Kategori: Rota/Doğa

  • Dünyanın Farklı Köşelerinden Deniz Fenerleri

    Dünyanın Farklı Köşelerinden Deniz Fenerleri

    Bazıları Amerika ya da Asya kıtasından Büyük Okyanus’a bakıyor, bazıları yüzünü bir iç denize dönmüş bazıları açık denizleri bekliyor… Neredeyse çoğunun yegâne iki arkadaşından biri deniz, diğeri gökyüzü… Ama bu benzerliklerine aldanıp görevlerinin de aynı olduğunu zannetmeyin. Transit deniz fenerlerinden yön gösterenine, sis fenerlerinden gel-git fenerlerine çok sayıda çeşidi bulunuyor. En büyük farkları ise fenerlerin bekçiliğini yapan insanların filmlere konu olabilecek hikâyeleri… Bunların hepsi ayrı birer konu başlığı… Şimdiyse karşınıza dünyanın farklı yerlerine inşa edilmiş 8 deniz fenerini getiriyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Topraklarımızdaki en eski deniz feneri MÖ 7. yüzyılda Kumkale’de yapılmış, yani Çanakkale’de… Osmanlı Devleti de deniz fenerlerine büyük önem vermiş ve üç kıtadaki hâkimiyeti süresince kıyılarına 200’ün üzerinde fener yaptırmış, günümüzde ise ülkemizde 400’e yakın deniz feneri bulunuyor. Fotoğrafta gördüğünüz Gelidonya Feneri en yüksek mevkide bulunanlardan bir tanesi. Likya dilinde “kırlangıç” anlamına gelen fener Antalya’da, Adrasan’a 8 km. mesafede bulunuyor. 1934 yılında inşa edilen Gelidonya’nın en büyük özelliği muhteşem bir manzaraya bakıyor olması…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    St. Joseph North Pier Deniz Feneri 19. yüzyıl ortalarında inşa edilmiş. ABD’nin kuzeyindeki Michigan Gölü’nün üstünde, St. Joseph Nehri’nin girişinde yer alıyor. Amerika’ya ait posta pullarında kendine yer bulan fenerin gölün buz tuttuğu dönemlerde yansıyan görüntüsü de fazlasıyla görülmeye değer. Bu arada, 2005 yılında hizmet dışı kalan yapıyı korumak için bir komite kurulduğu ve bağışlarla yapılan restorasyon çalışmalarının 2016 yılında tamamlandığı bilgisini de ekleyelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Denizcileri ile ünlü Portekiz ülkesinden bir fener… Porto ya da Felgueiras adıyla bilinen deniz feneri, Atlas Okyanusu’na dökülen Douro Nehri’nin ağzında yer alıyor. Okyanusa bu kadar yakın olan fenerin fotoğraflara sık sık yansıyan görüntüsü genellikle büyük dalgalar arasında kaldığı zamanlar oluyor. Ama siz bu yalnız görüntüsüne bakmayın, fenere 2.5 km. mesafedeki şehir parkı oldukça hareketli ve parktan fenere kadar olan yol bisiklet sürmek isteyenlerin öncelikli tercihi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Tarihten bu yana deniz fenerlerinin yapı malzemeleri bulunduğu yere, yapıldığı döneme, kullanılan teknolojiye göre değişiklik göstermiş. Örneğin Antik çağda taştan inşa edilen fenerler sonraki dönemlerde ahşap, tuğla, dökme demir, betonarme ile yapılır olmuş. ABD’nde Annisquam Nehri üstünde yer alan aynı isimli fener de ahşap fenerlere bir örnek… İçi dökme demir olan bu fenerin bekçisinin kaldığı ev ile arasında gizli bir geçit olduğu biliniyor. Ayrıca Annisquam Deniz Feneri Meg Ryan’ın rol aldığı The Women isimli bir filmde de kendisine yer bulabilmiş ünlü bir fener…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Yazının başında fenerlerin birçok farklı sınıflandırmaya tabi olduğunu söylemiştik, bunlardan biri de bulundukları yere göre yapılan tasnifler… Kıyı fenerleri, anakara fenerleri, dalgakıran fenerleri, kayalık fenerleri gibi. Mykines’te bulunan deniz feneri de bir ada feneri ve İngiltere’nin 200 km. kuzeybatısındaki Faroe Adaları’ndan Mykineshólmur’da yer alıyor, yani bir ada feneri. 1909 yılında inşa edilen fener gemilere yol göstermek ve rüzgârın durumunu ölçmekle görevli.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    En güzel deniz feneri fotoğraflarından birini de Avrupa’da denizde bir kaya üstüne inşa edilmiş tek fener olan Tourlitis veriyor. Yunan Adaları’ndan Andros’da yer alan fener neredeyse 130 yıllık… 1897 yılında inşa edilen ve 7 metre yüksekliğinde olan Tourlitis’in önemli özelliklerinden bir diğeri de sürekli gözetim gerektirmeyen bir teknoloji ile yani otomatik olarak yönetiliyor olması. İkinci Dünya Savaşı sırasında büyük hasar alan ve 1950 yılında kalıntıları üzerine inşa edilen yapı 1994 yılında bir ailenin bağışı ile aslına birebir uygun olarak sil baştan yapılmış.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Japonya’nın en büyük deniz feneri olan Cape Ashizuri ise Büyük Okyanus’u Uzakdoğu kıyılarından selamlayan bir fener… Shikoku Adası’nda, kamelyaların bolluğu ile bilinen Ashizuri burnunda yer alıyor. Çevresindeki muhteşem doğa ile çok sayıda turist çeken 18 metre yüksekliğindeki fenerin çok uzaklarda olmasına rağmen yalnız olduğunu söyleyemeyiz. Bu turistlerin büyük kısmı deniz fenerinin yakınlarındaki Tatsukushi ve Minokoshi kıyılarında cam tabanlı tekne turları ile mercan resifleri ve tropikal balıkları görmek için geliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Kermorvan Deniz Feneri 1800’lerin ortalarında inşa edilmiş. Fotoğraflara fantastik bir dünyanın içindeymiş gibi yansıyan fener aslında Le Conquet isimli bir Fransa kasabasında yer alıyor. Le Conquet limanının kuzey tarafındaki fener kare biçiminde ve 66 metre yüksekliğinde. Beyaz taştan yapılmış bu fenerin bekçisinin yakınlardaki başka bir fenerde yaşadığı biliniyor ve zemin katı görmek isteyen ziyaretçilere açık durumda.

