Kategori: Kültür/Sanat

  • Efes Antik Kenti’ni Yaşatmaya Devam Eden 8 Kalıntı

    Efes Antik Kenti’ni Yaşatmaya Devam Eden 8 Kalıntı

    Bu listemizde sizi Efesliler arasında bir geziye davet ediyoruz! Böyle söylüyoruz çünkü kalıntılar arasında yürürken hissedeceğiniz duygu tam da bu: Hala yaşayan bir medeniyetin yerleşim yerine geldiğiniz duygusu. O kadar gerçek, o kadar canlı… Binlerce yıl içinde oluşturulmuş sistemli ve görkemli kent mimarisinin günümüze kadar ulaşan kısmı bile hayranlık uyandırmaya yetiyor. 150 yıl önce başlayan kazılar yaklaşık 100 yıldır Türk arkeologlar gözetiminde devam ediyor ve yeni buluntulara ulaşılıyor. Efes Antik Kenti’nde mutlaka görülmesi gereken onlarca bölümden 8 tanesini gelin birlikte gezelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    efes

    Efes, 9000 yıllık bir yerleşim yeri ve özellikle Antik dönemde liman kenti olarak bütün dünyada ilgi görmüş. Liman Caddesi ise şehir merkeziyle limanı birbirine bağlayan yolun adı. Geçmişte denizciler yüklerini bu cadde üzerinden şehre taşır, krallar bu yol üzerinde karşılanır, dini törenler burada yapılırmış.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Roma Senatörü Tiberius Julius Celsus öldüğünde oğlu babasını onurlandırmak için bir anıt mezar yaptırmak ister fakat kent yönetiminden gerekli izinleri alamaz. O da ikinci kez ama bu sefer kütüphane yaptırma talebiyle girişimlerde bulunur. Bu sayede hem olağanüstü mimarisiyle Celsus Kütüphanesi’ni yaptırır hem de içine babasının lahdini yerleştirerek onun çok farklı bir anıt mezarda uyumasını sağlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Burası bir zamanlar, St. Paul’ün kalabalıklara vaazlar verdiği, atletizm yarışmalarının düzenlendiği, gladyatörlerin güç gösterisine sahne olan, sanatsal etkinliklerin yapıldığı, 24 bin kişilik kapasitesiyle dünyanın en büyük açık hava tiyatrosuydu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Celsus Kütüphanesi’ne doğru inen yolun adı Kuretler Caddesi’dir. Adını o dönemdeki bir rahip sınıfından almış. Caddenin iki tarafında da göreceğiniz farklı yapılar, Efeslilerin planlı kent yaşamına ne denli önem verdiklerini anlamınızı sağlayacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    MS 117 yılında tahta geçen Hadrianus adına yapılan tapınağın alınlığında Efes’in kuruluş öyküsünü anlatan kabartmalar bulunuyor. Herakles’in Theseus’la savaşı, Kral Androklos’un yaban domuzunu öldürüşü, Apollon, Artemis, Dionysos, Afrodit, Ares ve diğerleri… Fakat alınlığın orijinalini Efes Müzesi’nde görebilirsiniz. Tapınağın üzerindeki ise MS 4. yüzyıldaki restorasyon sırasında konulmuş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Günümüzde klasik müzik konserlerinin düzenlenebildiği Odeon, “Eski Yunan’da müzisyenlerin konser verdiği basamaklı yer” anlamına geliyor. Efes’teki 1400 kişilik odeonda eskiden de meclis toplantıları yapılır, tiyatro, konser etkinlikleri düzenlenirmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Kuretler Caddesi üzerindeki üç katlı hamam MS 1. yüzyılın sonlarında inşa edilmiş ve restorasyonu Skolastika isminde bir kadın tarafından MS 400 yıllarında yaptırılmış.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Efes harabeleri içinde günümüze kadar ayakta kalmayı başarmış en değerli yapılardan biri de geçmişin Efesli zenginlerine ait olan Yamaç Evleri. Bu direnişte zeminindeki mozaik yapıların etkisinin büyük olduğu düşünülüyor. Yeraltı ısıtma sistemi ve banyosu bulanan evlerin, belediye işlerinde kullanılmak üzere dönemsel olarak yöneticilere verilmiş olabileceği arkeolojik kazılarla desteklenen bilgiler arasında bulunuyor.

  • İyi Ahlak, Doğruluk Ve Kardeşlikle Kurulan Ekonomik Düzen 7 Madde İle Ahilik

    İyi Ahlak, Doğruluk Ve Kardeşlikle Kurulan Ekonomik Düzen 7 Madde İle Ahilik

    Ahilik geleneğinin ismini Arapça’daki kardeşim anlamına gelen “ahi” kelimesinden ve Türkçe’deki “yiğit, cömert” anlamlarına gelen “akı” kelimesinden aldığına dair iki farklı görüş bulunur. Temelleri Büyük Selçuklu Devleti zamanında atılan Ahilik, üreten ve çalışanın dürüstlük, sevgi, dostluk, yardımlaşma gibi değerleri ilke edinmesi amaçlayan bir düzendir. Ahilik geleneği, Hacı Bektaş Veli’nin önerisiyle Ahi Evran tarafından kurulmuştur. Kişisel çıkarları değil halk yararını gözetmeyi öğütleyen Ahilik, kişinin kendini durmaksızın iyiye ve güzele doğru geliştirmesini, çevresine yararlı bir birey olmasını sağlar. Yüzyıllardır Anadolu topraklarında süre gelen ve günümüz esnafının yaşattığı meziyetlerin temelini oluşturan bu gelenek her yıl Ahilik Haftası’nda kutlanır. İnsanları iyiye, güzele teşvik eden Ahiliğin 7 kuralını bu önemli kültürel değerimizi anmak için listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Cimrilik Kapısını Bağlamak, Lütuf Kapısını Açmak” title_font_size=”13″]

