Kategori: Kültür/Sanat

  • 9 Madde ile Bulvar Komedisinin Büyük Üstadı Haldun Dormen

    9 Madde ile Bulvar Komedisinin Büyük Üstadı Haldun Dormen

    Eğitimiyle, kültürüyle, her çağa ve her zamana ayak uydurmasıyla Türk sanatında ayrı bir yeri olan Haldun Dormen, ülkemize müzikal ve vodvil gibi tiyatro kavramlarını tanıtan öncüler arasında yer alır. Meslek hayatının her döneminde kaliteli işlere imza atmış olan Haldun Dormen’i 9 maddelik listemizde ağırlıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    aktör, tiyatro

    1928 yılında doğan Haldun Dormen, önce Galatasaray Lisesinde ortaokul daha sonra Robert Kolejde lise okudu. Sahneye de ilk kez Galatasaray Lisesindeki ortaokul yıllarında çıktı. Küçük yaşta sahne tozu yutmak onu derinden etkilemiş olacak ki Amerika’daki ünlü Yale Üniversitesinde tiyatro eğitimi aldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    aktör, tiyatro

    Mezun olduktan sonra Türkiye’ye dönen Dormen, vakit kaybetmeden günümüze dek sürdüreceği tiyatro macerasına atılacaktı. İlk rolüne, Muhsin Ertuğrul’un yönettiği Küçük Sahne’de çıktı. “Cinayet Var” isimli oyunda dedektifi başarıyla canlandırdı. Ünlü sanatçı 1.5 yıl kadar Muhsin Ertuğrul ile beraber çalıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    aktör, tiyatro

    Daha sonra Muhsin Ertuğrul’un yanından ayrılarak ilk tiyatrosunu kurdu, Beyoğlu’ndaki Cep Tiyatrosunun ardından 1957 yılında kuracağı Dormen Tiyatrosu gelecekti. Feriköy’de bulunan efsane tiyatronun kadrosunda Nisa Serezli, Metin Serezli, Erol Günaydın gibi yıldız isimler yer alıyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    aktör, tiyatro

    Dormen Tiyatrosu, Türk tiyatro sanatı için önemli bir ekip oldu. Yetenekli oyuncuları, kaliteli oyunları ve usta yönetimiyle sanat dünyamızda farklılık yarattı. Türkiye’nin ilk müzikali olan “Sokak Kızı İrma” da, 1961 yılında Dormen Tiyatrosunda sahnelenmişti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    aktör, tiyatro

    Haldun Dormen’in müzikal ve vodvil ile olan ilişkisi tiyatro hayatı boyunca devam etti. 1980’li yıllarda Egemen Bostancı ile tanışması kariyerinde önemli bir etki yarattı. İkilinin işbirliği sayesinde “Şen Sazın Bülbülleri”, “Hisseli Harikalar Kumpanyası” gibi yapımları izleme şansı bulduk.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    aktör, tiyatro

    Hisseli Harikalar Kumpanyası’ndan sonra İstanbul Şehir Tiyatroları’nda 30 yıl boyunca oynanacak Lüküs Hayat’ı sahneleyen de Dormen oldu. “Lüküs Hayat”, İzmir ve Mersin gibi şehirlerde de oynandı, hatta Dormen 1989 yılında çekilen Hisseli Harikalar Kumpanyası ve Lüküs Hayat dizilerini de yöneterek, erken dönem Türk dizilerine imzasını atmış oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    aktör, tiyatro

    Seyirci tiyatrodan televizyona doğru kaydığında Haldun Dormen de yeteneğini televizyon dizilerinde göstermeye başladı ve 1997 yılında Son Kumpanya dizisini yazıp yönetti. Ayrıca usta oyunculuğunu, “Aşkın Halleri”, “Sayın Bakanım”, “Dadı” gibi dizilerde izleme şansı bulduk.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    aktör, tiyatro

    Dormen, sinema sanatında da ustalığını gösterdi ve 1966 tarihli, Belgin Doruk ve Ekrem Bora’nın oynadığı “Bozuk Düzen” isimli filmiyle Antalya Film Festivali’nde En İyi Film Ödülü’nü aldı. 1967 yılında ise “Güzel Bir Gün” isimli bir komedi film çekti, rolleri Müşfik Kenter ve Belgin Doruk paylaşıyorlardı, bu film de Antalya Film Festivali’nden ödül ile dönecekti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
    aktör, tiyatro

    Haldun Dormen, engin bilgi ve deneyimini İstanbul Devlet Konservatuarında dersler vererek gençlerle paylaşmış, Hacettepe Üniversitesi tarafından Onursal Bilim Doktoru unvanına layık görülmüş, 1998 yılında Devlet Sanatçısı olmuştur.