  • Akdeniz’den Arap Kültürüne Uzanan Antakya Mutfağı

    Akdeniz’den Arap Kültürüne Uzanan Antakya Mutfağı

    Türkiye’nin kozmopolit bölgelerinin başında şüphesiz ki Antakya geliyor. Yüzlerce yıl farklı medeniyetlerden süzülerek ortaya çıkan Antakya mutfağı ise uluslararası boyutta ilgi gören bir zenginliğe sahip. Yeşilliğiyle Akdeniz kültürüne baharatlarıyla Arap kültürüne uzanan bu köklü mutfağın tatları sayfamızda.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    hatay mutfağı

    Antakya mutfağında ne yerseniz yiyin kokusunu ve rengini etkileyen bir baharat ya da sosla harmanlandığını görebilirsiniz. En çok kullanılan baharatlar pul biber, zahter, reyhan, mahlep iken nar ekşili sosla da sık sık karşılaşırsınız. Zeytinyağı ise en az Ege mutfağındaki kadar çok kullanılan tatlar arasında bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    hatay mutfağı

    Güneydoğu Anadolu’nun bu seçkin mutfağında etle yapılan kebap çeşitleri zeytinyağı eşliğinde yapılan sebze yemekleriyle eşit seviyededir. Örneğin satır kıymasıyla yapılan kâğıt kebabı en çok tüketilen yemeklerden biridir. Tepsi kebabı ile kâğıt kebabının muhteviyatı aynıdır fakat kâğıt kebabı, yağını emen kâğıt sayesinde çok daha hafiftir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    hatay mutfağı

    Büyük ihtimalle hepimiz için içli köfte kalbimizin bu topraklarda kalma sebeplerinden biridir. İçli köfteye hem içerik hem görüntü olarak benzeyen oruk da Antakya mutfağının alametifarikalarından biridir. Bir de aynı malzemelerin tepsiye yayılarak fırında pişirilme hali vardır ki ona da sini oruğu denir ve mutlaka tatmanız önerilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    hatay mutfağı

    Söylediğimiz gibi sebzeden yana zengin Antakya mutfağında en çok pişen yemekler arasında ıspanak ya da kabak borani, bamya, börülce yemeklerini sayabiliriz. Biber dolmasından yaprak ya da pazı sarmasına en çekici lezzetleri yine bu mutfakta bulabilirsiniz. Patlıcanla yapılan abugannuş gibi mezeler de Antakya mutfağının sahiplendiği lezzetlerdendir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    hatay mutfağı

    Humus yapan dükkânlarla Antakya’da her sokakta karşılaşabilirsiniz. Kabukları ayrılıncaya kadar haşlanan nohut tahinle karıştırılıyor, kimyon, toz biber, küçük turşu, domates parçacıkları ve zeytinyağı ile servis ediliyor. Arapçada nohut anlamına gelen humusun yapıldığı yerlerde yine Antakya’ya özgü olan bamya ezmesini de bulabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    hatay mutfağı

    Antakya çarşısında sık sık karşınıza çıkacak lezzetlerden biri de biberli ekmektir. Bol baharatlı, salçalı, soğanlı ve tabii ki biberli olan ekmeği Antakyalılar özellikle sabah kahvaltısında tüketiyor. Bazı yörelerin peynir de ilave ettiği ekmeğe “biberli katık” da deniyor fakat lahmacunu andıran bu lezzeti bırakın katık olarak yemeyi tek başına bir öğün bile yapabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    közde künefe, hatay mutfağı

    Ve şimdi söyleyeceğimiz tatlıyı illa ki yerinde, yani Antakya’da yemeniz gerekiyor. Közde künefeden söz ediyoruz. Kömür üstünde ısınan sinide ağır ağır pişirilen, piştikten sonra üstüne yoğun şekerli şerbet dökülmeyen bu tatlının en hasını kentin merkezindeki çarşıda bulabilirsiniz. İçindeki peynirin tadından tatlının kıvamına unutamayacağınız bir lezzetle tanışacağınızı rahatlıkla söyleyebiliriz.

  • Sakura ve Çiçek Seyretme Geleneği Hanami

    Sakura ve Çiçek Seyretme Geleneği Hanami

    Aslına bakarsanız kiraz konusu dünyada Türkiye’den sorulur, çünkü kiraz üretiminde ülkemiz ilk sıralarda. Hatta adını kirazdan almış bir şehrimiz bile var: Giresun. Kirazın Roma dönemindeki adı olan “kerasus”tan dönüşerek almış bu adı. Sayfamızın konusu olan “sakura” ise Japonların büyük önem atfettiği bir tür meyve vermeyen kiraz ağacı, başka bir ifadeyle kiraz çiçeği ağacı demek. Gelin tam da sakuraların çiçek açtığı şu günlerde konuyu biraz daha derinleştirelim…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    japon kedisi

