-60 lira ya var ya yok. Ne yapacağız diye düşünüyoruz. Yazılar hazır bekliyor, matbaaya verecek para yok. Evden küçük külüstür bir halı getirip sermişiz, bir tahta masa var ortada. Edip Cansever geldi bir gün sohbet ediyoruz. Bu halı iyi bir parça olabilir dedi, anlıyordu bu işten antikacı dükkânı vardı çünkü. Daha iyi anlayacak kişiyi çağırdı, o da, siz bu halıya basıyor musunuz deyip rulo yapıp götürdü. Sonra Kapalıçarşı’dan başka bir tanıdıkları gelip 2000 lira verdi bize. Derginin parası böylece çıktı.”

  • Doğanın En Kıymetli Metallerinden Altın Hakkında İlginç Bilgiler

    Doğanın En Kıymetli Metallerinden Altın Hakkında İlginç Bilgiler

    Altın gibi parlamak… Altın çağını yaşamak… Altın kesmek… Altın yumurtlayan tavuk olmak… Bütün bu deyimlerden çıkaracağımız ikincil anlam, altının ne kadar değerli olduğu. Paha bakımından oldukça değerli materyale sahip olmak neredeyse yeryüzünde yaşayan pek çok insanın isteği… Ama biz size altının çok daha farklı özelliklerinden söz edeceğiz. Lütfen ekranınızı aşağı doğru kaydırın.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    altın yemek
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    altın eritme
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    altın arama
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    altın
  • Sevginin Öğretmeni Yunus Emre

    Sevginin Öğretmeni Yunus Emre

    Yunus Emre’nin hayatı hakkında çok fazla bilgiye sahip değilsek de hayatı boyunca sevgiden söz ettiğini biliyoruz. 13. ve 14. yüzyıllarda yaşamış büyük mutasavvıf, şiirlerinin çoğunu hece ölçüsü ve sade bir dille yazmış, hemen hepsinde kin, kibir, nefret gibi duyguları dışlayarak insanoğlunu saf sevgiye yöneltmek istemiştir. Yunus Emre’yi söylediği 8 söz ve sevgiyle anıyoruz biz de…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    yunus emre şiirleri
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    yunus emre şiirleri
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    yunus emre sözleri
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    yunus emre sözleri
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    yunus emre sözleri
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    yunus emre şiirleri
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    yunus emre şiirleri
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    yunus emre sözleri
  • YAŞINIZ KAÇ OLURSA OLSUN EVDE AİLECEK OYNAYABİLECEĞİNİZ OYUNLAR

