Kategori: Spor

  • 7 MADDE İLE KÜRESEL BİR FENOMENE DÖNÜŞEN E-SPOR

    E-spor, dijital dünyanın hızla gelişmesiyle birlikte ortaya çıkan ve büyük bir popülerlik kazanan yeni nesil bir rekabet alanıdır. Fiziksel sporların aksine bilgisayar oyunları üzerinden oynanan e-spor, günümüzde dünya çapında milyonlarca oyuncu ve izleyiciye ulaşarak hem eğlence hem de ciddi bir kariyer seçeneği sunmaktadır. Gençler, profesyonel e-sporcu olma hayaliyle oyunlarda ustalaşırken, büyük markalar ve sponsorluklar hızla büyüyen bu sektöre yatırım yapmaktadır. E-spor dünyasının dinamiklerini, oyuncuların kariyer yolculuklarını ve sektörün geleceğini merak edenler için tüm detayları yazımızda derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    “Elektronik spor”un kısaltması olan e-spor, profesyonel video oyuncularının çevrimiçi platformlar veya yerel ağlar üzerinden gerçekleştirdiği dijital müsabakalardır. Tıpkı geleneksel spor dallarında olduğu gibi, e-sporda da oyuncular bireysel ya da takım olarak yarışır. Her oyunun kendine özgü kuralları, stratejileri ve takım dinamikleri bulunur. Takım büyüklükleri ve oyuncu rolleri, oyunun türüne göre değişiklik gösterir. Örneğin, bazı oyunlarda iki kişilik küçük ekipler mücadele ederken, bazı oyunlarda beş kişilik takımların koordinasyonu belirleyici olabilir. E-spor müsabakaları, oyuncuların strateji, hız, refleks ve takım çalışması gibi yeteneklerini en üst seviyede sergilemelerini gerektirir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    E-sporun temelleri, video oyunlarının ilk ortaya çıktığı dönemlere kadar uzanır. 1972 yılında Stanford Üniversitesinde düzenlenen “Spacewar!” turnuvası, e-spor tarihindeki ilk kaydedilen yarışma olarak kabul edilir. 1980’lerde atari oyunlarının artan popülaritesiyle birlikte, e-spor fikri daha geniş bir kitle tarafından ilgi görmeye başladı. Bu dönemde önemli bir adım, 1980 yılında Atari’nin düzenlediği ve 10.000’den fazla katılımcıyı bir araya getiren dünyanın ilk büyük video oyunu turnuvası oldu. Bu etkinlik, e-sporun daha geniş bir platforma taşınmasının öncülerinden biri olarak tarihe geçti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1990’lı yıllar, e-sporun dönüm noktalarından biri olarak kabul edilir. Bu dönemde internetin yaygınlaşması, oyuncuların dünyanın farklı bölgelerinden birbirleriyle çevrimiçi olarak rekabet etmelerini sağladı. “Quake”, “StarCraft” ve “Counter-Strike” gibi oyunlar hızla popülerleşerek e-sporun temel taşlarını oluşturdu. Özellikle Güney Kore, bu dönemde e-sporun küresel merkezi hâline geldi, hükümetin bu alana sağladığı destek e-sporun küresel standartlarının oluşmasında kritik bir rol oynadı. Bu gelişmeler, e-sporun yalnızca bir eğlence aracı olmaktan çıkıp ciddi bir profesyonel alan hâline gelmesinin önünü açtı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    2000’li yıllardan itibaren e-spor yalnızca bir hobi ya da yerel etkinlik olmaktan çıkıp, global ölçekte profesyonel bir sektör hâline geldi. Bu dönemde, oyun geliştiricilerinin ve büyük organizasyonların desteğiyle resmî ligler oluşturuldu, sponsorluk anlaşmaları yapıldı ve milyonlarca dolarlık ödüllerin dağıtıldığı uluslararası turnuvalar düzenlenmeye başlandı. Online yayın platformları sayesinde e-spor etkinlikleri geniş kitlelere ulaştı. Artık e-spor turnuvaları, milyonlarca izleyici tarafından canlı olarak izleniyor ve galipler büyük ödüller kazanıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    E-spor, her oyunun dinamiklerine ve konseptine göre farklı kurallar ve taktikler sunar. Oyuncular, rakiplerini yenmek, görevleri tamamlamak veya belirli hedeflere ulaşmak için stratejik hamleler yapar. Bu kurallar, oyunun türüne ve turnuva formatına göre değişiklik gösterebilir.

    Örneğin, League of Legends gibi MOBA oyunlarında harita kontrolü ve takım uyumu ön plandayken, CS: GO gibi birinci şahıs nişancı oyunlarında refleksler ve stratejik planlama önemlidir.

    Turnuvalar genellikle üç formatta düzenlenir:

    Tek maçlı eleme: Kaybeden takım turnuvadan elenir.

    Çift maçlı eleme: İki kez kaybeden elenir; ikinci bir şans sunar.

    Lig usulü: Takımlar, birbirleriyle karşılaşarak puan toplar ve sıralanır.

    Oyunlarda oyuncu rolleri de çeşitlidir. “Taşıyıcı” skor üretmekle sorumluyken, “destek” oyuncuları takım arkadaşlarını güçlendirmeye odaklanır. Başarılı bir takım, bu rollerin dengeli bir şekilde uygulanmasıyla öne çıkar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    League of Legends, Dota 2, Fortnite, Counter-Strike: Global Offensive (CS: GO), Overwatch gibi oyunlar, e-sporun küresel sahnede en çok oynanan oyunları arasında yer alıyor. Dota 2’nin “The International” turnuvası gibi etkinliklerde milyon dolarlık ödülleri e-sporu finansal olarak da cazip bir meslek hâline getirdi. Bu turnuvanın ödül havuzu, oyuncu topluluğu tarafından finanse edilen bir modelle düzenlenir ve 2021’de toplam ödül miktarı 40 milyon dolara kadar ulaşmıştır. E-sporun yükselişi sadece oyuncular için değil aynı zamanda antrenörler, analiz ekipleri, yayıncılar ve içerik üreticileri için de yeni kariyer yolları sağladı. Bu kapsamda e-spor, spor dünyasının sınırlarını genişleterek teknolojinin modern eğlence anlayışıyla buluştuğu bir platform hâline gelmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Bugün e-spor, dünya çapında 500 milyondan fazla takipçisiyle büyük bir küresel endüstri hâline gelmiştir. Oyun firmaları, medya şirketleri, teknoloji devleri ve sponsorlar tarafından yoğun ilgi görmektedir. En büyük e-spor turnuvaları, stadyumlar ve büyük arenalarda düzenlenerek geleneksel spor etkinlikleriyle rekabet eder hâle gelmiştir. Örneğin, 2019’daki League of Legends Dünya Şampiyonası finali, 100 milyondan fazla kişi tarafından izlenmiş ve 16 dilde, 20’den fazla platformda yayınlanmıştır. Yeni teknolojiler, özellikle artırılmış ve sanal gerçeklik gibi alanlar, e-sporun gelecekteki potansiyeli konusunda büyük merak uyandırmaktadır.