  • 6 madde ile Dostlar Beni Hatırlasın

    1894 yılında Sivas Şarkışla’da dünyaya gelen Âşık Veysel Şatıroğlu, âşıklık geleneğinin son büyük temsilcilerinden biriydi. Yurdun topraklarını karış karış gezerek Köy Enstitüleri’nde saz dersleri verdi, bir yandan da tüm bir ulusu derinden etkileyen şiirlerini yazıp şarkılarını besteledi. Küçük yaşta geçirdiği çiçek hastalığı sebebiyle iki gözünü de kaybeden Âşık Veysel, dünyaya bambaşka bir gözle baktı ve eserleri ile her dinleyenin gönül gözünü açtı. 1973 yılında aramızdan ayrılan Âşık Veysel’in anısına her yıl doğduğu Şarkışla’da şenlikler düzenlenir, bizlere bıraktığı miras anılır. Buyurun, siz de bu büyük insanın anısını “Dostlar Beni Hatırlasın” eseriyle bir kez daha hatırlayın.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    uzun ince bir yoldayım, aşıklık geleneği
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    uzun ince bir yoldayım, aşıklık geleneği
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    uzun ince bir yoldayım, aşıklık geleneği
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    uzun ince bir yoldayım, aşıklık geleneği
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    uzun ince bir yoldayım, aşıklık geleneği
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    uzun ince bir yoldayım, aşıklık geleneği
  • İstanbul’un Alametifarikalarından Nostaljik Tünel ve Tramvay

    İstanbul’un Alametifarikalarından Nostaljik Tünel ve Tramvay

    Beyoğlu, İstanbul’un kalbi… Günümüzde yerli yabancı birçok insanın uğrak noktası, kalabalık caddesi, renkli kafeleri, tarihî mimarisiyle şehrin en gözde bölgesi. Birçok farklı kültüre hitap eden ve tarihin izlerini taşıyan bir yer burası. Taksim’in meşhur “Tünel”i… Yolculuğunuz esnasında burnunuza serin, nahoş bir kokunun geldiği, kırmızı-beyaz vagonlarıyla Beyoğlu’nun vazgeçilmezlerinden… Bir de Beyoğlu’nun simgesi, İstiklal Caddesi’nin tek hakimi ‘’Nostaljik Tramvay’’… Bu iki nostaljik taşıtın tarihî yolculuğunu sizler için araştırdık ve 9 maddede buluşturduk.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    şişhane, karaköy, galata

    Beyoğlu ile Galata’yı birbirine bağlayan tarihî ‘Tünel”, ülkemizin ilk metrosu olarak kabul edilir, aynı zamanda da en kısa olanıdır. Dünya çapındaki sıralamasına baktığımızda Londra’dan sonra ikinci en eski metro olarak bilinmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Tünelin ve içindeki nostaljik vagonun oluşma sürecini ise Fransız turist Henri Gavan adındaki bir mühendis başlatır. Galata Yokuşu’nu çıkarken fazlasıyla yorgun düşen turist, alternatif bir çözüm üreterek dönemin Osmanlı Padişahı Sultan Abdülaziz Han ile görüşerek izni alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    şişhane, galata, karaköy

    Tünel, İngiliz uyruklu bir şirket tarafından tescillenmiş, 30 Haziran 1871’de de yapım çalışmalarına başlanmıştır. Üç yıl süren inşaat sonrasında 1874 tarihinde test amaçlı hayvan taşımacılığı ile hizmet vermeye başlamış, bir süre sonra da 10 para seyahat ücreti karşılığında insan taşımacılığına geçmiştir. Tünel, seferlerinin ilk zamanlarında enerjisini 150 beygir gücündeki iki buhar makinesiyle sağlar, iki tarafı açık vagonları da elektrik olmadığı için gaz lambalarıyla aydınlatılırdı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    şişhane, galata, karaköy

    Tünel, elektrikli tramvayların gündeme gelmesiyle 1911 yılında Osmanlı’nın uyruğuna geçmiştir. Farklı şirketler arasında el değiştirip yenilenen ve elektrikli sisteme geçirilen yapı, 1971 tarihinden itibaren de 350 beygirlik elektrik gücüne kavuşmuş… Bu sayede de kat etmesi gereken 573 metrelik tünel hattını sadece 90 saniyede geçebilmektedir. Eski adıyla Galata-Pera arasında seferlerini yapan bu küçük metro, içinde turistlerin de bulunduğu, günde 15.000’e yakın yolcu taşımaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    istanbul, taksim tünel tramvayı

