Kategori: Rota/Doğa

  • 8 Maddede Şimdi Orada Olmak Vardı Dedirten Güzellikleriyle Giresun

    8 Maddede Şimdi Orada Olmak Vardı Dedirten Güzellikleriyle Giresun

    Aksu ile Baltama vadileri arasında, denize doğru uzanan bir yarımada üzerindeki Giresun, Karadeniz Bölgesi’nin nadide şehirlerinden bir tanesi. Birbirinden güzel yaylaları, fındık bahçeleri ve tarihi zenginliği ile her yıl çok sayıda turistin ilgisini çekiyor. Bizler de doğa ile tarihin iç içe geçtiği, kirazın anavatanı, fındık diyarı Giresun’u sizler için araştırdık ve bir liste hazırladık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Bir Miletos kolonisi olarak kurulan Giresun, 1397’de Türkmen Beyi Emir Oğlu Süleyman tarafından fethedilip Türklerin kontrolü altına geçmiştir. İsmini nereden aldığına dair birçok söylenti vardır ancak en bilineni, Yunanca bir isim olan ‘‘Kerasus’’un sonraları buraya gelen Romalılar tarafından ‘‘Cerasus’‘ olarak değiştirilmiş olmasıdır. Bölgede bol miktarda yetişen kirazdan dolayı bu ismi almıştır. Bir diğer rivayete göre ise Spartacus isyanını bastıran komutan ‘’Kerasus’’tan gelmiş olabileceği ve zamanla da Giresun olarak dillere yerleştiğidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Şehrin başlıca yapıları arasında olan Giresun Müzesi, 1. yüzyıldan kalma tarihi bir yapıdır. Kilise olarak tasarlanan binanın ismi Gogora Kilisesi olarak bilinir. 1923 yılına kadar ibadethane olarak kullanılmış, 1948-1967 yılları arasında da cezaevi olarak işlev görmüştür. Restore edilmesinin ardından, içinde Tunç, Hitit, Helenistik, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait tarihî eserlerin sergilendiği bir müzeye dönüştürülmüştür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Şehrin kuzey kısmında bulunan Giresun Kalesi’nin, Pontus Kralı 1. Farnakes Dönemi’nde yaptırıldığı biliniyor. Bölgenin en yüksek yerinde bulunan kaleye ulaşmak için 500 metrelik bir yol kat etmeniz gerekiyor ama Giresun’un en etkileyici manzarası da bu kaleden görünüyor. Burası, güneşin batışını en romantik hâliyle izleyebileceğiniz, en iyi panorama fotoğrafları çekebileceğiniz, kale eteklerinde bulunan restoranlarda keyifli vakitler geçirebileceğiniz bir yer…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Karadeniz Bölgesi’ndeki iki adadan biri olan Giresun Adası (Aretias) kıyıdan 1,6 kilometre açıklıkta bulunmakta… Adada farklı dönemlere ait sur kalıntıları, kuleler ve manastır gibi pek çok kalıntı yer almaktadır. Rivayete göre Herkül’ün altın postunu aradığı, Yunanlıların Hz. Yusuf heykelini aramak için seferler düzenlediği, hatta Amazon kadın savaşçıların erkeklerden uzak bir yaşam kurarak burada yaşadığı söylenmektedir. Adada dikkat çekici bir diğer detay da dilek taşı olarak kullanılan ve ziyaretçiler tarafından sıkça merak edilen Hamza Taşı’dır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Meşhur Karadeniz mutfağı dışında Giresun denince ilk akla gelenlerden biri de fındıktır. İsmini kirazdan almış olmasına ve meyvenin dünyaya yayılmasını sağlamasına rağmen Giresun fındığın başkenti olarak bilinir. Nisanda ağaç dallarının yeşillendiği, mayıs-haziran gibi çotanakların patlamasıyla fındıkların göründüğü ve ağustosun başlarında da hasadın başladığı Giresun’da geçimin büyük bir bölümü fındıkla sağlanmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Giresun, özellikle yayla turizminin geliştiği bir şehirdir. Kümbet Yaylası ise doğa turizmi açısından şehrin en popüler yerlerinden biridir ve tam 1640 metrelik rakıma sahiptir. Turistler tarafından genellikle kamp veya piknik alanı olarak tercih edilen Kümbet Yaylası, tertemiz havası ve yemyeşil ağaçlarıyla görenleri kendine hayran bırakır. Eğer ziyaretinizi temmuz ayında yaparsanız bölgede düzenlenen ünlü Kümbet Yayla Şenlikleri’ne de katılabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Giresun’un turizme elverişli yaylalarından bir de Sis Dağı Yaylası’dır. Görele ilçesinde bulunan yayla, Aladağların en yüksek tepesi olarak bilinen yerdedir. Tam 1950 metrelik zirvededir ve Karadeniz Bölgesi’nde denize en yakın yayla olma ünvanına sahiptir. Adeta bulutlar arasında kaybolduğunuzu hissedeceğiniz ve yaşattığı görsel şöleni uzun süre unutmak istemeyeceğiniz yaylada, her yıl temmuz ayında büyük ilgi gören Sis Dağı Şenlikleri düzenleniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Dereli ilçesinde yer alan şelale, Kuzalan Köyü’nde bir tabiat parkının içinde bulunmakta. Son zamanlarda bölgede artan turist sayısı nedeniyle de ülkemizde yeni turizm rotalarından biri olarak dikkat çekmekte. Kuzalan Şelalesi’nin merkeze yaklaşık 50 kilometrelik bir mesafede olması ve yol üstünde bulunması da ulaşımını daha kolay bir hâle getirmiştir. Giresun seyahatiniz esnasında Kuzalan Şelalesi’ni ve tabiat parkını da mutlaka ziyaret etmenizi öneriyoruz.

  • BEYNİ OLMADAN HAYATTA KALAN DENİZ CANLILARI

    Beyni olmamasına rağmen hayatta kalmakta ustalaşmış canlılar olduğunu biliyor muydunuz? Özellikle deniz ve okyanuslarda rastlanan bu türler, karmaşık bir beyin yapısına sahip olmadan çevrelerine uyum sağlayabiliyor, avlanabiliyor ve yaşamlarını sürdürebiliyor. Peki, sinir sistemlerinin merkezi olmadan tüm bunları nasıl başarıyorlar? Zorlu koşullarda hayatta kalma becerileriyle bilim insanlarını bile şaşırtan bu doğa harikalarını ve benzersiz yeteneklerini sizin için derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Denizanası” title_font_size=”13″]

    Denizanasının beyni yoktur ancak vücuduna çeşitli sinyaller gönderen nöronlardan oluşan bir ağı vardır. Kalbi ve akciğerleri de olmayan bu canlılar oksijeni doğrudan derileri yoluyla alır. Okyanus akıntılarıyla sürüklenmenin yanı sıra, vücudundan su fışkırtarak da hareket edebilir. Bu sayede plankton gibi avlarına doğru yol alırken balıklar, kaplumbağalar ve deniz kuşları gibi yırtıcılardan kaçabilir. Dokunaçlarındaki keskin iğneler, yabancı cisimlere tepki verir ve toksin salgılar; bu toksin, istenmeyen misafirleri etkisiz hâle getirebilir veya öldürebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Midye” title_font_size=”13″]