  • Wımbledon’a Türkiye’den Katılmış 8 Tenis Yıldızı

    Wımbledon’a Türkiye’den Katılmış 8 Tenis Yıldızı

    Genel kabul tenisin İngiltere’de 1800’lerde başladığı şeklindedir. O günlerden bugüne dünyada adım adım yaygınlaşan sporun bugün milyonlarca seveni var… İstisnasız hepsinin heyecanla beklediği turnuva ise Wimbledon Turnuvası… Wimbledon, Uluslararası Tenis Federasyonu tarafından düzenlenen Grand Slam’ın dört turnuvasından biri… Diğerleri, Avustralya Açık, Fransa Açık ve Amerika Açık Turnuvaları… Her yıl Londra’da haziran ayı sonunda gerçekleşen ve iki hafta süren Wimbledon ise 1800’lerin sonlarından beri var olan köklü ve prestijli bir turnuva… Ülkemizde de başarılar elde etmiş ve hali hazırda büyük umutlar vadeden sporcularımız için bu turnuva büyük bir öneme sahip… Moral ve motivasyon sağlaması için şimdiki listemizde Wimbledon’da oynamış 8 tenisçimize yer veriyoruz biz de…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Kariyerinde antrenörlük de yapmış Nazmi Bari bu sporun öncülerindendi. 1929-2008 yılları arasında yaşayan Bari, Grand Slam turnuvalarına katılan ilk Türk’tü ve Wimbledon’a 1959’da tek erkeklerde katılmıştı. Ünlü tenisçinin adına 2008 yılından bu yana her yıl uluslararası turnuva düzenleniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Tenis sporunda Türkiye’nin medarı iftiharı, 41 kez Türkiye Şampiyonu olmuş, ülkemizi 104 kez milli takımda temsil etmiş İpek Şenoğlu, Wimbledon’da oynayan ilk Türk kadın tenisçimizdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Özbek asıllı tenisçimiz Marsel İlhan dünya sıralamasında ilk 100’e giren ve 77’ye kadar yükselen ilk erkek tenisçimizdir. 2006 yılında başladığı profesyonel kariyerinde Wimbledon’a ilk defa 2010 yılında katılmıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kariyerinde defalarca rekor kıran Çağla Büyükakçay, Wimbledon ön elemelerine ilk kez 2011 yılında katıldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    2010 yılında Avrupa Gençler Şampiyonası’nda teklerde çeyrek finale çıkan ilk Türk tenisçimiz, 1994 doğumlu Başak Eraydın olmuştu. “Wimbledon’da oynamak her tenisçi için büyük bir hayaldir.” diyen Eraydın, Wimbledon elemelerine ilk defa 2017’de katıldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1996 doğumlu İpek Soylu, Wimbledon teklerde ana tabloda oynayan ilk Türk kadın tenisçi oldu ve 2014 yılında Amerika Açık’ta Türkiye’nin ilk Grand Slam kupasını kazandı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Ergi Kırkın, 2016 yılında Avustralya Açık’ta gençler kategorisinde tur atlayan ilk Türk oldu ve henüz 17 yaşında iken Wimbledon’da çeyrek finale kadar çıktı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Wimbledon’a 2009 yılında “junior” kategorisinde elemelere katılan ilk Türk sporcu Melis Sezer, 2010 yılında Avustralya Açık’ta gençler kategorisinde ana tablodan katılmaya hak kazanan ilk Türk tenisçi oldu.

  • TOPRAK KORTUN KRALI: RAFAEL NADAL

    İspanyol tenis efsanesi Rafael Nadal, 22 Grand Slam şampiyonluğu ve tenis tarihinde eşine az rastlanır 14 Fransa Açık zaferiyle, tenis dünyasının en başarılı isimleri arasında yer alıyor. Özellikle toprak kortta sergilediği üstün performansıyla adından sıkça söz ettiren Nadal, 2024 yılında profesyonel tenis kariyerine veda edeceğini açıkladı. Nadal’ın azim, disiplin ve başarılarla dolu hayat hikâyesi yazımızda…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Rafael Nadal, 3 Haziran 1986’da İspanya’nın Mallorca Adası’nda dünyaya geldi. Spora meraklı bir ailede büyüyen Nadal’ın amcalarından Miguel Ángel Nadal, 2002 Dünya Kupası’nda İspanya millî takımında forma giyen başarılı bir futbolcuydu. Rafael’in hayatındaki en önemli rehberlerden biri olan diğer amcası Toni Nadal ise profesyonel bir tenis koçuydu. Toni Nadal’ın yönlendirmesiyle Rafael, henüz dört yaşındayken tenis oynamaya başladı ve bu spora olan yeteneği kısa sürede fark edildi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Henüz 8 yaşındayken 12 Yaş Altı Bölgesel Tenis Şampiyonası’nı kazanan Rafael Nadal, küçük yaşta büyük bir potansiyel sergiledi. Koçu ve aynı zamanda amcası Toni Nadal, onun forehand vuruşlarını iki elle yaptığını fark etti. Bu durumu avantaja dönüştürebileceğini düşünen Toni, Rafael’i sol elle oynamaya teşvik etti. Nadal, bu değişime hızla uyum sağladı ve üstün yeteneklerini geliştirmeye devam etti. 12 yaşına geldiğinde, kendi yaş grubunda hem İspanya’da hem de Avrupa’da tenis şampiyonlukları kazanarak adından söz ettirdi. 15 yaşında profesyonel olarak tenis dünyasına adım atarak kariyerini başlattı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    “Rafa” lakabıyla tanınan Rafael Nadal, amatör başarılarının bir tesadüf olmadığını henüz 16 yaşındayken kanıtladı. Wimbledon Tenis Turnuvası’nda (İngiltere) tek erkeklerde yarı finallere yükselerek efsanevi Alman tenisçi Boris Becker’den bu yana Wimbledon’da üçüncü tura ulaşan en genç erkek tenisçi ünvanını kazandı. Nadal’ın kariyerindeki yükselişi hız kesmeden devam etti; 2005 yılında ilk kez katıldığı Roland Garros (Fransa Açık) turnuvasını kazanarak büyük bir başarıya imza attı. Aynı yıl, toplamda sekiz turnuva şampiyonluğu elde ederek tenis dünyasında adeta fırtına gibi esti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    2005 yılı, Rafael Nadal’ın kariyerinde bir dönüm noktası olarak kabul edilir. Henüz 19 yaşında olan Nadal, Fransa Açık’ta sergilediği müthiş performansla tenis dünyasında dikkatleri üzerine çekti. Turnuvanın yarı finalinde dönemin bir numaralı ismi Roger Federer’i mağlup ederek adını finale yazdırdı. Finalde ise Arjantinli Mariano Puerta’yı yenerek kariyerinin ilk Grand Slam zaferine ulaştı. Bu tarihi başarı, Nadal’ın dünya sıralamasında 3. sıraya yükselmesini sağladı ve onun, kısa sürede dünyanın en güçlü tenisçileri arasında anılmasına zemin hazırladı. 2005 sezonu Nadal için adeta bir zafer yılıydı. Toplamda 11 tekler şampiyonluğu kazanan genç sporcu, bu başarıyla tenis tarihinde unutulmaz bir iz bıraktı. Özellikle toprak kortta sergilediği üstün performans, onu rakipsiz kıldı; 11 zaferinin sekizini toprak zeminde elde ederek “Toprağın Kralı” ünvanını kazandı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Rafael Nadal’ın hırslı oyun tarzı, onu sadece yetenekli bir tenisçi değil, aynı zamanda dayanıklılığıyla da tanınan bir sporcu hâline getirdi. Omuz ve ayak sakatlıklarına rağmen mücadele ruhundan asla vazgeçmeyen Nadal, 2006 yılında Fransa Açık’ta bir kez daha şampiyon olarak ardışık zaferlerini sürdürdü. Bu başarılar, Nadal’ın tenise getirdiği dinamizm ve fiziksel oyun tarzıyla anılan yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Özellikle inatçı stili ve savunmadaki ustalığı, onun toprak kort turnuvalarında neredeyse durdurulamaz olmasını sağladı.

