Kategori: Rota/Doğa

  • Pembe Güllerin Mor Lavantaların Masmavi Göllerin Şehri

    Pembe Güllerin Mor Lavantaların Masmavi Göllerin Şehri

    Tam da başlıkta söylediğimiz gibi doğanın rengârenk hâlini sınırları içinde yaşatan bir şehir burası.  İçinden Likya Yolu da geçiyor İpek Yolu da… Mavi sular da barındırıyor yemyeşil ormanlar da… Isparta’yı konuk ettiğimiz, Akdeniz ikliminin buram buram estiği sayfa için lütfen ekranınızı aşağı doğru kaydırın.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Isparta’nın en özgün yerlerinden biri 12 katlı kulesi, üstüne taç gibi kondurulmuş gül heykeli ile Merkez’de yer alan Isparta Etnografya Müzesi. İçinde 3500’e yakın obje bulunduran müzeyi yerli ve yabancı yılda 50 binden fazla turist ziyaret ediyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Şehrin tam ortasına yerleşmiş doğa harikası Eğirdir Gölü 150 kilometre kıyı uzunluğu ile ülkemizin de dördüncü büyük gölü. Gölün içine doğru uzanan 7 dönümlük kara parçası Can Ada ise çadır ya da kamp kurarak piknik yapmak isteyenlerin gözdesi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Göller bölgesinde bulunan Isparta’nın doğal güzellikleriyle dikkat çeken diğer bir gölü Kovada da rengârenk florası ve capcanlı faunası ile ünlü. Gölü içine alan Kovada Millî Parkı doğa yürüyüşleri, fotoğrafçılık ve doğa gözlemciliği açısından ülkemizin en elverişli yerlerinden biri.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Sütçüler ilçesinde bulunan Yazılı Kanyon da kaya tırmanışından trekkinge, piknikten manzara seyrine doğa aktivitelerinin yapılabildiği bir yer. Kanyonun adı ise Eski Yunan şairi Epiktetos’un Hür İnsan Üzerine Bir Şiir’inin bir kaya üzerine dönemin alfabesiyle yazılmış olmasından ileri geliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Isparta ve Burdur ile Antalya’nın kuzeyini kapsayan Antik Pisidia Bölgesi’nin başkenti Antiocheia’dır ve Isparta’nın Yalvaç ilçesine 1 kilometre uzaklıkta bulunur. Barındırdığı kalıntılarla şehrin en turistik yerlerinden olan Pisidia Antiocheia Antik Kenti’ndeki amfi tiyatro gladyatör dövüşlerine bile sahne olmuş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Keçirborlu ilçesindeki Kuyucak Köyü, Toroslar’ın eteğinde 250 kişilik bir yerleşim. Ülkenin lavanta üretiminin neredeyse yüzde 90’ını karşılayan köye her hasat döneminde meraklıları akın ederek bu şenliğe ortak olur. Lavanta turizmi bölgede şirin mi şirin butik otellerin artmasının da ana nedeni.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    1970’lerin başında el halısı dokumacılığı altın dönemini yaşarken, Isparta ve çevresinde 3.400 tezgâhta 93.700 kişi çalışıyormuş. Bu sayılar makine dokumacılığı yükselişe geçince oldukça azaldıysa da ülkemizin kültürel değerlerinden olan Isparta halısı değerinden hiçbir şey kaybetmedi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    150 yıllık geçmişi olan Isparta gülünün özelliği iki türden elde edilmiş melez bir tür olmasıdır. Güçlü koku veren pembe renkli yapraklarından sabundan yağa çok sayıda yan ürün elde edilir. 1,5 ile 3 metre arasında uzayabilen ve kış aylarında da dayanıklılık gösteren bitki Isparta’nın en önemli değerlerinden biridir.

  • BAŞKENTLER SERİSİ: BERLİN

    12

    Almanya’nın başkenti ve en büyük şehri olan Berlin, aynı zamanda ülkenin en önemli eyaletlerinden biridir. Kuzey Almanya’da konumlanan bu kozmopolit başkent, tüm dünyanın “Utanç Duvarı” olarak bildiği Berlin Duvarı’nın da bulunduğu bölgedir. Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla Doğu Berlin ve Batı Berlin birleşmiş ve hızla gelişerek kültür ve sanatın kenti hâline gelmiştir. Farklı kültürlere ve dinî inançlara sahip insanları hoşgörüyle kucaklayan kentte bu farklılığın oluşturduğu avantajlar; kültürel, sanatsal ve politik alanlarda kendini göstermektedir. Birçok bakımdan zengin bir kültüre, doğaya ve mimariye sahip Berlin’in tarihçesini ve en ikonik yerlerini listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Berlin’in Tarihçesi” title_font_size=”13″]

    Kentin ortasında bulunan Spree Nehri’nin kıyısında konumlanan kent, 13. yüzyılda balıkçıların yaşadığı sakin bir yerleşim yeri iken; 18. yüzyılda Prusya’nın, 19. yüzyılda ise Alman İmparatorluğu’nun başkenti olarak gittikçe önemli bir yerleşim yerine dönüşmüştür. 1933’te Nazi Almanyası’nın da başkenti olan Berlin, II. Dünya Savaşı’nda neredeyse tamamen yıkılmış; Doğu ve Batı Berlin olarak ikiye ayrılmıştır. 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ardından 1990’da birleşerek, Alman Federal Cumhuriyeti ismini almış, başkentini de Berlin olarak ilan etmiştir. 2021 yılındaki verilere göre kentte 3.655 milyon kişi yaşamaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Brandenburg Kapısı” title_font_size=”13″]

