Kategori: Kültür/Sanat

  • OPERAYI DÜNYAYA SEVDİREN SES

    Sahnede elinden düşürmediği beyaz mendiliyle simgeleşen Luciano Pavarotti, İtalya’nın modern opera döneminde yetiştirdiği en büyük sanatçılardan biridir. Operayı geniş kitlelerle buluşturan sesi ve yorum gücüyle tüm zamanların en ünlü tenoru olarak kabul edilir. Yazımızda, yalnızca sesiyle değil, operayı evrenselleştiren etkisiyle de hafızalara kazınan Pavarotti’nin yaşamına birlikte göz atalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1935 yılında İtalya’nın Modena kentinde doğan Luciano Pavarotti, müziğe babası Fernando’dan aldığı derslerle başladı. 1954 yılında ilk profesyonel şan eğitmenleri, maddi durumu yetersiz olan Pavarotti’den ücret almayan tenor Arrigo Pola ile; teknik, duygusal ifade ve sahne konsantrasyonu konusunda yol gösteren Ettore Campogalliani oldu. O dönemde Pavarotti, yarı zamanlı öğretmenlik ve sigorta satıcılığı yaparak geçimini sağlıyordu. Genç yaşta kazandığı deneyimlerin yanı sıra, 1955 yılında Modena’daki erkek korosu Corale Rossini ile İngiltere ve Galler’de düzenlenen uluslararası koro yarışmasında birincilik kazanması, müzik kariyerinde önemli bir dönüm noktası oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Luciano Pavarotti, profesyonel olarak 1961’den itibaren La Bohème, La Fille du Régiment, Tosca ve L’elisir d’Amore gibi operalarda sahne alarak hızla yükseldi. 1963’te Londra Covent Garden’da hasta tenor Giuseppe Di Stefano’nun yerine sahneye çıkıp uluslararası ün kazandı. Aynı yıl “Sunday Night at the London Palladium” (Palladium’da Pazar Gecesi) programına katılarak geniş kitlelere ulaştı. Decca Plak Şirketinin ilgisini çeken Pavarotti, şef Richard Bonynge’in davetiyle soprano Joan Sutherland’le Avustralya turnesine çıktı; bu iş birliği kariyerinin en önemli dönüm noktalarından biri oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1960’lı yıllarda bir resital sırasında sahne heyecanından ne yapacağını bilemez hâle gelen Pavarotti’nin imdadına menajeri yetişti ve elinde bir mendil tutmasını önerdi. Bu basit öneri, Pavarotti için sahnedeki heyecan ve gerginliği yatıştırmanın bir yolu oldu. Zamanla bu beyaz mendil, onun karakteristik sahne imzasına dönüştü. Bu alışkanlık, 2019 yapımı ve Ron Howard’ın yönetmenliğini üstlendiği Pavarotti belgeselinde de açıkça vurgulanmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1966 yılında Donizetti’nin La Fille du Régiment (Alayın Kızı) operasında Tonio rolündeyken, “Quel destin” aryasında tam sesiyle dokuz yüksek “tiz Do” notasını söyleyen ilk tenor oldu. Bu başarıyla dikkatleri üzerine çekti. 1972’de New York’taki Metropolitan Operasında aynı performansı tekrarladı ve eleştirmenlerden büyük övgü aldı. O günden sonra “Tiz Do’ların Kralı” olarak anıldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1977 yılında La Bohème’de Metropolitan Operasından ilk “Met’ten Canlı” yayını olarak Rodolfo rolünü seslendirdi ve televizyon aracılığıyla yayınlanan operalar arasında o zamana kadar en büyük izleyici kitlesine ulaştı. Bu, Pavarotti’nin Amerika’da operayı geniş kitlelere yayma hayalinin başlangıcı oldu. 1988’de Almanya’nın Berlin kentindeki Deutsche Oper’de Gaetano Donizetti’nin L’elisir d’Amore adlı balesinde Nemorino rolünü seslendirdikten sonra sahneye 165 kez çağrılan Pavarotti, 1 saat 7 dakika boyunca alkışlandı ve bu performans Guinness Dünya Rekorları’na girdi. 1993’te New York Central Park’ta verdiği açık hava konserini 500.000 kişi canlı izlerken, milyonlarca kişi de televizyon ekranından takip etti. Ayrıca, José Carreras ve Plácido Domingo ile kurduğu The Three Tenors grubu, klasik müzik tarihinin en çok satan albümünü gerçekleştirdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Pavarotti’nin albümleri sadece klasik değil, pop listelerinde de başarı yakaladı. “Essential Pavarotti” İngiltere’de beş hafta boyunca bir numara oldu. 1984’te Madison Square Garden’daki konseri ve 1990 Dünya Kupası öncesi Roma’da José Carreras ve Plácido Domingo ile verdiği konser, klasik müziği geniş kitlelere taşıdı. Bu konserin gördüğü büyük ilgi, dünyaca ünlü “Üç Tenor” serisine dönüştü.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Luciano Pavarotti sadece sahnedeki başarılarıyla değil, yardımseverliğiyle de tanındı. Modena’daki “Pavarotti & Friends” konserlerinden elde edilen gelirle Birleşmiş Milletler projelerine maddi destek sundu. 1995’te U2 ve Bono ile seslendirdiği Miss Sarajevo parçası sayesinde “Bosna Konseri” kapsamında bağış topladı; ardından Bosna’da Pavarotti Müzik Merkezini kurdu. Bu sebeple 2006 yılında Saraybosna şehri kendisine fahri hemşerilik ödülü verdi. Ayrıca Afganistan ve Kosova’daki mülteciler için de yardım konserleri düzenledi. “Müziği ve operanın mesajını olabildiğince çok insana ulaştırmak istiyorum!” diyen Pavarotti, umut vadettiğine inandığı gençlere ücretsiz şan dersleri verdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Pavarotti iki kez evlendi. İlk evliliğini 1961 yılında şarkıcı Adua Veroni ile; ikinci evliliğini ise 2003 yılında Nicoletta Mantovani ile yaptı. Aralarındaki yaş farkı 34 yıldı. Nicoletta ile olan ilişkisi, bazı hayranları ve kamuoyu tarafından eleştirilse de Pavarotti bu yorumları önemsemedi; söyleşilerinde sık sık aşkın olasılıklarından ve sınır tanımaz doğasından söz etti. Bu evlilikten ikiz çocukları oldu. Ancak erkek çocukları Riccardo, doğum sırasında hayatını kaybetti. Pavarotti, bu büyük kaybı derin bir acıyla yaşadı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    Operayı geniş kitlelere sevdiren Luciano Pavarotti’ye, 2004 yılında başlayan 40 şehirlik veda turnesi sırasında pankreas kanseri teşhisi kondu. Son halka açık performansını 2006 yılında Torino’daki Kış Olimpiyatları açılış töreninde, Puccini’nin Turandot Operası’ndan “Nessun dorma” aryasını seslendirerek gerçekleştirdi. Aynı yıl ameliyat oldu ve konserlerini sağlık sorunları nedeniyle iptal etmek zorunda kaldı. 6 Eylül 2007 tarihinde Modena’daki evinde hayatını kaybetti. Cenazesi, Modena yakınlarındaki Montale Rangone’de bulunan aile mezarlığına defnedildi.