     

    Nadal’ın kariyerinde bir diğer unutulmaz an ise, 2008 yılında Wimbledon finalinde ezeli rakibi Roger Federer’e karşı verdiği destansı mücadeleydi. 4 saat 48 dakika süren bu efsanevi maç, yağmur nedeniyle iki kez kesintiye uğramasına rağmen hem izleyicilere hem de tenis tarihine unutulmaz bir heyecan yaşattı. Bu tarihi galibiyet, Nadal’ı Wimbledon’ı kazanan ilk İspanyol erkek tenisçi yaptı ve Federer’in beş yıl boyunca süregelen şampiyonluk serisini sonlandırdı.

     

    Maçın uzunluğu, dalgalı hava koşulları ve iki oyuncunun gösterdiği üst düzey performans, bu karşılaşmayı tenis tarihinde bir efsane hâline getirdi. Nadal, bu zaferiyle sadece bir şampiyon değil, aynı zamanda tarihe iz bırakan bir tenisçi olduğunu bir kez daha kanıtladı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Güçlü topspin vuruşları, etkileyici hızı ve sarsılmaz zihinsel dayanıklılığı sayesinde Rafael Nadal, Roger Federer, Novak Djokovic ve Andy Murray ile birlikte erkekler tenisinin “Büyük Dörtlü”sünün bir parçası olarak uzun yıllar tenis dünyasında adından söz ettirdi. Ağustos 2008’de dünyanın 1 numarası olan Nadal, kariyeri boyunca tam 209 hafta bu ünvanını koruyarak zirvede yer aldı.

     

    Uluslararası Tenis Federasyonu tarafından düzenlenen dört büyük Grand Slam turnuvası olan Avustralya Açık, Fransa Açık (Roland Garros), Wimbledon ve Amerika Açık’ta Nadal’ın başarıları, onu eşsiz bir efsane hâline getirdi. İlk Avustralya Açık zaferini 2009 yılında kazanan Nadal, 2010 yılında dört büyük turnuvayı da kazanarak “Altın Slam” ünvanını elde eden tarihteki ikinci erkek tenisçi oldu. Aynı yıl, olimpiyat oyunlarında da şampiyonluğa ulaşarak başarılarına bir yenisini daha ekledi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    2012 yılında Fransa Açık’ta Sırp tenis yıldızı Novak Djokovic’i mağlup eden Rafael Nadal, bir önceki yıl kaybettiği maçın rövanşını alarak hem kariyerine yeni bir başarı ekledi, hem de tenis tarihinde önemli bir rekora imza attı. Yedinci Fransa Açık şampiyonluğunu kazanan Nadal, bu zaferle İsveçli Björn Borg’un 1981’de kırdığı rekoru geride bıraktı ve bu alandaki üstünlüğünü bir kez daha kanıtladı.

     

    Özellikle toprak korttaki benzersiz performansıyla tenis dünyasında dikkat çeken Nadal, Fransa Açık’ta kazandığı zaferlerle tarihte en fazla şampiyonluk yaşayan oyuncu ünvanını elde etti. Kariyeri boyunca 22 Grand Slam şampiyonluğuna ulaşan Nadal, yalnızca Grand Slam turnuvalarında değil, aynı zamanda tenis dünyasının bir diğer prestijli organizasyonu olan ATP turnuvalarında da büyük başarılara imza attı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Solak servisleri, hızlı ve defansif oyun tarzıyla tanınan Rafael Nadal, uzun ve başarılı kariyeri boyunca birçok sakatlıkla karşı karşıya kaldı. Bu sakatlıklar, zaman zaman ara vermesine neden olsa da Nadal, 2024 yılına kadar kariyerinin zirvesinde kalmayı başardı. Ancak 2024 yılında Fransa Açık’ın ilk turunda rakibine yenilerek turnuvaya erken veda etti. Aynı yıl Wimbledon’a katılmayacağını açıklayan Nadal, olimpiyat oyunlarında ise ezeli rakibi Novak Djokovic ile karşılaştı ancak bu mücadeleden de mağlup ayrıldı. Bu gelişmeler, tenis dünyasında Nadal’ın kariyerinin sonuna yaklaştığına dair güçlü bir algı oluşturdu ve bu düşünce giderek daha da belirginleşti.

     

    2024 yılında, Nadal profesyonel tenise Davis Kupası ile veda edeceğini duyurdu. Son maçlarında korta çıkan Nadal’a rakipleri, tenis izleyicileri ve tüm spor dünyası duygusal anlarla eşlik etti. Tribünlerden yükselen alkışlar ve gözyaşları, onun yalnızca bir tenisçi değil, aynı zamanda spor dünyası için unutulmaz bir ikon olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi.

     

    Bu duygusal anlar, yalnızca tenis dünyasında değil, tüm dünyada büyük yankı uyandırdı. İzleyiciler, Nadal’ın sporcu kimliğinden ve mücadele ruhundan ilham alarak ona hayranlıklarını dile getirdiler. Kariyerini sonlandırmaya yaklaşırken Rafael Nadal, geride genç sporculara ve sporseverlere örnek olacak güçlü bir miras bırakmış gibi görünüyor. Bu miras, sadece spor sahalarında değil, hayata karşı duruşta da nesiller boyunca ilham vermeye devam edecek.

  • OKÇULUK SPORUNA İLGİ DUYANLARIN BİLMESİ GEREKEN TERİMLER

    İlk defa 1904 yılında Yaz Olimpiyatları’na alınan, 1972 yılından bu yana da aralıksız olarak Olimpiyat Oyunları’nda yer alan okçuluk sporunu öğrenmek, uzun bir eğitimden geçmeyi gerektiriyor. Bu eğitimlerden geçip sporcu kimliği kazandıysanız, güç, koordinasyon, çalışkanlık, sabır gibi niteliklerle de donandınız demektir. Sanıyoruz, profesyonel bir okçu aşağıdaki terimlerin her birinin kitabını yazabilir. Bu terimler daha çok seyirci pozisyonunda ilgi gösterenlerin spordan daha fazla keyif almalarını sağlamak için…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Endam, Germe, Çapa, Çapa Pozisyonu, Dayanak Noktası, Menzil Atışı Nedir?” title_font_size=”13″]

    Endam, okun şekline verilen isimdir. Germe, adı üstünde yay kirişinin gerilmesi veya çekilmesine denir. Kirişin yüzde sabit bir noktaya çekilmesine çapa adı verilir. Çapa pozisyonu ise, elin çene altında, kirişin çene ucunda ve elin üst kenarının çene ile temas halinde olmasıdır. Dayanak noktası, elin çene üzerinde olduğu ve kirişin de okçunun yüzüne değdiği yeri ifade eder. Okçulukta uzun mesafe atışına menzil atışı adı verilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kabza, Tutamaç, Kasan, Arkalık, Meydanlık, Endikatör, Zihgir Nedir?” title_font_size=”13″]