    YAŞINIZ KAÇ OLURSA OLSUN EVDE AİLECEK OYNAYABİLECEĞİNİZ OYUNLAR

    Bu oyunlar hem zihninizi çalıştıracak hem evde bir heyecan dalgası yaratacak, hem de keyifli zaman geçirmenizi sağlayacak türden. Kaç kişi olursanız olun, yaşınız kaç olursa olsun, ister kelimelerden ister sayılardan isterseniz stratejiden hoşlanın, aralarında mutlaka kendinize göre bir oyun bulacaksınız. Şimdiden iyi eğlenceler…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Kızmabirader üzerine nostalji üretilebilecek bir masa oyunu çünkü bir dönem evlerin vazgeçilmez eğlence araçlarından biriydi. Bu oyunla keyifli dakikalar geçirmek için iki ya da dört kişi olmanız yeterli. Unutmayın, seçtiğiniz renge ait dört piyonunuzu oyun tahtasının ortasındaki aynı renk alanına taşımak için sadece şansa değil doğru hamlelerde bulunmaya da ihtiyacınız olacak.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Evde tek başına ya da ailece bir arada olabilirsiniz. Zihninizi hem çalıştıracak hem de rahatlatacak bir oyun olarak, altından kalkabileceğiniz büyüklükte bir puzzle almaya ne dersiniz? Altından kalkabileceğiniz diyoruz çünkü parçaları birleştirerek fotoğraf ya da resmi tamamlamaya dayalı bu oyunun 100 parçalısı da var, 1.000, 3.000, hatta 10.000 ve 20.000 parça olanı da!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Dama, genellikle 64 kareden oluşan bir tahta üstünde, farklı iki renge ait taşlar ileri sürülerek oynanan bir oyun. Anladığınız üzere oyun iki kişiliktir ve bu kişilerden taşlarını kaybetmeden ilerlemeleri için doğru stratejiler geliştirmeleri beklenir. Kökleri Eski Mısır’a kadar dayanan damanın teknikleri bilindiği takdirde oyunun rakibiniz için daha zor ve hepiniz için çok daha keyifli hale geleceğini söylemeliyiz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Dünyada bir spor dalı olarak kabul edilerek turnuvaları düzenlenen satrancı evinizde oynamaya ne dersiniz? İki kişilik bu masa oyununu öğrenmeniz belki biraz zaman alabilir… Ama bir kere başladığınızda, karşı tarafın şahını mat etmek için zihninizi çalıştırarak geçireceğiniz dakikalar, hatta saatler bu çabaya fazlasıyla değecektir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    İşte nostaljik bir oyun daha, isim-şehir. Aynı zamanda hiç eskimeyecek, ne zaman oynansa aynı tadı verecek bir oyun. İhtiyacınız olan sadece birer kalem ve kâğıt. Katılımcı sayısında sınır bulunmuyor. Önce kâğıtlar İsim, Şehir, Bitki, Hayvan, Eşya, Ülke kategorilerine ayırılıyor, sonra bir harf seçilerek bütün kategoriler bu harfle başlayacak şekilde dolduruluyor. İki önemli nokta: Birbirinizden kopya çekmemelisiniz ve süre sınırlı olmalı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Go, kökeni Çin’e ve oldukça eskiye dayanan, hatta dünya üstünde oynanan en eski oyun olduğu iddia edilen iki kişilik bir strateji oyunu. Uzakdoğu kökenli olunca haliyle oyunda öğrenci, usta, profesyonel gibi kategoriler olması da kaçınılmaz olmuş. Siyah ve beyaz renkteki taşlarla, özel tahtası üstünde alan ve hâkimiyet kurma amacı güdülen oyun oldukça basit kurallara sahip ama bitirip bırakması o kadar kolay değil.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Tavlanın ülkemizde en çok oynanan oyunlardan biri olduğu biliniyor. İki farklı renkteki taşlar ve bir çift zar ile özel kutusu üstünde oynanıyor. Zar atıldığında ortaya çıkan kombinasyonların Hep Yek, Dü Beş, Penc-ü Se, Şeş Beş gibi isimleri dilimize Farsça’dan geçmiş. İçinde şans da barındıran tavla elbette olasılıkları iyi hesap etmeye ve stratejiye de dayanıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Ve çeşit çeşit bulmacalar… İster tek başınıza kelime avı bulmacası ya da sudoku çözün (bu arada sudoku adını Japon dilinde “sayı tek olmalı” tümcesinin baş harflerinden alıyor), isterseniz okuyup ev halkından cevaplar bekleyeceğiniz kare bulmaca. Hepsinin ortak yanı zihninizi açarak iyi zaman geçirmenizi sağlayacak olması.

  • 7 Maddede 30 Ağustos Zafer Bayramı

    7 Maddede 30 Ağustos Zafer Bayramı

    Kazanılan büyük bir zaferi o ordunun başkumandanından daha iyi kim anlatabilir ki? Atatürk zaferden iki yıl sonraki konuşmasında şöyle anlatmıştı: “30 Ağustos Zaferi, Türk tarihinin en önemli dönüm noktasıdır. Ulusal tarihimiz çok büyük, parlak zaferlerle doludur; ama Türk ulusunun burada kazandığı zafer kadar kesin sonuçlu, yalnız bizim tarihimize değil, dünya tarihine yeni bir akım vermekte kesin etkili bir meydan savaşı hatırlamıyorum. Besbelli ki yeni Türk Devleti’nin, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli burada sağlamlaştırıldı, ölümsüz yaşayışı burada taçlandırıldı.” Atatürk’ün Dumlupınar’da yaptığı bu konuşmasında şu sözü de tarihe geçecekti: “Umulan ve istenen başarı, işte burada kazanılan zaferdi.” Onlar, devam eden kuşaklara büyük bir onur duygusu bıraktılar… Bizden umulan ve istenense bu duyguyu yaşatmamız, sonraki kuşaklara aktarmamız… Bugün ve daima kutlu olsun!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    kurtuluş savaşı, 30 ağustos