    Beyoğlu dediğimiz zaman gözümüzde canlanan, onun simgeleşmiş bir diğer unsuru da ‘‘Nostaljik Tramvay’’dır. Aynı renkte, aynı dokuda olan bu tarihî tramvay İstiklal Caddesi’nden Galata’ya uzanan tramvay hattında seferlerini sürdürüyor. Kırmızı-beyaz vagonlarıyla toplu ulaşıma büyük katkı sağlayan bu nostaljik tramvayın tarihi de oldukça ilgi çekicidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    istanbul, istiklal, taksim tünel tramvayı

    ‘‘Varda varda!’’… (kenara çekilin) Elindeki borazanıyla o zamanın atlı tramvaylarında görev alan ve yayaları uyarmak için atların önünde bağırarak koşan bu meşhur vardacılarıyla hatırlanırdı. Durakların olmadığı o günlerde yolcular istediği zaman tramvay duruyor, bu yüzden hız kaybı yaşanıyordu. Aksaklıklar sebebiyle 1880 yılında tramvaylarda durak uygulamasına geçilmiş, 1883 yılında da o zamanki adıyla ‘‘Cadde-i Kebir’’e (İstiklal Caddesi) tramvay hattı döşenmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    galata, istanbul

    45 yıl kadar İstiklal Caddesi ve İstanbul’un farklı noktalarında hizmet veren atlı tramvay dönemi, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla son bulur. Türkiye’nin ilk elektrik fabrikasının 1913 yılında kurulması ile 1914’te tramvay şebekelerine cereyan verilip elektrikli tramvay işletmeciliğine geçiş yapılır. Böylece İstanbul’da ilk elektrikli tramvay seferleri de Karaköy-Ortaköy Hattı’nda hizmete girer.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    kadıköy, moda

    Dünyanın çeşitli ülkelerinin de kullandığı elektrikli tramvay, Beyoğlu’nun yanı sıra İstanbul’un her iki yakasında da seferlerini sürdürmüştür. 1939 tarihinde millileştirilerek İETT İşletmeleri’ne bağlanmıştır. Tramvaylar İstanbul’un zaman geçtikçe artan kalabalığına ve şehrin hızına ayak uyduramadığı gerekçesiyle önce 1961 Avrupa, ardından 1966 Anadolu Yakası’nda son seferlerini yaparak veda etmiştir. Sonrasında ise troleybüsler seferlerine başlamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
    şişhane, istanbul, istiklal, beyoğlu

    Müzede yer alan eski vagonların 1989 yılında restore edilmek istenmesi elektrikli tramvayları tekrar gündeme getirmiştir. Kırmızı-beyaz vagonlarıyla Beyoğlu’nun sembolik ve nostaljik tarafıyla bütünleşeceği düşünülen tramvaylar için yayalaşma çalışmalarının devam ettiği İstiklal Caddesi uygun görülmüştür. ‘’Nostaljik Tramvay’’ adı altında bugünkü hâline gelmiş ve Taksim-Tünel Tramvay Hattı’nda çalışmaya başlamıştır.

  • TEKERLEĞİN İCADI: DÜNYAYI DÖNÜŞTÜREN BULUŞ

    Tarihi döndüren bir çark düşünün: Hem yerleşik hayata geçişi hızlandıran hem de medeniyetleri birbirine bağlayan… Tekerleğin icadı, yalnızca fiziksel hareketi değil; kültürel, teknolojik ve toplumsal dönüşümü de beraberinde getirir. Bu buluşun hangi toplum tarafından ilk kez geliştirildiği kesin olarak bilinmese de farklı bölgelerde bağımsız biçimde ortaya çıkmış olabileceğine dair çeşitli teoriler bulunmaktadır. Yazımızda tekerleğin kökenini, tarihsel gelişimini ve günümüzdeki önemini sizler için derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mezopotamya Teorisi” title_font_size=”13″]

    Tekerleğin MÖ 4000 civarında Mezopotamya’da icat edildiği düşünülmektedir. Bu görüşü destekleyen arkeolojik bulgular arasında çömlekçi çarkları ve tekerlekli araç modelleri yer alır. Mezopotamya’nın o dönemde önemli bir kültür ve ticaret merkezi olması, bu teknolojinin çevre bölgelere yayılmasını kolaylaştırır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Doğu Karadeniz (Boleráz Kültürü) Teorisi” title_font_size=”13″]

    Kimi arkeologlar tekerleğin MÖ 3800-3600 yılları arasında Türkiye’nin Doğu Karadeniz kıyılarında, Boleráz kültürüne ait küçük kil araba modelleriyle ortaya çıktığını ileri sürer. Bu modellerin, bakır madenciliğinde kullanılan tekerlekli taşıma sepetlerinden esinlenildiği düşünülmektedir. Bölgedeki arkeolojik kazılarda, madencilikle bağlantılı taşıma sistemlerine dair bulunan bulgular da bu görüşü destekler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Karpat Dağları ve Madencilik Teorisi” title_font_size=”13″]