    Ahi, maddiyattan kişisel kazancını gözetmekten uzak durmalı, başkalarına iyilik yapmaktan geri kalmamalıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kahır Ve Zulüm Kapısını Bağlamak, Hilm Ve Mülâyemet Kapısını Açmak” title_font_size=”13″]

    Ahi, herkese karşı iyi niyetli ve yumuşak başlı olmalı, kimseye kötü davranmamalıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hırs Kapısını Bağlamak, Kanaat Ve Rıza Kapısını Açmak” title_font_size=”13″]

    Ahi, kişisel hırslara kapılmamalı, gözü yükseklerde olmamalı elindekiyle yetinmeyi bilmelidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tokluk Ve Lezzet Kapısını Bağlamak, Riyazet Kapısını Açmak” title_font_size=”13″]

    Ahi, gündelik hayatın zevklerine kapılmamalı, nefsinin isteklerini kırmayı bilmelidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Halktan Yana Kapısını Bağlamak, Hak’tan Yana Kapısını Açmak” title_font_size=”13″]

    Ahi, insanlarla olan ilişkilerini değil Allah’la olan ilişkisini gözetmelidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Herze ve Hezeyan Kapısını Bağlamak, Marifet Kapısını Açmak” title_font_size=”13″]

    Ahi, dedikodudan, gereksiz konuşmalardan kaçınmalı, işine odaklanmalıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yalan Kapısını Bağlamak, Doğruluk Kapısını Açmak” title_font_size=”13″]

    Ahi, asla yalan söylememeli ne olursa olsun gerçekten, doğrudan yana olmalıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”79 Yıldır Ahiliğe, Esnafa Destek Veriyor Ve Ahilik Haftası’nı Kutluyoruz.” title_font_size=”13″]
  • Sık Sık Kullandığımız 7 Deyimin Çıkış Hikâyesi

    Sık Sık Kullandığımız 7 Deyimin Çıkış Hikâyesi

    Deyimler, bazen onlarca cümle ile ifade etmekte zorlandığımız derdimizi bir çırpıda anlatmamızı sağlayan söz topluluklarıdır. Türkçemiz de deyimler konusunda oldukça yaratıcı ve zengin bir dil… Biz de bunlardan 7 tanesini seçtik ve ortaya çıkış hikâyelerini derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Balık kavağa çıkınca, “hiçbir zaman” anlamında kullanılıyor. Deyimin hikâyesinde geçen balık bildiğimiz balık ama kavak bildiğimiz kavak ağacı değil; hikâyedeki kavak Boğaz’ın karşılıklı kıyılarına kurulmuş Anadolu ve Rumeli Kavakları’na karşılık geliyor. Hikâyenin tamamı ise şöyle: Karadeniz’e açılan bu bölgede bir zamanlar balık avlamak o kadar zormuş ki ucuza balık alıp yemek ancak şehirde balık bollaştığında ve balıklar Kavaklar’a getirildiğinde mümkün olurmuş. O dönemler dışında pahalı satılan balığa müşteri itiraz edince de satıcılar “Sizin dediğiniz fiyat balık kavağa çıkınca!” dermiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Rivayet o ki ateş yakmak için araç bulmakta zorlanılan zamanlarda komşular birbirinden kürekle ateş alırmış, kürekteki ateş sönmesin diye de hızlıca evine gidip kendi ateşini yakarmış. Kapıdan içeri girmeyen misafirlere “Ne acelen var, ateş almaya mı geldin?” denmesi işte tam da bundan.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Deyimin hikâyesinde bahsedilen Dingo aslında oldukça iyi biri… Yine deyimde geçen ahır da Dingo Bey’in sahibi olduğu Taksim’deki ahırı… Atlı tramvayların İstanbul’daki Şişhane yokuşunu çıkmakta zorlanması, yorulan, hatta Azapkapı’dan desteğe getirilen atların Dingo Bey’in ahırında sık sık dinlenmeye çekilmesi, daha doğrusu atların Dingo’nun ahırına istediği gibi girip çıkması bu deyimi doğurmuş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Fazla meraklandırmadan hemen açıklayalım: Dirhem ve çekirdek tartılarda kullanılan çok hassas birer ağırlık birimi imiş. İki dirhem bir çekirdek ise dönemin en kıymetli para birimlerinden Osmanlı altınının tartıdaki karşılığına denk gelirmiş. Baştan aşağı şık ve zarif giyinmiş insanlara “İki dirhem bir çekirdeksin…” denilerek kıymetine ve güzelliğine iltifat edilirmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1. Mahmut döneminde resmi başlık kabul edilen fesin farklı modelleri içinde püsküllü olanlar rüzgârlı havalarda sahibini epey uğraştırırmış. Ya kalıbı bozulur ya püsküller birbirine karışırmış. İşte, “büyük sıkıntı veren şey” anlamında kullanılan “püsküllü bela” deyimini ortaya çıkaran hikâye de böyle gelişmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Pabucu dama atılmak, Osmanlı döneminden yadigâr bir söz… Günümüzde “gözden düşmek” anlamında kullandığımız deyimin kökü gerçek anlamda pabuçların dama atılmasına dayanıyor! Şöyle ki; ilkeleri ve bu ilkelere bağlılıklarıyla nam salmış Ahilik teşkilatında, bir kunduracının tamir ettiği pabuçtan müşteri şikâyet ederse teşkilat her iki tarafı da dinler, eğer kunduracı haksız bulunursa pabuçlar kunduracının damına atılırmış… Böylece yeni müşteriler en fazla pabucun dama atıldığı kunduracıları görüp tercihini yaparmış. Unutmadan ekleyelim, ayakkabıların sahibine de ayakkabılarının bedeli ne ise illa ki ödenirmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    “Üsküdar’da sabah oldu” deyiminin hikâyesi Osmanlı döneminde bu semtteki müezzinlerin sabah ezanlarını Beşiktaş’taki camilerin müezzinlerinden erken okumasına dayanıyor. Öyle ki o dönemde Beşiktaş halkı Üsküdar’daki Valide Sultan Cami ve Mihrimah Sultan Camisi’nden okunan ezanla uyanırlarmış. Bu nedenledir ki deyimi bugün “geç kaldın” ya da “fırsatı kaçırdın” anlamında kullanıyoruz.

