Kategori: Kültür/Sanat

  • Antika Kapı Tokmaklarını Keşfetmeniz İçin 10 Fotoğraf

    Antika Kapı Tokmaklarını Keşfetmeniz İçin 10 Fotoğraf

    Bir yapının mimari özellikleri dört duvarla ya da inşaatta kullanılan tekniklerle sınırlı değildir. Pencereler, kapılar, süslemeler mimari karakteri belirler, yapıyı ve içinde yaşayanları tanımlar; söz konusu olan evler olduğunda, evin kapısı içinde yaşayanların sosyal ve kültürel durumunu gösterir. Kapıların üzerine yerleştirilen tokmaklar dönemin sanat anlayışını da yansıtır. Tokmağı kapıya bağlayan parçaya “köçek”, tokmağın altındaki süslere ise “ayna” denir. Tokmaklardaki figürler sadece estetik kaygılar gözetilerek değil figürlerin anlamları da düşünülerek seçilir. Urartular kapı tokmaklarında yılan figürleri kullanarak kötülüğü evden uzak tutmayı amaçlarken, insan figürleri güneş ve ayı, Anadolu ‘da en sık kullanılan kapı tokmağı figürlerinden biri olan aslan motifi ise gücü sembolize eder. İşte kapı tokmaklarının dünyasını keşfedebileceğiniz 10 fotoğraf…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”10#” title_font_size=”13″]
  • TÜRK KAHVESİNİN TARİHTEKİ YOLCULUĞU

    Kahvenin kökeni, Afrika’nın kalbinde yer alan Etiyopya’daki Kaffa Bölgesi’ne kadar uzanmaktadır. Efsaneye göre, 9. yüzyılda bir çoban, keçilerinin kahve bitkisinin kırmızı meyvelerini yedikten sonra daha canlı ve hareketli olduklarını fark eder. Bu keşfin ardından, meyvelerin kaynatılmasıyla elde edilen su içilmeye başlanır. 15. yüzyılda Arap Yarımadası’nda içilmeye başlanan kahve, 16. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’na, daha sonra da Avrupa’ya yayılır. Bugün, sosyal yaşamın ayrılmaz bir parçası olan Türk kahvesinin yurda geliş hikâyesini yazımızda keşfedin…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Etiyopya’da yetişen ve kısa sürede Arap Yarımadası’na yayılan kahve, 15. yüzyılda Yemen’e kadar ulaşır. Afrika’dan Arap Yarımadası’na gemilerle taşınan bu değerli kahve çekirdeklerini, 16. yüzyılda Yemen Valisi Özdemir Paşa, Kanuni Sultan Süleyman’a ve saray mensuplarına hediye olarak İstanbul’a getirir. Türkler tarafından geliştirilen özgün pişirme tekniğiyle ün kazanan Türk kahvesi, güğümde pişirilip seramik fincanlarda sunularak eşsiz bir lezzet hâline gelir. Böylece, tüm dünyada tanınan ve bir kültür simgesi hâline gelen Türk kahvesi efsanesi doğmuş olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Osmanlı Dönemi’nden itibaren toplumsal yaşantıda önemli bir yer edinen Türk kahvesi, sarayda “kahvecibaşı” adı verilen özel bir görevli tarafından hazırlanırdı. Osmanlı saraylarında seremoni eşliğinde sunulan bu eşsiz kahve, diplomatik görüşmelerde yabancı devlet adamlarına ve önemli misafirlere ikram edilirdi. Böylece, kahve sadece bir içecek olmaktan öte, misafirperverliğin ve zarif sohbetlerin simgesi haline gelerek kültürel yaşamın ayrılmaz bir parçası olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Saray erkânı tarafından keyifle tüketilen kahve, kısa sürede halk arasında da büyük ilgi görmüş ve 1554 yılında İstanbul Fatih’teki Tahtakale’de ilk kahvehane açılmıştır. Kahve, sosyal yaşamın ve hoş sohbetlerin vazgeçilmez bir parçası hâline gelirken, kahvehaneler yalnızca kahve içilen yerler olmaktan öteye geçerek fikir alışverişlerinin yapıldığı, sanat etkinliklerinin yapıldığı kültürel merkezler hâline gelmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kahvenin Avrupa’ya uzanan serüveninde Osmanlı İmparatorluğu önemli bir köprü vazifesi görmüştür. 17. yüzyılda Venedik ve Viyana gibi şehirlerde hızla popüler hâle gelen kahve, İstanbul’da ilk kez kahve içen Venedikli tüccarlar aracılığıyla 1600’lü yıllarda Venedik’e taşınmıştır. Bir başka rivayete göre, 1683 yılında gerçekleşen Viyana Kuşatması sırasında Osmanlı ordusunun geri çekilirken bıraktığı kahve çuvalları, Avrupa’nın kahveyle tanışmasını sağlamıştır. Bu süreçte Viyana’da açılan ilk kahvehaneler, kahve kültürünün Avrupa’da yayılmasına öncülük etmiştir. Her ülke, kahveyi kendi damak tadına uygun farklı pişirme teknikleriyle hazırlamış ve sunumlarına kendi kültürel yorumunu katmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    UNESCO, 2013 yılında Türk kahvesini İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Listesi’ne alarak bu kadim geleneği taçlandırmıştır. Kendine özgü hazırlama ve pişirme yöntemi, ince öğütülmüş kahve kullanımı ve köpüğüyle, Türk kahvesi dünya kahve kültüründe benzersiz bir yere sahiptir. Günümüzde hâlâ hoş sohbetlerin, dostluğun ve misafirperverliğin simgesi olarak kabul edilir. Ülkemizde yüzyıllardır geleneksel bir lezzet olarak yerini koruyan Türk kahvesi, farklı bölgelerde yerel tatlarla ve sunumlarla çeşitlendirilmiştir. Bu lezzetler hakkında daha fazla bilgi için linki tıklayabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Dünya çapında bir marka hâline gelen Türk kahvesi, günümüzde başta Türkiye ve Orta Doğu olmak üzere tüm dünyada büyük bir keyifle tüketiliyor. Geleneksel kahvehanelerden modern cafe ve restoranlara kadar pek çok yerde sunulan Türk kahvesi, yanındaki ikramlar farklılık gösterse de yüzyıllardır aynı geleneksel yöntemlerle pişirilmeye devam ediyor. Günümüzde ise elektronik ev aletleri üreten birçok marka, sadece Türk kahvesi pişirmek için özel makineler tasarlıyor ve bu da kahvenin modern yaşamda da yerini sağlamlaştırıyor.