    Her yıl mart ayının sonu ile nisan ayının ilk haftası açan sakura çiçekleri tek bir çeşitten ibaret değil… Bedeninden beyazları, pembeleri, fuşyaları yansıtan neredeyse 200’den fazla sakura çiçeği bulunuyor. Açarken ağırdan alan bu zarif çiçekler dökülmek için oldukça aceleci davranıyor ve solmadan dökülen yapraklarına Japonlar tarafından büyük anlamlar yükleniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Japonya’nın ulusal simgelerinden olan sakura çiçekleri, dalları renklendirmiş halleri ile yaşamı, kısa bir süre sonraki düşüşleri ile ölümü akıllara getiriyor. Samuraylara cesur karşılaşmalarda ilham verme nedeni de, II. Dünya Savaşı’nda kamikaze adı verilen intihar pilotlarının uçaklarına çizdikleri figür olma nedeni de bu; muhteşem göründüğü bir anda hayatın sonlanabileceği kabulü…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Hüzünlü bir tarafı bulunan bu felsefenin yaşamı betimleyen kısmı günümüzde Japonya halkının heyecanla beklediği bölümü, yani çiçek açma dönemi. Ülkede her şehir için hava durumu sunar gibi sakura durumu sunuluyor ve bu konudaki bir günlük yanılgı bile hoş karşılanmıyor. O günler gelip çattığında ise eskiden olduğu gibi sadece soyluların değil zengin-fakir herkesin coşkuyla katıldığı sakura günleri başlıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Mart sonu itibariyle bütün dalları saran sakura çiçeklerini seyretmenin de Japon kültüründeki yeri büyük. Hanami adı verilen bu seyir hali geleneksel büyük bir festival olarak kutlanıyor. Parklara akın eden insanlar tatil günlerinde tüm sokakları şenlik alanına çeviriyor. Özel partilerin ya da evlilik gibi özel günlerin festivalin başladığı günlere denk getirilmesi ise ülke için alışıldık bir durum.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Kiraz çiçeklerini hayranlıkla seyretme anlamına gelen hanamiye katılmak için Japonya’ya yurtdışından gelen turist sayısı ciddi bir yoğunluk oluşturuyor. Şunu da söylemeliyiz ki bu kalabalık içinde katılımcıların ana etkinliklerinden biri kiraz çiçekleri altında tek başına ve sükûnet içinde yürümek. Gece vakitlerinde sakuraları seyretmek ise “yozakura” diye adlandırılıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Festivalde, bento yani tek kişilik olarak paketlenmiş yemek, pirinç unu ile yapılan bir tatlı dango, yine ezilmiş pirinçle yapılmış lokuma benzeyen sakura mochi ve kiraz çiçeği çayı gibi ikramlar hanaminin vazgeçilmezleri arasında bulunuyor. Japonya’da büyük ilgi gören bu festivalin daha küçük çaplısı Kore, Çin, Tayvan ve Filipinler’de yapılmakta.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Japonya’nın doğal zenginliği olarak görülen sakura ağacının kendisi ya da tohumlarının yurt dışına çıkarılması yasaklanmış durumda fakat bu zarif ağacı bazı ülkelere dostluk nişanesi olarak göndermişler. Türkiye de bunlardan biri… En başta ifade ettiğimiz gibi kiraz çiçeği görmek için en elverişli coğrafyalardan birinde yaşıyoruz ama yine de bilge bir sakura ağacı görmek isteyenler için ülkemizde de Emirgan Korusu’nu adres gösterebiliriz.

  • Marmara Denizi’nin Kalbine Yolculuk

    Marmara Denizi’nin Kalbine Yolculuk

    Büyükada, Heybeliada, Burgazada, Kınalıada ya da Sedef Adası… Adalar’a seyahat hayatın sıradanlığını bozan bir etkinlik, bir terapidir adeta. Daha adımınızı attığınız anda pamuk gibi yumuşamaya başlarsınız. Fonda martı ve dalga sesleri, teninizde rüzgârın ılık dokunuşu, damağınızda lezzetler ve dost sohbetleri… Marmara Denizi’nin kalbindeki Adalar’da şehirde uzaklaşmak istediğiniz ne varsa geride kalırken, yakınlaşmak istediğiniz şeyler fora yelken rotanıza girer…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ada sahilleri…” title_font_size=”13″]

    Yaz sıcaklarında İstanbullulara denize girme imkânı sunan en güzel mekânlardır ada sahilleri. Sakin bir plaj mı istersiniz yoksa bir plaj partisi mi? Plajınıza yürüyerek veya bisiklet sürerek mi ulaşmak istersiniz yoksa deniz motoruyla mı? Adalarda her seçenek mevcut. Yüzmek, güneşlenmek ve hafif kızarmış yanaklarla pazartesi iş başı yapmak, yani günübirlik yazlıkçı olmak, Adalar’da insanı bekleyen güzelliklerin sadece bir kısmıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sokaklarda bulunan huzur…” title_font_size=”13″]

    Adalar’ı görülmeye değer kılan özelliklerden biri de estetik algınızı besleyen, doyuran, huzur veren sokaklarıdır. Rengârenk ağaç ve çiçeklerle, tarihi köşklerle ve farklı kültürlere ait dini yapılarla dolu ada sokaklarını yürüyerek veya bisikletle turlayabilirsiniz. Sakın ola bunları yaparken fotoğraf makinenizi yanınıza almayı unutmayın.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Edebiyatın izinde…” title_font_size=”13″]

    Fotoğrafta gördüğünüz usta öykücü Sait Faik birçok hikâyesini Burgazada’da annesiyle yaşadığı köşkte kaleme aldı. Çok sevdiği bu köşk günümüzde müze olarak ziyaretçilere açık ve yazarın vasiyeti üzerine girişi ücretsiz. Zaten Burgazada adımınızı attığınız anda sizi meydandaki Sait Faik heykeliyle karşılamaya hazır. Adalar deyince akla gelen başka bir edebiyatçı Hüseyin Rahmi Gürpınar da 32 yıl boyunca Heybeliada’da yaşamış, yine Reşat Nuri Güntekin Büyükada’da üç katlı pembe pervazlı güzel evde ailesiyle birlikte kalmıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Şarkılar seni söyler…” title_font_size=”13″]

    Adalar, yazarlarımıza ilham olduğu gibi beste ve güftecilerimize de ilham olmuş, içinden Adalar geçen şarkı ve türküler hafızalarımızda yerini çoktan almıştır. İlgili bestelere bakıldığında genellikle Yesari Asım Arsoy ismi dikkat çeker. Çünkü Yesari Asım Bey, evlenmelerine izin verilmeyen Suzan Hanım’ı yıllar boyunca adada ziyaret etmiş, bestelerinin çoğunu da Suzan Hanım için yapmıştır. “Biz Heybeli’de her gece mehtâba çıkardık…” şarkısı da onlardan biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ahşap evleri, konakları, köşkleri…” title_font_size=”13″]
    ahşap ev