    Bir başka görüşe göre tekerlek, MÖ 4000-3500 yılları arasında Karpat Dağları çevresinde, özellikle bakır madencileri tarafından geliştirilir. Tarihçi Richard Bulliet, cevher taşımak amacıyla kullanılan tekerlekli vagon sistemlerinden söz eder. Slovenya’da bulunan yaklaşık 5200 yıllık ahşap tekerlek de bu görüşü destekler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kalkolitik Çağ ve Tekerleğin Yaygınlaşması” title_font_size=”13″]

    MÖ 5000-3000 yılları arasında Avrupa, Asya ve Kuzey Afrika’da tekerlekli araçlara dair çok sayıda buluntu gün yüzüne çıkar. Duvar resimleri, küçük oyuncaklar ve yazılı belgeler, bu teknolojinin geniş bir coğrafyada kullanıldığını gösterir. Farklı bölgelerde tekerleğin bağımsız olarak icat edilmiş olma ihtimali nedeniyle kesin olarak yer ve zaman belirlemek güçleşir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tekerleğin Gelişimi” title_font_size=”13″]

    Tekerleğin gelişimi genel olarak üç aşamada ilerler: İlk aşamada, ağır yükleri taşımak için silindirler kullanılır. İkinci aşamada, tekerleklerin aksa sabitlenmesiyle araçlar engebeli arazide daha rahat hareket eder. Üçüncü aşamada ise tekerlekler, aks sisteminden bağımsız hâle gelerek araçların yönlendirilmesi mümkün olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sanayi Devrimi ve Modern Dönem” title_font_size=”13″]

    18. yüzyılın sonları ve 19. yüzyılın başlarında, Sanayi Devrimi ile tekerlek, makinelerde ve ulaşım araçlarında yaygın biçimde kullanılır. Buharlı lokomotiflerin ve demir yollarının ortaya çıkışı, bu teknolojiyi daha da önemli hâle getirir. Günümüzde ise tekerlekler; arabalar, trenler, bisikletler, makineler, uçaklar, tekerlekli sandalyeler, ofis koltukları ve oyuncaklarda hayatı kolaylaştırmaya devam eder. Hatta yapay zekâ destekli robotlardan Mars araçlarına kadar birçok çağdaş teknolojide, tekerlekli sistemler hâlâ temel bir mühendislik bileşeni olarak yer alır.