  • BİR ÖĞRETMENİN SERÜVENİ: ÇALIKUŞU

    1922’de gazetede bölüm bölüm yayımlanan ve 1923’te kitap olarak basılan Türk edebiyatının en çok sevilen eserlerinden biri olan Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu romanı, Öğretmen Feride’nin Anadolu’nun çeşitli yerlerinde yaşadığı zorlu mücadeleyi anlatır. Yeni yetme bir öğretmenin meslek aşkıyla İstanbul’dan taşraya uzanan hikâyesinin anlatıldığı kitap, kurtuluş mücadelesi veren bir ülkenin umut sembolü olmuştur. 24 Kasım Öğretmenler Günü’nde mesleğine gönül vermiş tüm öğretmenlerimizin gününü kutlarken, Güntekin’in öncü eserini de hatırlamak istedik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Köklü bir ailede doğup büyüyen ve İstanbul’da iyi bir eğitim alan Feride, erken yaşta annesini ve babasını kaybetmiştir. Çok sevdiği nişanlısı Kâmran tarafından ihanete uğrayınca kendini öğretmenlik mesleğine adar. Feride, derinden etkilendiği aşk acısıyla taşrada yaşayan çocuklara yeni bir hayat sunabilmek arzusuyla hiç bilmediği şehirlerin hiç bilmediği ücra köşelerine; çoğu öğretmenin gitmeyi kabul etmediği kuş uçmaz kervan geçmez bir köye mesleğini yapmak için gider.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    “İstanbul Kızı” adıyla dört perdelik bir piyes olarak kaleme alınan bu eserin, Darülbedayide sahnelenmesi planlanmış ancak köy sahnelerinin zorlu dekorasyonu ve o dönemde Müslüman kadın oyuncuların sahneye çıkamaması sebebiyle Güntekin, bu rolde kırık Türkçe ile konuşan bir kadın başrol oyuncusu istemediği için Çalıkuşu sahnelenememiştir. Durum böyle olunca yazar, kaleme aldığı bu eseri kitap olarak yayımlatmaya karar verir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Baba mesleği öğretmenlik olan Güntekin’in daha çocuk yaşında ailesi ile Anadolu’nun birçok yerini görme ve gözlemleme imkânı olmuş; bu yıllarda yaşadığı deneyimlerini ileriki yıllarda kaleme alacağı eserlerine yansıtmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında Anadolu’nun içinde bulunduğu zorlu koşullara şahit olan Güntekin’in tüm eserleri gerçekçi bir bakış açısıyla yazılmıştır. Bir kadın eğitimci olarak ideallerini gerçekleştirme arzusunun verdiği motivasyonla karşılaştığı tüm engelleri bertaraf eden Öğretmen Feride’nin hikâyesi, o dönem toplum içinde yankı uyandırmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Büyük Taarruz öncesi Akşehir’deki evinde Çalıkuşu kitabını okuduğu ve bu kitap için “Biliyor musunuz, gece Reşat Nuri Bey’in Çalıkuşu romanını okumaya başladım. Çok beğendim. İhmal edilmiş Anadolu’yu ve genç bir hanım öğretmenin yaşadığı zorlukları pek güzel anlatmış. Sizler de okuyun!” dediği bilinmektedir. Kitap, Atamızın başucu kitapları arasında yer alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Çalıkuşu, 1966’da Osman Seden’in yönetmenliği ile ilk kez beyaz perdede gösterilir. Başrollerini Türkan Şoray ve Kartal Tibet’in paylaştığı filmde; Aliye Rona, Cahide Sonku ve Ayşecik gibi dönemin ünlü oyuncuları yer alır ve film, büyük ses getirir. Aynı yönetmen 1986’da bu defa TV izleyicileri için Feride rolünde Aydan Şener’i izlediğimiz bir uyarlamayı dizi olarak çeker. 2005’te modern bir uyarlama olan Yeniden Çalıkuşu, Cem Akyoldaş ve Melih Gülgen yönetmenliğinde tekrar dizi olarak çekilirken; 2013 yılında ise Fahriye Evcen ve Burak Özçivit’in başrolleri paylaştığı Çalıkuşu, o döneme uygun set ortamı ve kostüm prodüksiyonuyla şimdilik son kez sevenleri ile buluşur.