  • Beyoğlu’nun Kitap Gibi Pasajları

    Beyoğlu’nun Kitap Gibi Pasajları

    Yüzyıldan uzun bir zaman önce Beyoğlu denince akla İstiklal Caddesi gelirmiş ve Tünel ile Taksim arasında uzanan yolun o zamanlarki adı Cadde-i Kebir imiş. Bu listemizde, günümüze kadar ulaşan Cadde-i Kebir pasajlarına yer veriyoruz. Yüz yıl önce inşa edilmiş, insan hikâyeleriyle büyümüş, günümüze kadar ulaşmış, kitap gibi okuyabileceğiniz Beyoğlu pasajlarından…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”#1″ title_font_size=”13″]

    Biliyor musunuz; on yıllar boyunca içinden sayısız insanın ve hikâyenin gelip geçtiği Rumeli Han 1960’lardan önce pul koleksiyoncularının ilk adreslerinden biriymiş… 1900’ün başlarında inşa edildiğinde İstiklal Caddesi’nin en yüksek binası olan yapı, 9 kat 56 daire 30 dükkân ve üç ayrı kapıdan müteşekkil. Günümüzde en çok barok, neoklasik, ampir süslemeleri ve tam ortasındaki Medusa başıyla ana girişi dikkat çekiyor. Hanı yaptıran kişi ise Sultan II. Abdülhamit’in mabeyincisi Ragıp Sarıca Paşa.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”#2″ title_font_size=”13″]

    Halep Pasajı’nın tarihteki sahiplerinden biri Osmanlı Hava Kuvvetleri’nin kurucularından olan Süreyya İlmen Paşa’ymış ve kendisi Süreyya Sineması ile Süreyya Plajı’nın da sahibiymiş. İstiklal Caddesi’nin en ünlü pasajlarından Halep’in Türk tiyatro tarihinde de önemli bir yeri bulunuyor. Çünkü kuruluşu 1885’lere uzanan SES Tiyatrosu bu pasajın içinde ve varlığını aktif olarak sürdürmekte… Tiyatronun bulunduğu mekânın, ilk yıllarda, Cirque de Pera adında yabancı akrobatların gösteriler yaptığı bir sirk olduğu bilgisini de hemen not edelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”#3″ title_font_size=”13″]

    İstiklal Caddesi’nin en büyük pasajlarından biri de Abut Ailesi tarafından 1908 yılında Rum mimar Dimitri Basiliadis’e yaptırılan Suriye Pasajı’dır. Yaşı 100’ü deviren pasajda pek çok ilk yaşandığı da söylenenler arasında… Örneğin, saraydan sonra elektriğin ve hava gazının bağlandığı ilk bina burasıymış. İlk defa çift asansör sistemi yine Suriye Pasajı’nda uygulanmış. Üst katında dairelerin, alt katında dükkânların bulunduğu pasaj günümüzde sanatsal çalışmalara da ev sahipliği yapıyor. Fotoğrafta gördüğünüz uçurtmalar da bu sanatsal çalışmalardan biri…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Çiçek Pasajı’nın yüz yıl önceki adının Hristaki Pasajı olduğunu biliyor muydunuz? Çünkü 19. yüzyılda pasajı yaptıran kişinin adı Hristaki Zografos’muş. Mütareke yıllarında çiçekçilerin yerleştiği dükkânlar nedeniyle sık sık “çiçek” adıyla anılmış ve sonunda adı Çiçek Pasajı’na dönüşmüş. Öykülerle dolu bu tarihi yapının bir kısmı 1978’de yıkılmış ve 1988 yılına kadar işlevsiz kalmış. Neyse ki şimdilerde giriş katındaki dükkânlar ve üst katındaki konutlarla yaşamaya, anıları yaşatmaya devam ediyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”#5″ title_font_size=”13″]

    1877 yılında inşa edilen Atlas Pasajı en çok da içindeki Atlas Sineması ile anılır. Sinemanın açılış tarihi 1948 iken, içindeki 295 koltuklu Küçük Sahne 1950’de açılmıştır. Oysa bu yapı Sultan Abdülaziz zamanında Ermeni işadamı Agop Köçeyan tarafından kışlık ev olarak inşa edilmiş. Sonraki yıllarda da pasajın giriş katı at ahırı hatta at cambazhanesi olarak işlev görmüş… Günümüzdeyse Atlas, Beyoğlu’nun en hareketli, renkli, canlı pasajı olarak varlığını sürdürüyor.