    Meclis’te 20 Temmuz 1922’de Mustafa Kemal Paşa’nın Başkumandanlığı onaylandı; o dakikalarda bilinmiyordu ama Kurtuluş Savaşı’nın şanlı nihayetine çok az bir zaman kalmıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    kurtuluş savaşı, 30 ağustos

    Hazırlıklar çoktan yapılmıştı, Başkomutan’ın emriyle Büyük Taarruz başladı. Günler inanç ve cesareti, takvimler 26 Ağustos’u gösteriyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Karadan ve havadan sürdürülen savaş dört gün sürdü. “Umulan ve istenen başarı” dört günün sonunda elde edilmişti, 30 Ağustos zafere ulaşılan gün oldu. Kutlanacak gün işte bu gündü!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    kurtuluş savaşı

    Hepimizin bildiği Atatürk’ün tarihe geçen o emri de işte bu zafer yolunda verilmişti: “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” Türk ordusu bu zaferle son 200 yıldır taarruz kazanamayan bir milletin makûs talihini değiştirmişti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Ölüm kalım mücadelesinde kazanılan zafer seneidevriyesinde kutlanamadı çünkü o yıl Cumhuriyet’in kuruluş hazırlıkları vardı. İlk kutlama hemen ertesi yıl, yani 1924’te “Başkumandan Zaferi” adıyla Afyon’da yapıldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    30 ağustos

    1926 yılında ise 30 Ağustos kutlamalarına “Zafer Bayramı” denildi ve ondan sonra her yıl ulusal bir bayram olarak coşkuyla kutlandı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    2023 yılı, 30 Ağustos Zafer Bayramı’nın 101. yıl dönümü… Ve 101 yıldır hissedilen duygular tam da şairin ifade ettiği gibi… “Ne var bu dünyada sana yakışan, Alnında bir zafer sabahı kadar…”

  • ANTONİ GAUDİ’NİN GÖRENİ MASAL DİYARINA GÖTÜREN YAPILARI

    1852-1926 yılları arasında yaşayan, ülkesi İspanya’da yaptığı fantastik yapılarla mimariye yepyeni ve tekrar edilemez bir soluk getiren Antoni Gaudi’nin eserleri, 1984 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası olarak ilan edildi. Gaudi, art nouveau akımının İspanya’daki öncüsü kabul edilse de bilinen kalıpların ve klasik anlayışın dışında eserler üretti. Onlardan bazılarını sayfamızda görebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sagrada Familia” title_font_size=”13″]

    Sagrada Familia, Türkçesiyle Kutsal Aile, İspanya’nın Barselona şehrindeki devasa bazilikadır. Yapımını 1882’de halk başlatmış, bir yıl sonra, 1883 yılında Antoni Gaudi tarafından devralınmıştır. Gaudi, mimari dehasının bir yansıması olan bazilika üzerine yıllarca çalışmış, 1926 yılında tamamlandığını göremeden hayatını kaybetmiştir. Bazilikanın yapımı günümüzde de sürmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Park Güell” title_font_size=”13″]

    Barselona’da Gracia bölgesinde bulunan, bahçeler, mozaikler başta olmak üzere mimari unsurların, sosyal kullanım alanlarının, evlerin bir arada olduğu Park Güell, Gaudi tarafından 1900 ile 1914 yılları arasında inşa edilmiş fakat tamamlanmadan bırakılmış, 1926 yılında ise kamuya açılmıştır. Gaudi’nin yaşadığı ve müzeye dönüştürülen evi de Park Güell içinde yer almaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Casa Batllo” title_font_size=”13″]

    Casa Batllo, kırık seramiklerle kaplı ön cephesinden dinozor sırtını andıran çatısına, çok farklı mimari detaylar barındıran iç cephesine kadar Antoni Gaudi’nin en görkemli imzalarından biridir. Orijinal adı Casa dels Ossos olan ve Kemikler Evi anlamına gelen bina, Gaudi’nin sıfırdan inşa ettiği değil, restore ettiği bir yapıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Casa Mila” title_font_size=”13″]