  • TEK MEDENİYETE ADANAN DÜNYANIN EN BÜYÜK MÜZESİ: BÜYÜK MISIR MÜZESİ

    Mısır’ın başkenti Kahire’nin batısında, Giza Piramitleri’nin hemen yakınında yer alan ve mimarisiyle “dördüncü piramit” izlenimi veren Büyük Mısır Müzesi (Grand Egyptian Museum /GEM) yirmi yıldan fazla süren inşa ve hazırlık sürecinin ardından görkemli bir törenle resmen ziyarete açıldı. Modern teknolojiyle donatılan müze, Tutankhamun’un hazineleri başta olmak üzere 100.000’den fazla esere ev sahipliği yapıyor. Açılış, Mısır’ın kültürel mirasını dünyaya tanıtma yolunda tarihî bir dönüm noktası olarak değerlendiriliyor. Yazımızda, Büyük Mısır Müzesinin dikkat çeken özelliklerini ve öne çıkan detaylarını sizler için derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Proje, ilk kez 1990’lı yıllarda dönemin Kültür Bakanı Faruk Husni tarafından gündeme getirildi; temeli ise 2002 yılında dönemin Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek tarafından atıldı. 2005’te hazırlık çalışmalarına başlanmasına rağmen çeşitli nedenlerle uzun süre duraksayan proje, Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi’nin 2014’te verdiği talimatla yeniden hız kazandı. Bu dönemde müze, “medeniyet tarihinin en büyük müzesi” vizyonuyla baştan tasarlandı. İçindeki koleksiyon ise tek bir uygarlığa adanmış, bugüne kadar oluşturulmuş en kapsamlı sergi olma özelliğini taşıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Toplam 490.000 metrekarelik alanıyla dünyanın en büyük arkeoloji komplekslerinden biri olan Büyük Mısır Müzesi, piramitlerin doruklarından yansıyan güneş ışınlarını simgeleyen üçgen bir mimari anlayış üzerine inşa edildi; eğimli çatısı, piramitlerin tepesiyle aynı hizada konumlanıyor. Giza Piramitleri’ne bakan cam cephesi, ziyaretçilerin müze içerisinden bu görkemli yapıları izlemesine imkân tanıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Müzede geçici sergi alanlarının yanı sıra 12 ana sergi salonu yer alıyor. Bu salonlarda sergilenecek kapsamlı koleksiyonlar için Mısır Hükûmeti, müze inşa edilirken Mısır Müzesi ve diğer koleksiyon alanlarından on binlerce eseri transfer etti. Bu eserlerin bir kısmı, bugün Büyük Mısır Müzesinin en dikkat çekici parçaları arasında yer alıyor. Bunlar arasında Kraliçe Hetepheres’in blok heykeli, Kraliçe Nefertiti’nin siyah granit heykeli, Kral I. Senusret’in heykeli ve Amenhotep III’ün pembe granit heykeli bulunuyor. Müzede ayrıca, Kral Khufu’nun 4.600 yıllık güneş teknesine ayrılmış özel bir bölüm de yer alıyor. Bu mezar gemisi, firavunu öteki dünyaya taşımak için hazırlanmış ve dünyanın en eski, en iyi korunmuş deniz araçları arasında yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Müzenin girişinde ziyaretçileri Büyük Ramses’in 3.200 yıllık dev heykeli karşılıyor. Bu görkemli eser, yeni yuvasına kavuşmadan önce tam 51 yıl boyunca Kahire’nin ana tren istasyonu önünde sergilendi ve ardından büyük bir geçit töreniyle müzeye taşındı. Müzede buna ek olarak, yaklaşık 6.000 metrekarelik bir alana yayılan ve 6 kat yüksekliğinde olan “Büyük Merdiven” bölümü de bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Müzenin en dikkat çeken bölümü, yaklaşık 7.500 metrekarelik alanda sergilenen Kral Tutankhamun’un 5.000’den fazla parçadan oluşan hazineleri. Bu eserler, 1922’de mezarının keşfinden bu yana ilk kez bir arada ziyaretçilerle buluşuyor. Altın mezar maskesi, ahşap heykeller ve diğer parçalar, Antik Mısır’ın sanat anlayışını, inanç sistemini ve gündelik yaşamını ayrıntılı biçimde yansıtıyor. Müzenin özel bölümünde yer alan Tutankhamun’un altından yapılmış tabutu ve altın cenaze maskesi, ziyaretçilerin en çok ilgi gösterdiği eserler arasında bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Müzede, Yunan ve Roma Dönemi’ne ait eserlerin yanı sıra, ana kütüphane, Orta Doğu’nun en büyük tarihî eser restorasyon merkezi, çok amaçlı salonlar, kültür merkezi, restoranlar, yemek alanları ve ticari işletmeler yer alıyor. Ayrıca, özel çocuk alanı erken yaşta arkeolojiye ilgi uyandırmayı ve tarih bilincini geliştirmeyi hedefliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Fiziksel yapısının yanı sıra, müzenin kimliğini yansıtan görsel ögeler de dikkat çekiyor. Müzenin logosu, UNESCO ve Uluslararası Mimarlar Birliğinin düzenlediği uluslararası bir yarışma sonucunda tasarlandı; yatay perspektife uygun çizilen logo, Giza Platosu’ndaki gün batımının turuncu tonlarını ve çöl kumlarını andıran Arapça yazı stilini yansıtıyor. Müze, yılda 5 milyon ziyaretçi ağırlamayı ve böylece Antik Mısır’ın zengin mirasını dünya ile buluşturmayı hedefliyor.