    Sokaklardaki muazzam güzellikteki ahşap evler, konaklar ve köşkler geçmişteki tanıklıklarıyla Adalar’a ayrı bir bellek katar. Farklı kültürlerdeki insanlar Adalar’ı mesken tutmuş, göçüp gittiklerinde geriye bu sessiz tanıklar kalmıştır. Örneğin 1880 yılında Midilli doğumlu Con Paşa tarafından yaptırılan Büyükada’daki Con Paşa Köşkü… Çatı kuleler, ahşap süslemeler ve ahşap sütunlu balkonlarla donatılan köşk göz alıcı güzelliktedir. Yine Büyükada’daki Bedros Keresteciyan Köşkü, Mazlum Bey Köşkü, Agopyan Köşkü ziyaretçilerin her daim odağındadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Köpekleri, kuşları, kedileri…” title_font_size=”13″]

    Adalar’daki huzur ikliminin dokusuyla özdeşleşmiş vazgeçilmez birer parçası olmuş canlılar arasında kuşlar, kediler, köpekler de vardır. Sanıyoruz ki bir kedi ile köpeği, bir kuşla kediyi yan yana dostane tavırlar içinde ancak Adalar’da görebilirsiniz. Hatırlatması bizden; insana mutluluk veren bu ev sahiplerine ilgi göstermeyi de unutmayın.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Dinlenmek ya da eğlenmek, hepsi mümkün…” title_font_size=”13″]

    Anlayacağınız Adalar’da tarih ve kültür gezisinden sportif faaliyetlere, eğlenceden dinlenceye yapabileceğiniz o kadar çok etkinlik var ki… Doğaya kaçmak, yürüyüş yapmak, bisiklete binmek, piknik yapmak için özellikle yaz aylarında tercih edilen yerlerin başında doğal olarak Heybeliada’dan Büyükada’ya Adalar geliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yavaş yemeğin en iyi adresleri…” title_font_size=”13″]

    Adalar gezinizde güne kahvaltı restoranlarında başlayabileceğiniz gibi akşam yemeğinizin tadını da dostlarınızla birlikte bir balık restoranında çıkarabilirsiniz. Denizin orta yerindeki bu mekânlarda asma yaprağında sardalyadan uskumru dolmasına, palamut pilakiden torik lakerdaya balık mutfağının en çeşitli lezzetlerini bulabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Peki ya iskele?” title_font_size=”13″]
    ada iskelesi

    Tüm adalar gibi bizim Adalar’ın da ilk karşılayanı ve son uğurlayanı iskelelerdir. Tam da Oktay Rıfat Horozcu’nun dizeleri gibidir; “Denize baksam/Kayığın hatırı kalır/Ağaca baksam/Bulutun/Peki ya iskele?” Özellikle 1800’lerin sonunda tasarlanıp 1915’te tamamlanan kurşun kubbeli, sekizgen yapılı Büyükada’daki iskele tüm İstanbul’un kıymetlisidir.

  • 120 YILDIR AYAKTA OLAN KASTAMONU HÜKÜMET KONAĞI

    Ülkemizin pek çok şehrinde Osmanlı döneminde inşa edilmiş tarihi ve mimari değere sahip hükümet konakları bulunuyor. İçlerinde en çok dikkat ve turist çekenlerin başında ise Kastamonu Hükümet Konağı geliyor. Günümüzde yapılış amacına uygun bir biçimde, yani hâlâ hükümet konağı olarak kullanılan yapıyı çevresiyle birlikte ele aldık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mimarı Vedat Tek’tir” title_font_size=”13″]

    Daha önce yerinde yine hükümet konağı olarak kullanılan ahşap bir yapı vardır ve yıkılarak, projesini Vedat Tek’in hazırladığı bir konak inşa edilir. Bildiğiniz gibi Vedat Tek daha sonra Cumhuriyet dönemi 1. Ulusal Mimarlık Akımı öncülerinden olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Dönemin kamu binaları için bir model” title_font_size=”13″]

    Usta mimar, kesme taşlardan oluşan üç katlı dikdörtgen planlı kâgir yapının dış duvar süslemelerinde Batı klasisizmini, pencere biçimlerinde Osmanlı eklektizmini örneklemiştir. Bu uygulamanın dönemin kamu binaları için bir model oluşturduğu ifade edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Abidevi yapının açılışı özel bir günde yapılır” title_font_size=”13″]

    Konağın sade mimarisine karşılık anıtsal bir duruşu vardır. Bu durum eğimli bir arazinin üst tarafına önüne merdivenler eklenerek inşa edilmesine bağlanır, diğer bir anlatımla tüm meydana hâkim oluşu yapıyı abidevi bir hale getirmiştir. Bu önemli yapının açılışı da önemli bir zamana denk getirilir ve Sultan Abdülhamit’in tahta çıkışının 25. yıl dönümünde dönemin valisi tarafından yapılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Açılışı o dönem kayıtlara şöyle geçer:” title_font_size=”13″]

    “Kutlamalar için kentte her taraf al-yeşil sancaklarla tezyin edilmiş, kaleden top atışı yapılırken, mızıkanın selam havası çalması ve kurbanların kesilmesinin ardından yeni Hükümet Dairesi binası Vali Enis Paşa tarafından hizmete açılmıştır.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Cumhuriyet Meydanı’nda Milli Mücadele’nin izleri vardır” title_font_size=”13″]

    Hükümet Konağı’nın hemen ön tarafından başlayan Cumhuriyet Meydanı Milli Mücadele’yi anlatan anıtlarıyla ünlüdür. Mustafa Kemal’in Milli Mücadele dönemine ait şu sözünü hepimiz biliriz: “Gözüm Sakarya’da kulağım İnebolu’da…” Konağın merdivenlerinin biraz aşağısında konumlanan anıtta da Mustafa Kemal ile İnebolu’dan Ankara’ya kağnıyla cephane taşıyan Şerife Bacı tasvir edilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mekânsal ve mimari açıdan çevresiyle bütünleşmiştir” title_font_size=”13″]

    Kastamonu Hükümet Konağı mekânsal ve mimari açıdan çevresiyle bütünleşen bir yapıdır. Ön tarafında meydan olan yapının diğer üç tarafı Kastamonu Rektörlüğü, İl Genel Meclisi, Yazma Eserler Kütüphanesi gibi mimari değeri olan kamu binalarıyla çevrelenmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hükümet Konağı’nı görenler illa ki saat kulesine de çıkıyor ” title_font_size=”13″]

    Konağın sol tarafından kıvrılan kısa yolun sonu uzun bir merdivene sonunda da 1885 yılında Vali Abdurrahman Paşa tarafından yapılan saat kulesine çıkıyor. 12 metre yüksekliğindeki kulenin tepesinde 136 yıldır her saat başı çalan bir de çan bulunmakta. Saat kulesinin şimdiye kadar 20’den fazla bekçisi olmuş. Elbette, Hükümet Konağı, Cumhuriyet Meydanı ve şehre hâkim bir noktada konumlanmış olması onu daha da kıymetlendiriyor.

  • İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ KONUSUNDA BİREY OLARAK YAPABİLECEKLERİMİZ

    İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ KONUSUNDA BİREY OLARAK YAPABİLECEKLERİMİZ

    1800’lü yıllarda yaşanan Sanayi Devrimi sayesinde insanlık olarak çok yol kat ettik etmesine ama bu gelişmelerin iklim üzerinde yarattığı etkileri olumsuz yönde ilerletmesine de izin verdik. Yaptığımız etkinlikler, atmosferde sera etkisi yapan gazların miktarını dünyanın dengesini bozacak kadar çoğalttı. Sera gazlarının ısıyı tutup ışığı geçirme dengesi bozulunca da küresel ısınma, buzulların erimesi, yükselen deniz suyu seviyesi, kuraklık, çölleşme gibi olaylarla karşı karşıya kaldık. Yine de iklim değişikliğinin neden olduğu bu hasarlara en azından katkı sunmamak adına hâlâ yapabileceklerimiz bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    sürdürülebilirlik

    Domatesi salatalığı, biberi kabağı mevsiminde tüketmenin iklim değişikliği ile ne alakası var demeyin. Doğa koşullarının desteklemediği dönemlerde gıda yetiştirilirken, harcanan ekstra enerji ve kullanılan kimyasal maddeler yüzünden karbon ayak izi miktarı oldukça yükseliyor ve biz de bu gıdaları tüketerek dolaylı olarak katkıda bulunmuş oluyoruz. Besinleri mevsiminde tüketmek, yerli üretim gıdaları tercih etmek, fazla işlenmiş ve paketlenmiş gıdalardan kaçınmak ise atmosfere salınacak sera gazı miktarının artmasına engel olduğumuz anlamına geliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Küresel ısınma arttıkça yeryüzündeki su döngüsü de sekteye uğruyor ve sonucunda bazı bölgelerde kıtlık meydana geliyor. Bu kısır döngüyü kırmak için de yapabileceklerimiz var. Hem suyun gerektiği kadar kullanımı hem de su kirliliği yaratacak davranışlardan kaçınmak dünyamızın geleceğini korumak için attığımız adımlar demek. Musluğu açık bırakmamak, klozete temizleme ürünleri asmamak, evimizde az su tüketen klozeti tercih etmek kolaylıkla uygulayabileceklerimizden birkaçı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    sürdürülebilirlik

    İnsanlık tarihinde gelişmişlik ölçülerinden olan enerji üretiminde de fosil yakıtlardan yeraltı sularına birincil enerji kaynakları kullanılıyor. Yani biz enerji dostu ampuller kullandığımızda, elektronik aletleri bekleme konumunda bırakmadığımızda, klima yerine vantilatör çalıştırdığımızda ya da gerektiğinde evimize ısı yalıtımı yaptırdığımızda bu kaynakların gereksiz yere harcanmasına katkı sunmayarak, küresel ısınmadaki kişisel payımızı asgariye indirmiş oluyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Küresel ısınmanın sebebi sera gazlarının en yaygını olan karbondioksitin %75’i, kömür, petrol, doğal gaz gibi fosil enerji kaynaklarının yanması ile oluşuyor. Buna katkı sunan etkinliklerimizin başında ise ulaşım geliyor ama elbette bu konuda yapabileceklerimiz de var. Örneğin şahsi otomobilimiz yerine toplu taşıma araçlarını tercih etmek, kısa mesafelerde yürümekten çekinmemek, bisikleti ulaşım aracı olarak hayatımıza katmak gibi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    sürdürülebilirlik

    İklim değişikliği ile mücadele etmenin en etkili yöntemlerinden biri ise ağaç dikmek. Ağaçların, köklerinden yapraklarına hatta gölgelerine kadar doğaya katkıları saymakla bitmez. Küresel ısınma konusundaki hatalarımızı telafi etmek için yapabileceğimiz en güzel şey bir fidan dikmek olacaktır. Düğününüzde misafirlere nasıl bir hediye verileceğini ya da bir sevdiğinize alacağınız doğum günü hediyesinin ne olacağını mı düşünüyorsunuz? İşte bütün bu anlar bir tohum ekmek ya da fidan dikmek için kaçırılmayacak fırsatlar…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Yediklerimiz, içtiklerimiz, harcadıklarımız, kullandıklarımız kadar önemli bir konu da çöplerimiz! Doğaya bıraktığımız çöpler çürüyerek atmosfere metan gazı salıyor. Bu konuda yapabileceklerimizin başında öncelikle gereğinden fazla tüketmemek ve bu şekilde özellikle organik çöplerimizi olabildiğince azaltmak geliyor. Organik olmayan çöpleri ise ayrıştırarak ilgili yerlere ulaştırmak önemli. Fakat burada da başa dönmek ve geri dönüşüm sürecinde harcanacak enerjiyi alışveriş sürecinde hesaba katarak, plastik, alüminyum gibi maddeler içeren ürünleri satın alırken bir kez daha düşünmek gerekiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Davranış biçimlerimiz yaşadığımız gezegenin toprağını, havasını ve suyunu doğrudan ya da dolaylı olarak etkiliyor. Bütün bu etkenler birleşerek iklim değişikliğinin hız kaybetmeden ilerlemesine neden oluyor. Şu an elimizin altında bulunan bilgisayarlarımız aracılığıyla bile bu duruma olumlu ya da olumsuz katkılar sunmuş olabiliyoruz. Tabii eğer biz elektrik tüketimi daha düşük bir modeli tercih etmiş ya da kullanmadığımız bilgisayarı direkt çöpe atmamış ya da yazıcıdan kâğıt çıktısı alırken her seferinde düşünceli davranmış biri isek katkılarımızdan ancak olumlu olarak söz edilebilir.