  • YEŞİLÇAM’IN KÖTÜ KARAKTERLERİNİ CANLANDIRAN JÖNLERİ

    Ülkemizin film endüstrisini ifade etmek için kullanılan Yeşilçam, 1950’lerden 1980’lere kadar altın çağını yaşadı. Zengin kız-fakir oğlan hikâyelerinden komik ve hüzünlü aşk hikâyelerine binlerce filmin çekildiği bu dönemde başrol oyuncuları kadar yan rollerdeki karakter oyuncuları hâlâ hatırımızda. Yazımızda, çeşitli entrikalar ile masum roldeki başrol oyuncularına hayatı zindan eden ama sonunda hep kaybetmek zorunda kalan Yeşilçam’ın vazgeçilmez “kötü adamları”nı listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Yakışıklı jönlerin amansız düşmanı Hüseyin Peyda, felsefe eğitimi almasına rağmen tüm hayatını sinemaya adamış bir isim. Filmlerde sıklıkla zengin ve kötü kalpli para babası karakterleri canlandıran Peyda, sinemadan kazandıklarıyla yapım şirketi açmış, senaryolar yazmıştır. Yüzlerce filmde oynayan Hüseyin Peyda, Yeşilçam’ın karizmatik ve gizemli kötü adamlarından biriydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Yeşilçam’ın iyi yürekli kötü adamı Erol Taş, rol aldığı 800’den fazla filmin en az 750’sinde kötü adam rolündeydi. Susuz Yaz, Yılanların Öcü, Dokuz Dağın Efsanesi gibi Türk sinemasının başyapıtları arasında yer alan filmlerde izlediğimiz ürkütücü kahkahasıyla ünlü Erol Taş, Türk sinemasındaki en ünlü kötü karakterlerinden biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    400’e yakın filmde oynayarak Yeşilçam’da en çok rol alan 8. oyuncu ünvanına sahip Süheyl Ali Eğriboz, kötü adam karakterlerini başarıyla oynamış bir oyuncudur. Hazreti Ömer’in Adaleti filminde rol gereği Ömer bin Hattab’ı öldürdüğü için sopalı saldırıya uğrayan Eğriboz, zor rollerin üstesinden başarıyla gelmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yeşilçam’da kavga sahnelerinin yıldız ismi Kudret Karadağ, Yüz Numaralı Adam, Gırgıriye ve Hanzo gibi efsaneleşmiş filmlerde rol aldı. Karadağ, 350 Türk filminde oynayarak Yeşilçam’da en çok yer alan 10. oyuncu ünvanını almıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Kartal Tibet’in başrolde olduğu Tarkan serisinde Tarkan’ın ezeli düşmanı Viking kumandanı Toro rolüyle hafızalarımıza kazınan Bilal İnci, hemen her filminde kötü adam olarak karşımıza çıktı. 1964’te başladığı oyunculuk kariyerinde zalim adam rollerini başarıyla gerçekleştiren oyuncu, yüzlerce filmde oynadı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Yadigar Ejder, kötü adamların korkulu rüyası olsa da aslında Yeşilçam’da yufka yüreği ile nam salmış bir isim. Kemal Sunal ile çektiği filmlerdeki kötü adam rolüyle gönüllerimizde taht kuran Yadigar Ejder’in yüze yakın filmi var. Gerzek Şaban filmindeki Hamza rolü ise unutulmazlar arasında yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Yeşilçam başrollerinin korkulu rüyası Hayati Hamzaoğlu’nu Köroğlu ve Ağrı Dağı Efsanesi’ndeki kötü adam karakteriyle özellikle Kadir İnanır ile oynadığı Tatar Ramazan’daki ağa rolüyle tanındı. Hamzaoğlu’nun iki yüze yakın filmi ve birçok ödülü var.

  • ANADOLU RESSAMI NURİ İYEM

    Anadolu hikâyelerini ve Anadolulu kadın portrelerini kendine has tarzıyla tuvallerine başarıyla yansıtan Nuri İyem, toplumsal-gerçekçi sanat akımının ülkemizdeki en önemli temsilcilerinden. Endişeli ve ürkek bakışlı kadın portreleriyle dünyaca tanınan usta ressam Nuri İyem hakkındaki bilgileri yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Nuri İyem, 1915’te Bulgaristan göçmeni bir ailenin ferdi olarak İstanbul’da doğar. Üç yaşındayken çok sevdiği ve portrelerine de konu olan ablasını kaybeder. Resme olan ilk hevesi bu dönemde kömür kalemlerle duvarları boyayarak gelişir. İlkokula Mardin’de başlar ancak 1923’te ailesiyle İstanbul’a döner ve önce mahalle mektebine ardından da İtalyan İlkokuluna devam eder. Ortaokul çağındayken Güzel Sanatlar Akademisine kabul edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1941’de henüz öğrenciyken; Avni Arbaş, Turgut Atalay, Haşmet Akal, Kemal Sönmezler, Selim Turan, Fethi Karakaş, Ferruh Başağa ve Mümtaz Yener gibi toplumcu-gerçekçi sanat anlayışını paylaştığı sanatçı arkadaşları ile “Yeniler Grubu”nun kurulmasına öncülük eder. II. Dünya Savaşı sonunda ortaya çıkan toplumcu gerçekçilik akımının resim sanatındaki yansımasını temsil eden Yeniler Grubu’na ilerleyen zamanlarda Abidin Dino, Faruk Morel, Agop Arad, Yusuf Karaçay gibi önemli isimler katılır. Grubun amacı, Batı etkisinde kalan, toplumdan kopuk ve halka yabancılaşan resim sanatını yeniden toplumla buluşturup yerel konular üzerinden toplumsal sorunlara ışık tutmaktır. Bu amaçla kendi gözlemlerine dayanarak İstanbul limanlarını ve burada yaşam mücadelesi veren insanları konu alan eserler üretirler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Yeniler Grubu, “Liman Kenti İstanbul” konulu ilk sergisini Beyoğlu Matbuat Umum Müdürlüğü binasında açar. Türkiye’nin ilk özel resim dershanesini de Beyoğlu Asmalı Mescit Mahallesi’ndeki “S. Önay Apartmanı”nın çatı katında Fethi Karakaş ve Ferruh Başağa ile birlikte kurar ve yeni öğrencilerin yetişmesi için atölyede dersler verir. İstanbul Resim-Heykel Müzesinde bir süre Halil Dikmen’in yardımcısı olarak çalışan Nuri İyem, ilk kişisel sergisini 1946’da bir mobilya mağazasında açar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Anadolu insanının yaşantısından esinlendiği eserleriyle kendine özgü bir tarz oluşturmayı başaran İyem, ilk dönemlerinde duygusal realizm akımında eserler üretir. 1950’den sonra yöneldiği ve onu Türkiye’de ilk soyut çalışan ressamlardan biri olarak hatırlamamızı sağlayacak olsa da bu çalışmalarını 1960’lı yılların sonunda bırakır. Köyden kente göç eden insanların; işçilerin, hamalların, balıkçıların, kadınların ve emekçilerin yaşamlarından yansımaların ağırlıklı olduğu bir sanat anlayışını benimser. Kendine özgü stilde eserler veren sanatçı, kendi kuşağının en güçlü ressamlarından biri haline gelir. İstanbul ve Ankara’da yaklaşık yirmi beş özel sergisi bulunan sanatçının; Hollanda, Venedik, Sao Paulo gibi sanat merkezlerinde de eserleri sergilenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Nuri İyem, 18 Haziran 2005’te Ulus’taki evinde 90 yaşında hayata veda eder. İstanbul Resim ve Heykel Müzesinde, Millî Kütüphane koleksiyonunda, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi ve daha birçok resmi ve özel koleksiyonlarda İyem’in eserleri sergilenmektedir.