    Yay türü fark etmeksizin yayı oluşturan ana kısma kabza denir. Kabzada elin kavradığı kısım tutamaç olarak isimlendirilir. Yayın kıvrık uç kısmına kasan denir. Okun kirişe oturmasını sağlayan plastikten üretilen parçanın adı arkalıktır. Kirişin ortasına sarılan ipe ise meydanlık denir. Endikatör, yay ideal gerginliğe geldiğinde klik sesi ile uyarı veren aletin adıdır. Zihgir ise başparmağa takılan okçu yüzüğüdür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kolluk, Göğüslük, Parmak İpi, Parmaklık Nedir?” title_font_size=”13″]

    Kolluk, kirişin sıyırması ihtimaline karşılık yay tutulan kolun ön tarafına koruyucudur. Göğüslük, okçunun göğüs kısmındaki kıyafetinin kirişe çarpmaması için takılan koruyucu aksesuardır. Parmak ipi, okçunun yay tutan eline geçirilen, atış sonrasında yayın elde kalmasını sağlayan iptir. Parmaklık ise kirişi çekerken okçunun parmaklarının zarar görmesini engellemek için kullanılan aksesuardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sadak, Hedef Tahtası, Eliminasyon Raundu Nedir?” title_font_size=”13″]

    Sadak, bel hizasına takılan ve oklarla diğer aksesuarların taşınmasını kolaylaştıran çantaya denir. Okçunun hedef aldığı, çok yumuşak ya da çok sert olmaması gereken, okun sağlıklı biçimde yavaşlamasını sağlarken tekrar kullanılmasına izin veren araca hedef tahtası denir. Eliminasyon raundu, bireysel yarışmalarda 32 ve 16 okçunun yarıştığı bölüme, takım yarışlarında ise 16 ve 8 takımın yarıştığı bölümlere denir.

  • Başarılarıyla Bizi Gururlandıran 7 Genç Sporcumuz

    Başarılarıyla Bizi Gururlandıran 7 Genç Sporcumuz

    Onlar küçük yaşlarına karşılık elde ettikleri büyük başarılarla ülkece motivasyonumuzu artıran sporcularımız. Kimi sessiz sedasız kazandığı kupayı kaldıran, kimi rekor kitaplarına girmeyi başaran, ama istisnasız hepsi başarılara doğru sabırla, sebatla yol alan gençlerimiz… Henüz başlayan yaşam yolculuklarında ailelerinin ve devletin desteği kadar bizlerin de ilgisine ihtiyaç duydukları kesin. Bütün ışıltıları ve umutlarıyla içlerinden 7 tanesini karşınıza getiriyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    türk sporcular

    Eskrim, kurallarına, işleyişine pek de hâkim olmadığımız bir spor. Hemen herkes kılıçla yapılan bir spor olduğunu bilir ama kullanılan silahların flöre, epe ve sabr diye adlandırılan türleri olduğunu çoğumuz bilmeyiz. Oysa eskrim ülkemizde tam 94 yıldır yapılıyor. Peki, bu 94 yılın sonunda Türkiye’ye ilk defa Avrupa ve Dünya Şampiyonluğu kazandıran eskrimcinin 17 yaşındaki İbrahim Ahmed Acar olduğunu kaçımız biliyor? Yaz okulunda tanıştığı eskrimi tutkusu haline getiren İbrahim Ahmed, bugün bir yandan okuluna devam ederken bir yandan da 2020 Tokyo Olimpiyatlarına hazırlanıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    türk sporcular

    Manisa’da yaşayan ve profesyonel spor yaşamı 7 yaşında başlayan aerobik jimnastikçisi Ayşe Begüm, 16 yaşına geldiğinde 50’si altın 66 madalyanın sahibi olmuştu. 9 yıl içinde kavuştuğu bu başarı bir tesadüfün değil, antrenman sahasının evinden 50 kilometre uzakta olmasına aldırmadan haftanın 5 günü çalışmaya devam etmesinin bir sonucuydu. Akhisar Anadolu Lisesi’nde okuyan sporcumuz 2016 yılında Güney Kore’de yapılan 14. Dünya Aerobik Jimnastik Şampiyonası’nda altın madalya kazandı ve 2017 yılında İtalya’da düzenlenen yarışmada Avrupa Aerobik Jimnastik Şampiyonu oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    “Yıldızlarda Avrupa şampiyonluğu ve üçüncülüğü, gençlerde de Avrupa ikinciliğim var. Dünya Şampiyonası’nda ise ilk altın madalyamı kazandım. Dünya şampiyonu olmak dünyanın en güzel hissi.” demecini veren kişi tekvandoda kazandığı madalyalarla 7’den 70’e hepimizi gururlandıran Şeyma Nur Söğüt’ten başkası değil… Genç sporcumuz 8 yaşında babası tarafından tekvandoya teşvik edilmiş ve şimdi 2020 yılındaki Tokyo Olimpiyatları için hazırlanıyor. Şeyma Nur Gazi Üniversitesi Beden Eğitimi Öğretmenliği 1. sınıfta okuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    türk sporcular

    Olimpiyat meşalesinin yakılmasıyla başlayan kış olimpiyatlarının en ilgi gören dallarından biri kayakla atlama… Dik bir rampadan kayarak havalanan,  havada en yükseğe uçmaya çalışırken yatay bir duruş sergileyen ve en uzak noktaya iniş yapmaya çalışan sporcuların kemik gelişimleri nedeniyle bu spora erken yaşta başlamaları ve sağlam sinirlere sahip olmaları gerekiyor. Bu branş ülkemizde çok yeni ve gelişmeye çok açık… Erzurum’da düzenlenen 2017 Avrupa Gençlik Olimpik Kış Festivali’nde Erzurumlu Muhammed Ali Bedir ülkemize 4.’lüğü getirdi bile… Şüphemiz yok ki 17 yaşındaki sporcumuzun başarıları desteklendiği oranda daha da artacak.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    türk sporcular

    2014 yılında Türkiye’de düzenlenen ‘Dünya Basic Novice A Boys’ grubunun teknik kısmında dünya rekoru kıran 12 yaşındaki Efe Çetiz, artık “Altın Çocuk” ismiyle anılıyor. İzmir’de evlerine yakın yerde açılan buz sporları salonuna babasının kayıt yaptırmasıyla başladı onun serüveni… Ve kısacık hayat hikâyesine 26’sı altın 30 madalya sığdırmayı, bütün bunlarla koca bir ülkeyi gururlandırmayı başardı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Spor bir yanıyla mücadele azmi ve kararlılık gerektiren bir alansa eğer, çabalarıyla adından söz ettiren gerçek bir sporcu İlke Özyüksel… Türkiye modern pentatlon dalında ilk defa 2016 Rio Olimpiyat Oyunları’nda onun tarafından temsil edildi. Pentatlon, aynı gün içinde atıcılık, eskrim, yüzme, binicilik ve koşu olmak üzere 5 daldan oluşan atletizm yarışması anlamına geliyor. İlke Özyüksel ise zorluklarla dolu hayat hikâyesine nazire yaparcasına yarışmalarda karşısına çıkan engelleri bir bir aşıyor. Şimdi gözü, 2020 yılındaki Tokyo Olimpiyatlarına katılabilmek için başarıyla tamamlaması gereken kota müsabakalarında…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    türk sporcular

    “Yenildikçe kazanmayı öğrendim. Sonra da çok çalışarak dünya şampiyonu oldum.” Üzerine sayfalarca yazılabilecek bu sözler de altın çocuklarımızdan Mihraç Akkuş’a ait. Yakın dövüş sporlarından judoda defalarca madalya kazanan Iğdırlı milli sporcumuz, Judo Ümitler Dünya Şampiyonası’nda ilk dünya şampiyonumuz oldu. 2020 yılındaki olimpiyat adaylarından olan Mihraç’ı en güzel yine kendi cümleleri anlatıyor: “Türkiye’nin en yüksek dağı olan Ağrı Dağı’nın eteklerinde yaşıyorum, burada çalışıyorum, inşallah Türk bayrağını da dünyanın zirvesine taşıyacağım.”