  • 8 Madde İle Osmanlı’nın Doğduğu Yer: Cumalıkızık

    8 Madde İle Osmanlı’nın Doğduğu Yer: Cumalıkızık

    Erken Osmanlı dönemi sivil mimarisini yakından tanımak isteyenlerin adresi Bursa’nın Cumalıkızık Köyü ziyaretçilerini zamanda bir yolculuğa çıkarıyor. 1300’lü yıllarda kurulan köy Osmanlı Beyliği’nin ilk zamanlarını yansıtan tarihi dokuyu ve dönemin mimari özelliklerini bozulmadan muhafaza etmesiyle öne çıkan anıt köyü 8 maddede tanımak için listemize buyurun…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Bursa yakınlarında kurulan Osmanlı Beyliği, 1326 yılında Bursa’yı, 1331 yılında ise İznik’i fethetmiştir, böylece bölge Osmanlı hâkimiyetine girmiş ve Osmanlı köy ve kasabaları kurulmuştur. Osmanlı Devleti’nin, yıkılışına dek elinde tuttuğu Bursa yöresindeki doku, bölgede başka devletlerin etkisi olmadığı için bozulmadan muhafaza edilebilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Uludağ’ın eteklerinde yer alan, coğrafi şekiller yüzünden Uludağ’ın dik etekleri ile vadiler arasına sıkışan köylere “Kızık Köyleri” ismi verilmiştir. Kızık köyleri, özelliklerine göre Derekızık, Fidyekızık, Değirmenlikızık gibi isimler almıştır. Cumalıkızık köyünün ismi ise diğer köylerden buraya Cuma namazına gelindiği için Cumalıkızık şeklinde kalmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kızık köylerinden beş tanesi günümüze dek gelmiş olsa da erken dönem Osmanlı sivil mimarisini orijinal haline en yakın şekilde gözlemleyebileceğiniz anıt köy Cumalıkızık’tır. Bursa şehir merkezinden 20 dakika gibi kısa bir sürede ulaşabileceğiniz köyde sadece mimari değil yaşam alışkanlıkları bakımından da Osmanlı atmosferinin korunmuş olduğunu görebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Cumalıkızık Köyü’nde yaklaşık olarak 300 kadar ev bulunuyor. Osmanlı dönemi mimarisinin mükemmel örneği olan bu evlerin ancak yarısı kullanılır durumda, diğer yarısında ise kültürel mirasımızın en iyi şekilde korunması amacıyla başlatılan restorasyon süreci devam ediyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Köy evleri genelde kerpiç ve ahşap kullanarak yapılmış. Bu evlerin yapımında kullanılan malzeme ve teknikler kadar, Osmanlı sivil mimari geleneğini yansıtan kapı tokmakları da ilgi çekiyor. İlginç şekilde 2000’li yıllara dek günümüzdeki kadar bilinmeyen Cumalıkızık Köyü bir televizyon dizisi sayesinde ünlü olmuş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Uludağ’ın eteklerinde yer alan köy, konumu sayesinde birçok doğal güzellik de barındırıyor. Köyün ortasından, dağın zirvesinden gelen tertemiz su akıyor. Ayrıca Osmanlı geleneğine uygun şekilde, köyün içinde birçok çeşme de bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Bir söylentiye göre dünyanın en dar sokağı olan Cin Aralığı da Cumalıkızık Köyü’nde bulunmaktadır. Efsane, Kurtuluş Savaşı sırasında işgalci güçlerden kaçan Türklerin bir insanın geçemeyeceği kadar darmış gibi görünen bu sokak sayesinde hayatlarını kurtardığını söyler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Osmanlı’nın ilk yıllarının atmosferine tanıklık edebileceğiniz Cumalıkızık’ta, köylülerin geleneksel usullere göre hazırladığı turşu, reçel, tarhana gibi yerel ürünleri satın alabilir, lezzetli gözleme ve kahvaltı çeşitlerinin tadına bakabilirsiniz. Uludağ eteklerinde doğa yürüyüşü yapmak ve köyün içindeki müzeyi ziyaret etmek de en çok tercih edilen Cumalıkızık etkinlikleri arasında yer alıyor.

  • GENİŞ OVALARIN NARİN ÇİÇEKLERİN ŞEHRİ

    Kışlanın önünde redif sesi var

    Açın çantasını bakın nesi var

    Bir çift potin ile bir de fesi var

    Ano Yemen’dir gülü çemendir

    Giden gelmiyor acep nedendir

    Burası Muş’tur yolu yokuştur

    Giden gelmiyor acep ne iştir…”

     