  • IŞIĞIN VE AYDINLATMANIN HİKÂYESİ

    Ateş, el birliği ile kurduğumuz medeniyetin inşasında önemli rol oynadı. İlk insanlar; düşen yıldırımların çıkardığı yangınlardan elde ettikleri ateş ile ısınma, vahşi hayvanlardan korunma ve beslenme gibi ihtiyaçlarını karşılamayı öğrendi. 800.000 yıl öncesinde ateşi yemek pişirmek için kullanmaya başlayan insanoğlu, bu ateşte pişirdikleri hayvan etindeki yağın ateşi harlamasıyla bunu kontrol etmeyi de öğrendi. Yıldırımlardan çaldıkları ateşi ehlileştiren insanoğlunun hayatına hızla meşaleler, kandiller, mumlar derken elektrik ile ışık sağlayan teknolojiler girdi. Yazımızda ışığın serüvenini okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    MÖ 700’de bitkisel ve hayvansal katı yağların kullanıldığı ilk kandiller tarih arenasındaki yerini almıştır. Kandillerden çok daha sonra kullanılmaya başlanan mumların ilk olarak ne zaman çıktığı ile ilgili kesin bir tarih bulunmamaktadır ancak MS 1. yüzyılda farklı coğrafyalarda farklı materyallerden mum yapıldığı bilinmektedir. Fransızlar don yağı ve bitkisel gliserin yağlarından oluşan katı bir karışım kullanırken, Almanlar parafin ve gaz yağından mumlar yapmıştır. İngilizler ise balinadan elde edilen “İspermeçet” ile kokusuz ve daha parlak ışık saçan mumlar yapmayı başarmıştır. MS 2. yüzyılda ise maliyeti hayvansal yağlara oranla daha pahalı olan balmumundan yapılan mumlar aydınlatmanın temel kaynağı olmaya başlamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    18. yüzyılda sanayileşen ülkelerde petrol türevi yakıtlarla çalışan cam ve metal hazneli gaz lambaları ve kandiller yaygın olarak kullanılmıştır. Ancak yoğun kokunun verdiği rahatsızlık ve çıkan karbondioksitten kaynaklı nemli isin zamanla bacada birikerek ışık seviyesini azaltması, gazlı lambaların dezavantajları olmuştur. 19. yüzyılda ilk patentli mum yapımı makineleri ortaya çıkmış ve evler ışıklanmaya başlamıştır. Stearik asidin keşfi ve örgü fitillerin tasarımının daha da gelişmesiyle daha uzun ve yoğun yanabilen mumlar piyasaya sürülmüştür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Işık seviyesi ayarlanabilen ve uzun süre kullanım ömrü olan gaz lambalarının kullanımı artmış ve insanlar geceleri de yaşamaya ve çalışmaya başlamıştır. 1900’de Paris’te Uluslararası Aydınlatma Komisyonu (CIE) kurulmuş, ilk gaz kongresi de bu tarihte gerçekleşmiştir. Ülkemizde ilk kez 1856’da Dolmabahçe Sarayı’nın içine kurulan gazhane ile sarayın aydınlatılması sağlanmıştır. Saraydan elde edilen gazın fazlası Beyoğlu Bölgesi’nin aydınlatılması için kullanılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    İngiliz Sir Humphry Davy, dinamoyla çalışan karbon filamanlı ark lambasının halka sunumunu 1809’da Londra’da gerçekleştirse de elektrikle çalışan lambalara geçiş için 1877’de icat edilen jeneratörlerin sahneye çıkması gerekmektedir. Binlerce patent başvurusu olan ve birçok önemli buluşa imza atan Thomas Alva Edison, elektrik filamanlı lambayı ilk icat eden kişi değil, ticarileşmesini sağlayan isim olması açısından önemlidir. Akkor lambada ışıyan madde olarak bambu, platin, karbon denenmiş ancak daha sonra dayanıklı olan tungstene geçilmiştir. İlk akkor lambalar içerisindeki filaman çalıştıkça hızla eskidiği için, en fazla 1 günlük çalışma ömrüne sahip olabilmiştir. Cam ampullerin vakumlanması ve kararlı gazların da eklenmesi ile performansları artmış, akkor lambaların ömrü 1 yıl uzamıştır. Günümüzde, o dönemden kalma hâlâ çalışır halde el yapımı akkor lambaları bulunmaktadır. Kaliforniya’daki bir itfaiye merkezinde bulunan 4 W’lık bir karbon lamba, tam yüz on yıldır kesintisiz olarak yanmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1900’lerde, halojen lambalar, gaz deşarjlı lambalar, enerji tasarruflu lambalar (kompakt floresanlar), fiber optikler, neonlar vb. birçok yenilikçi gelişme yaşanmıştır. 1937’de önemli buluşların tanıtıldığı New York Dünya Fuarı’nda ilk kez floresanlı lambaların ışığı dünyamızı aydınlatmış ve floresan lambalar 20. yüzyıla damgasını vurmuştur. Floresan lambalara kadar elektrikle çalışan aydınlatma dönemi henüz yaygınlaşmamıştır. Ancak floresan lambaların içeriğindeki 3-4 mg ağırlığındaki cıva çöpe atıldığında çevreye zarar vermektedir. Kullanımı hızla yaygınlaşsa da hem insan sağlığına hem de doğaya verdiği zarardan ötürü akkor lambaların kullanımı daha yaygın olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Floresan lambaların oluşturduğu tehlike ve akkor lambaların çok fazla enerji sarf etmesi, verimlilik açısından yeni teknolojilere gebe kalmıştır. Ve bu yeni arayışlar neticesinde 1920’lerde Rusya’da icat edilmesine rağmen geliştirilmiş kızılötesi LED lamba 1962’de Nick Holonyak tarafından pazara sunulabilmiş, 1959’da General Electric tarafından patenti alınan ve bilinen tüm ampullerden daha parlak olan halojen lambalar ancak 1980’lerde piyasaya çıkmıştır. Daha iyi aydınlatma gücüne sahip ticari beyaz LED’ler ise 1996’da hayatımıza girmeye başlamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Günümüzde yeni ışıkların yüzde 85’i LED ışık kaynaklarıyla donatılmıştır. O zamandan beri, aydınlatma gittikçe daha dinamik hâle gelmiş ve her geçen gün ışıkla daha yakın ilişkiler kurulmaya başlanmıştır. Artık aydınlatmalar sadece mekânı aydınlatmak için kullanılmamakta; sanat projelerinden insanların işlevsel, duygusal ve biyolojik ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik zengin seçenekler sunmaktadır.