    Berlin’in en önemli tarihî mekânlarının başında gelen Brandenburger Tor, özgür ve birleşik Berlin’in sembolü niteliğindedir. Doğu ve Batı ayrılığının sembolü olan yapı, birleşmeden önce Doğu Berlin sınırlarında yer almaktaydı. 12 adet sütundan oluşan yapının altı giriş, altı tane de çıkış kapısı bulunuyor. 18. yüzyılda Prusya Dönemi’nde inşa edilen kapının büyük bir kısmı II. Dünya Savaşı’nda zarar görmüş, ilerleyen yıllarda yeniden restore edilerek kentin en önemli sembolik yapılarından birine dönüştürülmüştür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Müzeler Adası ” title_font_size=”13″]

    Sanatseverlerin gözde şehri Berlin’de bulunan Müzeler Adası, Spree Nehri üzerine kurulu, bir kilometrelik alana yayılmış müze alanındadır. Yaklaşık her sene üç milyon ziyaretçiyi ağırlayan Müzeler Adası, 1999’dan beri UNESCO Dünya Miraslar Listesi’ne girmiştir. Almanya’nın birleşmesinden sonra doğu ve batıya dağılmış eserlerin toplandığı adada dünyanın en önemli arkeolojik ve çağdaş sanat eserleri sergilenmektedir. Ada ziyaretçileri Berlin Katedrali’nin yanı sıra Bode, Pergamon, Neues, Alte Nationalgalerie ve Altes gibi Almanya’nın en önemli müzeleri bir arada görebilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Berlin Katedrali ” title_font_size=”13″]

    Müzeler Adası’nda bulunan, Berlin’in en eski ve görkemli yapılarından olan, Almanca ismiyle Berliner Dom, 18. yüzyılda Johann Boumann tarafından barok tarzda tasarlanmış, 1822’de neoklasik tarzda restore edilmiş, 1894’te Alman İmparatoru II. Wilhelm’in emriyle tamamen yıkılarak Mimar Julius Carl Raschdorff tarafından neobarok tarzda yeniden tasarlanmıştır. Birçok defa değişikliğe uğrayan katedral, II. Dünya Savaşı’nda ağır hasar görmesi sebebiyle Mimar Günter Stahn tarafından 1975-1981 yıllarında yeniden ve son hâlini alacak şekilde tasarlanmıştır. Protestanların en önemli kiliselerinden biri olan Berlin Katedrali’nin renkli kubbelerinden kentin büyülü manzarasını izleyerek Berlin’in tarihî atmosferine şahit olabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Charlottenburg Sarayı” title_font_size=”13″]

    17. yüzyılın sonlarına doğru inşa edilen ve 18. yüzyılda alanı genişletilen Berlin’in en büyük sarayı, Charlottenburg Sarayı’dır; barok ve rokoko tarzında inşa edilmiştir. Çevresindeki yeşil alana özellikle önem verilerek tasarlanan sarayda mozole, belvedere, tiyatro ve pek de mütevazı denilemeyecek bir köşk bulunur. Berlin’in en çok turist çeken yapılarından olan saray, II. Dünya Savaşı’nda ağır hasar alarak harabeye dönmüş ancak Berlin’in yeniden inşasında saray ve etrafındaki bahçesi de restore edilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bergama Müzesi ” title_font_size=”13″]

    Müzeler Adası’nda yer alan Bergama Müzesi, Mimar Alfred Messel tarafından tasarlanmış ve 20 sene süren inşası 1930’da tamamlanmıştır. Bergama Zeus Sunağı, Milet Pazar Yeri Kapısı, Mşatta Sarayı ve İştar Kapısı’nın günümüze ulaşan parçalarının yer aldığı müze, Almanya’nın en popüler müzesidir. Bergama Athena Tapınağı girişi ve Athena Heykeli’nin yanı sıra İslam coğrafyasına ait çini ve halı örnekleri de yer alır. Bergama Müzesinde bulunan Anadolu topraklarına ait eserlerin Türkiye’ye geri dönmesi için de yapılmış başvurular bulunmaktadır.