    Havada Bulut Yok türküsünde geçen yerin Muş değil Huş olduğunu iddia edenler de çıkmıştır fakat araştırmacılar hem türkünün ait olduğu yörenin hem de türküde geçen yerin Muş olduğunu açıklamalarıyla ortaya koymuşlardır. Hazırsanız Doğu Anadolumuzun güzel şehri Muş’u daha yakından tanımak için iki dakikalık turumuza başlayalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Merkez, Varto, Bulanık, Malazgirt, Korkut ve Hasköy ilçelerinden oluşan şehre ister Muş Havalimanı’na uçarak gelin, ister Ankara-Tatvan arasında seferler yapan Van Gölü Ekspresi ile… Ama muhakkak Muş seyahatinizde aracınızdan daha çok hava şartlarını gözetmeniz gerektiğini aklınızda tutun. Kışların sert ve soğuk geçtiği bu şehrin yeşille kucaklaşmasını görebilmek için en iyi zamanların bahar ve yaz ayları olduğunu unutmayın.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1650 m2’lik bir alanı kaplayan Muş Ovası, Murat Nehri’ne paralel uzanan ince uzun Bulanık Ovası, Bilican Dağları’nın eteklerindeki Liz Ovası, Van Gölü’nden dağ silsilesi ile ayrılan Malazgirt Ovası… Bahar ve yaz aylarında renklenen, hayvancılık yapan göçerler, yerli halk ve turist seyahatleriyle canlanan ovalar şehrin yüzde 27.2’sini kaplıyor. Akdoğan Gölü, Haçlı Gölü ve Kaz Gölü de doğa meraklılarına özgün fotoğraflar veren mavi sular…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Muş’ta öne çıkan doğal oluşumlardan biri de Ağrı’nın Diyadin ilçesinde doğup şehir şehir dolaşarak Fırat Nehri’yle birleşen Murat Nehri’dir. Kâh kıyısında şekillenen ovalar kâh çevresindeki tarihi yapılarla şehrin birçok yerinde başrolü alabilir. Ve onlardan biri de adını nehirden alan Murat Köprüsü’dür. 143 metre uzunluğundaki 12 gözlü eser Selçuklu dönemine ait bir taş köprüdür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Muş’un tarihi yapıları arasında Selçuklu dönemine ait olanlar çoğunluktadır; Mollakent Camii ve Medresesi, Yıldızlı ve Aslanlı Hanları, Hatun Köprüsü gibi. Ayrıca fotoğrafta gördüğünüz şehir merkezinde konumlanmış Haspet Kalesi, bulunduğu ilçeden adını alan Malazgirt Kalesi, Urartular döneminden kalma Bostankale Kalesi için de tarihi değerler arasında öne çıkanlar diyebiliriz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Şehrin dörtte birini kaplayan ovalar en güzel manzaraları bahar aylarında çiçekler açarken verir. Özellikle Muş Ovası, yüzeyini kırmızıya boyayan gelincikleriyle ünlüdür. Mayıs ayı girince açan, adına festival bile düzenlenen Muş lalesi ise şehrin tamamının simgesi gibidir. Turistik alanlarda satılan hediyelik eşyaların çoğunda lale figürü görmeniz kaçınılmazdır. Hediyelik eşya demişken, Selçuklu motiflerinin işlendiği kilimlerin de özgün bir Muş hatırası olarak yanınıza kalacağını söyleyebiliriz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Muş mutfağı adıyla da tadıyla da orijinal yemeklere sahiptir. Mırtoğe, cavbelek, herse ya da teter helvası ünlüdür. Jağ, kenger, sıpidak, kak, uçkun ise dağlarda yetişen ve yemeklere lezzet katan otlarıdır. Ama geleneksel mutfağında en sevilen sebze kelem, yani beyaz lahanadır. Bulgurlu veya pirinçli dolması yapılan kelem o kadar sevilir ki tüm yıl tüketebilmek için aralarına biber, sarımsak döşenerek çömleklerde saklanır ve buna da pırvaz denir.

  • BODRUM KALESİ’NDEN MERHABA!

    Rivayet o ki adı Bodrum’la özdeşleşen ünlü roman ve hikâye yazarımız Cevat Şakir Kabaağaçlı, namıdiğer Halikarnas Balıkçısı, ne zaman Bodrum’a gitse önce Bodrum Kalesi’ne uğrar, yüksek sesle bir “Merhaba” dermiş. Biz de Muğla’nın Bodrum ilçesi Çarşı mahallesinde yer alan tarihi kaleye bu sayfa ile “merhaba” diyeceğiz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    15. yüzyılda yapımına başlanan Bodrum Kalesi’ni, farklı bölümlere yaptıkları dokunuşlarıyla İtalyan, Fransız, Alman ve İngilizler inşa ettirmiş. Peki ne için dersiniz? Sınırlarını üç kıtada genişletmekte olan Osmanlı İmparatorluğu karşısında St. Jean Şövalyeleri adına güvenli bölge oluşturmak için.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1402-1522 yılları arasında Şövalyelerin kontrolü altında kalan kaleyi 1523 yılında Osmanlı İmparatorluğu ele geçirmiş. Bodrum Kalesi, Rodos’un fethinin sonuçlarından biri olarak Osmanlı egemenliğine girmiş ve Cumhuriyet’e kadar da yani tam 400 yıl Osmanlı kontrolünde olmuş. Birinci Dünya Savaşı sırasında kısa süre İtalyanların hâkimiyetine girdiyse de bu çok kısa sürmüştür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Genel hatlarıyla kare planlı olan yapının dikkat çeken mimari özelliklerinden biri, yedi kapı geçilerek ulaşılan iç kalesindeki kulelerdir. Her kule farklı bir milletin adını taşır İtalyan Kulesi, İngiliz Kulesi, Alman Kulesi gibi… 47,5 metrelik Fransız Kulesi ise en yükseğidir. Yapının çeşitli yerlerinde haç, ejder, aslan figürleri de görülebilir, Osmanlı tuğrası da…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Özellikle 19. yüzyıl sonlarında eklenen yapılar ile Osmanlı mimarisinin izleri daha fazla görünür hale gelmiştir. Bodrum Kalesi, tarihi süreçte askeri üs olarak kullanılmış, hapishane olarak işlev görmüş, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra 40 yıl boş kalmıştır. Hatta savaş sırasında Fransız savaş gemisinden açılan ateş sonucunda kimi bölümleri hasar da görmüştür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    20. yüzyıl ise Bodrum Kalesi’nin olabilecek en güzel şekilde halkla buluştuğu dönem olmuştur. Müze olarak ziyarete açılan tarihi eser, denizin kıyısında denizde yaşanan hikâyelerin haber verildiği bir mekâna dönüştürülmüş, Sualtı Arkeoloji Müzesi adıyla hizmet vermeye başlamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi’nin koleksiyonları arasında konuya meraklı olanların mutlaka görmesi gereken eserler yer alıyor. Uluburun Batığı, Doğu Roma Gemisi, Amfora Sergisi, Sikke ve Mücevherat Salonu, Cam Batığı Salonu onlardan bazıları. Kale sınırları içindeki açık alanda da pek çok eser sergileniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi 1995 yılındaki Avrupa’da Yılın Müzesi Yarışması’nda Özel Övgü Ödülü’nü aldı. Eğer Bodrum’a, hatta Muğla’nın herhangi bir bölgesine yolunuz düşerse programınızda mutlaka bu mekân için de yer açın ve hem tarih konularında zenginleşin hem de olağanüstü bir manzaraya Bodrum Kalesi’nden “merhaba” deyin.