    Midye, iki menteşeli kabuğun arasında korunan yumuşacık bir vücuda sahip, denizlerin dayanıklı sakinlerinden biridir. Kabuklarını açıp kapatma yeteneğiyle hem kendini korur hem de çevresine uyum sağlar. İstiridye ve deniztarağı ile aynı aileden gelir. Beyni olmasa da gelişmiş sinir sistemi sayesinde çevresindeki değişimlere hızla tepki verir. Vücudunda böbrek, mide, ağız ve atan bir kalp bulunur; bu organlar onun hayatta kalmasını sağlar. Kolay yakalanması ve dünya genelinde yaygın olması nedeniyle balıkçılıkta da oldukça popülerdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Deniz Anemonu” title_font_size=”13″]

    Deniz anemonu, beyni olmamasına rağmen çevresine son derece duyarlı bir deniz canlısıdır. Bitkiyi andıran görünümünün aksine aktif bir yırtıcıdır; uzun, esnek dokunaçlarındaki sinir ağları, çevresindeki en ufak uyarıyı bile algılayıp hızla tepki vermesini sağlar. Bu yetenekleri sayesinde yiyeceklerini yakalar, tehlikelerden kaçar ve hayatta kalır. En etkileyici özelliği ise şeklini değiştirebilme yeteneğidir. Dokunaçlarındaki uzun kaslar kasılıp gevşedikçe deniz anemonu farklı şekillere bürünür. Suda hafifçe sallanırken dokunaçlarının ve bedeninin uyumlu hareketleri fotojenik bir görüntü verir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Denizhıyarı” title_font_size=”13″]

    Denizhıyarı, ilk bakışta sıradan bir deniz canlısı gibi görünse de aslında hayatta kalma konusunda tam bir ustadır. Ne kalbi vardır ne de akciğeri… Beyni de yoktur ama hayatta kalma stratejileri gelişmiştir. Derin denizlerin sakini olan bu canlı, kimi zaman 1.000 metreye kadar iner sonra yüzeye döner ve hiç yorulmaz. Ağız çevresindeki tüp ayaklarıyla planktonları, algleri ve organik atıkları süzer. Tehlike anında bazı türleri holothurin adlı zehirli bir madde salgılar; öyle ki bu madde insanlarda kalıcı körlüğe bile neden olabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Denizyıldızı” title_font_size=”13″]

    Denizyıldızının ne beyni vardır ne de kanı. Ama hayatta kalma konusunda epey başarılıdır. Zamanının çoğunu okyanus tabanında sürünerek geçirir; yüzemez ama kararlılıkla ilerler. Her bir kolunun ucunda ışığı ve karanlığı ayırt edebilen minik göz benzeri yapılar bulunur. Beyin yerine bu ilkel sensörlerle çevresini tanır, yönünü bulur, hatta tehlikeyi sezer. Kırk kola kadar uzanan türleri vardır. Üstelik bu kollar zarar görse bile sabırla yeniden büyüyebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Denizzambağı” title_font_size=”13″]

    Görünüşü ve adına rağmen denizzambağı aslında bitki değil; beyni olmayan, omurgasız bir deniz hayvanıdır. Tüylü dalları bitkilere benzese de yaşamının büyük bir kısmını okyanus tabanında hareketsiz geçirir. Vücudunun tam ortasında küçük bir ağız bulunur ve genellikle okyanus tabanına düşen hayvan dışkılarıyla beslenir. Bu sayede, mavi suların doğal temizlik görevlilerinden biri olarak çevresine hizmet eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Deniz Tulumlusu” title_font_size=”13″]

    Deniz tulumlusu, çoğalmak için bir eşe ihtiyaç duymayan sıra dışı bir deniz canlısıdır. Larva evresinde minicik bir beyni bulunur ve bu beyin çevresel uyarılara tepki vermesini sağlar. Ancak uygun bir yere yerleşip hareketsiz yaşamaya başladığında beynini yavaş yavaş tüketir. Beynini tamamen kaybettikten sonra ise ömrünün geri kalanını basit vücut fonksiyonlarıyla beyni olmadan geçirir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Denizkestanesi” title_font_size=”13″]

    Denizkestanesi, beyni olmayan ama şaşırtıcı derecede düzenli çalışan bir deniz canlısıdır. Vücudu sert dikenlerle kaplıdır ve çıplak ayakla üzerine basmak can yakabilir. Güney Florida dışındaki türleri genellikle zehirli değildir. En ilginç özelliklerinden biri, hareket ve beslenmesini sağlayan su damar sistemidir. Bu sistem, suyun basıncını kullanarak küçük tüp ayaklarını hareket ettirmesine olanak tanır ve yosunları kazıyarak beslenmesini sağlar. Denizkestanesi çoğunlukla kayalık deniz tabanlarında yaşar ve bu hareketleriyle bulunduğu ortamın temiz kalmasına yardımcı olur.

  • SIRA DIŞI UNESCO MİRASLARINA YOLCULUK

    UNESCO Dünya Mirası Listesi, tarihin ortak mirasını korumak ve gelecek nesillere aktarmak amacıyla belirlenen kültürel, doğal ve karma değerlerden oluşur. Antik şehirlerden görkemli tapınaklara kadar bu liste, yeryüzünün en nadide hazinelerini barındırır. Ancak bazı miras alanları, alışılmışın dışında özellikleri ve sıra dışı görünümleriyle listedeki diğer yerlerden farklılaşır. Bu alanlardan bazılarını keşfetmek için yazımızı okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Göbeklitepe, Şanlıurfa, Türkiye” title_font_size=”13″]

    Göbeklitepe, Şanlıurfa’nın 20 kilometre kuzeydoğusundaki Örencik köyü yakınlarında yer alan ve dünyanın bilinen en eski tapınak kompleksi olarak kabul edilen bir arkeolojik sit alanıdır. “Tarihin sıfır noktası” olarak da nitelendirilen Göbeklitepe, UNESCO Dünya Miras Listesi’ne 2018 yılında dâhil edilmiştir. Tarıma geçiş öncesi dönem hakkında büyük ipuçları sunan Göbeklitepe’de ortaya çıkarılan ve her biri 40 ila 60 ton aralığında olan T biçimli dikili taşlar, yaklaşık 12.000 yıl öncesine tarihlendiriliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Rock Adaları, Palau Cumhuriyeti” title_font_size=”13″]

    Rock Adaları; Pasifik Okyanusu’nun batısında, Filipinler’in doğusunda ve Papua Yeni Gine’nin kuzeyinde bulunan küçük bir ada ülkesi olan Palau Cumhuriyeti’nde yer alıyor. “Chelbacheb” olarak da bilinen Rock Adaları, volkanik kökenli 445 ıssız kireç taşı adacığından oluşuyor. Mercan resifleri, çevresini saran deniz anemonlarına ve dev midyelere yaşam alanı sağlıyor. 2012’de UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne dâhil edilen bu bölge, 746 balık türü ve 385’ten fazla mercan türü ile dünyanın en zengin deniz ekosistemlerinden birine ev sahipliği yapıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Moai Heykelleri, Paskalya Adası, Şili” title_font_size=”13″]