  • VOLEYBOL HAKKINDA BİLGİLER

    En popüler sporlardan biri olan voleybol, futbol ve basketbol gibi sıkça tercih edilen sporlar arasında yer alır. Fileyle ikiye bölünmüş bir saha üzerinde altı kişilik iki takım ile oynanan voleybolda sporcuların amacı; topu filenin üzerinden göndererek rakip takımın oyun alanında yere değmesini sağlamaktır. Bu yazımızda voleybol hakkında bilgiler vereceğiz ancak öncesinde kısaca tarihine değinelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Voleybol, ABD’de bir spor kulübünde çalışan beden eğitimi öğretmeni William G. Morgan tarafından 1895 yılında geliştirildi. İlk olarak kapalı alan sporu olarak tasarlanan voleybol daha sonra açık alanda da oynanmaya başlandı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    William G. Morgan’ın tasarladığı voleybol, ilk başlarda “Mintonette” olarak adlandırılmıştı. Daha sonra “vole” adını aldı ve zamanla “voleybol” olarak finalize edildi. Voleybolun kuralları ilk olarak Morgan tarafından kaleme alındı; daha sonra 1916 yılında yeniden güncellendi. 1928 yılında ise tek bir çatı altında toplandı ve Birleşmiş Devletler Voleybol Federasyonu kurularak ortak kurallar oluşturuldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Oyunun ilk ve en önemli kuralı topun dışarı gitmemesidir. Oyun sırasında aynı oyuncunun üst üste iki kere topa vurması yasaktır ancak vurursa, sayı karşı tarafın olur. Rakip takım, hiçbir şekilde karşı takımın sahasına ayak basamaz. Hangi takım üç seti birden alırsa, o takım kazanmış olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Voleybol yalnızca sahada değil plajda da oynanabilen bir spordur. Kumun üzerinde oynanan popüler bir takım oyunu olan plaj voleybolu dünyanın pek çok ülkesinde kumsallarda ya da yapay kumlu sahalarda oynanır. Kurallar ve oyunun düzeni, voleybola göre farklılık gösterir. Örneğin sahada oynanan voleybolda sahanın boyu 9 metre olmalıyken, plaj voleybolunda 8 metredir. Oyuncu sayısında da farklılık vardır; saha voleybolunda bir takımda 6 kişi yer alırken, plaj voleybolunda 2 kişilik takımlar karşılaşır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Kadınların voleybola başlaması 1964 yılında Tokyo’da düzenlenen olimpik yarışlarda olmuştur. Bu tarihten itibaren kadınlar da filede yer almış ve günümüze kadar pek çok başarı elde etmişlerdir. Dünyanın en iyi kadın voleybolcularından biri Regla Torres’tir. 1975 Küba doğumlu olan Torres olimpiyat tarihinde altın madalya kazanan genç voleybolculardan biridir.