  • ÖNEMLİ BELGESELLERE İMZA ATAN İSİM

    Doğa belgesellerinin yapımcısı David Frederick Attenborough’nun hayatını keşfetmeye hazır mısınız? Yıllarca dünyanın en uzak köşelerinde vahşi doğanın sırlarını açığa çıkaran bu efsanevi ismin doğa sevgisi ve gezegenimizi koruma çağrısı her geçen gün daha büyük kitlelere ulaşıyor. Doğanın ilham veren hikâyelerini hafızalara kazınan sesi ile anlatan David Attenborough yazımızda…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Sir David Attenborough ismine, belgesel izliyorsanız denk gelmemeniz imkânsız. 1950’lerden itibaren Afrika’dan Güney Amerika’ya dünyanın en uç noktalarına giden; vahşi yaşamı, gezegenimizin yaşadığı değişimi ve sorunları ortaya koyan, farklı coğrafyalardaki insanların birbirini tanımasını sağlayan bir isim. Son belgeseli “Gezegenimizden Bir Yaşam” ile hem kendi hayatını hem de iklim krizinin sonuçlarını gözler önüne seren Attenborough’nun Instagram’da yaklaşık 6 milyon takipçisi var.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Bilim ve doğasever bir insan olacağı daha çocukken belli olan David Attenborough, 8 Mayıs 1926’da Londra’da doğar. Kariyerinin 60. yılında İngiliz monarşisinin “Sir” ünvanı verdiği Attenborough, üç çocuklu bir ailenin ortanca çocuğu olarak dünyaya gelir. Babası Leicester Üniversitesinde yöneticidir ve bu sayede çocukluğu üniversitenin kampüsünde fosil ve taş örnekleri inceleyerek geçer. Yaklaşık 11 yaşındayken babasından zooloji departmanının büyük miktarda semender tedarikine ihtiyacı olduğunu duyar ve üniversite ile anlaşarak her bir semender karşılığında 3 peni kazanır. O zamanlar bir sır gibi sakladığı semender kaynağı ise üniversite yakınındaki bakanlıkta bulunan gölettir. Bir yıl sonra, üvey kız kardeşi Marianne ona tarih öncesi canlıların bulunduğu bir kehribar parçası verir. Tüm bu süreç ünlü belgeselcinin kaderini çizer. Bu kehribar ileride hayata geçireceği “The Amber Time Machine” programının odak noktası olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1945’te Cambridge’deki “Clare College”dan jeoloji ve zooloji eğitimi almak için burs kazanır ve 1952’de Doğal Bilimler Fakültesinden mezun olarak ünlü İngiliz kanalı BBC’de çalışmaya başlar. Hayvanların yaşamıyla ilgili ilk TV programını bu dönemde çekmeye başlayan Attenborough’nun kariyerinin dönüm noktası ise yine aynı kanaldaki “Life On Earth” belgesel serisidir. 1979’da 13 bölüm yayımlanan bu belgesel serisinin dünya genelinde 500 milyon kişi tarafından izlendiği tahmin ediliyor. Henüz internet ve sosyal medya olmamasına rağmen Ruanda’da bir grup vahşi goril ile karşılaşma anı dünyada büyük yankı uyandırır. Bu anlar 1999’daki “En Güzel 100 TV Anı”nın belirlendiği kamuoyu araştırmasında Kraliçe II. Elizabeth’in taç giyme törenini bile geride bırakarak 12. sırada yer alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Ara vermeden çalıştığı kariyeri boyunca BBC’nin en tanınan yüzü haline gelen Attenborough, 1985’te şövalye, 2005’te İngiliz Kraliyetinden “Liyakat Nişanı” alır. Doğa belgeseli tutkunlarının başucu programları olan “Yeryüzü”, “Mavi Dünya” ve “Gezegenimiz” parçası olduğumuz doğanın tüm gerçekliğini milyonlarca insana ulaştırdı. Neredeyse bir asırlık yaşına rağmen emekli olmayı düşünmediğini her fırsatta belirten Attenborough, son olarak BBC için “İnsanlığın Sonu” adlı bir belgeselde ekran karşısına çıktı. Bu belgesel birçok hayvan türünün insan eliyle yok edilmesini konu alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    2006’da çektiği iklim değişikliği ile ilgili TV belgeseli için BBC’ye verdiği röportajında “İlk TV programımı yaptığımdan bu yana gezegendeki insan sayısı üçe katlandı, verdiğimiz zararın şimdi farkına varıyoruz. Aldığımız her nefes, yediğimiz her yemek doğal yaşamdan geliyor. Dolayısıyla doğaya zarar verirsek kendimize zarar vermiş oluruz.” sözleriyle iklim krizinin önemine bir kez daha dikkat çekti. Hükümetlerden ve üniversitelerden çok sayıda ödül ve fahri doktorluk alan Sir David Attenborough’nun ismi, keşfedilen birçok hayvan türüne verildi. Yabani otlardan böcek türlerine, memeli hayvanlardan dinozorlara kadar 20’den fazla canlının ismi bu doğa tutkununun ismi ile anılırken son olarak yakın zamanda keşfedilen bir deniz dinozoru “Attenborough conybeari” ismini aldı.