    1906-1912 arasında Gaudi tarafından inşa edilen ve La Pedrera yani Taş Ocağı adıyla da bilinen Casa Mila, içinde daire ve ofislerin bulunduğu bir bina olarak günümüz rezidanslarına benzer bir amaçla yapılmıştır. Bu yapıda da dik köşeli mimariden kaçınan Gaudi, binanın ön cephesinde deniz dalgaları formu, balkonların dökme demirleriyle de deniz yosunu izlenimi oluşturmak istemiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Casa Vicens” title_font_size=”13″]

    Gaudi, Vicens Ailesi için 1884’te tasarladığı yapının pencere demirlerinden salonuna kadar yine doğanın farklı figürlerinden ilham almıştır. Casa Vicens, ünlü mimarın ilk tasarladığı evlerdendir ve o sırada 30’lu yaşlarındadır. Yaklaşık 1266 m2’lik bir alanı kaplayan, bodrum dâhil dört katı olan Barselona’daki ev günümüzde müze olarak ziyaret edilebilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Güell Pavilyonları” title_font_size=”13″]

    Güell Pavilyonları, Gaudi’nin diğerleri kadar bilinmeyen, sıfırdan tasarlamayıp 1884-1887 yılları arasında çalışarak önemli yenilikler eklediği yapı kompleksidir. Mekânın en ünlü ayrıntısı, Yunan mitolojisinden esinlenerek ürettiği ejderha figürlü demir döküm kapısıdır. Günümüzde Barselona Üniversitesi’ne ait olan yapı kompleksinin bazı bölümleri rehber eşliğinde gezilebilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”El Capricho” title_font_size=”13″]

    El Capricho, Gaudi’nin Barselona dışında tasarladığı nadir yapılardan biridir. Comillas’da, zengin bir müşterisi için 1883-1885 yılları arasında inşa ettiği villa da tıpkı diğerleri gibi tüm detaylarıyla masal diyarından çıkmış gibidir. Dış cephesi dantel gibi ilmek ilmek işlenen El Capricho özellikle minareye benzetilen kulesiyle dikkat çekmektedir.

  • TÜRK FİLMLERİNDEN ZİHNİMİZE KAZINAN REPLİKLER

    TÜRK FİLMLERİNDEN ZİHNİMİZE KAZINAN REPLİKLER

    Özellikle de Yeşilçam döneminde çekilen filmlerde öyle replikler var ki aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen hafızamızdadır. Film isimlerini hatırlamakta zorlanırız ama o cümleleri ezbere söyleyebiliriz. Onları bu kadar unutulmaz kılan neydi acaba, hiç düşündünüz mü? Alışılmışın dışında ifadeler olmaları mı, söylerken oyuncunun kattığı jest ve mimikler mi, yoksa sadece komik ya da dramatik olmaları mı? Sebebi her ne olursa olsun, bu kadar kalıcı olmayı başarmış olmaları bile fazlasıyla takdire şayan…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    kemal sunal
  • TÜRK RESİM SANATINDA BİR MİHENK TAŞI: FEYHAMAN DURAN

    Türk resim sanatının öncü isimlerinden Feyhaman Duran, kendine özgü tekniğiyle bir dönemin ruhunu tuvallerine taşımakla kalmamış, eğitmen kimliği ile yeni ressamların yetişmesinde yol gösterici olmuştur. Sanata olan tutkusu onu İstanbul’dan Paris’e, oradan da Türk resim tarihinde unutulmaz bir yere taşımıştır. Yaşamı boyunca hem üreten hem de öğreten bir ressam olarak büyük bir miras bırakan sanatçının yaşamını yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”#1″ title_font_size=”13″]

    1886 yılında İstanbul’da dünyaya gelen Feyhaman Duran, henüz altı yaşındayken babası Şair Süleyman Hayri Bey’i kaybeder. Babasının ona bıraktığı en kıymetli miras, büyüdüğünde okuması için kaleme aldığı 141 beyitlik bir öğüt şiirdir. Babası bu şiirde, evladına aktarabileceği tüm yaşam rehberini satırlara döker; kendi hayat görüşünü, inançlarını ve değerlerini anlatarak iyi bir insan olabilmesi için nelere dikkat etmesi gerektiğini vurgular. Şiir şu dizelerle başlar:

    Feyhamanım beni dinle imdi 

    (Feyhamanım, beni dinle şimdi)