    Moai Heykelleri, Şili’ye bağlı Paskalya Adası’nda (yerel adı ile Rapa Nui) bulunan, dünyanın en ünlü arkeolojik kalıntılarından biridir. Büyük taş devasa heykeller, Polinezya halkı tarafından MS 11. ve 17. yüzyıllar arasında yapılmıştır. Adada, uzunlukları 2 ila 20 metre arasında değişen yaklaşık 900 heykel bulunuyor. Çoğunluğu volkanik tüf taşından yapılan bu heykellerin yapımında kırmızı ponza taşı ve bazalt da kullanılmıştır. 1995 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınan bu anıtların nasıl inşa edildikleri ve bulundukları konuma nasıl taşındıkları ise hâlâ gizemini koruyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Derbent Kalesi, Dağıstan Cumhuriyeti” title_font_size=”13″]

    Derbent Kalesi, Rusya’ya bağlı Dağıstan Cumhuriyeti’nde, Hazar Denizi’nin batı kıyısında yer alan Derbent şehrinde bulunan tarihî bir yapıdır. Kale, stratejik konumu nedeniyle tarih boyunca önemli bir savunma noktası olmuştur. Kalenin temelleri, 5. yüzyılda Sasani İmparatorluğu Dönemi’nde atılmıştır. Yerel taş malzemelerle inşa edilen kalenin surları, Hazar Denizi’nden başlayarak dağlara kadar uzanır ve şehri ikiye böler. Bu surlar, yaklaşık 3.6 kilometre uzunluğundadır. Derbent Kalesi ve çevresindeki tarihî yapılar, 2003 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne eklenmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Socotra Adası, Yemen” title_font_size=”13″]

    Socotra Adası, Socotra Takımadaları’nın en büyük adası olup Yemen sınırları içindedir. Yaklaşık 3.600 kilometrekarelik bu adada, bitki örtüsünün %37’si yalnızca burada görülen endemik türlerden oluşur. Adanın simgesi hâline gelen “Ejderha Kanı Ağacı” bu eşsiz bitki çeşitliliğinin en dikkat çekici örneklerinden biridir. Ayrıca, adadaki sürüngen türlerinin %90’ı ve kara salyangozu türlerinin %95’i de dünyanın başka hiçbir yerinde bulunmaz. 2008 yılından bu yana UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Socotra Adası, bu özellikleriyle dünyanın en özgün biyolojik çeşitlilik alanlarından biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ha Long Körfezi, Vietnam” title_font_size=”13″]

    Ha Long adı, Vietnamcada “ejderhanın indiği yer” anlamına gelir ve Ha Long Körfezi 1.133’ten fazla kireç taşı adası ve adacığıyla ünlüdür. 1994 yılından bu yana UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Ha Long Körfezi’nde tekne turları, kano gezileri ve deniz uçağıyla manzaralı uçuşlar gibi çeşitli turistik aktiviteler yapılmaktadır. Yaklaşık 20 milyon yıllık bir jeolojik sürecinin sonucuyla oluşan körfezdeki adalar yerel efsaneye göre; Vietnamlılar Çinlilere karşı savaşırken tanrıya yalvarmışlar ve tanrı onlara bir ejderha göndermiştir. Ejderha, ağzından alevler saçarak bu adaları oluşturmuş ve böylece Vietnamlılar Çinlilerden kurtulmuştur.

  • NUH’UN GEMİSİ GİBİ ŞEHİR

    NUH’UN GEMİSİ GİBİ ŞEHİR

    Düzce için Nuh’un Gemisi benzetmesi, eski kaynaklarda ve Sefine-i Nûh ifadesiyle yapılıyor. Nedeni ise içinde farklı etnik kökenlere, farklı kültürlere bağlı toplulukları barındırıyor olması. Kafkasya’dan, Balkanlar’dan hatta Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu’dan göçüp gelen insanlarla kültürel anlamda zenginleşmiş bu şehirde biz de kısa bir tura çıkarıyoruz sizi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Sakarya, Bolu ve Zonguldak illeriyle komşu olan şehrin ilçeleri Merkez, Akçakoca, Cumayeri, Gümüşova, Gölyaka, Çilimli, Kaynaşlı ve Yığılca. Merkeze yolunuz düşerse mutlaka uğramanız gereken yer ise Konuralp Mahallesi. Burası 4,5 kilometre çapında olduğu tahmin edilen Prusias ad Hypium Antik Kenti’nin üstüne kurulmuş bir yerleşim alanı. O dönemlerden günümüze ulaşan kalıntıları da buradaki Konuralp Müzesinde görmek mümkün.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Akçakoca, Düzce’nin Karadeniz’le 22 kilometre kıyısı olan ve turistler tarafından en çok ilgi gören ilçesi. Burayı yelken, sörf gibi su sporları yapmak isteyenler de tercih ediyor, deniz kıyısındaki balık restoranlarında muhabbete koyulmak isteyenler de. Kurugöl Kanyonu, Fakıllı Mağarası oluşumları ve tek bir çivi çakılmadan inşa edilmiş ahşap Hemşin Camii de Akçakoca’nın ilgi gören doğal ve tarihî adresleri arasında.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Gölyaka sınırları içinde yer alan Efteni Gölü ise doğayla baş başa uzun vakit geçirmek isteyenlere huzur dolu saatler vaat ediyor; göl etrafında yürüyüş yapmak, Efteni Gölü Kültür Parkı’nda kuş seslerini dinleyip farklı kuş türleriyle tanışmanın ayrıcalığını yaşamak, Toptepe Seyir Terası’na çıkarak Düzce Ovası’nı seyre dalmak gibi… Bu gölde toplanan suyun Büyük Melen Nehri aracılığıyla Karadeniz’e ulaştığı bilgisini de ekleyelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Karadeniz Bölgesi’nin ucunda kalsa da diğer Karadeniz şehirleri gibi Düzce de yayla turizmiyle öne çıkar. Kardüz’den başlayıp Abant’a kadar devam eden Düzce yaylaları birbirine kısa geçiş yollarıyla bağlıdır. Odayeri Yaylası, Pürenli Yaylası, Torkul Yaylası, Yörükler Yaylası derken yemyeşil alanlar uzar gider. Bu geniş doğa alanlarında dağ bisikleti, off-road, atlı gezinti, foto safari yapılabiliyor, karavan ya da çadır kampları kurulabiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Düzce yeşilin olduğu kadar suyun da şehri. Deniz, göl, dere, şelale ne görmek isterseniz bulabileceğiniz bir yer. Örneğin, Gölyaka’da Bıçkı Deresi üzerindeki Güzeldere Şelalesi… 135 metre yükseklikten dökülen şelale görkemiyle görenleri büyülüyor. Samandere, Harmankaya, Aktaş, Saklıkent, Tahirli, Aydınpınar Şelaleleri de şehrin gürül gürül çağlayan diğer şelaleleri.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Köylüler tarafından keşfedilen ve 2018 yılında davullu zurnalı açılışı yapılan Sarıkaya Mağarası Düzce-Yığılca sınırları içinde. Tavan yüksekliği 15 ile 40 metre arasında değişen ve sarkıtlar, damlataşlar arasından küçük bir şelalenin de düştüğü fosil mağara 1. derece SİT alanı içinde bulunuyor. Fantastik bir deneyim yaşamak isteyenlerin tercihi Sarıkaya Mağarası içinde kısa bir yürüyüş olabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Kentin farklı kültürlerden oluşan mutfağında Çerkez tavuğu, Boşnak böreği, Abhaz katığı gibi özgün lezzetler tatmak mümkündür. En ünlü tatlısı Melengücceği de es geçilmemeli. Bununla birlikte Düzce’ye gidildiği vakit yapılacaklar listesinde mutlaka organik gıdalar satın almak da olmalıdır, tabii ki şehrin simgesi haline gelen fındık listenin başında yer almalı.