  • Türk Sineması’nda Yılların Parlattığı Jönler

    Türk Sineması’nda Yılların Parlattığı Jönler

    “Önemli rollerde oynayan genç erkek oyuncu” tanımlaması “Jön” kelimesinin sözlük karşılığı… Genç ve yetenekli oyuncularla beyaz perdedeki varlığını sürdüren Türk Sineması’nın, en genç ve tecrübesiz olduğu dönemlerde aktörlük yapan, ilerleyen yaşlarına kadar izleyicinin gönlünde taht kuran jönlerimizi listeliyoruz sizin için…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Safa Önal, İzzet Günay’ı şöyle anlatıyor: “Yaşama kötü başlamış, hayata hınçlı bakan, ama sıcak bir ev, şefkat, dostluk ve sonra aşk görünce, aşk bulunca değişebilen, son derece pozitif, son derece yiğit bir karaktere dönüşen bir adamdı o.” Sanatçı, Ağaçlar Ayakta Ölür filmindeki rolüyle ün kazanarak Türk Sineması’nın jönleri arasına katılmıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    SES dergisinin yarışmasıyla öne çıkan ve Genç Kızlar filmiyle sinemaya giren Ediz Hun, kariyeri boyunca genç kızların mektuplarına boğulmuş hatta evinin çatı katının tamamını bu mektuplara ayırmak durumunda kaldığını ifade etmiştir. 1940 doğumlu sanatçı sinemamızın 50 yıldır eskimeyen, tükenmeyen “temiz yüzlü” jönüdür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Tarık Akan da dönemin ünlü mecmuası SES’in yarışmasında birinci seçilip ışığı parlayan jönlerimizdendi. Ne var ki o yarışmaya fotoğrafını gönderen kişi kendisi değil çocukluk yıllarındaki mahalle arkadaşlarından biriydi. Filmlerinin çoğunda “Ferit” “yakışıklı” “damat” isim ve sıfatlarıyla anıldı. 16 Eylül 2016 tarihindeki vefatı kalplerde büyük bir hüzün yarattı. İyi ki arkadaşı o gün o resmi o yarışmaya yollamış ve Tarık Akan’ı sinemamıza kazandırmıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Orta Asya’nın yağız delikanlısı Karaoğlan, Attila’nın akıncısı Hun kahramanı Tarkan’dı o… Ve elbette Aşk Mahkûmu’nun Orhan’ı, Bir Demet Menekşe’nin Kenan’ı, Benim de Kalbim Var’ın Murat’ı… 1938 doğumlu Kartal Tibet, rol aldığı onlarca filmde Türk Sineması’nın onuruna dokundurtmayan, gururu için yaşayan yakışıklı jönü oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Ayhan Işık da Yıldız isimli derginin yarışmasına katılarak atılmıştı sinemaya… “Kanun Namına” filmiyle izleyicinin bütün dikkatini üstüne çekmiş, kariyerinin ilerleyen yıllarında “Taçsız Kral” denilerek baş tacı edilmişti. 1929 ile 1979 yılları arasında yaşayan aktör Türk Sineması’nın ilk; kaybının üstünden yıllar geçmesine rağmen unutulmayan jönlerinden oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Yine SES dergisinin bir yarışmasıyla mesleğe atılan ve yine kariyerinde zirveyi gören isimlerden birinden, tabii ki Kadir İnanır’dan söz ediyoruz. 1968 yılında beyaz perdede görünüp o günden bu yana “jön”lüğünü sürdüren usta bir oyuncudan söz ediyoruz. Ya da şöyle söyleyelim: Zihnimize ve kalbimize kazınan film “Selvi Boylum Al Yazmalım”ın İlyas’ından söz ediyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Türk Sineması’nın en yakışıklı jönlerinden Göksel Arsoy’un kariyeri 60’lı yıllarda başladı. Ünlendiği film Samanyolu, ününe ün kattığı film ise Taş Bebek oldu. Bu sarışın delikanlıyı izleyici “Altın Çocuk” diyerek bağrına bastı. Aradan 60 yıl geçti, Göksel Arsoy 60 yaş aldı. Ve işte jön olmak böyle bir şeydi, o, izleyicinin kalbinde hala altın çocuk…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Malkoçoğlu, Battal Gazi oldu. Yıkılmayan Adam, Yalnız Adam, Yarınsız Adam oldu… Kanun Adamı, Son Savaşçı, Vatandaş Rıza, Kartal Bey, Paramparça ve nihayetinde Ölümsüz oldu. Cüneyt Arkın, yaklaşık 400 filmde rol aldı. Fiziği, mavi gözleri ve mütebessim haliyle Türk Sineması’nın efsane jönlerinden olan sanatçımız 1937 doğumlu…