  • DÜNYANIN KÜLTÜREL MİRASI OLARAK TARİHİ TİCARET YOLLARI

    Tarihte ticaret mallarını, dünyanın bir ülkesinden başka ülkesine kilometreler aşarak götürebilmek ancak bu yollarla mümkün olmuştu. Hatta bu yollar yeryüzünde sadece ticari mallarının değil, kültürlerin, inançların, düşüncelerin de taşınmasını sağladı. Dünyanın ortak mirası olan o yollardan bazıları şöyleydi…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İpeklerle yüklü kervanların güzergâhı” title_font_size=”13″]

    Tarihteki en önemli ticaret güzergâhı olan İpek Yolu’nun başlangıç noktası Çin’in Xian kentiydi. Bu yol, Asya’da kilometrelerce uzayan çöllerden, kum tepelerinden, birbiri ardına dizilmiş dağlardan, sarp kayalıklardan geçerek Anadolu ve Akdeniz’e ulaşıyor, oradan da Avrupa’ya İtalya’nın Venedik şehrine uzanıyordu. Rotası sadece karadan da değildi; Çin Denizi, Hint Okyanusu, Basra Körfezi, Kızıldeniz ve Akdeniz de bu yolculuğa dâhil bölgelerdi. İpek Yolu’nun Anadolu topraklarındaki güzergâhı 30’dan fazla şehrimizden geçiyor ve Sinop, Antalya gibi kentlerin limanlarından denize açılıyordu. Her ne kadar adını aldığı ipek, taşınan ana ürün ise de tekstil, ahşap, metal, doğal taşlar gibi eşyalar da ticareti yapılan ürünler arasındaydı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Baharatın görkemli yolculuğu” title_font_size=”13″]

    Doğu ülkelerindeki baharatlar Orta Çağ Avrupa’sına ulaştığında yalnızca soyluların sofralarında görülebilirdi. Baharat Yolu aracılığıyla gelen bu ürünlerin hangi güzergâh üzerinden getirildiği sadece tüccarların bilgisi dâhilindeydi ve ürünlerin pahalı olmasının ana nedenlerinden biri de buydu. Üstelik baharatlar parfüm gibi kokular üretmek, çeşitli ilaçlar yapmak, yiyeceklerin bozulmasını engellemek için de kullanılan önemli malzemelerdi. Deniz yolunun ağırlıkta olduğu bu güzergâhın önemini kaybetme nedeni, Vasco da Gama, Macellan gibi kâşiflerin yeni deniz yolları keşfederek Hindistan’a ulaşan alternatif rotalar bulması oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Batıdan doğuya taşınan amber ” title_font_size=”13″]

    Amber Yolu üzerinden taşınan ürün, fosilleşmiş ağaç reçinesi olan kıymetli bir taş, yani amberdi. Bizlerin kehribar ismiyle aşina olduğu bu taş kişisel süs eşyası, dekorasyon amaçlı veya kimi rahatsızlıkları tedavi etmeye yönelik olarak kullanılıyordu. Amberin ana kaynağı Avrupa’nın kuzeyinde yer alan Baltık Denizi’ydi ve buradan temin edilen kıymetli taşlar, Tuna Nehri üzerinden Karadeniz’e taşınarak Romalılara ulaştırılıyordu. Kimi tarihi kaynaklar da Amber Yolu’nun Mısır’a kadar uzandığını söyler. Günümüzde Litvanya, Polonya, Letonya gibi ülkelerde Amber Yolu’nun tarihteki izlerini sürmek de mümkündür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Baş tacı edilen tuz yollarının en ünlüsü” title_font_size=”13″]

    Romalı askerlere maaşlarının bir kısmının tuz olarak ödenmesi sıkça karşılaşılan tarihi bilgilerden biridir. Eski devirlerde tuzun bu denli önemli olmasının nedeni yiyecekleri uzun süre koruyabilen, antiseptik olarak kullanılabilen bir ürün olmasına bağlanır.  O devirlerde tuza erişimin kolaylaşması için farklı rotalar oluşturulmuş, hatta Roma yerleşimleri bilhassa bu yolların yakınına kurulmuştur. En ünlüsü ise 242 km’lik uzunluğu ile Via Salaria’dır. Bugünkü İtalya sınırları içindeki Ostia mahallesinden başlangıç alan Tuz Yolu, Adriyatik kıyılarına kadar uzanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mür için 62 gün sürdürülen yolculuk” title_font_size=”13″]

    Mür, Arapça kökenli bir kelime ve Commiphora türündeki ağaçlardan elde edilen yapışkan, kokulu reçinenin de adı. Milattan önceki dönemlerde özellikle Arap Yarımadası’nın güney kesimlerinde bulunan mürlerden tütsü yapmak, parfüm üretmek veya ölüleri mumyalamak için yararlanılıyordu. Özellikle Roma İmparatorluğu’nda cenaze törenlerinde tütsü yakmak önemli bir gelenekti ve bu da büyük miktarlarda mür kullanmak anlamına geliyordu. Araplar elde ettikleri mürleri önce Mısır ve Akdeniz’e oradan da Romalılara ulaştıracak bir Tütsü Yolu geliştirdiler. Tarihi kaynaklarda bu yolun oldukça aktif olduğu, tek seferde birkaç ton mür taşınabildiği ifade ediliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tarihi ticaret yollarının en tehlikelisi” title_font_size=”13″]

    Çay-At Yolu, adı üstünde çayın ve atın karşılıklı takas edildiği bir yoldu. Çin, Tibet ve Hindistan arasında sürülen yol toplamda 10 bin km’lik bir uzunluğa sahipti, İpek Yolu’nun 6-7 bin km. uzunlukta olduğunu söylersek önemi daha iyi anlaşılabilir. Karşılıklı olarak Çin çayları ve Tibet atları yola çıkarıldığında geçilmesi gerekenler arasında dik yamaçlarıyla, uçurumlarıyla ünlü Hengduan Dağları da bulunuyordu. En sert kış aylarında bile devam eden yolculukta yılda 20 bin Tibet atı ile 8 bin ton çay taşınıyordu.