  • TÜRKİYE’NİN DÖRT BİR TARAFINDAN TREN GARLARI

    Demir yolu ağının ülkede yaygınlaşmasıyla, inşasına ağırlık verilen tren garları tarihî birer değer olarak nesilden nesile aktarılıyor. Osmanlı Dönemi’nin son zamanları ve Erken Cumhuriyet Dönemi’nde yapılan bu garlar inşa edilirken modernleşmenin sembolü olarak ele alınmışlar… Büyük meydanlara açılmaları, sosyal ve kültürel mekânlar ihtiva etmeleri bundan… Kimi hâlâ aktif kimi günümüzde bir nostalji öğesi olan tren garlarından bazılarını aşağıda görebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    İstanbul’un tarihsel öneme sahip yapılarından biridir Sirkeci Garı. II. Abdülhamid Dönemi’nde, Alman mimar August Jasmund tarafından tasarlanarak 1888 yılında törenle temeli atılmış, 1890’da açılışı yapılmıştır. Orient Express’in son durağı oluşuyla, Batı ve Doğu’yu sentezleyen mimarisiyle, 1950’li ve 60’lı yıllarda lokantasında ağırladığı entelektüeller ile hikâyesi bol bir mekândır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1912 yılında hizmete giren ve ana binasıyla, lojmanlarıyla, bakım atölyeleriyle devasa bir alanı kaplayan Adana Garı’nın önündeki büyük meydan da kutlamaların, önemli buluşmaların gerçekleştiği bir alan olarak tarihî öneme sahiptir. Birinci Ulusal Mimarlık Akımı’na göre inşa edilen ve Osmanlı’dan dekoratif izler taşıyan gar, simetrik yapısıyla da anıtsal bir görüntüye sahiptir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Cumhuriyet Dönemi’ndeki ilk demir yolu Ankara-Kayseri arasında inşa edilerek 1927 yılında hizmete girmiştir. Daha sonra garın yapımına başlanmış ve 1933 yılında açılmıştır. Kayseri’nin Kocasinan ilçesinde yer alan ve Birinci Ulusal Mimarlık Akımı’nı yansıtan Kayseri Garı’nın mimarı net olarak bilinmemekle birlikte Mimar Kemalettin veya öğrencileri tarafından tasarlandığı düşünülmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Edirne Garı olarak II. Abdülhamid Dönemi’nde inşa edilen, günümüzde Trakya Üniversitesi Rektörlük Binası olarak kullanılan yapı Sirkeci Garı’nın mimarisinden izler taşımaktadır. Karaağaç Tren İstasyonu olarak da bilinen yapıyı inşa eden Mimar Kemaleddin, Sirkeci’deki tarihî garın inşasında Alman mimar August Jasmund’un yardımcılığını yapmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Türk mimar Şekip Akalın tarafından lojmanlarıyla, idari binalarıyla gar kompleksi olarak Art Deco tarzında tasarlanan Ankara Garı 1935-1937 yılları arasında inşa edilmiştir. Öteden bu yana Cumhuriyet Dönemi’nin önemli yapılarından biri olarak değer gören ve Ankara’nın giriş kapısı olarak tanımlanan Altındağ ilçesindeki gar, günümüzde de şehrin ana tren istasyonudur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Almanlar tarafından 1936’da inşasına başlanan Erzurum Garı da Anadolu’da o dönem yapılan diğer garlar gibi geniş bir meydana açılmaktadır. Neoklasik üslupta, Gümüşhane’den getirilen kırmızı bazalt taşlarla yığma tarzında, iki katlı, dikdörtgen planlı yapılan eserin kapı ve pencere detayları ahşaptır. Gar, içinde barındırdığı demir yolları müzesi ile ayrıcalıklı bir yere sahiptir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Dalaman Garı ise listemizde gerçek bir tren istasyonu olarak değil ilginç hikâyesiyle yer alıyor. Her şey Mısır Hıdivi Abbas Hilmi Paşa’nın buraya av köşkü, Mısır’ın İskenderiye şehrine de tren garı yaptırmak istemesiyle başlamış. Ne var ki malzeme yüklü iki gemi gideceği adresleri karıştırmış. Dalaman’a av köşkü yerine tren garı yapılacak malzemeler, İskenderiye’ye tren garı yerine av köşkü malzemeleri gitmiş. Böylece Dalaman’a tren garı İskenderiye’ye av köşkü inşa edilmiş. Hatta Dalaman’daki yapının önüne tren rayları ve gişe de inşa edilmiş ama yapıyı görmeye geldiğinde sürprizle karşılaşan Mısır Hıdivi tarafından bu bölümler kaldırılmış. Yapı, o gün bugündür hiçbir trenin güzergâhında olmamasına rağmen Dalaman Garı olarak anılıyor.