  • TARİHİ ŞEKİLLENDİREN BÜYÜK BULUŞLAR

    Tarih boyunca bazı icatlar nasıl oldu da yaşam biçimlerini ve düşünce sistemlerini kökten değiştirdi? Keşifler ve icatlar, zaman içinde toplumların yönünü değiştiren en etkili güçler olmuştur. Bir çarkın dönmesi ulaşımı hızlandırmış, bir baskı makinesi bilginin yayılmasını kolaylaştırmıştır. Bu önemli buluşların etkilerini yazımızda detaylarıyla inceliyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tekerlek” title_font_size=”13″]

    Dünya tarihini değiştiren en eski icatlardan biri tekerlektir. İlk olarak MÖ 4000 civarında Mezopotamya’da ortaya çıktığı ve daha sonra Avrupa’ya yayıldığı düşünülse de bir diğer teoriye göre tekerlek, MÖ 3800 civarında Türkiye’nin Karadeniz kıyılarında icat edilmiştir. Medeniyetin gelişiminde kritik bir rol oynayan tekerlek, ulaşımı hızlandırarak daha kolay iletişim kurulmasına imkân tanımıştır. Kervanların, at arabalarının ve savaş arabalarının gelişmesi; farklı toplumlar arasındaki ticareti ve kültürel etkileşimi artırmış, böylece medeniyetimizin şekillenmesinde önemli bir rol oynamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Matbaa” title_font_size=”13″]

    Matbaa, ilk kez Çin’de ahşap kalıplarla yapılan baskı yöntemiyle ortaya çıkmış, zamanla ayrı harflerle baskı tekniğine geçilmiştir. Kesin olmamakla birlikte, bu yöntemin MS 6. veya 7. yüzyılda kullanılmaya başlandığı düşünülmektedir. Ancak asıl büyük devrim, 15. yüzyılda Alman mucit Johannes Gutenberg’in geliştirdiği hareketli metal harfli matbaayla gerçekleşmiştir. Bu buluş, iletişim kurma ve bilgi paylaşma biçimimizde köklü bir dönüşüm başlatmıştır. Kitapların daha hızlı ve daha düşük maliyetle üretilmesi, yalnızca aristokratların ve varlıklı kesimlerin değil, toplumun geniş bir bölümünün de okuryazarlığa erişmesini mümkün kılmıştır. Eğitimde büyük bir gelişme yaşanmış, okuma-yazma oranları hızla yükselmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Buhar Makinesi” title_font_size=”13″]

    MS 1. yüzyılda İskenderiyeli Heron tarafından teorik olarak geliştirilen ve “Aerolipie” adını verdiği pilot ölçekli buhar makinesi, tarihte bilinen ilk örnek kabul edilir. Mekanik ve pnömatik (havayı sıkıştırarak itme gücü elde etme) alanındaki çalışmalarıyla tanınan Heron’un bu öncü icadı, yaklaşık 1700 yıl sonra İskoç mucit James Watt’ın 1763’te geliştirdiği buhar makinesine ilham olmuştur. Watt’ın tasarımı, 18. yüzyılda Sanayi Devrimi’nin kapılarını aralayarak modern ekonominin temellerini atmıştır. Böylece fabrikalarda hem iş gücü hem de hayvan gücüne olan ihtiyaç azalmış, makineler üretimi daha hızlı ve etkili bir şekilde yürütmeye başlamıştır. Özellikle tekstil ve madencilik sektörlerinde üretim kapasitesi katlanarak artmıştır. Aynı zamanda tren ve gemi gibi ulaşım teknolojilerinin gelişmesine öncülük eden buhar makinesi, kırsaldan şehirlere göçü hızlandırmış, şehirleşmeyi artırmış ve yeni toplumsal dinamiklerin doğmasına zemin hazırlamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Elektrik” title_font_size=”13″]

    Sanayi Devrimi’nin ikinci aşamasında buhar gücünün yerini alarak üretim süreçlerini köklü biçimde dönüştüren elektrik, makinelerin daha verimli ve sessiz çalışmasını sağlamış, fabrikaların daha küçük alanlarda kurulmasına imkân tanımış ve üretim hacmini önemli ölçüde artırmıştır. Şehirlerin mimarisini ve yaşam tarzını değiştiren elektrik, aynı zamanda güvenliği güçlendirmiştir. Elektrikli ev aletleri gündelik hayatı kolaylaştırarak zaman kazandırmış; televizyon, radyo ve internet gibi iletişim araçlarının gelişimine öncülük etmiştir. Günümüzde bilişim teknolojileri, endüstriyel üretim, sağlık hizmetleri ve enerji altyapıları başta olmak üzere pek çok kritik sektör elektrik enerjisiyle ayakta durmaktadır. Elektrik olmadan küresel tedarik zincirleri, bankacılık sistemleri ve dijital ekonomi sürdürülemez hâle gelir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Antibiyotik ile Penisilin” title_font_size=”13″]