  • MEMLEKET HİKÂYELERİNİN DUAYENİ: REFİK HALİD KARAY

    Osmanlı İmparatorluğu Dönemi’nde doğmuş, Cumhuriyet Dönemi’nde yetişmiş yazarlarımızdan Refik Halid Karay’ın farklı dönemlerde ürettiği çok sayıda eseri bulunmaktadır. Millî Eğitim Bakanlığı’nın 100 Türk Edebiyatçısı arasında yer alan yazarımız, Kültür ve Yaşam’ın bu sayfadaki konuğu…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hukukçu, gazeteci, siyasetçi ve yazar…” title_font_size=”13″]

    1888 ile 1965 yılları arasında yaşamış olan Refik Halid Karay, Galatasaray Sultanisinde hukuk öğrenimi görmüş, günümüzdeki adıyla Hazine ve Maliye Bakanlığında memur olarak çalışmıştı. II. Meşrutiyet’in ardından gazetecilik yapan Karay, Fecr-i Atî topluluğuna katılarak mizah ve eleştiri türünde yazılar yazmaya başladı. Dönem dönem kaleme aldığı yazılar Çorum, Ankara, Bilecik, Beyrut ve Halep’te sürgün hayatı yaşamasına neden oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Türkçeyi ustalıkla kullanmıştır…” title_font_size=”13″]

    Halit Fahri Ozansoy, Refik Halid Karay’ı “Türkçenin en iyi yazarı” olarak tanımlamıştır. İstanbul Türkçesi konuşan köklü bir aileden gelen Karay’ın eserlerindeki kelime ve deyim zenginliği dikkat çekicidir. İstanbul’un Bir Yüzü, Nilgün, Dişi Örümcek, Yeraltında Dünya Var gibi yirminin üstünde romanı, çok sayıda mizah, günlük ve anı türünde kitabı bulunmaktadır. Yukarıda gördüğünüz alıntı ise Bir Avuç Saçma isimli günlüğüne aittir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Anadolu’yu anlatan yazar olarak bilinir…” title_font_size=”13″]

    Refik Halid Karay’ın sürgün dönemleri Anadolu’yu tanımasına ve yazılarına aktarmasına sebebiyet vermiştir. Günümüzde yazarın adı geçtiğinde akla gelen kitaplar da bu dönemde ürettiği eserlerdir: Memleket Hikâyeleri ve Gurbet Hikâyeleri. Süsten uzak kısa cümlelerle kaleme aldığı Memleket Hikâyeleri’nde on sekiz öykü yer alır. Gurbet Hikâyeleri ise çoğu Orta Doğu’nun farklı yerlerinde geçen on yedi hikâyeden oluşmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”En çok övgüyü hikâyeleri almıştır…” title_font_size=”13″]

    Birçok yazar ve eleştirmen, Refik Halid Karay’ın hikâyelerini diğer çalışmalarından daha özel bulmuştur. Örneğin Refika Taner’e ait Edebiyatımızda Seçme Hikâyeler kitabında Sabri Esat Siyavuşgil’in Karay’la ilgili şu sözü geçer: “Bana o hikâyeler, bugün, Anadolu’nun insan ve cemiyet hayatı hakkında yazılmış̧ ve yazılacak en azametli psikoloji ve sosyoloji eserlerinden daha etraflı, daha derin, daha dolu ve daha gerçek geliyor. Öyle sanıyorum ki bu hikâyeleri okumadan Anadolu’yu anlamanın, anlamaya çalışmanın imkânı yok.”