  • 8 Madde İle Yeşilçam’ın Gülen Yüzleri

    8 Madde İle Yeşilçam’ın Gülen Yüzleri

    Gece gündüz fark etmez evimize doğan güneş gibiydiler. Ayrı ayrı her birinin yüzünde beliren gülümse, hep birlikte attıkları şen kahkahalar, hayat gailesi içinde bunalan herkesin dünyasını bir süreliğine de olsa rahatlatırdı. Gülen Gözler’den Neşeli Günler’e, Tosun Paşa’dan Çöpçüler Kralı’na, Adile Naşit’ten Münir Özkul’a, Tarık Akan’dan Ayşen Gruda’ya… O insanlar, o filmler, o günler aklımızdan geçtiğinde yüzümüzde aniden bir gülümse beliriverir. O gülümsemenin sürekli olması dileğiyle Yeşilçam’ın gülen gözlerini karşınıza getiriyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
  • GÖZLERİNİZE İNANMAMANIZI GEREKTİREN SAHNE SANATI: İLLÜZYON

    GÖZLERİNİZE İNANMAMANIZI GEREKTİREN SAHNE SANATI: İLLÜZYON

    Kimileri boş bir şapkadan tavşan ya da kuş çıkarıyor, kimi uçuyor, kimi zincirlere bağlanarak girdiği kapalı havuzun içinden elini kolunu sallayarak çıkıyor. Tabii bunların hiçbiri gerçekte böyle olmuyor! İllüzyon, adı üstünde: Yanılsama… Peki siz, “hokus pokus” ifadesinin ilk kez 1655 yılında “okus pokus tontus talontus” şeklinde dile getirildiğini ve amacın seyircinin dikkatini dağıtmak olduğunu biliyor muydunuz?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
  • BALIKESİR’İN KAHRAMANLARI TÜLÜTABAKLAR

    Tülütabaklar, Millî Mücadele Dönemi’nde Balıkesir’de yerel kahramanlar olarak öne çıkmış, düşman askerlerine korkutucu kostümleri ile direniş göstermiş deri ustalarıdır. Şehirlerinin işgaline karşı cesurca mücadele eden Tülütabaklar hakkındaki bilgiler yazımızda.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    “6 Eylül Balıkesir’in Kurtuluş Günü” etkinlikleri kapsamında gelenek hâline gelen Tülütabak gösterisinin geçmişi, kentin Yunan askerleri tarafından işgal edildiği 1920’li yıllara dayanıyor. İşgal yıllarında düşman askerlerini korkutmak için koyun ya da keçi postu giyen, kendilerini baca kurumu ve soba isiyle boyayan, at kuyruğu, çan ve değneklerle korkutucu bir görünüme kavuşan Tülütabaklar, vatan topraklarımızı cesurca korudular.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Özünde Tülütabaklar, 1900’lerde Balıkesir’in en yaygın mesleklerinden biri olan “debbağ”lar; yani deri ustalarıdır. Millî Mücadele yıllarında işgale 14 ay direnen Balıkesir halkı, sadece bu şehre özgü bir direniş yöntemi geliştirerek usta oldukları dericilik mesleği sayesinde kılık değiştip ürkütücü bir görüntüye ulaştılar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Tülütabaklar’ın asıl amaçları hedef şaşırtmaktır. Millî Mücadele yıllarında Balıkesir bölgesinde yapılan direniş yanlısı toplantılar, Yunan garnizon komutanının dikkatini çeker ve bunları engellemek için gece devriyelerini arttırır. Tülütabaklar da bu toplantıları engellemek için devriyeye çıkan Yunan askerlerinin karşısına ürkütücü kostümleri ile çıkıp geri kaybolarak onları korkutmaya çalışır. Geceleri korkunç yaratıklar gördüğünü söyleyen ve dışarıda rahatça dolaşamayan Yunan askerleri, orduları için büyük bir sorun hâline gelmeye başlar. Balıkesirli dericilerin bu kendine has yöntemleri sayesinde Millî Mücadele’nin devamlılığı sağlanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Millî Mücadele’den beri, Balıkesir ve çevresinde düşman işgalinden kurtuluş gününde sokaklar “Tülütabak” kostümü giyenlerin gösterisine sahne olur. Zamanla bu gelenek, bir şenlik hâlini alır. Bugün “Tülütabak Şenlikleri”, Balıkesir’in kurtuluş gününde yeniden canlandırılmaktadır. UNESCO’nun Balıkesir’in somut olmayan kültürel miras listesinde yer alan Tülütabaklar, kente özgü bir gelenek olarak yıllardır temsilî de olsa varlığını sürdürmektedir.