  • HELEN KELLER: AZMİYLE SESSİZLİĞİ VE KARANLIĞI AŞAN KADIN

    Amerikalı eğitimci Helen Keller, kör ve sağır olmanın zorluklarını aşarak hayatını başkalarına ilham vermeye adamış özel biriydi; parlak zekâsı, azmi, kararlılığı ve büyük başarılarıyla engelleri olan bireylerin sağlıklı ve üretken bir yaşam sürmelerine yardımcı oldu. Sözleri gibi yaşamı da cesaret ve umudun birlikteliğiyle geçti: “Unutmayın, güzel bir şeye ulaşmak için gösterdiğimiz hiçbir çaba boşa gitmez. Bir gün, bir yerde, bir şekilde aradığımızı bulacağız.” diyen Helen Keller’ın hayatını ve ilham veren yolculuğunu sizler için derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    27 Haziran 1880 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri’nin Alabama eyaletinde, küçük Tuscumbia kasabasında bir kız çocuğu dünyaya geldi: Helen Keller. Arthur H. Keller ve Katherine Adams Keller çiftinin ilk kızlarıydı; aile geçimini pamuk tarlalarından sağlıyordu. Helen, doğduğunda sağlıklı ve neşeliydi; 6 aylıkken konuşmayı, 1 yaşında yürümeyi öğrenmişti. Fakat 19 aylıkken geçirdiği gizemli bir hastalık her şeyi değiştirdi. Doktorların “beyin humması” dediği bu rahatsızlık, yüksek ateşin ardından küçük Helen’den hem görme hem işitme yetisini aldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Helen büyüdükçe ailesinin çaresizliği derinleşiyordu. Onunla iletişim kurmak neredeyse imkânsızdı. Annesi Katherine ise pes etmedi. 1886’da Charles Dickens’ın “American Notes” adlı kitabında hem kör hem sağır bir çocuk olan Laura Bridgman’ın eğitim hikâyesini okudu. Bu satırlar annenin içinde yeniden umut yeşertti. Katherine hemen harekete geçti. Helen ve babası Arthur’u, Maryland’deki uzman Dr. J. Julian Chisolm’a götürdü. Doktor, o dönemde sağır çocuklarla çalışan Alexander Graham Bell’i görmelerini önerdi. Bell, aileye Boston’daki Perkins Körler Enstitüsünü tavsiye etti. Okulun müdürü Michael Anagnos, Helen’e özel bir öğretmen düşündü: Anne Sullivan. Bu tanışma, kısa süre sonra tüm dünyanın “mucize öğretmen” hikâyesi olarak anacağı bir yolculuğun başlangıcı olacaktı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1887’de genç öğretmen Anne Sullivan, Keller ailesinin Alabama’daki evine ulaştı. Henüz 6 yaşında olan Helen’e, yanında getirdiği oyuncak bebekle birlikte ilk dersi verdi: Parmak harflerle “bebek” kelimesini öğretmeye başladı. Başta Helen meraklıydı ama kısa sürede sabrını yitirdi. Harflerle nesneler arasında hiçbir bağ kuramıyor, öfkesini bağırarak ve tekmeler atarak dışa vuruyordu. Sullivan pes etmedi. Eğitimlerini sürdürebilmek için aileden bir süreliğine ayrı kalıp bir kulübeye taşındılar. Günler süren çabanın ardından o unutulmaz an geldi. Sullivan, Helen’in elini su pompasının altına koydu ve diğer eline “su” kelimesini heceledi. O günün ardından Helen 30’dan fazla kelime öğrendi. Anne Sullivan’ın sabrı ve kararlılığı, Helen Keller’ın sessiz dünyasına açılan kapıyı aralamıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1890’da Helen Keller, Boston’daki Horace Mann Sağırlar Okulunda konuşma dersleri almaya başladı. Başkalarıyla iletişim kurmak için yıllarca çalıştı. 1894-1896 yılları arasında Wright-Humason Sağırlar Okulunda okudu, ardından Cambridge Genç Kızlar Okuluna geçti. Bu dönemde, ünlü yazar Mark Twain ile tanıştı; yıllarca süren bu dostluk, onu iş insanı Henry H. Rogers’la da buluşturdu. Rogers, Helen’in Radcliffe Kolejindeki eğitim masraflarını karşıladı. Yanında her zamanki gibi Anne Sullivan vardı. Keller, daktilo, dudak okuma, Braille ve parmak alfabesinde ustalaşarak karanlıktan bilgiye uzanan yolunu aydınlattı; 1904 yılında 24 yaşındayken Radcliffe Kolejinden onur derecesiyle mezun oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Anne Sullivan ve eşi John Macy’nin desteğiyle Helen Keller, ilk kitabı “Hayatımın Hikâyesi”ni yazdı. 1903’te yayımlanan eser, onun karanlıktan ışığa uzanan yolculuğunu anlattı. Hikâyesi kısa sürede ülke sınırlarını aştı; konferanslar verdi, engellilerin haklarını savundu ve görme engelliler adına konuştu. 1915’te şehir plancısı George Kessler ile “Helen Keller International”ı kurdu; körlük ve yetersiz beslenmeyle mücadele etti. 1920’de ise Amerikan Sivil Özgürlükler Birliğinin (ACLU) kuruluşuna katkı sağladı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1921’de Amerikan Körler Federasyonu kurulduğunda çabalarında ulusal bir platform kazandı. 1924’te üye olarak farkındalık geliştirme ve bağış toplama kampanyalarına katıldı. Ayrıca, daha az şanslılara yardım amacıyla kurulan Kalıcı Körler Savaş Yardım Fonu gibi kuruluşlarda da aktif oldu. 1946’da Amerikan Yurtdışı Körler Vakfının uluslararası ilişkiler danışmanı olarak atandı ve 1946-1957 yılları arasında beş kıtada 35 ülkeyi gezdi. 1955’te 75 yaşındayken çıktığı 64.000 kilometrelik Asya yolculuğunda, yaptığı konuşmalarla milyonlarca bireye ilham ve cesaret verdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Helen Keller’ın otobiyografisi “The Story of My Life” 1957’de televizyon oyunu “The Miracle Worker”a ilham verdi. Bu hikâye, 1959’da Broadway sahnesine, ardından 1962’de Patty Duke ve Anne Bancroft’un başrollerini paylaştığı, ödüllü “The Miracle Worker” filmine uyarlandı. Keller, yaşamı boyunca çok sayıda ödül kazandı: 1936’da Theodore Roosevelt Üstün Hizmet Madalyası, 1964’te Başkanlık Özgürlük Madalyası ve 1965’te Ulusal Kadınlar Onur Listesi’ne kabul edildi. Ayrıca Temple ve Harvard başta olmak üzere dünyanın çeşitli üniversitelerinden fahri doktora ünvanları aldı ve İskoçya Eğitim Enstitüsü tarafından fahri üye seçildi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Olağanüstü yaşamı; kararlılığın, sıkı çalışmanın ve hayal gücünün zorlukları nasıl aşabileceğinin güçlü bir örneği oldu. Keller, engelleri azmiyle aşarak, başkalarının iyiliği için çabalayan saygın ve dünyaca tanınmış bir insan olarak tarihe geçti. 1961’de geçirdiği felçten sonra hayatının geri kalanını evinde geçirdi ve 88. doğum gününden kısa bir süre önce, 1 Haziran 1968’de Connecticut’taki evinde uykusunda vefat etti.