  • 8 MADDEYLE TENİS HAKKINDA BİLGİLER

    1800’lü yıllarda popüler olmaya başlayan tenis, raketle ve topla iki kişi ya da ikişer kişilik iki takım arasında oynanan dünyanın en gözde olimpik sporlarından biridir. Oyuncular ellerindeki tenis raketi ile topa vurur ve sahanın ortasındaki filenin üzerinden rakip takımın kortuna geçirmeye çalışır; top rakip kortta ikiden fazla sektiği takdirde sayı, topa vuran takıma yazılır. Tenisin nasıl oynandığına kısaca değindikten sonra şimdi de tarihine bir yolculuk yapmaya ne dersiniz? Hakkında bilinmeyenleri, şaşırtıcı özellikleri ve çok daha fazlasını siz değerli Kültür ve Yaşam okuyucuları için listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1873 yılında İngiliz Albay Walter Clopton Wingfield raket ve topla oynanan bu oyunun patentini alan kişidir. Günümüzdeki tenis kurallarının oluşmasına büyük katkı sağlayan Wingfield için kort tenisinin mucidi demek mümkün. O zamanlar Yunanca “oynamak” (bazı kaynaklarda top anlamına da geldiği söylenir) anlamına gelen “Sphairistike” adıyla oynanan oyunun, tenisin ilham kaynağı olduğu bilinir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Tenisin 1800’lü yıllarda Fransız saraylarının soyluları tarafından oynandığı rivayet edilir. İlk çıktığı yıllarda Fransa’da topa avucun iç kısmıyla vurulurdu bu nedenle “Jeu de Paume” yani avuç içi oyunu olarak bilinirdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1890’lı yıllarda İngiltere’de yapılan tenis turnuvalarıyla tenis kuralları bugünkü şeklini aldı. Tenis kurallarının yanı sıra top ve raket gibi ekipmanların ana malzemesi de değişikliğe uğradı. İlk çıktığı zamanlarda raketin üzerindeki dikey ve yatay tellerin inek ve koyun bağırsağından yapıldığını biliyor muydunuz?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Köklü bir tarihe sahip olan tenis, yıllar içinde farklı terimlerin de eklenmesiyle günümüzdeki halini aldı. Teniste kullanılan terimlerden birkaçı; servis, forehand, backhand, tie-break, çift hatadır ve ACE’dir. Forehand, sağ elle oynayan oyuncuların topa sağdan, sol elle oynayanlarınsa soldan vuruş yaptığı bir tekniktir. Vuruş sırasında raketin tutulduğu elin için rakibe bakacak şekildedir; dizler paralel ve hafif büküktür. Sağ kol, raket tek elle tutulabilecek şekilde başın üstünden gergin bir şekilde geriye çekilir ve top gelirken dizin önünde topa vurulur. Backhand ise raket tutuşuna göre elin arkasıyla yapılan bir vuruş tekniğidir; elin dış tarafı rakibe dönük olur. Oyunda 6-6 eşitlik varsa tie-break seti oynanır. Servis kullanan oyuncunun iki kez hata yapması durumunda çift hata olur ve rakip çift hata sonunda sayı kazanmış olur. Serviste kazanılan direkt sayıya ise ACE adı verilir. ACE için “rakip tarafından karşılanamayan servis” demek mümkündür; ACE’de rakip, servisi karşılayamadığı için atış yapan oyuncu doğrudan puan kazanır ve sayı olmuş olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Tenis için bir “dayanıklılık” sporu demek mümkündür bu nedenle zevkli ancak büyük efor gerektiren bir spordur. Tenis tarihinin en uzun süren maçı 2010 yılında Wimbledon’da oynanmıştır. Amerikalı tenisçi John Isner ve Fransız tenisçi Nicolas Mahut arasında oynanan maç 11 saat 5 dakika gibi rekor bir sürede oynanmıştır. Dünya tenis tarihinin en uzun karşılaşmasının galibi 70-68’lik skorla John Isner olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Yıl boyunca oynanan tenis turnuvalarıyla rakipler birbirlerine karşı ter döker.  Ancak özellikle 4 tanesinin ayrı bir önemi vardır; Avustralya Açık, Fransa Açık, Wimbledon ve Amerika Açık. Tenis camiasındaki en yüksek puanların elde edildiği bu turnuvalar Grand Slam olarak adlandırılır. Turnuva Avustralya Açık ile başlar ve finalde Amerika Açık’la kapanır. Eğer bir tenisçi dört büyük tenis turnuvasının hepsini kazanırsa bu durumda “Glam Slam” unvanını alır. Glam Slam elde eden tenisçi eğer olimpiyatlarda da şampiyon olursa bu durumda “Golden Grand Slam” sahibi olmaya hak kazanır. Bu noktada rekor en çok Glam Slam kazanan ve 22 şampiyonluğa sahip olan Rafael Nadal’dır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Yılın ilk karşılaşması olan Avustralya Açık Tenis Turnuvası 1905 yılından beri gerçekleşen ve her yıl Ocak ayında Avustralya’da bulunan Melbourne Park’ta düzenlenen bir turnuvadır. Sert bir zeminde oynanan oyun, Amerika Açık’tan sonra en yüksek katılımlı turnuvadır; Rod Laver Arena ve Hisense Arena en önemli kortlardandır. Fransa Açık Tenis Turnuvası, her yıl Mayıs ayında Paris’te bulunan Stade Roland Garros’ta düzenlenen bir turnuvadır. Turnuva her yıl Mayıs ayının 3. haftasında başlar ve 2 hafta sürer. Fransa Açık’ın en önemli özelliklerinden biri toprak kortta oynanan tek Glam Slam Turnuvası olmasıdır. Toprak kort, diğer zeminlere göre oynanması daha zor olduğundan, Fransız Açık’ta karşılaşmalar genellikle uzun sürer. Wimbledon Tenis Turnuvası, tarihin en eski turnuvalarından biridir; 1877’den beri Londra’da düzenlenir. Çim kortta oynanan tek Grand Slam Turnuvası olan Wimbledon her yıl 20 ile 26 Haziran arasına denk gelen pazartesi günü başlar. Amerika Açık Tenis Turnuvası New York’ta 1881 yılından beri düzenlenen sert zemin üzerinde oynanan bir turnuvadır. Her yıl Ağustos ayında USTA Billie Jean King National Tennis Center’da çekişmeli mücadelelere sahne olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Tenis ilk zamanlarda erkek sporu olarak oynanırdı, kadınların tenisle tanışması zaman aldı. 1884 yılında ilk kez kadınlar da tenis oynamaya başladı. İngiliz tenisçi Maud Watson, ilk kadın Wimbledon şampiyonu olarak tarihe adını yazdırdı. Watson’ı Blanche Bingley Hillyard ve Lottie Dod takip etti. 1900 yılında ilk kadın olimpiyat şampiyonu Charlotte Cooper oldu. Tenis sporunun ülkemizdeki gururu ise Grand Slam turnuvalarında ön eleme turlarında mücadele eden ve turu geçen ilk Türk tenisçi Çağla Büyükakçay olmuştur. Kadın tenisçilerden bahsetmişken bir tenis efsanesi olan ABD’li sporcu Serena Jameka Williams’ı da unutmamak gerekir.  23 Grand Slam şampiyonluğuyla tenis dünyasına adını altın harflerle yazdıran Williams, başarılarla dolu geçen yıllarının ardından 2022 Amerika Açık turnuvasından sonra tenisi bırakma kararı aldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    Yazımızın finalini  “tenisin yaşı yoktur” cümlesini destekleyen bir bilgiyle yapalım. Bugüne kadar genç sporcuların adı duyulsa da aslında tenis 85 yaş üzerinde bile oynanabilen bir spordur. Senior (veteran) teniste turnuvalar 35 yaşında başlar ve beşer yılık aralarla erkeklerde 85 kadınlarda ise 75 yaş kategorilerinde oynanır. Dünyanın en yaşlı tenisçisi olan ve Guinness Dünya Rekoru sahibi Ukraynalı Leonid Stanislavski’nin 2020 yılında kırdığı bu rekor sırasında 96 yaşında olduğunu biliyor muydunuz?

  • BAŞARILARIYLA 2023’E DAMGA VURAN SPORCULARIMIZ

    2023, ülkemizdeki sporcuların kendi branşlarında kazandıkları birinciliklere, kırdıkları rekorlara tanık olduğumuz bir yıl oldu. Ülkemize büyük gurur yaşatan sporcuların hissettirdikleri sevinç ilham verir nitelikte. Bir yılı daha geride bırakırken başarıları ile göz dolduran sporcularımızı birlikte hatırlamak istedik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    2001 Muğla doğumlu Aysu Türkoğlu, İngiltere ve Fransa arasındaki Manş Denizi’nde 16 saat 28 dakika boyunca kulaç atarak bu rotayı yüzerek geçen ilk Türk kadın ve en genç Türk sporcu oldu. Yine bu sene Kuzey İrlanda ile İskoçya arasındaki 40 km’lik Kuzey Kanalı’nı da yüzerek geçmeyi başaran Türkoğlu, kanalın çok yönlü akıntıları ve dalgalarına rağmen bu zorlu rotayı 11 saat 48 dakika 19 saniyede tamamlayarak ülkemiz adına tarihi iki başarıya imzasını attı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    2005 Erzurum doğumlu millî atletimiz Dilek Koçak, İsrail’de düzenlenen 20 Yaş Altı Avrupa Atletizm Şampiyonası’nda 1500 metre yarışında altın, 800 metrede ise bronz madalyanın sahibi oldu. 1500 metreyi 4.16.86’lık dereceyle bitiren Koçak, bu şampiyonada ülkemize ilk altın madalyayı kazandırdı. Dilek Koçak, köyünde çobanlık yaparken beden eğitimi öğretmeni tarafından keşfedilmişti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1980 doğumlu Başak Mireli, 13 yaşından beri yelken sporuyla ilgileniyor. 12 metrelik “İstanbul” adlı teknesiyle 23 Aralık’ta Afrika’da bir ada ülkesi olan Cape Verde’den okyanusa açılan Mireli, 24 günlük seyir sonunda 2 bin 384 mil yol katederek, 15 Ocak’ta Karayipler’deki Martinik’e ulaştı. Bu rotayı tek başına tamamlayan Mireli, Atlantik’i geçen ilk Türk kadın yelkenci oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1999 İstanbul doğumlu olimpik okçumuz Mete Gazoz, son yıllarda ulaştığı başarıları ile ülkemize gurur yaşatırken, 2023’te de Dünya Okçuluk Şampiyonası’nda altın madalya kazanarak ödüllerine bir yenisini ekledi. Türk okçuluk tarihinin ilk olimpiyat ve dünya şampiyonu olan Gazoz’u 2024 Paris Olimpiyatları’nda da izleyeceğiz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1998 Bursa doğumlu Busenaz Sürmeneli, 2023 Avrupa Oyunları’nda 66 kilo kadınlar boks finalinde rakibini alt ederek dünya ve olimpiyat şampiyonluğuna bir de Avrupa Şampiyonluğu ekledi. Sürmeneli 2019 ve 2022 Dünya Şampiyonası’nda altın madalyanın sahibi olurken; 2020 Tokyo Olimpiyatları’nda kazandığı birincilik, ülkemize boks alanında ilk olimpiyat altın madalyasını da kazandırmış oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1985 Çanakkale doğumlu Şahika Ercümen, serbest dalışta Türkiye rekorunu elinde bulunduran başarılı bir sporcu. 2021’de Antalya’da paletsiz değişken ağırlık kategorisinde 100 metreye dalarak dünya rekoru kıran Ercümen, 2023’te başarılarına bir yenisini ekledi ve Bahamalar’da yer alan Mavi Çukur’da düzenlenen organizasyonda 100 metreyi 3 dakika 14 saniye gibi bir sürede tamamlayarak Türkiye rekoru kırdı. Millî sporcumuz, Cumhuriyetimizin 100. yılı dolayısıyla Hatay’daki Karamağara Koyu açıklarında gerçekleştirdiği dalışta Sırp asıllı rakibinde bulunan 105 metre dünya rekorunu 106 metrelik performansıyla geçerek yeni dünya rekorunun da sahibi oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Dünya ve Avrupa şampiyonu millî güreşçimiz Yasemin Adar Yiğit, 1991 Balıkesir doğumlu. Adını ilk kez 2016’da Letonya’nın başkenti Riga’da düzenlenen Avrupa Şampiyonası’nda kazandığı altın madalya ile duyuran Yiğit, bu tarihten beri yeni başarılara imza atıyor. Ülkemize bu branşta kadınlarda ilk altın madalyayı kazandıran Yasemin Adar, ertesi yıl Fransa’da, 2022’de Belgrad’da düzenlenen Dünya Şampiyonası’nın altın madalya kazanan ismi oldu. 2023’teİspanya’daki Avrupa Şampiyonası’nda “kadınlar serbest stil 76 kilo” kategorisinde rakibini mağlup ederek 6. Avrupa Şampiyonluğu’nu da kazandı. 2024 Paris Olimpiyatları’nda Yiğit’in maçlarını soluksuz izleyeceğiz.