    Zikret Allah’ını, Peygamberini 

    (Söyle Allah’ını, Peygamberini)”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Annesini de kaybettikten sonra dedesi tarafından büyütülen Duran, annesinin vasiyeti üzerine Mekteb-i Sultanide (Galatasaray Lisesi) eğitimine başlar. Burada Batı kültürüyle tanışır, Fransızcayı akıcı bir şekilde öğrenir ve okul müdürü Abdurrahman Şeref Bey’in desteğiyle kara kalem portreler çizer. Çini mürekkebi, yağlı boya ve hat sanatıyla ilgilenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Altıncı sınıfı bitirdikten sonra çalışma hayatına atılan Feyhaman Duran, bir süre Babıalide kâtiplik yapar. 1907 yılında okuluna geri dönerek Fransızca güzel yazı öğretmenliğine başlar ve bu dönemde Tevfik Fikret’le dostluk kurar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1910 yılında Osmanlı devlet adamlarından Abbas Halim Paşa ile tanışan Duran, onun yönlendirmesiyle resimle iç içe bir hayata adım atar. Paşa, Duran’a ailesinin portrelerini yaptırır ve onu Paris’e gönderir. Burada önemli ressamlardan ders alır, tekniğini ve anatomi bilgisini geliştirir. 1914’te I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Paris’te bulunan birkaç Türk öğrenciyle birlikte Rusya üzerinden zorlu bir yolculukla İstanbul’a döner. Tüm yaşamı boyunca mütevazı ve saygılı bir karaktere sahip olan Duran, eğitimini üstlenen Abbas Halim Paşa’nın gönderdiği paranın yalnızca gerektiği kadarını harcar; biriktirdiği miktarı ise İstanbul’a döndüğünde Paşa’ya iade eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1915-1918 yılları arasında yayımlanan Harp Mecmuası için savaş resimleri çizer. Yaptığı portreler ve özgün tekniğiyle dikkatleri üzerine çeken Duran, 1916’da katıldığı Galatasaraylılar Sergisi’nde Dr. Âkil Muhtar’ın Portresi adlı eseriyle gümüş madalya ve Zikr-i Cemil (Güzelliği Anma) Ödülü kazanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1919 yılında kadınlara güzel sanatlar eğitimi vermek amacıyla İstanbul’da kurulan İnas Sanayi-i Nefise Mektebinde resim öğretmenliği yapacak biri arandığında, Türk resim tarihinin ilk kadın ressamlarından Mihri Müşfik Hanım, Feyhaman Duran’ı önerir. Duran, bu okulda 1951’de emekli olana kadar öğretmenlik yapar ve pek çok genç sanatçının yetişmesine katkı sağlar. 1921 yılında yeni bir tüzükle “Türk Ressamlar Cemiyeti” adını alan Osmanlı Ressamlar Cemiyetinin kurucu üyeleri arasında yer alır. 1922 yılında ressam Güzin Hanım ile evlenir; çift, bir süre Baltalimanı ve Beylerbeyi’nde yaşadıktan sonra Güzin Hanım’ın ailesinden kalan Süleymaniye’deki eve taşınır. Günümüzde bu ev, Feyhaman Duran Kültür ve Sanat Evi olarak yaşamaktadır; sanatçının kişisel eşyaları, atölyesi ve eserleri burada sergilenmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    1939 yılında değerli ressamlarımız İbrahim Çallı ve Ayetullah Sümer ile İsmet İnönü’nün portresini yapmak üzere Ankara’ya davet edilir. Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünün ardından kendi izlenimlerine ve mevcut fotoğraflara dayanarak onun pek çok portresini yapar. Bu eserler hem resmî hem de kişisel gözlemleri ustalıkla birleştiren çalışmalardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Öğrencilerine her zaman sevgi dolu, anlayışlı ve yumuşak bir tavırla yaklaşan Feyhaman Duran, emekliliğinin ardından portre çalışmalarından uzaklaşarak daha çok doğa manzaralarına, peyzajlara ve özellikle çiçekli natürmortlara yönelir. Sanatçının bilinen son eseri, 1968 yılında yaptığı bir çiçek tablosudur. Yaşamının son iki yılında giderek artan görme problemleri nedeniyle fırçasını elinden bırakmak zorunda kalan Duran, Türk resim sanatının öncü isimlerinden biri olarak 6 Mayıs 1970 tarihinde İstanbul’da hayata veda eder.