  • 9 Madde ile Festival Gibi Bir Şehir: Adana

    9 Madde ile Festival Gibi Bir Şehir: Adana

    Nevi şahsına münhasır insan olur da şehir olmaz mı? Eğer o şehir Adana gibi bütün hücreleriyle yaşayan bir şehirse neden olmasın? Bırakın doğasını, mutfağını, insanını, havası bile şahsına münhasırdır Adana’nın, tabii bir o kadar da bize özgüdür. Bu listede belki bazılarını ilk defa duyacağınız güzellikleriyle 9 maddede sizi güneyin en sıcak ve içten diyarına götürüyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    şar

    Adana denince aklımıza ilk düşenleri saymamız istense kaçımız bu listenin içine antik kentleri koyarız acaba? Oysa bu kadim şehir eskiden beri bilinen ya da yakın zamanda tespit edilmiş çok sayıda antik yapıyı barındırır ve meraklılarına farklı bir Adana rotası çizer. Anavarza, Misis, Sirkeli, Magarsos ve dahası… Fotoğrafta kalıntılarını gördüğünüz Şar Antik Kenti de Toros Dağları üzerinde kurularak günümüze kadar ulaşmayı başaranlardan bir tanesi…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Şehir merkezinde eski mi eski bir mahalle Tepebağ… Modern zamanların Adanasında kurulan ilk yerleşim yerlerinden… Surlarla çevrili mahallenin kimi restorasyona alınmış kimi sırasını bekleyen, yaşı yüzyılı aşmış evleri ve konakları ise tarih ve nostalji severlerin ilgi odağında bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    James Bond serisi için kamera karşısına geçen Daniel Craig, Skyfall filminin bir sahnesinde Adana’daki Varda Köprüsü üzerinde görülüyor. O sahnenin ardından tarihî köprünün çok daha fazla ilgi gördüğünü inkâr edemeyiz. Rahatlıkla “anıtsal” olarak niteleyebileceğimiz köprü, Birinci Dünya Savaşı öncesinde İstanbul-Hicaz-Bağdat Demiryolu Projesi kapsamında Almanlar tarafından inşa edilmiş, bu nedenle Alman Köprüsü olarak da anılıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Adana’nın dillere destan, romanlara ilham olan sıcağını bilmeyen yoktur. Adana insanı kavurucu sıcaktan kurtulmak için dönem dönem yaratıcı çözümlere başvurur ama onlara en iyi çözümü yine şehrin kendisi sunar. Yaylalara gitmek gibi bir kanyonun eteklerinde yürümek de insan bünyesinde serinletici etki yaratır. Kapıkaya Kanyonu hem serinlemek hem bir doğa harikası görmek isteyenler için çok cazip bir oluşum. 200 metreyi bulan kayalıklar arasında yürümek ve 5,5 kilometrelik yürüyüş parkurunu geçerek Varda Köprüsü’ne ulaşmak sizi de farklı bir Adana ile tanıştırabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Seyhan Nehri üzerinde Roma Dönemi’nden kalma Taşköprü, 16. yüzyıldan kalan Ulu Camii, 32 metre uzunluğuyla Türkiye’nin en uzun saat kulesi olan Büyük Saat, Adana’nın güzellikleri saymakla bitmez. Ortaçağ’dan kalma Yılan Kale ise hem sapasağlam kalabilen mimari yapısı hem Ceyhan ovasını tepeden süzen konumu ile şaşırtıcı bir yapı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    altın koza film karnavalı, adana

    Adana, duayen isimler eliyle Türk Edebiyatı’na romanlar, öyküler veren, Türk Sineması’na oyuncular yetiştiren bereketli topraklara sahip bir kent. Hal böyle olunca ülkemizin en köklü film festivallerinden birine, bilinen adıyla Altın Koza resmî adıyla Uluslararası Adana Film Festivali’ne 1969 yılından beri her yıl ev sahipliği yapması da tesadüf değil elbette…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Acısıyla tatlısıyla Adana dediğimizde ise çoğunuzun aklına duygular değil tadına doyamadığımız tatlar gelecektir. Tabii ki şehre özgü Adana kebap, mumbar ve şırdan gibi özel lezzetler İlk sırayı alır. Peki siz Adana’da Adana kebaba “kıyma” dendiğini, mumbar ve şırdanın sokaklardaki tezgahlardan yendiğini biliyor muydunuz? Ve bütün bu yiyeceklerin vazgeçilmez bir eşlikçisi vardır ki o da şalgam suyudur. Hatta sabah kahvaltısında, öğle ve akşam yemeğinde, ocakbaşında et ile her zaman her yerde baş tacı şalgam suyudur. Her konuda kendine has bir yanı olan Adana kahvaltı konusunda da bir fark yaratır. Gerçek bir Adanalı kahvaltıda yumurta yiyip portakal suyu içmez, paça çorbası, ciğer kebap, şalgam suyu ile güne başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Adana her ne kadar kebaplarıyla ünlü olsa da hem ismiyle hem cismiyle bir efsaneye dönüşen “bici bici” de pek meşhurdur. Buzun üzerine yerleştirilen muhallebi, gül şerbeti ve pudra şekeri ile tatlandırılır ve Adana’nın sıcağına deva olarak seyyar tezgâhlarda satılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    Her daim üreten doğası ve insanı, coğrafyası, bütün farklılıkları ile festival gibi bir şehirdir Adana. Bunu en iyi 2012’den beri her yıl düzenlenen Portakal Çiçeği Festivali’nde gözlemleyebilirsiniz. Portakalların çiçek açtığı Nisan ayında başlayan karnavalda Adana’nın şenlik sever yanı tüm ihtişamıyla ortaya çıkar. Festival boyunca düzenlenen sanat etkinlikleri, söyleşiler, gösteriler, hem Türkiye’den hem de dünyanın dört bir yanından insanları Adana’ya çekmekte hiç ama hiç zorluk çekmez.