  • Radyo Tiyatrosundan Kültür ve Yaşam’a

    Radyo Tiyatrosundan Kültür ve Yaşam’a

    Eskiden kitaptan radyo tiyatrosuna uyarlanırdı eserler… Radyo başında oturmuş hâldeyken karakterleri zihnimizde canlandırmaya çalışır, hikâyenin devamı için de bir sonraki günü iple çekerdik. Radyo günleri gibi radyo tiyatroları da eskide kaldı artık… Ama biz üşenmedik ve sizi o günlere götürecek bir içerik hazırladık. Tıpkı eskiden olduğu gibi karakterleri zihninizde canlandırabilirsiniz. Yok, eğer hikâyenin başını/sonunu merak ederseniz de kaynağına; yani Agatha Christie’nin “Bilinmeyen Hedef” isimli kitabına yönelebilirsiniz. Şimdi sırada Radyo Tiyatrosu!

  • EMOJİLERLE ANLATILAN BU NOSTALJİK DİZİLER HANGİLERİ?

    EMOJİLERLE ANLATILAN BU NOSTALJİK DİZİLER HANGİLERİ?

    Emoji yarışma serimiz tüm hızıyla devam ediyor! Bu kez de dizi-film isimlerini, yine emojilerle soruyoruz. Malum, dünya televizyonlarında uzun zamandır bir dizi film furyasıdır gidiyor. Bazılarına öyle tutuluyoruz ki sezon hiç bitmesin istiyor, yeni sezonun gelmesini heyecanla bekliyoruz. Türk televizyonlarında da en çok seyirci kitlesine sahip yapımlar tabii ki dizi filmler. Aşağıda isimleri emojilerle anlatılan diziler ise nostaljik önem taşıyor. Televizyon tarihimize damga vurmuş bu dizileri bakalım hatırlayabilecek misiniz? Cevaplar her zamanki gibi sayfanın en altında.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Her bölümde şoförlerin yaşadığı günlük olaylar anlatılıyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Dizinin odak noktasında Fırıncı Nusret Baba ve kızları vardı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Dizinin konusu farklı karakterlerdeki apartman sakinleri ve günlük yaşamlarıydı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Dizinin adını taşıyan şarkısı da çok ünlüydü.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Samatya’da çekilen dizide duayen oyuncular başroldeydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Nöri Kantar diyerek neredeyse cevabı vermiş olacağız…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Yeşil gözlü güzel kadın iyi miydi kötü mü, dizi boyunca anlaşılamamıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Kozmik olayların devrede olduğu fantastik komedi dizisiydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    Biz, aman Ali Rıza Bey ağzımızın tadı bozulmasın diyelim, siz anlayın…

    1. Çiçek Taksi
    2. Ekmek Teknesi
    3. Bizimkiler
    4. Süper Baba
    5. İkinci Bahar
    6. Kaynanalar
    7. Kara Melek
    8. Uzaylı Zekiye
    9. Yaprak Dökümü
  • 8 Madde ile Dünyanın Gönlünü Çelen Adam Cüneyt Arkın