  • YAPIMI 99 YIL SÜREN SARAY: İSHAK PAŞA SARAYI

    Doğu Anadolu’nun dağları arasında yükselen İshak Paşa Sarayı, ilk bakışta bir kartal yuvasını andıran görünümüyle ziyaretçilerini etkiliyor. Osmanlı mimarisinin Anadolu’daki seçkin örneklerinden biri olan bu yapı, UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’nde yer alıyor. Türkiye’den ve dünyanın dört bir yanından gelen yolcuların rotasında bulunan İshak Paşa Sarayı’nın öne çıkan özelliklerini sizin için derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Ağrı’nın Doğubayazıt ilçesinin 7 kilometre doğusunda, bir dağın yamacındaki tepe üzerine kurulan sarayın inşasına Çıldır Atabeklerinden Çolak Abdi Paşa tarafından 1685’te başlamıştır. Saray, aynı soydan gelen Küçük İshak Paşa zamanında, 1784’te tamamlanmıştır. Osmanlı’nın doğu sınırında konumlanan bu yapı hem yönetim merkezi hem de güvenlik karakolu olarak görev görmüş; sivil ve askerî işlevleri bir arada barındıran kapsamlı bir kompleks olarak tasarlanmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Yaklaşık 7.600 m²’lik alana yayılan sarayın bazı kısımları tek veya iki, bazıları ise bodrum dâhil üç katlı olarak inşa edilmiş ve üç ana bölümden oluşmaktadır. Birinci avlu, ziyaretçiyi karşılayan kamuya açık alanlar ile geçiş mekânlarını içerir. İkinci avlu, yönetim işlerinin yürütüldüğü ve sosyal yaşamın şekillendiği merkez konumundadır. En içte yer alan harem ve özel yaşam alanları ise, aile bireylerine ayrılmış mahrem mekânlarından oluşur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Sarayın yapımında kesme taş kullanılmış; taşların doğal kırmızı, sarı ve gri tonları tercih edilerek yapıya estetik bir görünüm kazandırılmıştır. Duvar kalınlıklarının 1 metreyi aşması, sarayın Doğu Anadolu’nun sert iklimine uygun şekilde inşa edildiğini göstermektedir. En dikkat çekici teknik özellik ise, dönemin çok ilerisinde sayılabilecek zemin altı ısıtma sistemidir. Bu sistemde ocaklarda ısıtılan hava, duvar içi ve zemin altındaki kanallar aracılığıyla odalara dağıtılarak mekânların ısınması sağlanmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Barok, Selçuklu ve İran üsluplarının bir arada kullanıldığı süslemeler, girişteki taç kapıdan pencere nişlerine, cami mihrabından minbere kadar her köşede kendini gösterir. Osmanlı Dönemi’nde Ağrı’da inşa edilen en büyük ve en önemli mimari eser olan İshak Paşa Sarayı’nın duvarlarındaki yazıtlar ve kitabeler ise yalnızca süsleme unsuru değil, aynı zamanda inşa süreci ve dönemin yöneticilerini belgeleyen tarihî kayıt niteliği taşır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Sarayın tek kubbeli camisi, iki renk taşla örülmüş minaresiyle dikkat çeker. Bugüne en sağlam şekilde ulaşan bölüm olan cami, sarayın tarihî izlerini günümüze taşır. Kıble duvarının dışında yer alan türbe ise muhtemelen Abdi Çolak Paşa ile İshak Paşa ve yakınları için inşa edilmiştir. Geometrik ve bitkisel motiflerle süslenen bu alan, ziyaretçilerin en çok ilgisini çeken bölümlerden biri olarak öne çıkar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Yapımı 99 yıl süren saray, Doğubayazıt’a yalnızca 7 kilometre uzaklıkta yer alır. Adım attığınız anda taş işçiliğinin detaylarını ve tarihî dokuyu hisseder, avlular arasında dolaşırken sarayın konumu ve manzarasıyla bütünleşirsiniz. Anadolu’da günümüze ulaşabilen tek saray yapısı olarak kabul edilen bu eseri, videoda da izleyebilirsiniz.