  • ZAMANIN İZ BIRAKTIĞI YER: KULA-SALİHLİ UNESCO KÜRESEL JEOPARKI

    Manisa’da yer alan Kula-Salihli UNESCO Küresel Jeoparkı, Türkiye’nin UNESCO tarafından tescillenen ilk ve tek jeoparkı olma özelliğini taşıyor. Büyük bölümü Kula, bir kısmı ise Salihli ilçe sınırlarında bulunan bu özel alan, 2.320 kilometrekarelik geniş bir coğrafyaya yayılıyor. Yer kabuğunun geçmişine ışık tutan bu jeopark, lav akıntılarından peribacalarına, bazalt sütunlarından tarihî köylere kadar benzersiz bir jeolojik ve kültürel miras sunuyor. Yazımızda, Kula-Salihli UNESCO Küresel Jeoparkı hakkındaki bilgileri okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Türkiye’nin Ege Bölgesi’nin doğu kesiminde yer alan Kula-Salihli UNESCO Küresel Jeoparkı, paleozoik metamorfik kayaçlardan tarih öncesi volkanik patlamalara kadar 200 milyon yılı aşkın dünya tarihine ait kalıntılar barındırıyor. Jeopark; üç farklı ana bölgeden oluşuyor: Kula Volkanik Bölgesi, tektonik açıdan oldukça aktif bir yapı gösteren Gediz Grabeni ve Bozdağlar. Büyük bir lav platosu, lav mağaraları, bazalt sütunları; ayrıca fay hatları, yelpaze birikintileri ve deprem yapıları gibi pek çok jeomorfolojik oluşumu da içeren bu alan, Anadolu’nun jeolojik çeşitliliğini gözler önüne seriyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Jeopark sınırları içinde, yükseklikleri 150 metreyi geçmeyen 80’in üzerinde volkan konisi bulunuyor. Ay yüzeyini andıran lav akıntıları, Gediz Nehri üzerinde yer alan Adala Volkanik Kanyonu ve Gediz Nehri’nin 25 metreden düştüğü Suuçtu Şelalesi gibi doğal güzelliklerin bulunduğu jeopark, Türkiye’nin en genç volkanik sahası olma özelliğini taşıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Antik Dönem’de yaşamış Amasya doğumlu ünlü coğrafyacı Strabon (MÖ 63- MS 24), “Coğrafya” adlı ansiklopedisinde Kula’ya, kömür karası bazalt kayaçlarından ötürü “Katakekaumene” yani “Yanık Ülke” ismini vermiş. Kaya mezarları, taş köprüler ve tarihî evler gibi önemli kültürel mirasların bulunduğu jeopark; tortul kayaçların su ve sıcaklık etkisiyle erimesi, aşınması, birikmesi ve taşınması sonucu oluşan karstik mağaralar ve kanyonlar gibi pek çok jeolojik oluşuma da ev sahipliği yapıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kula-Salihli UNESCO Küresel Jeoparkı, volkanik kökenli benzersiz bir jeolojik yapıya da sahiptir. Burgaz mevkiinde, Gediz Nehri’nin yukarı kesimlerinde; sıcaklık farkları, yağmur, rüzgâr ve erozyonun zamanla şekillendirdiği, peribacalarını andıran doğal oluşumlar görülür. Bu oluşumlar, Gediz Vadisi’nin içinde pastel tonların hâkim olduğu büyüleyici bir peyzaj ortaya çıkarır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Jeopark sınırları içinde, Çakallar Volkanı yakınlarında yürüyen tarih öncesi insanların fosilleşmiş ayak izleri hâlâ korunuyor. Yaklaşık 20 dakikalık yürüyüş mesafesindeki bir kaya sığınağında yer alan Kanlıtaş kaya resminin, bu patlamayı tasvir ettiği düşünülüyor. Eğer varsayım doğruysa, bu resim dünyanın en eski volkanik patlama tasvirlerinden biri olma özelliğini taşımaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kula’da, Roma Dönemi’ne ait antik hamamlar, sarnıçlar ve yer altı su şebekesiyle ünlü Kollyda (Gölde) köyü bulunuyor. Bölge, Osmanlı Dönemi’nin en iyi korunmuş örneklerinden olan üç binden fazla tescilli Kula konağına ev sahipliği yapıyor. Ayrıca Anadolu tasavvufunun mihenk taşlarından halk ozanı Yunus Emre ve hocası Tapduk Emre’nin türbeleri de bu topraklarda yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Kula-Salihli UNESCO Küresel Jeoparkı, jeoturizm ve jeoeğitim faaliyetleriyle de yerel kalkınmayı destekliyor. Bölgede tematik yürüyüş parkurları, seyir terasları ve gözlem alanları yer alıyor. Lise ve üniversite öğrencileri, coğrafya ve yer bilimleri derslerini sahada uygulamalı olarak işliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Geçiş iklimi kuşağında yer alan Kula-Salihli UNESCO Küresel Jeoparkı sahası, aşırı sıcaklık farklarının yaşanmaması sayesinde yılın her döneminde ziyaret edilebiliyor. Kış aylarında daha sakin bir atmosfere bürünen bölge, volkanik oluşumların ve jeolojik mirasın yalın güzelliğini keşfetmek isteyenler için ideal bir kış rotası imkânı sunuyor. Bitki meraklıları için ilkbaharda âdeta bir botanik bahçesine dönüşen jeopark, sonbaharda ise uzun yürüyüşlerle doğal güzelliklerini deneyimlemek isteyenleri ağırlıyor.

  • 8 Madde İle Büyük Medeniyetlerin İzlerini Günümüze Taşıyan Bergama Antik Kenti

    8 Madde İle Büyük Medeniyetlerin İzlerini Günümüze Taşıyan Bergama Antik Kenti

    Bergama, doğal güzelliğinin yanı sıra pek çok uygarlığa ev sahipliği yapmasıyla da tarihte yerini almıştır. Her yıl binlerce ziyaretçiye kapılarını açan ve döneminin kültür, bilim ve sanat merkezi olarak büyük önem taşıyan bu Antik Kent’in ilgi çekici taraflarını ve mutlaka görülmesi gereken yerlerini sizler için 8 maddede listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bergama Antik Kenti (Pergamon)” title_font_size=”13″]

    Antik dönemdeki ismi Pergamon olan Bergama, İzmir Bakırçay Havzası’nda yer alır ve uygarlık tarihinin en eski yerleşim yerlerinden biridir. Çok katmanlı kent olan Pergamon, 9 bileşenden oluşmuştur. Tarih boyunca Helen, İyon, Roma ve Bizans uygarlıklarına ev sahipliği yapmış olan kentte ayrıca Osmanlı dönemine ait han, hamam, camii gibi önemli mimari eserler de bulunmaktadır. Kent 1870’li yıllarda Alman mühendis Carl Humann tarafından rastlantı eseri keşfedilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İlklerin Şehri Bergama” title_font_size=”13″]

    Tarihte ilklerin şehri olarak adından söz ettiren Bergama; müzik, spor, tiyatro, güneş ve çamur ile yapılan ilk doğal tedavi, ilk parşömen, 200.000 ciltlik ilk Asya kütüphanesi, öncü eczacılık uygulamaları ve ilk psikoterapi gibi alanlarda Pergamon Krallığı’nı ilklerin şehri yapmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kızılavlu (Bazilika)” title_font_size=”13″]

    Dönemin yerlilerinin, tapınağı kırmızı tuğladan yapması sebebiyle halk arasında “Kızılavlu” olarak adlandırılmıştır. İnşa edildiği dönemde “Serapis Tapınağı’’ olarak da bilinen yapı, gelecekten haber almak isteyen Romalılar’a hizmet etmiştir. Kızılavlu ana binasının iki ucuna Mısır uygarlığı estetiğinde heykel sütunlar konmuş, erken Bizans devrinde ise kutsal olan mekânın içinde çalışmalar yapılarak kiliseye çevrilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Asklepion ” title_font_size=”13″]