    8 Madde ile Dünyanın Gönlünü Çelen Adam Cüneyt Arkın

    Yaşamında 80. yılı geride bırakan Fahrettin Cüreklibatur, Cüneyt Arkın adıyla tam yarım asırdır hayatımızda… “Ailemizden biri” klişesi ise hâlâ bu gibi durumları en iyi anlatan tanımlama… İnsanımızda, tesadüfen karşılaşsa sarılmadan yoluna devam edemeyecek kadar samimi duygular uyandıran sinema emekçimiz, 8 madde ile huzurlarınızda…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Söylemekten çekinmeyelim, her şeyden önce artist gibi bir artistimizdir Cüneyt Arkın. 70’li yıllardaki filmlerine bakınca önce yeşil gözleri ve müstehzi gülüşü olmak üzere, fiziği ile dikkatinizi çeker. Kaldı ki 1963 yılında Artist isimli derginin düzenlediği sinema artisti yarışmasında birinci olmuş ve oyunculuk hayatı bu yarışmanın ardından Gurbet Kuşları ile başlamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Buna karşılık gönüllerimize bir Malkoçoğlu, bir Battal Gazi, bir Kara Murat olarak tahtını kurmuştur. Kurgulanmış bir filmi değil de tarihsel bir belgeseli seyrediyormuşçasına gururlandığımız dakikalar yaşatmıştır hepimize… Surların tepesinden atlayıp bir grup düşman askerini “bovling” topu gibi dağıttığında, tek seferde en az dört ok atıp her biriyle hedefi 12’den vurduğunda hiçbirimizi şaşırtmaz sadece heyecanlandırırdı. Gözleri dağlandığında bile hedefi şaşırmayan bu fantastik kahramanı bizi gerçeğin ötesine götürdüğü için bu kadar severdik belki de.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    “Uçan tekme” ifadesini jargona Uzak Doğulu oyuncular mı yoksa Cüneyt Arkın filmleri mi kazandırdı bilmiyoruz ama kimi çocukların film biter bitmez gördüklerini uygulama gayretlerinin evleri bir süre karıştırdığına tanık olmuşluğumuz var. Cüneyt Arkın o rollerin hakkını verebilmek için Medrano Sirki’nde altı ay ücretsiz çalışmış, bu arada akrobasi eğitimi almıştı. Karate ve at binmede uzman sporcuydu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    400’e yakın filmde rol aldı ki saymakla bitmez. Ama bu sırada filmografisi gibi başka bir liste daha oluşmuştu hayatında. Çekimler sırasında attan düşmüş, omuzu, boyun omurları ezilmiş, dört kaburgası, el ve bilek kemiği kırılmış, kaşı yarılmış, omuzu çıkmış, felç tehlikesi atlatmış, Malkoçoğlu çekiminde yaşadığı kaza yüzünden bir hafta komada kalmıştı. Bir dönem hayatımızı renklendiren o filmlerin, o sahnelerin bize ulaşması için, dublörü, sigortası, hiçbir güvencesi olmadan kendi deyimiyle canını hiçe saymış, gerçek bir sinema emekçisiydi Cüneyt Arkın.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    “Hoşça kal, düşman beldenin yaman güzeli.” Replikten de anlayacağınız gibi aktörümüz cengâverliğinin yanı sıra Bizans sarayına girdiğinde bile mutlaka bir güzelin kalbini çalarak çıkan bir gönülçelendi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    İtalya’da John Arkin olarak tanındı, James Bond’da rol alması için teklif aldı, İran’da kadınların ilgi odağıydı. Sadece avantür değil komedi ya da toplumsal içerikli çok sayıda filmde de rol aldı. Dublaj sanatçısından kaynaklanan ve koca bir ülkenin diline düşen “N’ayır… N’olamaz…” kalıbı en çok onunla anıldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Cüneyt Arkın’ın tıp okuduğunu hepimiz biliriz ama şu bilgiyi çoğumuz daha önce duymamış olabiliriz: Oyunculuktan önce edebiyata ilgisi vardı. Çok beğenilen öyküler, şiirler yazardı. Hatta öykülerinin yayınlanması için Cemal Süreya’ya vermiş o da Pazar Postası’nda yayınlanması için Muzaffer Erdost’a göndermişti. İlgilendiği başka bir sanat dalı da resim oldu, bu alanda sergi açacak kadar güzel eserler üretti. Anlayacağınız, o vurdulu kırdılı rollerin arkasında sakladığı ruh, ince, çok inceydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Onu ilk keşfeden kişi usta yönetmen Halit Refiğ olmuştu. Eskişehir 1. Hava Üssü’ndeki bir film çekimi sırasında subay kıyafetleri içindeki yakışıklı dikkatini çekmiş, genç adam askerliğini bitirip yanına geldiğinde ona Gurbet Kuşları’nda rol vermişti. Ardından başka filmlerde de birlikte çalıştılar. Yıllar geçtikten sonra ünlü yönetmen düşüncelerini şu sözlerle ortaya koydu: “Cüneyt Arkın benim için, değeri ancak John Wayne, Burt Lancaster, Toshiro Mifune ve Alain Delon ile kıyaslanabilecek, Türk sinema tarihindeki en önemli ve başka benzeri bulunmayan bir sinema oyuncusudur.

  • Bizim Aile’nin En Yakışıklısı Tarık Akan

    Bizim Aile’nin En Yakışıklısı Tarık Akan

    1949 yılında dünyaya gelen sanatçının çocukluk yıllarında taşıdığı isim Tahsin Tarık Üregül’dü. Sinema dünyası ona Tarık Akan adını verdi. Bu isimle tanındı, sevildi. O kadar çok sevildi ki 2016 yılında hayatını kaybettiğinde binlerce insan cenazesine akın etti. Kültür ve Yaşam’ın şimdiki konuğu ünlü aktör Tarık Akan…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”#1″ title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”#3″ title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
  • AĞAÇLARIN HİKÂYESİ: BASTONA DÖNÜŞEN YOLCULUK

    Bir tahta parçasının zamanın bir yerinde en yakın yol arkadaşınız olabileceği hiç aklınıza geldi mi? El sanatları yalnızca bir uğraş değil; ustasının duygularını, yaşadığı coğrafyanın izlerini ve estetik anlayışını yansıtan sessiz bir anlatıdır. Her bir parça, geçmişten bugüne uzanan bir kültürün, sabrın ve emeğin izlerini taşır. Bu yazımızda, kökleri yüzyıllar öncesine dayanan ve bir el sanatı olan ağaç baston yapımının inceliklerine birlikte göz atacağız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bastonun Kısa Tarihi” title_font_size=”13″]