  • Nesilden Nesile Anlatılacak Güreşin 10 Altın Adamı

    Nesilden Nesile Anlatılacak Güreşin 10 Altın Adamı

    Ata sporumuz olan güreş, dünyanın dört bir yanında düzenlenen şampiyonalarda, spor dünyasının en büyük etkinliği olan Olimpiyat Oyunları’nda gerek Grekoromen gerek serbest stilde büyük başarılar elde ettiğimiz bir spor alanıdır. Ülkemiz, şanı tüm dünyaya yayılan güreşçiler yetiştirmiş, bu sporcular da madalyaları toplayarak bizleri gururlandırmıştır. İşte karşınızda, zaman geçse de unutulmayacak büyük güreşçilerimiz…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Taha Akgül” title_font_size=”13″]
    güreş tarihi

    Genç kuşak sporcularımızdan Taha Akgül son yıllarda Türkiye’den çıkan en büyük güreşçidir. Akgül 2012 yılından beri Avrupa Şampiyonası’nda altın madalyayı kimseye bırakmamış, Avrupa’da 5 altın madalya, Dünya Şampiyonası’nda 2 altın, 1 gümüş madalya ve 2016 yılında olimpiyatlarda altın madalya kazanmıştır. Genç sporcunun bu büyük başarıları sonucunda İstanbul’da Taha Akgül Spor Kompleksi açılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yaşar Doğu” title_font_size=”13″]
    güreş tarihi

    Türk güreşinin simgesi kabul edilen Yaşar Doğu’yu yenmek kolay iş değildi. İsveçlilerin onun için “kara saçlı kuvvet ilahı” dediği söylenir. Yaşar Doğu, Londra’da düzenlenen 1948 Olimpiyatları’nda altın madalya, 1951’de Dünya Şampiyonu olarak altın madalya, Avrupa Şampiyonu olarak 3 altın madalya kazandırmış ve tuş olmamasıyla güreş dünyasına adını kazımıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Haydar-Nurettin Zafer” title_font_size=”13″]
    güreş tarihi

    Haydar ve Nurettin Zafer kardeşler, ilginç bir dünya rekoru kırmışlardır. İki kardeş aynı turnuvada farklı kilolarda madalya kazanmıştır. 1951 yılında Helsinki Dünya Şampiyonası’na giden takımda iki kardeş de bulunuyordu. Haydar ve Nurettin Zafer kardeşlerin her ikisi de kendi kilolarında altın madalya alınca, dünya tarihinde aynı turnuvada altın madalya kazanan ilk kardeşler oldular.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tevfik Kış” title_font_size=”13″]
    güreş tarihi

    1934 doğumlu Tevfik Kış, 1960 Roma Olimpiyatları’nda ülkemize altın madalya getirmişti. 2 kez Dünya Şampiyonu olan sporcumuz güreşmeyi bıraktıktan sonra milli antrenörlerimiz arasında yer aldı ve Güreş Federasyonu’nda görev yaptı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hamza Yerlikaya ” title_font_size=”13″]
    güreş tarihi

    Ülkemize 2 altın Olimpiyat madalyası, 8 Avrupa Şampiyonluğu ve 3 Dünya Şampiyonluğu getiren Hamza Yerlikaya, “Asrın Güreşçisi” unvanına layık görülmüştür. 1996 yılında Atlanta’da Olimpiyat madalyası aldığında askerlik görevine devam etmekte bulunan Yerlikaya, sivil bir olimpiyatta madalya alan ilk Türk askeri de olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Gazanfer Bilge” title_font_size=”13″]
    güreş tarihi

    1946 yılında Stockholm’de düzenlenen Avrupa Güreş Şampiyonası’nda altın madalya kazanan Gazanfer Bilge, 1948’de ise Türkiye’ye serbest stilde kazanılan ilk olimpiyat madalyasını getirmiştir. Sporcusu olduğu Kasımpaşa kulübü, onu gelmiş geçmiş en büyük sporcusu olarak anar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mithat Bayrak ” title_font_size=”13″]
    güreş tarihi

    Mithat Bayrak; Celal Atik, Gazanfer Bilge gibi büyük antrenörlerle çalışma şansı bulmuş bir sporcumuzdur. 1956 ve 1960 yıllarında düzenlenen Melbourne ve Roma Olimpiyatları’ndan altın madalyayla dönmüştür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mustafa Dağıstanlı” title_font_size=”13″]
    güreş tarihi

    Mustafa Dağıstanlı’nın da 2 Olimpiyat 3 Dünya Şampiyonluğu madalyası bulunur. Bu kadar başarılı bir sporcu olmasının yanı sıra iş adamı olarak da büyük başarılar elde etmiş ve 1973 ile 1980 yılları arasında Samsun Milletvekili olarak TBMM’de yer almıştır. Dağıstanlı, Devlet Üstün Hizmet Madalyası’na layık görülmüştür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ahmet Ayık” title_font_size=”13″]
    güreş tarihi

    1964 Tokyo Olimpiyatları’nda gümüş, 1968 New Mexico Olimpiyatları’nda ise altın madalya kazanan Ahmet Ayık, güreşe Karakucak ile başlamıştır. 1961’de Türkiye Karakucak Şampiyonu olan Ahmet Ayık’ın 2 Dünya Şampiyonluğu ve 2 Avrupa Şampiyonluğu bulunmaktadır. Sporcumuz bir televizyon dizisinde ünlü güreşçi Kurtdereli Mehmet Pehlivan’ı canlandırmıştır ayrıca bir dönem Güreş Federasyon Başkanlığı da yapmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Şeref Eroğlu” title_font_size=”13″]
    güreş tarihi

    2004 yılında Atina Olimpiyatları’nda gümüş madalya kazanan Şeref Eroğlu, uzun yıllar boyunca ülkemizi uluslararası platformlarda temsil etti. 6 kez Avrupa Şampiyonu 1 kez Dünya Şampiyonu olan sporcumuza 1997 yılında FILA tarafından “Yılın Grekoromen Güreşçisi” unvanı layık görüldü.