  • 10 Madde İle Kaz Dağları Ve Bu Dağlarda Geçen Efsaneler

    10 Madde İle Kaz Dağları Ve Bu Dağlarda Geçen Efsaneler

    Ülkemizin doğal güzellikler anlamında en çok tercih edilen yerlerinden biri olan Kaz Dağları’nda tertemiz ve oksijen dolu havayı solumak, dağın zengin su kaynakları etrafında kamp yapmak, yeşilin ve mavinin tadını çıkarmak mümkündür. Sadece Türkiye’den değil yurt dışından da birçok doğa meraklısı Kaz Dağları’nın etkileyici güzelliğini keşfetmek için Edremit Körfezi’nin kuzeyinde yer alan Kaz Dağları’na gelir. Ama ne var ki, Kaz Dağları’na olan bu ilginin tek sebebi doğal güzellikler değildir, Kaz Dağları’nın ya da mitolojide geçen adıyla İda Dağı’nın birçok farklı kültürün efsanelerinde önemli bir yeri bulunur, işte 8 maddede Ege Bölgesi’nin mitolojik zenginliği Kaz Dağları hakkında bilmek isteyecekleriniz…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Batı Anadolu’da bulunan Kaz Dağları’nın üç tane zirvesi vardır ve bunların en yükseği 1774 metre ile Karataş Tepesi’dir. Dağların zirveleriyle ilgili efsaneler mitolojinin olmazsa olmazlarıdır ve Kaz Dağları’nın en güney zirvesi olan Sarıkız Tepesi ile ilgili de çağlardır anlatılan bir efsane vardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Sarıkız efsanesi Türkmen köylülerine aittir fakat bu efsane İran’a dek yayılmıştır. Efsanenin farklı versiyonları bulunsa da hepsi bu dağın köyünde yaşayan sarı saçlı ve güzel bir kızın haksız iftiralar sebebiyle Sarıkız Tepesi’nde inzivaya çekilmesine dayanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Sanılanın aksine çok iyi bir insan olan Sarıkız burada kazları beslemeye başlar ve bir süre sonra hem ailesi hem de köylüler ona haksızlık etmiş olduklarını anlar. Onu ziyarete giden babası, kızından su ister ve Sarıkız bir çırpıda dağın tepesinden denize dek uzanarak babasına denizden avucuyla aldığı suyu verir. Böylece kızın ermiş olduğu anlaşılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kaz Dağları’na ait bir başka Türk efsanesi ise hüzünlü bir aşk hikâyesi olan Hasanboğuldu’dur. Pazarda yetiştirdikleri ürünleri satarken tanışıp birbirlerine âşık olan Hasan ve Emine, evlenmek ister. Ne yazık ki Emine’nin ailesi bu evliliğe sıcak bakmaz ve Hasan’ın kızlarıyla evlenmeyi hak etmek için zorlu bir görevi yerine getirmesi gerektiğini söyler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Bu görev 40 kilo ağırlığındaki bir tuz çuvalını dağın tepesine taşımaktır fakat narin bir yapısı olan Hasan bu görevi yerine getiremez, olduğu yere yığılıp kalır. Emine onu ararken boynundaki yazmanın gölette yüzdüğünü görür ve sevdiğinin boğulduğunu düşünerek hayatına son verir. Hasan’ın boğulduğu göl Hasanboğuldu adını alır ve böylece bu hüzünlü efsane günümüze kadar gelir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    mitler

    Kaz Dağları sadece İslam kültürünün efsanelerinde değil Yunan mitolojisinde de önemli bir yere sahiptir. Kaz Dağları’nın diğer adı İda Dağı’dır. İda Dağı isminin Girit’te bulunan adaşına ithafen verildiği de söylenir. Tanrıların tanrısı olan Zeus, Girit’teki İda Dağı’nda bir mağarada doğmuştur, Kaz Dağları’nın mitolojideki önemini bu dağ ile ilişkisinden aldığı söylenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Homeros, dünyanın gelmiş geçmiş en ünlü edebi metinlerinden biri olan İlyada’da, İda Dağı’nda geçen birçok mitosa yer verir. Böylece, İda Dağı dünyanın en ünlü dağlarından biri hâline gelmiştir. Yunan mitolojisine göre tanrılar Olympos Dağı’nda yaşarlar fakat Batı Anadolu’da da bir evleri vardır; doğal güzelliği, zengin bitki örtüsü ve heybetli zirveleriyle İda Dağı…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    İda Dağı’nın mitolojideki önemini en güzel anlatan örneklerden biri, tüm tanrıların atası olan Zeus ve Olymposlu tanrıçaların en güçlüsü olan Hera’nın İda Dağı’nın zirvesinde yapılan bir törenle evlenmeleridir. Bu evlilik ve sebep olacağı kıskançlıklar, rekabetler mitolojideki birçok hikâyeye yön verecektir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    Yunan mitolojisinin önemli karakterlerinden biri olan Paris, İda Dağı’nda büyümüştür. Paris, yetişkinliğine adım attıktan sonra Zeus tarafından en güzel tanrıçayı seçmekle görevlendirilir, bu birçok anlaşmazlığı ve büyük bir savaşı beraberinde getirecek olan dünyanın ilk güzellik yarışmasıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”10#” title_font_size=”13″]

    İda Dağı’nın Troya Savaşı’nda da önemli bir etkisi olmuştur. Tanrılar, bu büyük ve uzun savaşı İda Dağı’nın tepesinden izlerler. Fakat Hera ve Zeus savaşta farklı tarafları desteklemektedir. Hera, Zeus’u kandırır ve Zeus’un dağın zirvesini bulutlarla kaplamasını sağlayarak savaşa müdahalede bulunmasını engeller.

  • SÜRDÜRÜLEBİLİR BAHÇECİLİK: SU TASARRUFLU DAYANIKLI AĞAÇLAR VE ÇALILAR

    İklim değişikliği ve azalan su kaynaklarıyla birlikte doğayla uyumlu bir yaşam biçimi her zamankinden daha önemli hâle geldi. Artık bahçecilik yalnızca estetik bir uğraş değil; sürdürülebilirliğin günlük yaşamdaki yansıması olarak karşımıza çıkıyor. Bu nedenle Türkiye’nin farklı iklim bölgelerine uyum sağlayabilen, az su isteyen ve kuraklığa dayanıklı bitkiler hem çevre dostu hem de uzun ömürlü bahçeler oluşturmanın temel unsurları arasında yer alıyor. Bu tür bitkiler yalnızca doğaya değil, su faturalarına da dost. Toprak yapısını koruyan, erozyonu önleyen ve ekosistemdeki dengeyi destekleyen kuraklığa dayanıklı ağaç ve çalı türlerinden bazılarını yazımızda sizler için derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kuraklığa Dayanıklı Bitkiler ve Sulama Yaklaşımı” title_font_size=”13″]

    Kuraklığa dayanıklı olmak, diktiğimiz ağaç veya çalıları tamamen susuz bırakmak anlamına gelmez. Bu tür bitkiler, ilk iki büyüme mevsimi boyunca düzenli sulama ve uygun gübreleme ile kök sistemlerini güçlendirdikten sonra uzun süre ek suya ihtiyaç duymadan yaşamlarını sürdürebilir. Yani amaç, “susuz bahçe” oluşturmak değil; suyu bilinçli kullanarak doğaya ve geleceğe yatırım yapmaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Pratik Su Tasarrufu İpuçları” title_font_size=”13″]