    Sağlık ve hekimlik tanrısı olarak bilinen ve Apollo’nun oğullarından biri olan Asklepion, MÖ 4. yüzyılda kurulmuştur. Bir sağlık merkezi olarak kullanılan Antik Kent, çağın en önemli kültür miraslarından da biridir. Spor, tiyatro, şifalı su, çamur kürü ve psikoterapi gibi tedavi yöntemlerinin kullanıldığı yer, MÖ 4. yüzyılda Yunan mitolojisinde hekimlik sanatının ustası olan tanrı Asklepios adına hayata geçirilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Akropol ” title_font_size=”13″]

    Yukarı kent anlamına gelen Akropolis, üç farklı yerleşim merkezinden meydana gelmektedir. Kentte kral ve ailesi, din adamları, buranın aydınları ve komutanları yaşamış, orta kentte kutsal alan ve Gymnasium yer almış, aşağı kentte ise halk varlığını sürdürmüştür. Binaların alt tarafında Athena tapınağı ve kütüphanenin yanında Trayon tapınağı ve büyük tiyatro da burada bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Zeus Sunağı” title_font_size=”13″]

    Zeus Sunağı, Galatlar’a karşı zafer kazandırdığı için MÖ 180-160 yılları arasında II Eumenes döneminde, Zeus’a ithafen yapılmıştır. Yaklaşık 120 metre uzunluğunda ve 2.30 metre yüksekliğindeki sunak, Zeus hakkında oldukça önemli bir tarihi eserdir. Helenistik dönem anıt mimarisinin en güzel örneği olan yapıt, günümüzde Bergama’da olsa da artık bu sunağın sadece temelleri burada kalmış durumda. Zeus Sunağı’nın diğer kısımları ise Berlin Müzesi’nde bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bergama Müzesi” title_font_size=”13″]

    İlçe merkezinde bulunan Bergama Müzesi, 1900-1913 yılları arasında yapılan arkeolojik kazılardaki kalıntıların bir depoya ihtiyaç duyulmasıyla ortaya çıkmıştır. Müzede, toplamda yaklaşık 8700 arkeolojik eser, 1920 adet etnografik eser ve 7300 civarında da sikke bulunmaktadır. En çok ilgi çeken eserler; MS 2. yüzyıla ait Nymphe Heykeli, Roma Dönemi’nden Sokrates Büstü ve MS 3. yüzyıldan Medusa Mozaiği’dir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”En Dik Tiyatro” title_font_size=”13″]

    Helenistik dönemin en etkileyici mimari eserlerinin başında gelen Antik Tiyatro, oldukça dik bir yamaç üzerine kurulmuştur. II Eumenes döneminde inşa edilen Antik Tiyatro, ahşap bir sahneye sahiptir ve isteğe bağlı sökülüp takılabilecek biçimde tasarlanmıştır. Toplam 80 oturma sırasının bulunduğu tiyatro ince, uzun ve dik bir yapıdır. Yaklaşık 10.000 kişi kapasitesi olan, 33 derecelik bir açıya sahip olan tiyatro, dünyanın en dik tiyatrosu unvanına da sahiptir.

  • Güneydoğu’nun Nevi Şahsına Münhasır Şehri

    Güneydoğu’nun Nevi Şahsına Münhasır Şehri

    “Çingene Kızı” isimli mozaik ülkemizin ve dünyanın kültürel mirasları arasında gösteriliyor. Bu eşsiz esere ev sahipliği yapan şehir ise Gaziantep… 2018 yılında mozaiğin eksik olan 12 parçası ABD’den getirilerek ait olduğu yerde sergilenmeye başlanmış, konu dünya gündemini uzun süre meşgul etmişti. Gelin, bu renkli şehri anlatmaya Çingene Kızı’nın da bulunduğu Zeugma Mozaik Müzesi’nden başlayalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Zeugma Mozaik Müzesi, 2014 yılında Hatay Arkeoloji Müzesi açılana dek dünyanın en büyük mozaik müzesiydi. Burası Zeugma Antik Kenti’nden gelen mozaiklerin sergilendiği 2500 m2’lik bir alan ve Türkiye’nin yurt dışından turist çeken önemli mekânlarından biri. Meraklıları bilir ki 500 bin parçadan oluşan mozaikleri görmek, binlerce yıl önceye ait hikâyeleri mozaikler üzerinden okumak için dünyada gidilebilecek ilk adres Gaziantep’tir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Bu şehir tam anlamıyla bir “müzeler şehri”. Medusa Arkeolojik Cam Eserler Müzesi’nden Şahinbey Savaş Müzesi’ne, Mutfak Müzesi’nden Oyun ve Oyuncak Müzesi’ne sahip olduklarını korumaya, biriktirmeye, sergilemeye, anlatmaya önem veren bir şehir… Kentin geçirdiği tarihsel dönemleri anlamak isteyenler Gaziantep Arkeoloji Müzesi’ne mutlaka uğramalı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Gaziantep antik değerleri kadar yakın tarihe uzanan eserleriyle de cezbeder. Osmanlı döneminden kalma camiler bunların başında gelir. Binlerce yıl önce inşa edilmiş Gaziantep Kalesi’nin batı tarafına 17. yüzyılda yapılan Şirvan Camii hem mimarisi hem de hikâyesi ile dikkat çeker. Rivayet o ki Şirvani Mehmet Efendi’nin yaptırdığı cami bir gün yıkılırsa, aynı yere yeniden inşa edecek hazine caminin temelinde gömülü dururmuş. İki şerefesi bulunan yapı “İki Şerefeli Camii” olarak da biliniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Bir veya iki katlı, geniş avlulu, taş işçiliğinin en güzel örneklerini sergileyen tarihi Antep evlerini görmek için özellikle Bey Mahallesi’ne gitmek gerekir. Evliya Çelebi’nin, “Şehrin her sokak başında kale gibi kapılar vardır. Her gece sokaklarında kandiller yanar.” diye anlattığı mahallede eskiden kentin zenginleri yaşarmış. Şimdilerde turistik mekânlara dönüştürülen yapılardan sivil mimarinin en güzel örnekleri yansıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Tarihiyle, inşa ettikleriyle, merak ettikleriyle, yaratıcılığıyla öne çıkan nevi şahsına münhasır bir kent Gaziantep… 2010 yılında 5000 m2’lik bir alan üzerinde açtığı Gaziantep Gezegenevi ve Bilim Merkezi, sanal uzay yolculuklarına çıkarmak, gökyüzünün gerçek zamanlı görüntüsünü izletmek için ziyaretçi ağırlamayı sürdürüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Toprağından tarih fışkıran Gaziantep’te doğal göl ya da doğal orman bulunmuyor. Ama şehrin farklı noktalarına yapay göller, kızılçam ve meşe ağaçlarından müteşekkil yapay ormanlar oluşturmaktan geri durmamış bu şehrin insanları… Ufak bir tura çıktığınızda bile sık sık bir parkla karşılaşmanız da olasılık dâhilinde… Yeşilvadi Parkı, Botanik Bahçesi, 100. Yıl Parkı, Masal Parkı yoğun ilgi görenlerden bazıları…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Gaziantep’teki bakır el işçiliğinin geçmişi yüzyıllar öncesine dayanıyor. Şehirde en iyi ve farklı bakır ürünlerini merkeze 15 dakika yürüme mesafesinde olan Bakırcılar Çarşısı’nda bulabilirsiniz. Çarşının 19. yüzyılda yapılmış onlarca dükkânında sadece bakır işleri de değil pek çok el sanatı ürünü eşya satışa sunuluyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Gaziantep mutfağını anlatmaya değil maddeler kitaplar yetmez; ne de olsa gastronomi dalında UNESCO’nun Yaratıcı Şehirler Ağı’na dâhil ettiği bir memleketten söz ediyoruz. Yine de eğer oralardaysanız, yaratıcı mutfağındaki sayısız lezzetten beyran çorbasını içmeden, alinazik kebabını yemeden, baklavasıyla tatlanmadan dönmeyin diyebiliriz.