    1928’de İskoç bakteriyolog Alexander Fleming’in laboratuvarında tesadüfen “Penicillium notatum” küfünün bakteriyel büyümeyi engellediğini keşfetmesi, antibiyotiklerin temelini atarak tıp alanını kökten değiştirmiştir. Bu buluş, bakteriyel enfeksiyonların tedavisini mümkün kılmış ve sayısız hayatın kurtarılmasına öncülük etmiştir. Antibiyotiklerin keşfinden önce enfeksiyonlar çoğu zaman ölümcül seyreder ya da etkili bir tedavi yöntemi bulunmazdı. Penisilin gibi antibiyotiklerin kullanıma girmesiyle birlikte tüberküloz ve zatürre gibi hastalıklar ölümcül olmaktan çıkmış, ameliyatlar ve organ nakilleri çok daha güvenli hâle gelmiştir. Ayrıca bağışıklık sistemi zayıflayan kanser hastalarının korunmasında da hayati önem taşımış, böylece ortalama yaşam süresinin uzamasına önemli katkı sağlamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İnternet” title_font_size=”13″]

    Modern çağın en etkili buluşlarından biri olan internetin temelleri, 1960’lı yıllarda ABD Savunma Bakanlığı tarafından geliştirilen ARPANET projesiyle atıldı. Soğuk Savaş Dönemi’nin askerî endişeleriyle başlayan bu proje, nükleer saldırı gibi durumlarda bile iletişimin sürdürülebilmesi amacıyla tasarlanmıştı. 29 Ekim 1969’da ARPANET üzerinden ilk mesaj gönderildi. Mesaj sadece iki harften oluşan “LO” idi; aslında “LOGIN” yazılması planlanıyordu ancak sistem çöktü. Bu basit başlangıç, tarihin en büyük dönüşümünün fitilini ateşledi. 1980’lerde sadece askerî ve akademik çevrelerde kullanılan internet, 1989 yılında İngiliz bilgisayar mühendisi Tim Berners-Lee’nin “World Wide Web”i (WWW) geliştirmesiyle herkesin erişimine açıldı ve dünyamız daha önce hiç olmadığı kadar “küçük” bir yer hâline geldi.

  • ÖZGÜNLÜĞÜN SUYLA BULUŞTUĞU AN: EBRU SANATI

    Su üzerine desen ve renklerle resim yapma sanatı olarak bilinen ebru, asırlardır görenleri büyüleyen bir estetik mirastır. Bugün Topkapı Sarayı’nda korunan en eski örneklerinden biri, bu sanatın köklü geçmişine tanıklık etmektedir. Ebru sanatının tam olarak ne zaman ortaya çıktığı kesin olarak bilinmese de tarih boyunca farklı coğrafyalardan geçerek Osmanlı’ya ulaşmış ve dünyaya yayılmıştır. Osmanlı Dönemi’nde kitap ciltlerinin iç kapaklarını süsleyen, hat sanatının zarif satırlarına fon olan ebru; yalnızca bir süsleme tekniği değil, aynı zamanda sabrın, özgünlüğün ve suyun üzerinde şekillenen hayal gücünün yansımasıdır. Kültürel mirasımızın en değerli parçalarından biri olan ebru sanatının tarihçesini sizlerle paylaşıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Ebru, doğanın sadeliğiyle estetiğin buluştuğu, suyun üzerinde hayat bulan büyüleyici bir sanattır. Kitre adı verilen (suyu yoğunlaştırmaya yarayan bitkisel öz) maddeyle hazırlanmış yüzeye, gül dalından yapılmış fırçalarla doğal boyalar serpilir. Sonrasında sanatçının isteğine göre biz (ahşap sap üzerine sabitlenmiş ince metal çubuk) ya da tarak gibi araçlarla desenlere yön verilir. Ortaya çıkan her eser tektir; tıpkı parmak izi gibi, aynı desen bir daha asla yinelenemez. Bu nedenle ebru, yalnızca bir süsleme tekniği değil, aynı zamanda anın ruhunu ve özgünlüğünü yansıtan eşsiz bir sanattır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Ebru sanatının kökeni, Orta Asya’ya, özellikle de Türkistan’ın Buhara Bölgesi’ne kadar uzanır. Türkler, bu eşsiz sanatı İpek Yolu aracılığıyla Anadolu’ya taşımış; İran üzerinden geçerek Osmanlı coğrafyasında kök salmasını sağlamıştır. Osmanlı’da tarihî el yazması kitapların iç kapaklarında yan kâğıdı olarak kullanılan ebrular, çoğu zaman kitabın yazımından sonra cilde eklenmiştir. Bu sebeple, bir ebrunun kesin yapım tarihini belirlemek her zaman mümkün olmayabilir. Ancak üzerine tarih düşülmüş bir yazı eklenmişse yapıldığı döneme ait net bir bilgiye ulaşmak mümkün olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Türk ebrusuna dair bilinen en eski yazılı kaynaklardan biri, Tertîb-i Risâle-i Ebri’dir. Bu eserde adı geçen Şevket Mehmed Efendi, kayıtlara geçmiş ilk ebru ustası olarak kabul edilir. Onu özel kılan ise yalnızca adının anılması değil; aynı zamanda ebru yapımını yazılı olarak belgeleyen ilk kişi olmasıdır. Şevket Mehmed Efendi’ye atfedilen en eski uygulamalardan biri ise 1595 tarihli, Fuzûlî’nin Hadîkatü’s-Süedâ (Mutluluklar Bahçesi) adlı yazma eserinde yer alan üç hafif ebru örneğidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Ebru sanatının ustalık zinciri, Ayasofya Camii hatibi Hatip Mehmed Efendi ile başlar. 18. yüzyılda kitre kıvamını artırarak canlı renkleri ve desen hâkimiyetini mümkün kılan bu yenilikçi hatip, “hatip ebrusu”nun mucididir. Onun açtığı bu renkli yolda, 19. yüzyılda, Özbekler Tekkesinin ebru ustası Edhem Efendi yürür. Hem teknikleri geliştirir hem de çiçekli ebruyu zirveye taşıyan Necmeddin Okyay gibi efsane öğrenciler yetiştirir. Lale, sümbül, menekşe gibi motiflerle ebru sanatını resme yaklaştırırken; yazı ile ebruyu ustalıkla buluşturan özgün teknikleriyle de adını kalıcı kılar. Böylece, kuşaklar boyunca aktarılan ustalık, ebruyu bir kültür mirasına dönüştürür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Ebru sanatçıları ve çırakları, bu sanatı yalnızca estetik bir ifade biçimi değil; aynı zamanda geleneklerinin, kimliklerinin ve yaşam tarzlarının ayrılmaz bir parçası olarak görür. Ebruya dair bilgi ve beceriler, usta-çırak ilişkisi çerçevesinde sözlü aktarım ve pratik eğitimle kuşaktan kuşağa taşınır. Temel becerilerin kazanılması ise sabır ve özen gerektiren, çoğu zaman en az iki yıl süren uzun bir sürecin sonunda mümkün olur. Bu köklü miras, 2014 yılında UNESCO tarafından “İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi”ne alınarak uluslararası düzeyde tescillenmiş ve ebrunun evrensel önemi bir kez daha vurgulanmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Günümüzde ebru sanatı; kumaş, ahşap, deri, cam, ipek ve fayans gibi pek çok yüzeye uygulanabilmektedir. Sanatçılar yalnızca geleneksel desenlerle yetinmeyip; kuş, horoz, kelebek ve balık gibi hayvan figürlerinden insan silüetlerine, hatta manzara betimlemelerine kadar uzanan motifli ebrular da üretmektedir. Sıradan bir yüzeyi bile sanata dönüştüren bu eşsiz geleneğin incelikleri videoda!