    Sürdürülebilir bir bahçe oluşturmak, doğayla uyumlu küçük ama etkili adımlar atmayı gerektirir. Toprağın nemini korumak için bitki diplerine doğal malç serilebilir. Damlama sulama sistemleri, suyun doğrudan köklere ulaşmasını sağlayarak gereksiz su kaybını önler. Sulama işlemini sabah erken ya da akşam geç saatlerde yapmak, buharlaşmayı azaltarak suyun verimli kullanılmasına yardımcı olur. Yağmur suyunu biriktirip bahçede değerlendirmek ise hem ekonomik hem de çevre dostu bir çözümdür. Ayrıca, yerel ve kuraklığa dayanıklı bitki türlerini tercih etmek daha az suyla sağlıklı ve uzun ömürlü bir bitki örtüsü elde etmenin en etkili yoludur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kuraklığa Dayanıklı Ağaçlar” title_font_size=”13″]

    Bahçenizde su tasarrufu sağlamak istiyorsanız zeytin ağacı en iyi tercihlerden biridir. Derin kökleri sayesinde taşlı topraklarda bile susuzluğa dayanabilir. Çam türlerinden özellikle kızılçam, karaçam ve fıstık çamı, sıcak ve kurak koşullarda da yeşil kalabilir. Sığla ağacı, yüksek sıcaklığa dayanıklıdır; meşe, derin kök sistemi sayesinde suyu kolayca bulur. Ardıç; az suyla yetinir, erozyonu önler ve uzun ömürlüdür. Badem, kurak koşullara dirençlidir ve meyvesiyle ekonomik katkı sağlar. Servi, dik yapısıyla hem estetik hem rüzgâr kırıcı işlev görür. Akasya, hızlı büyüyerek toprağı azotla zenginleştirir. İğde ve keçiboynuzu, tuzlu ve kurak topraklara uyumlarıyla öne çıkar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kuraklığa Dayanıklı Çalılar” title_font_size=”13″]

    Bahçenizi renk ve dayanıklılıkla donatmak istiyorsanız bazı çalı türleri idealdir. Lavanta, güneşi seven aromatik yapısıyla bahçeyi canlandırır. Biberiye hem mutfakta kullanılabilir hem de az suyla sağlıklı büyür. Kekik, kaya bahçeleri ve kuru alanlar için uygundur. Zakkum, sıcak ve kurak bölgelerde uzun süre çiçek açar. Ateş dikeni, parlak kırmızı meyveleriyle kuşları çeker ve çit bitkisi olarak işlev görür. Berberis, renkli yapraklarıyla görsel çeşitlilik sağlar. Yabani leylak, gübresiz, fakir topraklarda gelişebilir. Defne, yıl boyu yeşil kalan dayanıklı bir türdür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Türkiye’nin Bölgelerine Göre Uygun Bitkiler” title_font_size=”13″]

    Türkiye’nin farklı iklim bölgelerinde kuraklığa dayanıklı bitkiler de çeşitlilik gösterir. Akdeniz ve Ege bölgelerinde zeytin, keçiboynuzu, lavanta, biberiye, zakkum ve defne, sıcak ve kurak koşullara dayanıklıdır. Marmara ve İç Anadolu’da meşe, servi, berberis, ateş dikeni ve yabani leylak türleri öne çıkar. Karadeniz’in nemli ikliminde lavanta ve kekik rahatlıkla yetişebilir. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da ardıç, akasya, badem ve iğde ağaçları sıcak, kuru yaz koşullarına en uygun türlerdir. Bitkilerin bölgesel uygunluğuna dikkat edilerek yapılacak seçimler hem sulama maliyetlerini azaltır hem de doğal ekosistemin dengesini korur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Doğal Dengeyi Destekleyen Bahçeler” title_font_size=”13″]

    Örneklerini çoğaltabileceğimiz bu ağaç ve çalılar yalnızca su tasarrufu sağlamakla kalmaz; bahçenizin ekolojik dengesini korur ve karbon ayak izimizi azaltır. Toprağın nem tutma kapasitesini artırır, karbon tutulumunu destekler ve böcek, kuş gibi canlılara yaşam alanı sunar. Su tasarruflu ve dayanıklı bitkilerle oluşturulan bir bahçe hem çevreye dost hem de göz alıcı bir yaşam alanı sağlar.

  • DOĞAYLA BULUŞMA NOKTALARI: DÜNYANIN EN ÜNLÜ BOTANİK BAHÇELERİ

    Bir ağacın gölgesinde dinlenmek, birbirinden güzel çiçekler arasında yürümek ya da egzotik bitkilerle dolu bir bahçenin içinde olmak… Bitkilerin yaşamımıza kattığı güzelliklerin ardındaki gerçeği hiç düşündünüz mü? İşte bu güzelliklerin ardında yatan bilimsel gerçek, botaniktir; bitkilerin yapısını, özelliklerini ve çevreyle etkileşimlerini inceleyen botanik, tarım ve bahçecilik gibi alanların temelini oluşturur. Dünyaca ünlü botanik bahçeleri, bitkilerin çeşitliliğini korur, araştırmalar için kaynak sağlar ve ziyaretçilere doğanın güzelliklerini deneyimleme fırsatı sunar. Yazımızda, dünyanın farklı noktalarındaki ünlü botanik bahçelerini bir araya getirdik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Atatürk Arboretumu, Türkiye ” title_font_size=”13″]

    İstanbul’un Sarıyer ilçesinde yer alan Atatürk Arboretumu’nun temelleri 1949 yılında atılmıştır. Arboretumun sınırları içinde, Osmanlı Dönemi’nde inşa edilen Kirazlıbent ile 1916 yılında Neşet Hoca tarafından kurulan Türkiye’nin ilk fidanlığı bulunmaktadır. 1982’de ziyarete açılmış, Atatürk’ün doğumunun 100. yılına denk gelen bu tarihte, ona ithafen “Atatürk Arboretumu” adını almıştır. Yeryüzündeki pek çok arboretum ve botanik bahçesiyle iş birliği yapan Atatürk Arboretumu, tohum ve fidan değişimi sayesinde zengin bir bitki koleksiyonuna sahiptir. Bu çeşitlilik içinde meşe, çam, çınar, ginkgo biloba (mabet ağacı) gibi ağaçların yanı sıra nadir ve egzotik türler de yer alır. Hem bilimsel araştırmalar hem de eğitici faaliyetler için kurulan bu doğal alan, yaklaşık 296 hektarlık geniş bir araziye yayılmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Jardin Majorelle, Fas ” title_font_size=”13″]

    Jardin Majorelle, Fas’ın başkenti Marakeş’te yer alan ünlü bir botanik bahçesidir. Fransız sanatçı Jacques Majorelle tarafından hem bir sanat eseri hem de botanik bahçesi olarak tasarlanmıştır. 1980 yılında modacı Yves Saint Laurent ve ortağı Pierre Bergé tarafından satın alınan bahçe, restore edilerek korunmaya alınmıştır. Bahçeye hâkim parlak mavi ton, “Majorelle mavisi” olarak bilinir ve duvarlar, çeşmeler, saksılar gibi dekoratif unsurlarda öne çıkar. Dünyanın dört bir yanından getirilen kaktüsler, bambu, palmiye ağaçları, yasemin ve egzotik bitkiler, su yolları ve özenli düzenlemeler ile Jardin Majorelle, eşsiz bir estetik ve botanik deneyimi sunar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Belçika Ulusal Botanik Bahçesi ” title_font_size=”13″]