  • SAİT FAİK ABASIYANIK KİMDİR?

    Türk edebiyatının değerli isimlerinden Sait Faik Abasıyanık, öykü ve romanın yanı sıra şair kimliği ile de adından söz ettirmeyi başarmıştır. Sait Faik Abasıyanık’ın kısa biyografisini sizler için derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1906 yılında Adapazarı’nda dünyaya gelen Sait Faik Abasıyanık, çocukluğunun büyük bir kısmını burada geçirdi. Kurtuluş Savaşı’nda göstermiş olduğu mücadeleden dolayı devlet tarafından İstiklal Madalyası verilen Sait Faik’in babası varlıklı bir kereste tüccarıydı bu nedenle yakın çevresi tarafından Sait Faik “burjuva çocuğu” olarak adlandırılırdı. Sait Faik doğduğunda ona Mehmet Sait adı verildi yani aslında gerçek adı Mehmet Sait’tir. Daha sonra ilerleyen yaşlarda babasının adını kullanmayı tercih etti. Soyadı kanununun çıkmasıyla birlikte önceden Abbasızadeler olarak anılan aile Abasıyanık soyadını aldı. Abasıyanık, aynı zamanda ailenin lakabı olarak bilinir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Sait Faik ilkokul eğitimine Rehber-i Terakki Özel Okulunda başladı. Çocukluk yıllarında farklı şehirlerde yaşadı ve ardından lise eğitimi için İstanbul’a geldi. İstanbul Erkek Lisesinde öğrenimine devam ederken arkadaşları ile yaptıkları bir şaka yüzünden okuldan atıldı. İstanbul Erkek Lisesinden ayrılmak zorunda kaldığı için bu sefer öğrenimine Bursa’da, Bursa Erkek Lisesinde devam etmek durumunda kaldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Liseyi bitirdikten sonra üniversite eğitimi için İstanbul’a döndü ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesine kaydoldu fakat henüz ikinci sınıftayken okuldan ayrılmaya karar verdi. Bunun sebebi olarak Sait Faik’in yabancı dil öğrenme merakı gösterildi; Uygurca diline merak saldığı için okuldan kendi isteği ile ayrıldığı bilinir. Bu dönemde pek çok eser yazdı ve şans bu ki o eserler dönemin ünlü gazetelerinden biri olan Hür gazetesinde yer aldı. Eserleri artık pek çok insana ulaştı ve kariyer yolculuğunun ilk adımları böylelikle başlamış oldu. Yazı işlerine merak saran Sait Faik, 1936 yılında ilk kitabı Semaver’i yayımladı ve devamında pek çok eseri Türk edebiyatına kazandırdı. Babasının ölümünün ardından yazı yazmayı bıraktı ve maddi güçlük çeken annesiyle birlikte Burgazada’daki evlerinde yaşamaya başladı. İlerleyen yaşlarda siroz nedeniyle hayatını kaybeden Sait Faik Abasıyanık’ın ölümünden sonra Burgazada’daki evi Sait Faik Müzesi hâline getirildi. Vasiyeti üzerine tüm eserleri Darüşşafaka Derneğine bağışlandı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Pek çok eseri Türk edebiyatına kazandırmış olan Sait Faik’in eserleri arasında; Semaver, Şahmerdan, Kumpanya, Havada Bulut, Alemdağ’da Var Bir Yılan, Son Kuşlar, Havuz Başı, Sarnıç, Mahalle Kahvesi, Tüneldeki Çocuk, Az Şekerli gibi eserler bulunur.  Aynı zamanda roman ve röportaj türünde eserleri bulunan Sait Faik, ağırlıklı olarak Çehov tarzını benimsedi. Hikâyelerinde sık sık gerçek yaşamlardan kesitler sundu. Kayıp Aranıyor ve Medar-ı Maişet Motoru kaleme aldığı romanlardandır.