  • Bodrum’un Kendisi Kadar Ünlü 7 Mahallesi

    Bodrum’un Kendisi Kadar Ünlü 7 Mahallesi

    Bodrum, sadece bizlerin değil dünyanın rağbet ettiği bir tatil cenneti… Yabancı turistlerin de karış karış bilecek kadar ilgi gösterdiği ilçenin mahalleleri de en az kendisi kadar popüler. Her birinin ayrı bir ambiyansı, her birinin ayrı müdavimleri var. Muğla’nın 13 ilçesinden biri olan Bodrum’un, antik çağdaki adıyla Halikarnas’ın en bilinen 7 mahallesini sizin için listeliyoruz…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    En güzel marinalara sahiplik yapan Yalıkavak, sahildeki ve tepelerindeki yel değirmenleriyle ünlüdür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Türkbükü ya da Göltürkbükü, yeşil alanların çokluğu ve eğlence hayatının yoğunluğuyla dikkat çeker.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Balığını yemeden dönmemeniz gereken yerlerden biri, eşsiz günbatımları sunan Turgutreis’tir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Bodrum’un mandalina bahçeleri kadar tarihi dokusu da yoğun mahallesi Gündoğan’dır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Gümüşlük’teki tatilinizi Klasik Müzik Festivali’ne denk getirmenizi öneririz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Merkeze 3 km. uzaklıktaki Gümbet’te kalırsanız, Bodrum Kalesi’ne de birkaç dakikada ulaşabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Bodrum’un güneyindeki en berrak sahiller, özellikle sörfçülerin rağbet ettiği Akyarlar’dadır.

  • 8 Madde İle Türkiye Turizminin Hem Gözde Hem Saklı Köşelerinden Denizli

    8 Madde İle Türkiye Turizminin Hem Gözde Hem Saklı Köşelerinden Denizli

    Kuzeyi Ege’de güneyi Akdeniz bölgesinde kalan Denizli’nin adının nereden geldiği hakkında çeşitli rivayetler var ama en çok kabul göreni eski Türkçedeki “tengiz” yani “deniz” kelimesinden doğru geldiği yönünde… Tarımıyla, sanayisiyle gelişmiş bir şehir olan Denizli, antik kentleri, müzeleri, her yıl düzenlenen farklı festivalleri, tiyatroları, parkları ve bahçeleri ile de tarihsel ve kültürel yönünü konuşturur. Şehrin öne çıkanlarını 8 maddelik listemizden okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    denizli teleferik

    Denizli çok eski bir yerleşim… Ve ilk yerleşim yeri de Kaleiçi… Şehir merkezine çok yakın bir noktada cıvıl cıvıl tarihi bir arasta olan Kaleiçi, buralara kadar geldiğinizde mutlaka birkaç saatinizi ayırmanız gereken yerler arasındadır. Ama bir Denizli gezisinin olmazsa olmazı teleferikle yapılan o kısa seyahattir. Böylece Denizli’yi sadece kuş bakışı izlemekle kalmaz, yaylalarına da çıkabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Denizli’ye gidenlerin çektirdiği hatıra fotoğraflarının mutlaka bir tanesinde fonda en kabarmış haliyle duran bir horoz görülür. Çünkü farklı noktalara heykeli dikilecek kadar şehrin simgesi haline gelen bir canlıdır horoz… Denizli’de resmî kurumlar dâhil birçok kuruluşun logosunda da horoz figürüyle karşılaşmak çok olağandır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Yaşadığımız gezegende Denizli’den başka bir yerde göremeyeceğiniz doğa oluşumu ise Pamukkale’deki travertenlerdir. Uzunluğu 2700 metre, yüksekliği 160 metre olan Pamukkale, elbette UNESCO Dünya Kültürel Miras Listesi’nde yer almaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    denizli