  • ERNEST HEMINGWAY’İN HAYATI

    20.yüzyılın en önemli yazarlarından olan Amerikalı Ernest Hemingway, yazdığı 20’ye yakın eseriyle edebiyat tarihinin en üretken kalemlerinden biri oldu. Yazarlık mesleğinin yanı sıra gazetecilik de yapan Hemingway’in eserleri Amerikan edebiyatının başyapıtları sayılırken, kendisinden sonraki yazarları da önemli ölçüde etkilemeyi başarmıştır. Nobel ve Pulitzer Ödülü sahibi yazar, yaşamı boyunca iki dünya savaşı görmüş hatta cephelerde savaşmıştır. Bu önemli ismin hayatını ve eserlerindeki konuları yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Ernest Miller Hemingway, 21 Temmuz 1899’da Şikago’da dünyaya gelir. Beş çocuklu ailesinin iki erkek çocuğundan biridir. Yazarın babası tıp doktoru, annesi ise eski bir opera sanatçısı ve ressamdır. Çocukluğunda annesinden sanat eğitimi alan yazar, yaz tatillerini geçirdiği Michigan Gölü’ndeki yazlık evlerinde avlanmayı ve balık tutmayı öğrenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İçindeki yazma tutkusu ortaokul yıllarında kendini gösterir ve ilk hikâyelerini bu dönemde kaleme alır. Spor dalında köşe yazıları yazan Ring Lardner’dan çok etkilenen Hemingway, eserlerinde “Ring Lardner, Jr.” mahlasını kullanır. Lise eğitimini bitirir bitirmez Kansas’ın önde gelen gazetelerinden birinde muhabir olarak meslek hayatına başlayan Hemingway’in hayatı, tüm dünyayı etkisi altına alan I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla kökten değişecektir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Amerika’nın 1917’de I. Dünya Savaşı’na dâhil olmasıyla cepheye katılmak için başvuru yapan genç yazarın isteği, sol gözündeki görme bozukluğundan dolayı reddedilir ancak kolay kolay vazgeçmeyen Hemingway, bir yıl sonra Kızılhaç’ta gönüllü ambulans şoförü olarak göreve başlar. 19 yaşındayken Avusturya-İtalya sınırında yaralanan yazarın belleğinden savaşın sebep olduğu olumsuz koşullar hiç silinmez ve ileride üreteceği romanlarına da burada yaşadıkları esin kaynağı olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kazadan sonra Milano’da tedavi görürken hastanede tanıştığı hemşireye âşık olan Hemingway, teğmen rütbesiyle ordu görevinden terhis olup, âşık olduğu kadınla beraber Amerika’ya dönüp, evlenmeyi planlar ancak sevgilisi tarafından terk edilir. Yazarı derinden etkileyen bu trajik olay, Hemingway’in en ünlü eseri “Silahlara Veda”nın da konusu olmuştur. 1921’de ise ülkesinde başka bir kadın ile evlenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Ülkesine dönen ve savaşın yaralarını sarmaya çalışan Hemingway’in yolu dönemin ünlü yazarları F. Scott Fitzgerald, Ezra Pound, Gertrude Stein gibi yazarlarla kesişir ve onlardan aldığı destek ile 1925’te “Zamanımızda” isimli ilk öykü derlemesi yayımlanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Hemingway’in dâhil olduğu edebiyat akımı “Kayıp Nesil”, savaşın olumsuz şartlarından etkilenen yitik bir kuşağı tanımlamaktadır. Yazarın romanlarında bu karamsar koşulların oluşturduğu etkilere sıkça rastlamak mümkündür. 1926’da yayımlanan “Güneş de Doğar” kitabı; ülkelerinden kopmuş, amaçsız ve savaşın yarattığı yeni dünya koşullarına uyum sağlayamamış insanları anlatmaktadır. Yaşlı Adam ve Deniz, Çanlar Kimin İçin Çalıyor kitapları yazarın en güçlü ve etkili eserlerindendir.