    Baston, genellikle yürümeyi kolaylaştıran bir sopa olarak bilinse de tarih boyunca farklı kültürlerde farklı anlamlar kazanmıştır. Bastonla sıkça karıştırılan asa ise, sapında tutma yeri bulunmayan ve eski çağlarda yalnızca bir destek aracı değil, aynı zamanda kralların ve dinî liderlerin gücünü simgeleyen bir semboldür. Antik Yunan vazolarında baston kullanan figürlere rastlanırken, mitolojide tanrıların ellerinde baston ya da asa sıkça görülür. Eski Mısır’da baston ve asa hem dinî hem de siyasi otoritenin simgesi olarak kullanılmıştır. Osmanlı Dönemi’nde baston, yalnızca yürümeye yardımcı bir araç değil, aynı zamanda bir sosyal statü göstergesi olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=” Baston Yapımında Kullanılan Ağaç Çeşitleri” title_font_size=”13″]

    Baston yapımında çeşitli ağaç türleri kullanılır ve her biri kendine özgü özellikler taşır. Örneğin, kızılcık ağacı dayanıklılığı ve estetik yapısıyla öne çıkar, akçaağaç ise hem sağlam hem de işlenmesi kolay bir malzemedir. Ceviz ve kiraz ağaçları, dayanıklılıklarının yanı sıra zarif görünümleriyle de baston yapımında sıkça tercih edilir. Çam gibi iğne yapraklı ağaçlar, daha hafif bastonlar üretmek için uygundur. Meşe, kayın ve porsuk gibi ağaçlar ise sağlamlıklarıyla bilinir; özellikle uzun ömürlü bastonlar için idealdir. Gül ağacı ve döngel gibi türler, kendine has desenleriyle estetik açıdan dikkat çeker. Fındık ağacı da dayanıklı yapısıyla baston ustalarının tercih ettiği malzemeler arasındadır. Her bir ağaç türü, bastonun hem dayanıklılığını hem de estetik değerini belirler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Baston Sapında Kullanılan Ham Maddeler” title_font_size=”13″]

    Baston sapı, genellikle dayanıklılığı artırmak amacıyla sert ağaçlardan yapılır. Çünkü sap ile gövdenin ikisi birden esnek olursa, kullanım sırasında sapın bastondan çıkma ihtimali söz konusu olabilir. Bu nedenle, sap kısmında sağlam ve sert ağaç türleri tercih edilir. Ayrıca, baston saplarında süsleme yapmak ve estetik değer katmak amacıyla gümüş gibi yarı değerli metaller sıklıkla kullanılır. Bazı bastonlarda ise manda boynuzu gibi hayvansal malzemelerden yapılan parçalar yer alır; bu malzemeler hem şık bir görünüm sağlar hem de bastonun dayanıklılığını artırır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Baston Yapımında Kullanılan Araç ve Gereçler” title_font_size=”13″]

    Baston yapımında pek çok araç ve gereç kullanılır. Dalları ısıtmak için buhar kazanı, şekillendirmek için doğrultma tahtası ve baston tezgâhı gibi özel aletler, gövdeyi inceltmek için rende ve şerit testere, detaylı işlemler için ise el tornası, minyatür torna ve dişçi frezesi kullanılır. Bastonun yüzeyi törpü, eğe ve sistire ile düzeltilir; pürüzler ise zımpara ile giderilir. Boyama ve süsleme işlemlerinde fırça, yakı kalemi, mürekkep ve sedef gibi malzemelerden yararlanılır. Vernikleme içinse çeşitli vernikler, tiner ve vernik kovaları gereklidir. Kesme, sabitleme ve oyma işlemlerinde mengene, bıçak ve kıl testere gibi aletler kullanılır. Bu kadar çok araç ve gerecin bir arada kullanılması, baston yapımının ne denli detaylı ve ustalık gerektiren bir zanaat olduğunu açıkça gösterir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Baston Zanaatkârlığının Sabrı” title_font_size=”13″]

    Ağaç dallarının baston yapımında kullanılması, büyük emek ve ustalık gerektiren bir zanaattır. Dalların doğal yapıları genellikle düzensizdir ve bu nedenle baston yapımına uygun hâle getirilmeleri için özel bir doğrultma ve düzeltme süreci uygulanır. Bu işlem, dalların 180-240 °C’de buharla ısıtılarak liflerinin yumuşatılması ve ardından elle ya da düzeltme tahtasında dikkatlice eğriliklerinin giderilmesiyle başlar. Sonrasında, dalların uçları düzgün biçimde kesilir; el tornasında kabukları soyularak şekillendirilir. Bu süreç oldukça zahmetli ve zaman alıcıdır. Dalların, olası deformasyonları önlemek ve kaliteyi koruyabilmek için yaklaşık üç ay kadar dinlendirilmesi gerekir. Tüm bu aşamalar, baston yapımının ne kadar sabır, dikkat ve el becerisi istediğini gösterir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ağaçlarla Konuşan Usta: Tansel Işık” title_font_size=”13″]

    Peki, bu özel zanaatta sıradan bir odun parçası bir ustanın ellerinde nasıl bir sanat eserine dönüşür? Gelin, bunu Tansel Usta’dan dinleyelim. Onun için baston yapımı yalnızca bir zanaat değil; ruhunu kattığı, sabırla yoğrulmuş ve yıllara yayılan bir tutku. 1966 yılında Zonguldak Devrek’te doğan Tansel Işık, bastonculuk sanatını babası Fehmi Işık’tan öğrenmiş. Bugün kendi atölyesinde hem baston üretiyor hem de yeni ustalar yetiştiriyor. Zanaatına duyduğu saygı ve sorumluluğu ise şu sözüyle özetliyor: “Kendinizin satın almayacağı bir ürünü yapmayacaksınız.” 2021 yılında “Türkiye’nin Yaşayan İnsan Hazineleri” ünvanına layık görülen Tansel Usta’nın baston yapımının inceliklerini ve bu işe kattığı emeği anlattığı hikâyesini videodan izleyebilirsiniz.