  • ÜNLÜ İSİMLERİN SEYAHAT ETMEK İLE İLGİLİ SÖZLERİ

    “Çok okuyan mı bilir, çok gezen mi?” sorusu boşuna akıllara ve dillere düşmemiş. Çok okuyanın çok bileceği malum; ne var ki çok gezenin de çok okuyanla yarışabileceği gerçeğini göz ardı etmemek gerekir. Ünlü düşünür ve yazarların büyük bir kısmı, çok seyahat etmenin hem bilgi dağarcığını hem de hayal gücünü genişleteceğini düşünmekte. Seyahat etmekle ilgili sözlerin bazılarını sizin için derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
  • FATMA REFET ANGIN: TARİHİ GELECEK KUŞAKLARA ANLATAN ÖĞRETMEN

    Fatma Refet Angın, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kadın tarih öğretmeniydi. Öğretmen olma kararında Atatürk’ün vizyonu ve yol göstericiliği belirleyici oldu. Cumhuriyetin ışığında eğitim hayatına adım atan Angın, binlerce öğrenciyi yetiştirerek tarih bilincini geleceğe taşıdı. Yazımızda, öğretme ve öğrenme aşkıyla dolu bu öncü eğitimciyi yakından tanıyacağız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1915 yılının 18 Mart günü, Gelibolu’da dünyaya gözlerini açtı Fatma Refet. Emniyet Amiri Hafız Şerif Bey ile Halime Hanım’ın üç çocuğunun en büyüğüydü. Babası, Mustafa Kemal’in izinden Anadolu’ya geçmiş, cephelerde yıllarca savaşmış bir Kuvayımilliye neferiydi. Öğrenmeye meraklı bir çocuk olan Refet, harfleri ve heceleri ilk annesinden öğrendi. Ancak asıl başlangıç, 1924’te Tevhid-i Tedrisat Kanunu’yla Gelibolu’da açılan iki okuldan biri olan Cumhuriyet Okulunun sınavına girmesiyle oldu; Refet, sınavdaki başarısıyla üçüncü sınıftan okula kabul edildi. Bu, hayatındaki dönüm noktalarından biriydi. Daha o günlerde mesleğini seçmişti: Öğretmen olacaktı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Refet’in yolu okul sıralarında iki kez Mustafa Kemal Atatürk’le kesişti. İlki 1928’de, Gelibolu Cumhuriyet İlkokulunda Atatürk’ün ona “Büyüyünce ne olacaksın?” diye sorduğunda aldığı “Öğretmen.” cevabıyla oldu. İkinci karşılaşmaları ise 1930’da Edirne Kız Öğretmen Okulunda gerçekleşti. Refet, “Bakın Paşam sözümü tuttum!” deyince Atatürk onu tanıdı ve ne öğretmeni olmak istediğini sordu. “Matematik!” yanıtı üzerine ise, “Hayır, sen tarih öğretmeni olacaksın. Çünkü nesillere tarihlerini öğretmek en önemli vazifedir.” dedi. Bu söz, Refet’in yolunu çizdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Refet, 1932’de Edirne Kız Öğretmen Okulunu bitirip yeni açılan Ankara Gazi Terbiye Enstitüsü Tarih Bölümüne kaydoldu; aynı yıl Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesini de kazandı; 1936’da iki okuldan mezun oldu. 1934 yılında kabul edilip 1935 yılında yürürlüğe giren Soyadı Kanunu’yla “Angın” soyadını aldı. 1937 Eylül’ünde İkinci Türk Tarih Kongresi için Dolmabahçe Sarayı’nda bulunurken, Afet İnan onu Atatürk’e tanıttı. Paşa gülümseyerek, “Çocuk, sen geç kalmışsın; ben onu tanıyorum.” dedi Afet İnan’a. Refet saygıyla, “Paşam, ben sözünüzü yerine getirdim ve tarih öğretmeni olarak emrinizdeyim!” yanıtını verdi. Atatürk ise, “Öğretmen olmak kâfi değil; çok okuyacaksın, talebelerini çok iyi yetiştireceksin. Onlara, Kurtuluş Savaşı’nı çok iyi öğreteceksin. Ve bu arada Çanakkale Savaşları’nı sakın unutma.” diyerek onda gördüğü sorumluluğu sözleriyle pekiştirdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1981’de, Atatürk’ün 100. doğum yıl dönümünde 24 Kasım “Öğretmenler Günü” olarak kutlanmaya başlandı ve ilk Öğretmenler Günü’nde Refet Angın “Yılın Öğretmeni” seçildi. Yıldız Teknik Üniversitesi de 2006’da ona “Onursal Doktora” ünvanı verdi. 1982’de resmî olarak emekli olsa da özel anlaşmayla görevine 24 yıl daha devam etti. Bir öğretmen olarak “90 yaşında olmama rağmen hâlâ çalışıyorum; erken emekli olanları anlayamıyorum!” sözleri, öğretmeye olan sevgisini ve çalışma azmini gözler önüne seriyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Türkiye’nin pek çok kasaba ve ilinde tarih öğretmeni olarak görev yapan Refet Angın, binlerce öğrenciyi yetiştirdi ve onların başarılarını gururla izledi. Mustafa Kemal’in gösterdiği ışık doğrultusunda eğitim anlayışını benimsedi ve Ortaköy Zübeyde Hanım Kız Meslek Lisesi ile İstanbul Rüştü Uzel Kız Meslek Lisesinin kuruluş çalışmalarında yer aldı. Son günlerine kadar Millî Eğitim Bakanlığı Onursal Danışmanı olarak görevini sürdürdü ve 30 Ocak 2010 yılında, 95 yaşında, hayatını kaybetti.