    Ülkenin ve Avrupa’nın en büyük botanik bahçelerinden olan Belçika Ulusal Botanik Bahçesi, Brüksel’in kuzeyindeki Meise kasabasında yer alır. Yaklaşık 18.000 farklı bitki türü içeren zengin bir koleksiyona sahiptir. Bahçede ayrıca, dünya çapında 2 milyondan fazla kurutulmuş bitki örneğini sistemli şekilde saklayan bir herbaryum ve 150.000 ciltlik bir kütüphane bulunur. Tropik ve Akdeniz bitkilerinin yetiştirildiği geniş cam seralarıyla dikkat çeken bahçede, “Titan arum” gibi nadir ve etkileyici bitkiler de sergilenmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kraliyet Botanik Kew Bahçeleri, İngiltere ” title_font_size=”13″]

    Londra’daki Kraliyet Botanik Kew Bahçeleri, dünyanın en büyük ve en zengin bitki koleksiyonlarından birine ev sahipliği yapmaktadır. 1759 yılında Kral III. George’un annesi Prenses Augusta tarafından Kew arazisi içinde yalnızca dokuz dönümlük bir bahçeyle temelleri atılmıştır. Zaman içinde hızla büyüyen Kew, 1939’da II. Dünya Savaşı sırasında halk ve ordu için sebze ve tıbbi bitkiler yetiştirerek ülkeye hizmet etmiştir. 2003 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne dâhil edilen bahçe, günümüzde yaklaşık 300 dönümlük bir alanda bitki ve mantar çeşitliliği ile dünyanın en zengin botanik bahçesi özelliğine sahiptir. Kew Bahçeleri, nadir ve tehdit altındaki bitkiler için yürüttüğü koruma projeleriyle küresel biyolojik çeşitliliğin korunmasında öncü bir merkez olmayı sürdürmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Singapur Botanik Bahçesi, Singapur” title_font_size=”13″]

    Singapur Botanik Bahçesi, Güneydoğu Asya’nın en ünlü ve tarihî bahçelerinden biridir. 1859 yılında kurulan bahçe, 2015 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne eklenmiştir. Tropik iklim bitkileri üzerine odaklanan bahçe, çeşitli nadir ve egzotik bitki türlerine ev sahipliği yapmaktadır. Özellikle Singapur’un ulusal çiçeği olan “Vanda Miss Joaquim” (Singapur orkidesi) sergilenmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Longwood Bahçeleri, ABD ” title_font_size=”13″]

    Longwood Bahçeleri, ABD’nin Pensilvanya eyaletinde yer alan ve dünyanın önde gelen botanik bahçelerinden biridir. Bugünkü bahçelerin bulunduğu arazi, 1700’lü yıllarda Peirce ailesi tarafından satın alınmış ve “Peirce Parkı” olarak anılmıştır. Ailenin üyeleri Joshua ve Samuel Peirce, 1798’de buraya egzotik ağaçlar dikmeye başlamıştır. 1906 yılında sanayici Pierre Samuel du Pont arazinin sahibi olmuş ve bugünkü botanik bahçesinin temellerini atmıştır. En dikkat çekici bölümlerden biri İtalyan Su Bahçesi’dir; simetrik havuzlar, çeşmeler ve heykellerle klasik İtalyan tasarımını yansıtmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sidney Kraliyet Botanik Bahçesi, Avustralya ” title_font_size=”13″]

    Sidney Kraliyet Botanik Bahçesi, Sidney Limanı’na bakan, Avustralya’nın en eski botanik bahçesi ve ülkenin en eski bilimsel kurumudur. 1816 yılında kurulan bahçe, birçok küçük minyatür bahçeyi de içerisinde barındırır. Yaklaşık 30 hektar (74 dönüm) alana yayılan bahçe, Sidney Limanı kıyısındaki en muhteşem konumlardan birine sahiptir. Burada yaklaşık 27.000 bitki yetiştirilmektedir ve tropik ile yarı tropik koleksiyonlar, palmiye ağaçları ve çeşitli seralarla ziyaretçilerini karşılamaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Koishikawa Botanik Bahçesi, Japonya ” title_font_size=”13″]

    Tokyo Üniversitesine bağlı Koishikawa Botanik Bahçesi, sadece Japonya’nın değil, dünyanın da en eski botanik bahçelerinden biridir. Bahçe, yaklaşık 40 dönümlük (16 hektar) bir alana yayılır ve yaklaşık 4.000 farklı bitki türü yetiştirilmektedir. Koleksiyonları arasında kamelyalar, kiraz ağaçları, akçaağaçlar, Japon çuha çiçekleri ve alpin bitkiler öne çıkmaktadır. Bahçe, aynı zamanda bir arboretum olarak; Doğu Asya’dan iğne yapraklı ve geniş yapraklı ağaç türlerinin yanı sıra, dünyanın farklı bölgelerinden egzotik türlere de ev sahipliği yapmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kirstenbosch Ulusal Botanik Bahçesi, Güney Afrika” title_font_size=”13″]

    Kirstenbosch Ulusal Botanik Bahçesi, Güney Afrika’nın Cape Town kentinde Masa Dağı’nın doğu yamaçlarında yer almaktadır. 1913 yılında kurulan ve 1.305 dönümlük bir alanı kaplayan bu bahçe, hayvanların otladığı sığ ve çorak bir araziyken, botanikçi Harold Pearson tarafından ülkenin bitki örtüsüne uygun bir botanik bahçesine dönüştürülmüştür. Bahçede sukulentler, palmiye benzeri tropik ağaçlar ve üç herbaryumda toplam 300.000 bitki örneği bulunmaktadır. Ayrıca, Kirstenbosch, UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer almakta ve dünyanın sayılı botanik bahçelerinden biri olmaya devam etmektedir.