  • ÇİZGİ ROMANLARIN TARİHSEL YOLCULUĞU

    Antik Mısır hiyeroglifleri ile Orta Çağ’daki el yazmalarında yer alan resimli anlatılar ve minyatürler, resim ve metnin birlikte kullanıldığı görsel hikâye anlatımının en eski örnekleri arasında yer alır. 19. yüzyılda modern çizgi romanın ortaya çıkışıyla bu gelenek yepyeni bir boyut kazanmış; başlangıçta çocuklara eğlenceli hikâyeler sunmayı amaçlayan çizgi romanlar, zamanla yetişkinlerin de ilgisini çeken milyon dolarlık bir sektöre dönüşmüştür. Günümüzün en etkili medya araçlarından biri hâline gelen çizgi romanların tarihsel serüvenini yazımızda derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    İsviçreli yazar ve karikatürist Rodolphe Töpffer’in 1837’de yayımlanan Les Amours de Mr. Vieux-Bois (Bay Vieux Bois’in Aşkları), kısa sürede yazarın en bilinen eseri oldu. 1841’de İngilizce versiyonu The Adventures of Mr. Obadiah Oldbuck (Tilt & Bogue, Londra) çıktı; ABD’de ise 1842’de Brother Jonathan dergisinde yayımlandı ve bilinen ilk Amerikan çizgi romanı oldu. 1849’da eser, orijinal çizimleri korunarak The Adventures of Mr. Obadiah Oldbuck (Wilson & Co, New York) adıyla yeniden basıldı. Hikâye, 1921’de kısa animasyona da uyarlandı. 1896’te ise Richard F. Outcault’un The Yellow Kid (Sarı Çocuk) karakteri, konuşma balonlarını kullanan ve geniş kitlelere ulaşan ilk çizgi roman olarak tarihe geçti. Başlangıçta çocuklara yönelik olan çizgi romanlar, zamanla yetişkinlerin de ilgi gösterdiği büyük bir sektöre dönüştü.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1938’de DC Comics (o dönemdeki adıyla National Allied Publications), Action Comics #1 sayısını yayımlayarak Superman’i tanıttı. Bu sayıda, süper güçlere sahip ilk kahraman fikri geniş kitlelere ulaştı. Superman’in başarısı, Batman, Wonder Woman ve Captain America gibi karakterlerin doğmasına ilham verdi. “Altın Çağ” olarak bilinen bu dönemde çizgi romanlar, gazete bayilerinden marketlere kadar her yerde satılmaya başladı ve milyonlarca kopya tirajlara ulaştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1950’lerin başında, çizgi romanlara yönelik artan eleştiriler ve şiddet içerikli yayınların etkisiyle, ABD Senatosu tarafından 1954’te düzenlenen oturumlar endüstriyi derinden etkiledi. Bu baskılar sonucunda aynı yıl Comics Magazine Association of America (CMAA) kuruldu ve Comics Code Authority (CCA) adlı denetim organı oluşturuldu. CCA, çizgi romanlarda şiddet, korku ve suç temalarını ciddi şekilde kısıtlayan bir içerik kodu benimsedi. Bu düzenleme, birçok yayıncının faaliyetlerini durdurmasına veya içeriklerini CCA’nın onayına uygun hâle getirmesine yol açtı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1950’lerin sonunda süper kahramanlara olan ilgi azalırken, Marvel’ın öncüsü Stan Lee ve çizer Jack Kirby 1961’de Fantastik Dörtlü’yü oluşturarak süper kahraman türünü yeniden canlandırıp Marvel Evreni’nin temellerini attı. Ardından Örümcek Adam, İnanılmaz Hulk ve X-Men gibi karakterler geldi. Bu kahramanlar zaafları, duygusal derinlikleri ve birbirleriyle gerçekçi etkileşimleriyle klasik süper kahramanlardan ayrıldı. Steve Ditko gibi sanatçılar da bu dönemde karakterlerin görsel dünyasını şekillendirdi. Marvel’ın bu daha gerçekçi ve ilişkisel yaklaşımı, genç yetişkin okuyucular arasında büyük ilgi uyandırdı ve Marvel Evreni’nin popülerleşmesini sağladı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1970’lerde çizgi roman okuyucuları yaşça büyüyüp olgunlaştı. 1980’lerin ortasından itibaren ise çizgi romanlar, çocuklara yönelik eğlencelik olmaktan çıkarak daha derin ve entelektüel bir anlatıya dönüştü. Watchmen, The Dark Knight Returns ve Maus gibi eserler; okuru sarsan, düşündüren ve süper kahraman kavramını sorgulatan yapılarıyla bu dönüşümün öncüsü oldu. Amerikalı çizer Art Spiegelman’ın Maus’u, tarih, politika ve travma gibi temaları işleyerek Yahudi bir ailenin Nazi Almanyası’ndan kaçışını ve toplama kampı deneyimlerini çizgi roman diliyle anlattı. Karakterlerin sembolik betimlemelerle aktarıldığı eser, 1992’de Pulitzer Özel Ödülü’ne layık görüldü ve çizgi roman tarihinde bir ilki temsil etti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    20. yüzyılın ortalarından itibaren Japonya’da “manga” adı verilen çizgi romanlar, dinamik çizimleri ve güçlü karakter gelişimleriyle çocuklardan yetişkinlere geniş bir kitleye ulaştı. Akira Toriyama’nın Dragon Ball’u, Masashi Kishimoto’nun Naruto’su ve Eiichiro Oda’nın hâlen devam eden One Piece’i dünya çapında milyonlarca hayran kazandı. Mangalar, kültürel kimliğini koruyarak evrensel başarıya ulaşırken; Avrupa’da Tintin ve Asteriks gibi klasikler öne çıktı. Böylece çizgi roman, Amerikan geleneğini aşarak küresel bir ifade biçimine dönüştü.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    2000’lerden itibaren çizgi romanlar hem endüstriyel hem de sanatsal açıdan dönüşüm geçirdi. Çocuk eğlencesi olmaktan çıkıp “görsel edebiyat” olarak değerlendirilmeye başlandı. Bu dönemde grafik romanlar yükselişe geçti; derin hikâyeler anlatan, yetişkinlere de hitap eden eserler öne çıktı. Dijital medya ile çizgi romanlar çevrim içi platformlara taşındı, temalar ve karakterler çeşitlendi. Böylece süper kahraman geleneği, edebî ve sanatsal açıdan daha geniş bir evrene dönüştü.