  • Dâhi Komedyen Charlie Chaplin

    Dâhi Komedyen Charlie Chaplin

    Günümüzün sinema eleştirmenleri hayatın en ağır yönlerini zeki bir şekilde komediye dönüştürdüğü için dâhi olduğu yorumunu yapıyorlar. Bu övgünün benzerleri sanatçı yaşarken de ifade edilmişti ancak, o ana dek oldukça dramatik bir hikâyeyi bizzat yaşaması gerekmişti. Oyuncu, yazar ve yönetmen; aynı zamanda kurgucu ve besteci büyük komedyen Charlie Chaplin listemizde…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1889 yılında Londra’da başlayan hayatının ilk 10 yılını şöyle özetleyebiliriz: O çok küçükken birer müzikhol ve tiyatro sanatçısı olan anne ve babası ayrılır. Sahne adı Lili Harley olan annesi sesini kaybedince buna dayanamaz ve bir kliniğe yatırılır. Yanına gönderildiği babası alkol komasına girerek hayatını kaybeder ve bir süre üvey abisi Sydney’le bazen aynı bazen ayrı bakımevlerinde kalır. Kısa bir süre gittiği okula da devam edemeyince geriye sokaklarla tanışıp sefaletin bütün yönlerini deneyimlemek kalır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Anne ve babasından kalan en büyük miras sanatçı bir ruhtur. Önce bir dans topluluğuna sonra gezici kumpanyalara katılır; ABD’ye ilk gidişi de, yönetmen Mack Sennett tarafından keşfedilmesi de bir turne sayesinde gerçekleşir. 14 yaşında ilk anlaşmasını yapar ve tek makaralık “Yaşıyor Gibi Yapmak/Making a Living” isimli filmle sinemaya adımını atar. O sene tam 35 film çevirir. Charlie’nin doğru zamanda doğru yerde olması dışındaki en büyük şansı doğaçlama yeteneğidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Sinemada bir tuhaf adam… Alt düğmesini ilikleyemediği daracık ceketi, bol pantolonu, melon şapkası, yanından ayırmadığı bastonu ve ilginç bıyığı ile seyirciye “Şarlo/Charlot” rolünde yeni bir merhaba der. Bu tarz uzun uzun düşünülmemiştir. Film stüdyosunun deposunda o an var olan kıyafetlerden alelacele seçilmiştir. “Venedik’te Çocuk Otomobil Yarışları/ Kid Auto Races at Venice” 11 dakikalık kısa bir filmdir ama bu kısacık süre içinde çok şey olur… Seyirci, türlü türlü sakarlıklarına gülerken kibar ve romantik oluşuna sempati duyduğu bu avare adamı Charlie Chaplin ile bütünleştirir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    İlk uzun metrajlı filmi “The Kid/Yumurcak” 1921 yılında çekilir. Bir satış mağazasında çalışan Şarlo’nun ayağında patenle yaptığı gösteri, filmde ince bir mizah anlayışı barındıran yüzlerce sahneden sadece biridir. Kayıt süresi uzadıkça Charlie Chaplin komedinin içine duygusal öğeler ekler ve vermek istediği toplumsal mesajları mizah aracılığıyla kitlelere taşımaya başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    modern zamanlar

    Şarlo gittikçe bir efsaneye dönüşür. Charlie Chaplin ise kendi film şirketini kurmuştur. Yavaş yavaş tarihe karışan sessiz film onun özellikle direttiği bir mesele haline gelir. Sözlerin hızının hareketin hızına yetişemeyeceğini düşünmektedir. Son sessiz filmi “Modern Zamanlar/Modern Times” olurken “Büyük Diktatör/The Great Dictator” ise ilk sesli filmiydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1925’te TIME dergisine kapak olan aktör, Amerika’dan dünyaya yayılan ekonomik kriz ile İkinci Dünya Savaşı döneminde yaptığı politik mesajlı filmler artan bir hızla tepki çekince dördüncü kez evlendiği Oona ile birlikte İsviçre’ye yerleşir. Burada da bir filmin kurgusundan müziğine bütün detaylarını üretecek biçimde çalışmalarını sürdürür. 1972 yılında ABD’ye tekrar dönüşü ise kendisine layık görülen Oscar özel ödülünü almak için olur. İngiltere’de geçen çocukluğunda çöplerde yiyecek arayan adama Kraliçe II. Elizabeth tarafından da şövalye unvanı verilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Charlie Chaplin biraz daha yaşasaydı, yoğun ve zorlu hayat hikâyesini belki kendi bile kolay kolay anlatamazdı. Sanatçının filmlerinde verdiği sessiz mesajlar ve kitapları aracılığıyla hayata bıraktığı sözler, gelen her yeni nesle “Bu insan dâhi miydi komedyen mi?” sorusunu sordurmaya devam ediyor. 11 çocuğu olan Chaplin ise durduğu yeri 70. yaş gününde kendine hediye ettiği uzun bir şiirle anlatmaya çalışmıştı…