    Hikâyesi Antik Çağ’a kadar uzanan Denizli’de, o dönemlerden günümüze ulaşan çok sayıda kalıntı vardır ve meraklıları için bu açıdan sürprizlerle dolu bir yerdir. Leodikeia Antik Kenti, Anaua Antik Kenti, Tripolis Antik Kenti, Sebastopolis, Trapezopolis, Attuda… Pamukkale travertenlerinin tepesinde yer alan Hierapolis Antik Kenti ise tiyatrosu, havuzu, müzesi ile en çok ilgi görenler arasındadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Denizli denince akla gelenlerden biri de termal turizmdir. Yaz-kış kaynağından çıkan 58 derecelik suyu ile Karahayıt, dünya ülkelerinden şifa arayan insanları kendine çekmektedir. Karahayıt’taki kırmızı su ve termal çamurdan faydalanmak isteyenler için civardaki termal oteller yaşamlarındaki özel adreslere karşılık geliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    “Batı Anadolu’da köy yiğidi” anlamına gelen “efe”lerin başta gelen memleketlerinden biri de Denizli’dir ve zeybek dansının en güzel versiyonları Denizli’de icra edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Denizli’nin Türkiye’nin en büyük 10 ekonomisi arasında yer alması biraz da tekstil ürünleri sayesindedir. Örneğin, Buldan ilçesinde dokunan buldan bezinin tarihinde Yıldırım Beyazıt’ın kızına gelinlik, Barbaros Hayrettin’e şal, Genç Osman’a gömlek olmak vardır. Seyyahların bile eserlerinde yer verdiği buldan kumaşı Denizli’nin alametifarikalarındandır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Ege ve Akdeniz arasında köprü gibi duran Denizli’nin mutfağında elbette bu bölgelere özgü ot yemeklerini bulabilirsiniz. Arapsaçından çaput aşına, keşkekten gındıra çorbasına… Ama yine de Denizli’ye gelen turistlerin yemeden geçmediği lezzetlerin başında kebap geliyor! Tandır, Denizli ya da patlıcan kebabı en çok tercih edilenler arasında.

  • 7 Metropol Kuşu

    7 Metropol Kuşu

    Onlar insanlardan ne kadar hoşnut bilinmez ama biz onların varlıklarıyla doğanın birer parçası olduğumuzu her an hatırımızda tutuyor, onlar sayesinde şehirdeki hayatımızın en renkli, en zengin hallerini yaşıyoruz. İşte, şahsına münhasır karakterleriyle şehir hayatının kanatlı sakinleri!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Martı” title_font_size=”13″]

    Martı denince akla İstanbul ve Boğaz gelir, öyle ki Boğaz’la bütünleşen vapurların renklerini bile martıdan aldığı rivayet edilir. Zaman zaman asabileşebilen bu kuşlarla aramızda mesafeli bir yakınlık vardır. Ama yine de memleketten bir süre ayrı kalanlar için vapurların peşine takılan martılara duyulan özlem bir başkadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Serçe” title_font_size=”13″]

    Minicik gövdeleri ile yakınımıza kadar sokulmaktan çekinmeyen serçeleri tek bir tür zannetmeyin, küçük dostlarımızın yaklaşık 50 türü bulunuyor. Şehir hayatında yalnız yaşayan serçeler olabildiği gibi sürüler halinde de yaşıyorlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Karga” title_font_size=”13″]

    “Karga karga gak dedi. Çık şu dala bak dedi.” şarkısıyla çocuk yaşta tanıdığımız ama uzaktan uzağa süren ilişkimizde itaatkâr bir saygı duyduğumuz kargaların sesleri insanlar arasında zaman zaman eleştirilir. Peki siz, kargaların çok zeki olduğunu, çok iyi taklit yapabildiklerini ve 100 kelimeye kadar öğrenebildiklerini biliyor muydunuz?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kumru” title_font_size=”13″]

    Biz insanlar, çiftler halinde bahçelerde, korularda yaşayan kumrulara o kadar özeniriz ki iyi anlaşan bir çift gördüğümüzde “kumrular gibi” deriz. 40 milyon yıldır dünyanın sakini olan kumrular aslında insanların olduğu yerde yaşamaya sonradan alışmışlar. Şu bilgiyi de aklınızda tutmanız için paylaşmak isteriz: Kumrular tuz seven canlılardır ve bu minerale ihtiyaçları da vardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Güvercin” title_font_size=”13″]

    Osmanlı zamanında hemen her yerde görülebilen kuş evlerinin esas sakinleri güvercinlerdi. Cami avlularında, büyük meydanlarda insanlarla o kadar içe içe yaşarlar ki hangisi şehrin yerlisi ayırt etmekte zorlanırsınız. Göz göze geldiğimizi hissedebilecek kadar yakınlaşabildiğimiz dostlarımızdır güvercinler…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Leylek” title_font_size=”13″]

    Kimi çocuklar sahip olduğu eve ve aileye leylekler ile geldiğini düşünerek kimileri de masallarda evlerin bacalarına yuva yapmış hallerini dinleyerek sevdi bu kırmızı gagalı uzun bacaklı canlıları… Bu tanıdık kuşlar o kadar çok yolculuk yaparlar ki bu halleriyle “leyleği havada görmek” tabirini hayatımıza sokmuşlardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sığırcık” title_font_size=”13″]

    Dünyanın her yerinde görebileceğiniz sığırcık kuşlarının serçeden biraz büyükçe benekli görüntüleri o kadar sevimlidir ki camınızın önünde sabahın erken saatlerinden başlayarak bütün gün hiç susmayışlarını dert bile etmezsiniz. Parklarda, bahçelerde 50-60 çift halinde yuva yapıp sürüleriyle gezerler. Açık mavi renkteki yumurtaları ise başlı başına sevilme nedenidir.