  • 8 Maddede Tarihi ve Doğal Güzellikleriyle Van

    8 Maddede Tarihi ve Doğal Güzellikleriyle Van

    Türkiye’nin en kalabalık ilk 10 şehri arasında yer alan Van, yüzölçümü bakımından da bölgenin en büyük ili… Burası, yolunuz düştüğünde kahvaltı sofrasından kalkmakta, göl kıyısından ayrılmakta, tarihin peşini bırakmakta zorlanacağınız bir şehir… Gelin, Doğu Anadolu’nun bu en mavi diyarına listemizdeki 8 madde ile biraz daha yaklaşalım…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Van Gölü, ada ve yarımadaları, kıyılarındaki tarihî kalıntıları, el değmemiş koyları ile turistler için tam bir çekim merkezi… Şehrin 13 ilçesinden 6’sının göle kıyısı bulunuyor. Özellikle Gevaş sınırları içindeki koylar öylesine el değmemiş ki kara yolundan ulaşamıyor sadece teknelerle gidebiliyorsunuz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Yerli-yabancı turistlerin Van’daki ilk durağı, açık hava müzesine dönüşmüş Akdamar Adası ve 10. yüzyıla ait mimarisi ile büyüleyen Akdamar Kilisesi diyebiliriz. Kilisenin etrafını saran bitki ve hayvan rölyefleriyle kutsal hikâyeler tasvir edilmiş ve bu hâliyle Ortaçağ Ermeni mimarisinin en özel örneği olduğu biliniyor. Kilise 2005-2007 yıllarında restore edilmişti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Van, o dönemki adıyla Tuşpa, Urartu Devleti’nin başkentiydi ve bu misyonunu 250 yıl boyunca sürdürdü. Üç bin yıl öncesinden bugüne ise Van Kalesi gibi görkemli bir yapı kaldı. Tabii bir de devler tarafından yapılmış olabileceğine dair dilden dile aktarılan hikâyeler… Ana kayanın oyulmasıyla inşa edilmiş kale, Van Gölü’nün kıyısında ve şehir merkezine 5 kilometre uzaklıkta yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Doğal güzelliklerin peşinde olanlar için iki adres vereceğiz. Gürül gürül akan şelalesiyle Muradiye ve küçük Pamukkale dedirten travertenleri, halkının Vanadokya adını verdiği peribacalarıyla Başkale ilçesi… İşte size şehrin saklı kalmış enfes köşeleri…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Eski Van olarak bilinen bölgede Mimar Sinan eserleri arasında sayılan Hüsrev Paşa Camiisi bulunur. 2009’da restore edilerek ziyarete açılan cami yapıldığı dönemde bir külliye içinde yer alıyormuş, fakat ne yazık ki o bölümler günümüze kadar ulaşamamış.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Van kahvaltısı, topraklarımızın zenginliğini, insanımızın damak zevki ve yaratıcılığını getirir akıllara… Bildiğimiz ve bilmediğimiz çeşitlerle donatılmış sofralardan doğanın, doğallığın kokusu yayılır. Van’ın balına, sütün kaymağına, yayık tereyağına, peynirine, yumurtasına, kavutuna, ekşilisine taş fırından çıkan lavaşlar eşlik eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Namı ülke sınırlarını aşan otlu peynir Van’ın medarı iftiharlarındandır. Koyun sütünden üretilir ve ilkbaharda yapılır ki çeşit çeşit ot kullanılabilsin… Van’da biten otlar mendi, sirmo, heliz ya da bildiğimiz nane, kekik… 25 çeşit otla yapılabilen peynir, yüksek besin değeri ve tadıyla kahvaltı sofralarının vazgeçilmezleri arasında yer alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Japonya’da düzenlenen Dünya Kedileri Güzellik Yarışması’nda Van kedisinin birinci seçildiğini biliyor muydunuz? Peki ya Van’da kediler için yüzme havuzu açıldığını biliyor muydunuz? Çünkü bu asil canlılar yüzmeyi çok seviyor ve bu özelliklerini kaybetmemeleri için de Vanlılar çaba gösteriyor. Van kedilerinin bir gözü mavi bir gözü kehribar rengi olabildiği gibi, ikisi de mavi ya da ikisi de kehribar rengi olabiliyor.

  • Varlıklarıyla Kutupları Bile Isıtan Hayvanlar

    Varlıklarıyla Kutupları Bile Isıtan Hayvanlar

    Soğuk kış günlerinde üşür mü, yemek bulabilir mi, hayatta kalabilir mi gibi kaygılarla sokak hayvanları aklımızın bir köşesini kurcalayıp durur. Neyse ki aşağıda göreceğiniz canlılar kutuplarda yaşıyor olsalar da doğanın şartlarına göre evrildikleri için gerçek anlamda buz kesen soğuklardan etkilenmiyorlar. Kiminin kocaman gövdesi uzun tüyleri varken kiminin büyüklüğü avuç içi kadar ve istisnasız hepsi varlıklarıyla kutupları bile ısıtıyorlar…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Her yıl ağustos-eylül ayları arasında Kuzey Kutup Bölgesi’nden Antartika’ya gidip dört beş ay kaldıktan sonra geri dönen kuzey sumruları bu sırada 70.000 kilometre yol kat ediyormuş. 100 gram ağırlığındaki miniklerin bu yolculukları hala insanları hayrete düşürmeye devam ediyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Bu sevimlilerin adı erkek olanların yaydığı kokudan geliyor… Asıl memleketleri buz örtüsüyle kaplı Grönland ile Kuzey Amerika ve buralara ta Buzul Çağı’nda mamutlarla birlikte göç ettikleri düşünülüyor. Ortalama 285 kilogram ağırlığında ve 2 metre uzunluğundaki misk öküzlerinin yaşam süreleri ise 12 ile 20 yıl arasında.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Her ne kadar onları yüzebildikleri için fok balıkları olarak adlandırsak da aslında memelilerin yüzgeçayaklı familyasından olan dünyanın en sevimli canlıları onlar. Yılda bir ya da iki yavru doğuran foklar balık ve deniz hayvanı yiyerek besleniyor, karaya çıktıklarında karınları üstünde sürünerek ilerliyorlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    kutup hayvanları

    Alaska’ya özgü bu sevimli köpeğe Alaska malamutu da deniyor ve ortalama yaşam süresi 10-12 yıl. Beyaz, kahverengi, gri ve kızıl renklerinin karışımı olan tüyleri insanda sarılma hissi uyandıran Alaska kurdu uzun zamandır evlerde de besleniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    kutup hayvanları

    Kuzey Kutup Bölgesi’nde yaşayan kutup tavşanları kar içine açtıkları çukurlarda yaşar ve beyaz kürkleri sayesinde kamufle olarak yırtıcı hayvanların saldırılarından korunurlar. Diğer tavşanlara göre gövdeleri daha iri olan bu sevimlilerin ortalama yaşam süreleri ise sadece 5 yıl.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Dall yaban koyunu Alaska ile Kanada’da yaşıyor ve boynuzgiller familyasında yer alıyor, zaten fiziğindeki en dikkat çeken özelliklerinden biri beyaz görüntüsü ise diğeri gösterişli boynuzları. Amerikalı doğa bilimci William Healey Dall adına ithaf edildiği için de böyle ilginç bir isme sahip.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    kutup hayvanları

    Buz üstünde kaymadan yürümesini sağlayan tüylü ayakları, yüzmesine izin veren perdeli parmak araları ve bembeyaz kürküyle türlerinden ayrılan kutup ayıları yine diğerlerinden farklı olarak sadece etle besleniyorlar. 900 kilograma kadar ulaşabilen bu ayıcıkların boyu da 2.6 metreye erişebiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Aslında beyaz gelincik isminde bir tür olmamakla birlikte karda beyaz renge bürünen gelincikleri ifade etmek için bu isim kullanılıyor. 100-200 gram ağırlığındaki bu minik canlılar mükemmel avcılıklarıyla tanınıyor ve her gün kendi ağırlıklarının yüzde 40’ından fazlasını yiyorlar.