  • İLK UZAY YOLCUMUZ ALPER GEZERAVCI

    Millî Uzay Programı’nın ilk ayağı olan “İlk İnsanlı Uzay Misyonu” kapsamında Uluslararası Uzay İstasyonuna (ISS) gönderilen ilk Türk astronot Alper Gezeravcı’nın yolculuğu ülkemize büyük heyecan yaşattı. 13 farklı bilimsel deneyin gerçekleşeceği misyon kapsamında Alper Gezeravcı, 19 Ocak’taki fırlatmanın ardından ISS’de 14 gün kalacak. Kanserden bağışıklık hücrelerine; biyoloji, tıp ve genetik alanlarında literatüre katkı sağlayacak çalışmaların bulunduğu 13 deney uzayda gerçekleştirilecek. Gezeravcı, misyonda İspanyol, İtalyan ve İsveçli astronotlarla birlikte görev alıyor. Peki, Alper Gezeravcı kimdir ve bu görev için nasıl seçilmiştir? Detaylar yazımızda…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Alper Gezeravcı, 2 Aralık 1979’da Mersin’de dünyaya geldi. Hava Harp Okulundan Elektronik Mühendisi olarak mezun olduktan sonra ABD Hava Kuvvetleri Teknoloji Enstitüsünde Harekât Araştırması Bölümünde yüksek lisansını tamamladı. F-16 pilotu olan Alper Gezeravcı, 21 yıl boyunca Hava Kuvvetlerinde önemli görevlere ve başarılara imza atmış bir isim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Alper Gezeravcı’nın uzay macerası Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 2021’de Türkiye’nin Millî Uzay Programı’nı duyurması ile başladı. Bu kapsamda gerekli yeterlilikleri gösteren bir Türk vatandaşının uzaya gönderileceği açıklandı ve çalışmalar hız kazandı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    36 bin adayın başvuru yaptığı “İnsanlı Uzay Misyonu” için seçilen 30 aday, Ankara’ya çağrıldı. Adayların seçilmesinde mühendislik, fizik, tıp ve astronomi alanlarında gösterdikleri faaliyetlerin yanı sıra yaptıkları sporlar da belirleyici etkenlerden oldu. Gerekli şartları sağlayan adaylar Ankara’da tıbbi ve psikolojik testlerden geçirildi. Yapılan son değerlendirmeler sonucunda Nisan 2023’te Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Ax-3” isimli uzay yolculuğu için Alper Gezeravcı’nın seçildiğini açıkladı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Türkiye saatiyle 18 Ocak’ı 19 Ocak’a bağlayan gece 00.49’da yola çıkan ekip, eğitimlerini ABD merkezli Axiom Space Şirketinde tamamladı. SpaceX Falcon 9 roketi, Ax-3 mürettebatını SpaceX Dragon uzay aracıyla NASA’nın Florida’daki Kennedy Uzay Merkezindeki Fırlatma Kompleksinden ISS’ye kenetlenmesi için gönderildi. Mürettebatı taşıyan araç, 1,5 gün süren yolculuk sonunda 20 Ocak saat 13.15’te Uluslararası Uzay İstasyonu’na kenetlenecek.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Uzay görevine gidecek uzay yolcuları yanlarında kişisel ve ülkelerini simgeleyen eşyayı götürebiliyor. Gezeravcı’nın tercihi başta yeğeni olmak üzere aile bireylerinin fotoğrafları, Yörük kültürüne ait bazı objeler ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisine hediye ettiği Türk bayrağı oldu. Milyonlarca insanın canlı yayından izlediği fırlatma işleminin ardından uzay yolculuğuna başlayan Türkiye’nin ilk astronotu Alper Gezeravcı’nın uzaydaki ilk sözleri, “Türkiye’nin insanlı ilk uzay misyonu için ilk Türk’ün uzaya adım attığı şu anda Yüce Atamızın sözüyle bu anı başlatmak istiyorum: Türkiye Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün dahiyane sözü ‘İstikbal göklerdedir!’” oldu.