  • TÜRKİYE’DEKİ EN GÖZDE DALIŞ ROTALARI

    Üç tarafı denizlerle çevrili olan ülkemiz, geçmişten günümüze ev sahipliği yaptığı medeniyetlerin kalıntıları ve eşsiz doğal güzellikleri ile önemli dalış merkezlerine ev sahipliği yapıyor. Dalış için gerekli olan içi oksijen dolu bir tüp ile sualtı dünyasını keşfetmek mümkün olurken; derin denizlerde saatlerce vakit geçirmeye, okyanusun derinliklerini keşfetmeye imkân tanıyan bu ekstrem sporu ülkemizde deneyimleyebileceğiniz pek çok farklı nokta bulunuyor. Eşsiz sualtı canlılığı içinde ister amatör ister profesyonel olsun, gören herkesi büyüleyen bu dalış noktalarını yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Yaz kış demeden yılın her mevsimi dalış tutkunlarının uğrak adresi olan Akvaryum Koyu, 20 metreye kadar suyun derinliklerini görebileceğiniz cennetten bir köşe. Kum balığı ve ahtapotların dünyasını merak edenler ve ilk kez dalış yapacaklar için tavsiye edilen Akvaryum Koyu, son senelerde koruma altına alındı. Canlı yaşam çeşitliliği ile görenleri hayrete düşüren bu koyun başlıca sakinleri ise; orfoz, denizatları, müren balığı, ahtapotlar, turuncu süngerler gibi sualtı canlıları… Amatör dalgıçların 18-20 metrelik dalış yapabildiği Akvaryum Koyu’nda, koyun 150 metre dışındaki sol alandan dalışa başlanıyor. Koyda bulunan kayalık bölge ve “Akvaryum Resifi” olarak adlandırılan duvar bölgesi, koyun en verimli bölgesi. Burada taşlara tutunarak birçok canlıyı izlemek mümkün. Nadir de olsa bu koyda deniz tavşanları ile karşılaşabilirsiniz de.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Bodrum’a 20 dakikalık uzaklıkta bulunan Büyük Resif, yeni başlayanlar için uygun olduğu kadar profesyonel dalgıçların da en favori mekânlarından bir tanesi. Berrak suyu ve çok fazla canlı çeşitliliği ile sadece ülkemizin değil, dünyanın da göz bebeği dalış noktalarından olan Büyük Resif’te 37 metreye kadar dalış yapılabilmekte. Koyun başlıca sakinleri ise; müren, sinarit, lahos, orfoz, karagöz, ahtapot, iskorpit ve büyüleyici formlardaki süngerler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İzmir’in popüler tatil beldesi Çeşme’nin Ildır köyü açıklarındaki Fener Adası, her seviyeden dalgıç için uygun bir alan. Ortalama derinliği 18 metre olan Fener Adası’nın renkli dip yapısı ve sualtı canlılığı dalış yapmayı sevenlerin uğrak noktalarından biri olmasını sağlıyor. Sarpa ve karagöz gibi kalabalık balık sürüleri ile birlikte yüzme imkânı veren sualtı dünyasının en ilgi çekici ögelerinden olan çiçek mercanları ise görülmeye değer. Birkaç eski fok mağarasının bulunduğu Fener Adası’nda kimi zaman foklara da denk gelmek mümkün.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kuzey Ege’de bulunan Ayvalık’taki Deli Mehmet’te tutkunları için iki farklı dalış noktası bulunuyor. Deli Mehmet 1; 18 ile 70 metre derinliği ile hem amatörler hem de profesyoneller için uygun bir nokta olurken, ikinci dalış merkezi olan Deli Mehmet 2 ise; 27 ile 70 metre derinliği ile daha çok profesyonel dalgıçların tercih ettiği bir nokta. 27. metreden itibaren kırmızı mercanların yaşam alanını gözlemleme imkânı veren dalış alanı; sarı gorgon ağaçları ve renkli balıklarla yüzebileceğiniz rengârenk bir sualtı dünyasına sahip. Deli Mehmet’te birlikte yüzebileceğiniz diğer canlılar ise çoğunlukla ahtapot, orfoz, gelincik balığı, karagöz, deniz böceği, antias ve mığrı…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Saros Körfezi, sualtı akıntılarının fazlalığı, etrafında büyük yerleşim ve sanayileşme olmaması nedeniyle Ege Denizi’nin en temiz bölgelerinden biri. Körfez, yılda üç kez kendi kendini temizleme özelliğine sahip ve bu durum Saros Körfezi’nin sadece dalgıçlar için değil, tüm doğa severler için oldukça özel bir mekân olmasını sağlıyor. Tabandaki soğuk sularla yüzeydeki sıcak suların neden olduğu akıntılar, körfezdeki tüm atıklardan arınmasını sağlarken sualtı canlılığı için de temiz ve uygun bir ortam oluşturuyor. Bu sayede Saros Körfezi’nde çok sayıda farklı dalış noktası bulunuyor. 200’den fazla deniz canlısının yuvası olan Saros’ta dalış yapabileceğiniz noktalar ise: İbrice Limanı, Cennet, Cehennem, Toplar Burnu, Asker Taşı, Üç Adalar, Kömür Limanı, Bebek ve Minnoş Kayalıkları… Minnoş Kayalıkları, 15 metre derinliğe sahip ve daha ilk metrelerden sonra turuncu mercanlar, yunuslar, kaplumbağalar, fener balığı ve iri vatozlarla birlikte yüzme imkânı sağlıyor. Ayrıca Saros Körfezi’ndeki Suvla Koyu’nda 1908 yapımı, 188 tonluk “Lundy Batığı”na dalış yapmak mümkün. Geminin silueti 13 metreden sonra belirirken, 18. metreden sonra geminin kaptan köşkünü ziyaret etmek mümkün.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Tarihi Likya Yolu ile Karia Yolu’nun kesişim noktasında yer alan Kaş, tarih öncesi dönemlerden kalan eşsiz yapısı, doğası ve sualtı dünyası ile sadece ülkemizin değil dünyanın göz bebeklerinden bir tanesi. Dalış severlerin adeta tutkunu olduğu Kanyon’da deniz canlılığının yanı sıra tarihi batıklar öne çıkıyor. Her mevsim dalış yapmak için uygun bir iklime sahip olan Kanyon’un turkuaz rengi denizinde kırmızı karides ve Akdeniz foku ile karşılaşmanız mümkün. İki ada arasında bulunan Kanyon’da, 20 metreden başlayan ve 30 metreye kadar uzanan iki adet dik duvarın olduğu mekânda tünel şeklinde doğal bir mağara bulunuyor ve bu alan ıstakoz, anemon, sünger ve yengeç gibi canlıların doğal yaşam alanı… Kanyon’un en dikkat çeken özelliği ise 42 metre derinlikteki Dimitri Batığı. Bu geminin 1968’de mayına çarparak battığı söyleniyor. Bolca rüzgâr esmesi ve dalgalı denizi sebebiyle en uygun zaman sabah saatleri olurken, Kanyon’u genellikle tecrübeli dalgıçlar tercih ediyor.