  • 8 Madde ile Tarihten Bugüne Evimizin Bir Parçası Seramik

    8 Madde ile Tarihten Bugüne Evimizin Bir Parçası Seramik

    Torna tezgahında dönen çamur kütlesi ve ona şekil vermeye çalışan usta ellerin izleyende bir meditasyon duygusu yarattığı muhakkak… Çanak-çömlek formunda insan hayatına giren seramik, bugün ev eşyası, duvar ya da yer kaplaması ve tabii ki süs eşyası olarak hayatımızın büyük bir parçası olmuş durumda… Uzun yolculuğu sırasındaki gelişimiyle bir sanat ürününe dönüşmesi de kaçınılmaz olmuş elbette… Biz de 8 madde ile seramiğin köy evlerinden saraylara ve sergi salonlarına uzanan hikâyesini sizin için derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    seramik vazo

    En eski seramik kalıntıları bundan 8000 yıl öncesine yani Cilalı Taş Devri’ne ait… Bu kalıntılar yine burada, Anadolu topraklarında yapılan kazılar sırasında elde edilmiş. Truva’dan Lidya’ya, Hitit’ten Urartu’ya, Bizans’tan Selçuklu’ya seramiği kullanmayan medeniyet neredeyse olmamış.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    seramikçilik

    Dünyanın farklı yerlerinde ortaya çıkan buluntular, insanoğlunun seramikten sadece çanak, tabak, fincan gibi kullanacağı eşyalar değil heykeller, takılar, dekoratif eşyalar üretmeye binlerce yıl öncesinden başladığını gösteriyor. Çin’de, Mısır’da, Anadolu uygarlıklarında üretilen seramikten yapılmış sanat eserleri günümüze kadar ulaşmış durumda.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Çin’de ve İslam kültüründe de gelişen seramik sanatı Türkleri de etkisi altına almış, Büyük Selçuklu döneminde Türkler yeni teknikler geliştirerek seramik işçiliğini ileri seviyelere taşımış ve bu işçilik Selçuklular eliyle Anadolu’ya geçmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    seramik

    Özet bir anlatımla geleneksel seramik, kil bazlı özel bir çamura şekil verip pişirilerek elde ediliyor. Pişen seramiğin üzerine pürüzlü ve kaba yüzeyini daha parlak ve dayanıklı yapacak kimyasal bileşenlerden oluşan bir sıvı dökülüyor ki buna “sır” deniyor. Sırlama, insanın seramik sanatında yüzyıllar içinde keşfettiği ve onu ileri boyutlara taşıyan önemli bir aşama…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    seramikçilik

    Seramik, yan ürünü olarak niteleyebileceğimiz çini ile de sanatsal açıdan zirveye ulaşmıştır. Özel bir seramik hamurundan üretilen ve renkli motiflerle bezenerek bir yüzü sırlanan çiniler Türklerin Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan yolculuklarında gösterişli eserler vermelerini sağlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    seramikçilik

    Osmanlı’da ise Kütahya ve İznik çiniciliğin merkezi olur. Geometrik şekiller, bitkisel motifler, çeşitli kompozisyonlar ağırlıkla mavi, lacivert, firuze, beyaz renkler eşliğinde çinilere uygulanır ve dünyaca ünlenen eserler üretilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    seramikçilik

    Türkiye’de seramik sanatı dediğimizde ise Füreya Koral ismini anmadan geçmemiz mümkün değildir. 1910 doğumlu sanatçı tüberküloz nedeniyle İsviçre’de tedavi gördüğü sanatoryumda seramik sanatıyla tanışır. Fransız seramik sanatçıları ile çalışmalarını geliştirir, Paris’ten Prag’a Washington’dan İstanbul’a sergiler açar ve ödüller kazanır. Kültürümüzün öğelerini baskın tutarak Doğu ve Batı seramik anlayışını birleştirir ve seramik alanında ülkemizden dünyaya yeni eserler yansıtır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    seramikçilik

    Bugün, teknolojiden enerji sektörüne kadar çok farklı alanlarda kullanılan seramikte endüstriyel üretime geçilmiş durumda… Ama hala ilk seramik uygulamalarını hatırlatan torna tezgâhlarının kullanımına da devam ediliyor. Hatta çağlar öncesine ait bu sanat çocuklar için tasarlanan küçük tezgâhlarla geleceğe taşınmaya çalışılıyor.