  • Ülkenin Doğu Ucundaki

    Ülkenin Doğu Ucundaki

    Ağrı’nın rakımı tam 1640 metre ve bu haliyle ülkenin de en yüksek 6’ıncı ili. Doğu Anadolu Bölgesi’ndeki ilimizin komşuları ise oldukça yoğun; onlar Kars, Erzurum, Muş, Bitlis, Van, Iğdır ve İran.  Kış aylarındaki soğuk havasıyla ünlü şehrin tarihi ve doğal güzelliklerini gitmeden de görebilmek için lütfen sayfayı aşağı kaydırın.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Marco Polo’nun “Hiçbir zaman çıkılamayacak bir dağ” sözüyle tanımladığı, tepesi yaz-kış karla örtülü Ağrı Dağı 5.137 metrelik rakımıyla ülkemizin en yüksek dağı. Büyük bir kısmı Iğdır ilinde bulunan dağın aslında iki zirvesi bulunuyor. Az önce rakamını verdiğimiz zirve Büyük Ağrı’ya ait iken Küçük Ağrı Dağı’nın zirvesi 3.898 metre. Dağın zirvesine ilk tırmanış ise Alman gezgin Friedrich Parrot tarafından 1829 yılında yapılmış.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kutsal kitaplarda hikâyesi anlatılan Mezopotamya’da gerçekleştiğine inanılan tufanda Nuh’un gemisinin sular çekildikten sonra Ağrı’da Doğubayazıt’ta kaldığı düşünülmekte. Bunun en büyük ispatı  bölgede bulunan ve bir geminin üstüne oturduğu izlenimini veren devasa çöküntüdür. Havadan ilk kez Ara Güler tarafından fotoğrafları çekilen, toprak kalıntıları üzerine bilimsel araştırmalar yapılan bu iz Ağrı için büyük bir turizm potansiyeli olarak görülüyor. Hatta bu nedenle bölgeye Büyük Tufan ve Nuh’un Gemisi Müzesi’nin yapılması bile planlanıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Yüksek bir tepede 7.600 m2’lik alana kurulmuş devasa bir yapı İshak Paşa Sarayı. Yapımına 1685’te başlanıp 1784’te tamamlanmış, yani tam 99 yılda inşa edilebilmiş. Çıldıroğulları’ndan II. İshak Paşa döneminde tamamlandığı için de bu adı almış. İki avlulu sarayın mimarisinde farklı medeniyetlerin motiflerinden izler görülse de ağırlıkla Selçuklu mimarisini yansıtıyor. Isıtma yöntemi olarak kalorifer sisteminin ilk örneğinin de künkler aracılığıyla bu sarayda verildiği bilinmekte.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    İshak Paşa Sarayı’na 500 metre mesafede bulunan Ahmed-i Hani Türbesi de şehrin en çok ziyaretçi ağırlayan mekânı. Hakkâri’de doğup Ağrı sınırları içinde hayatını kaybeden 17. yüzyılın ünlü âlimi Ahmed-i Hani bir tarihçi, düşünür, şair ve edebiyatçıydı. Türbenin bulunduğu alanda inşa edilen Eski Doğubayazıt Evi’nde de Ahmed-i Hani ve bölgenin binlerce yıllık tarihinden izler görülebiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    bayezid kalesi

    Şehrin önemli adreslerinden bir diğeri de yine Doğubayazıt ilçesinde yer alan Urartu Kalesi. Rivayete göre bu ilçenin eski adı Daryunk imiş. Saldırılardan korumak için Urartu Kalesi’ni 1374 yılında restore ettiren Sultan Bayezid’i bölge halkı o kadar sevmiş ki vefatının ardından kalenin adını Bayezid Kalesi olarak değiştirmiş. Urartu Kaya Mezarları ile antik kalıntıların bulunduğu kale sarp kayalıkların üstündeki konumuyla fantastik bir görüntü sergiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    “Doğubayazıt’ın 35 km. doğusunda çapı 35, derinliği 60 metreyi bulan bir çöküntü Meteor Çukuru ismiyle anılıyor. Bu ismi almasının nedeni 19. yüzyıl sonlarında bölgeye meteor düştüğüne ve çukurun da bu yüzden oluştuğuna inanılması. Hatta “Alaska’daki meteor çukurundan sonra ikinci büyük meteor çukuru” olduğu iddiası şehir tanıtımlarında en çok karşılaşılan bilgiler arasında. Fakat uzmanlar tarafından çukurun karstik erime sonucu oluşan bir obruk olduğu düşünülüyor. Oluşum nedeni ne olursa olsun bu fantastik çukurun Ağrı’ya gelen turistler tarafından büyük ilgi gördüğü bir gerçek.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    selekeli yemeği, keledoş

    Ağrı’nın zengin mutfak kültürü ise başlı başına bir konu ve bu kültürde et yemekleri başı çekiyor. Etin tokmakla dövülerek yapıldığı “abdigor köftesi”; etin oğlak derisinin içinde gosteberg otuyla toprak altında pişirildiği “gösteberg et”; saçta kavrulan etin sarımsaklı yoğurtla soslandığı “selekeli yemeği”; nohut, buğday ve yeşil mercimeğin kavurmalık etle muhallebi kıvamına gelene kadar kaynatıldığı “keledoş” Ağrı’da yiyebileceğiniz en özel ve zahmetli yemekler.