  • DENİZALTININ İCAT SERÜVENİ

    Sadece askerî amaçla değil araştırma, keşif ve kurtarma operasyonları için de kullanılan denizaltıları, su altındaki yaşam hakkında birçok bilgiye erişmemizi sağladı. İlk fikirleri MÖ 4. yüzyılda Aristoteles tarafından atılan ve 16. yüzyılda Leonardo da Vinci tarafından ilk kez tasarımı yapılan denizaltıların yıllar süren icat serüvenini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    İlk denizaltı, İngiltere Krallığı için çalışan Hollandalı mucit Cornelius Drebbel tarafından icat edilir. Ahşap bir kayıktan yapılan ve içerisine su girmesine engel olmak için yağlı deri ile kaplanan denizaltı, 1620 yılında Thames Nehri’ne, kürek çeken 12 mürettebatıyla, 4-5 metreye kadar dalış yapar. Mürettebatın oksijeni ise potasyum nitratın ısıtılması ile sağlanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Askerî amaçlarla kullanılan ilk denizaltı ise ABD’li David Bushnell tarafından Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nda kullanılması için inşa edilen “Turtle” yani “Kaplumbağa” isimli denizaltı olur. 1776 yılında su altına dalan, meşe odunundan yapılmış, 2 metre yüksekliğindeki Turtle, Hindistan cevizine benzeyen şekliyle dikkat çeker. Bu tek kişilik denizaltı, el ile döndürülen pervaneler yardımıyla çalışır. Üst kapağındaki uzun vida mekanizmasıyla zamanlı bir bombayı düşman gemisine yerleştirebilecek donanıma sahiptir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1800’lü yılların başında, buharlı gemi icadının öncülerinden biri olan ABD’li Robert Fulton, Fransız donanması için yüzeydeyken kanat ya da yelken ile, suyun altında ise elle çevrilen pervaneyle yüzebilen “Nautilus” adını verdiği bir denizaltı tasarlar. Bu denizaltı kullanışlı ve pratik bulunmadığı için hiçbir zaman suya dalış yapamaz ancak, Fransız yazar Jules Verne’nin 1870’te yayımlanan “Denizler Altında Yirmi Bin Fersah” kitabındaki denizaltına ismini verir. Jules Verne’nin bu romanı, denizaltılara olan ilgiyi artırır ve dönemin popüler kültüründe önemli bir yer edinir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1800’lü yılların sonunda insan gücüyle çalışan ve su altına kısa süreli dalışlar yapabilen denizaltı tasarlayan İrlanda asıllı ABD’li mühendis John Philip Holland, 1881 yılında suyun üzerindeyken benzinli motorla, suya daldığında ise elektrikli motorla çalışan “Fenian Ram” ismini verdiği modern bir denizaltı icat eder. Fenian Ram dünyanın ilk pratik denizaltısı olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    ABD Donanması’nın desteğiyle, John Philip Holland 15 metre uzunluğunda, üç adet torpido (gemileri batırmaya yarayan denizaltı silahları) taşıyan “USS Holland” adındaki denizaltıyı üretir. John Philip Holland, sonraki yıllarda birçok ülke için denizaltı inşa etmeye devam eder. Farklı dönemlerde birçok ülke filosunu modernize etmek için ileri teknolojilere yatırım yaparak denizaltı üretir. Özellikle Soğuk Savaş Dönemi’nde denizaltılar askerî stratejilerin merkezinde yer almış, bu nedenle ülkeler denizaltılarının teknolojisini sürekli olarak geliştirmek zorunda kalmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    ABD’nin Deniz Kuvvetleri tarafından kullanılan dünyanın ilk nükleer denizaltısı olan “USS Nautilus” 1954’te ilk dalışını gerçekleştirir. Gelişmiş sonar sistemleri, nükleer güç üniteleri gibi teknolojiler, denizaltıların hem askerî hem de sivil kullanımında birçok yenilik getirir. Nükleer güç üniteleri denizaltıların daha uzun süre suyun altında kalabilmelerini sağlarken, stealth (düşük görünürlük) teknolojileri denizaltıların radar ve sonar sistemlerinden tespit edilmesini daha güç hâle getirir. 1958 yılında USS Nautilus’un Kuzey Kutbu’nu geçişi denizaltı teknolojisindeki ilerlemeyi simgeleyen önemli olaylardan biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Büyük derinliklere dalabilen denizaltılarından olan Bathyscaphe Trieste, 1960 yılında, dünya üzerinde bilinen en derin nokta olan Büyük Okyanus’taki Mariana Çukuru’na dalış gerçekleştirir ve 10.911 metre derinliğe ulaşır. Dalış yaklaşık 4 saat sürer ve Trieste, deniz tabanında 20 dakika boyunca kalır. O derinlikteki basınç, deniz seviyesindekinin yaklaşık 1.100 katıdır, bu da her metrekareye 1.1 tonluk bir kuvvet uygulanması anlamına gelir. Bu denizaltı şu an Amerikan Ulusal Denizaltı Müzesi’nde sergilenmektedir. Rusya’nın Typhoon sınıfı denizaltıları ise 175 metre uzunluğuyla dünyanın en büyük denizaltılarıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Yıllar içerisinde ileri teknolojilere sahip araçlar hâline gelen denizaltıların turistik modellerinde pencere bulunurken, askerî görev ya da araştırma amacıyla tasarlananlarda su altındayken cisimlere çarpmamak ve yakınlardaki gemileri algılamak için “sonar” sistemi kullanılır, pencere bulunmaz. Sonar sistemi ses dalgası yayar ve geri yansıyan ses dalgalarının algılanmasını sağlar. Diğer sonar sistemlerinden saklanabilmek için son derece sessiz çalışan ekipmanlarla donatılırlar.