  • Evvel Zaman İçinde Saatin Kısa Tarihi

    Evvel Zaman İçinde Saatin Kısa Tarihi

    Saatin tarihçesi elbette uzun mu uzun bir süreci kapsıyor ama takdir edersiniz burada konuya kısa bir bakış atabileceğiz. İnsanın saat olarak kullandığı ilk araç, yaşam kaynağımız Güneş oldu ve uzun süre onunla takip etti zamanı… Ne zaman ki nüfus çoğaldı, hayat karmaşıklaştı, toplumsal sistemler değişti zamanı ölçmek de zorlaştı. Ve bakın onsuz yapamadığımız “saat” bugünlere nasıl geldi…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    90 derecelik açı ile yere dikilen sopanın gölgesi, yerdeki yarım daire üzerinde Güneş ışığına göre hareket eder ve buna göre zaman eşit dilimlere ayrılırdı. İcadı MÖ 3500’e kadar giden araç Güneş’in görünmediği vakitlerde tamamen işlevsizdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Üst hazneden alttaki hazneye akan kum ile sadece belli zaman aralıkları ölçülürdü. 16. yüzyılda kullanılmaya başlanan saatle sürekli zamanı ölçmek mümkün değildi ve dezavantajlarından biri de uzun zaman aralıkları için başında birisinin beklemesi gerekliliğiydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kısa zaman aralıklarını ölçmek için ateş saati ya da su saati gibi alternatif ölçüm araçları icat edilmişti. Örneğin Mısır’da ortaya çıkan ve 10. yüzyıla kadar kullanılan su saati, dibi delik bir kovadaki suyun boşalması ve dolmasıyla zamanı gösteriyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Ortaçağ’da insanlar gün içindeki zaman ayarlarını kısa aralıkları ölçen araçlara göre yaparken, kadran ve dişli çark sistemiyle işleyen mekanik saat 14. yüzyılda Avrupa’daki dinî mabetlerde görülmeye başlandı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1524’te Alman kilit ustası Peter Henlein, kolye gibi takılarda taşınabilen ilk küçük kurmalı saati yaptı. 1656’da ise sarkaçlı saatler üretildi. Bu dönemlerde saat sahibi olmak tam bir statü göstergesiydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    İnsanların evlerinde mekanik saat bulundurmasının lüks ve pahalı olduğu dönemlerde meydanlara dikilen saat kuleleri zaman konusundaki toplumsal ihtiyacı gideriyordu. Anadolu’daki ilk kule 1797’de dikilen Safranbolu Saat Kulesi olmuştu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    İlk kez 1970’lerde görülen ve halen kullandığımız elektronik saatler pille çalışır ve hata yapma payları bulunur. Günümüzdeki kol saatleri elektronik saatler sınıfına girdiği gibi, saat kulelerinin büyük bir kısmı da elektroniğe dönüşmüştür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    21. yüzyıl insanları içinse zaman artık akıllı saatlerden takip ediliyor. Kolumuza taktığımız ve bilgisayar sistemi ile entegre edilmiş bu saatler bilgisayara ya da telefona dönüşebilirken bu tasarıma “giyilebilen teknoloji” de deniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    Bir de büyük fizik laboratuvarlarında kullanılan atom saatleri var ki geçmişteki güneş ya da kum saatlerini düşününce insanın yüzüne bir gülümseme yerleşiyor. İlk kez 1949’da yapılan bu saatin, 3 milyon yılda 1 saniye hata yapma oranı ise % 22,522!