Kategori: Rota/Doğa

  • DALIŞ TUTKUNLARININ DÜNYADAKİ GÖZDE MERKEZLERİ

    Dünyada en fazla talep gören ekstrem sporların başında gelen dalış; farklı derinliklerde deniz ve okyanusun güzelliklerini görmek isteyenlerin tutkunu olduğu bir spor. Amatör ve profesyoneller tarafından yapılan ve tüple gerçekleşen bu spor ya da hobinin tutkunlarının vazgeçilmezi olan dünyanın en iyi dalış noktalarını yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Dalış deyince ilk akla gelen, birçok otorite tarafından dünyada dalınacak ilk üç nokta arasında gösterilen Kızıldeniz, birçok farklı dalış noktasına sahip ancak Ras Muhammed Milli Parkı çölün ortasındaki görüntüsü ve bu kurak görüntünün aksine sualtı dünyasında sunduğu çok çeşitli canlılığı ile büyüleyici bir atmosfere sahip. Dalış yaptığınız an yarım metreden başlayan sualtı canlıları ve rengârenk mercan refisleri dalış tutkunlarının gözdesi olurken, Sina Yarımadası’nın güney ucunda bulunan Ras Mohammed Milli Parkı, Mısır’ın en iyi korunmuş ilk milli parkı olma özelliğine de sahip.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Sualtındaki büyülü dünya Kimbe Koyu, Hint-Pasifik’indeki mercan çeşitliliğin %60’lık kısmına ev sahipliği yapıyor. 900’e yakın resif balığı türü, balina ve yunuslar ile 400’den fazla mercan çeşidinin bulunduğu körfez, bu zenginlik ile denizlerdeki sualtı biyolojik çeşitliliğinin neredeyse %5’ini oluşturuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    24 Mart 1911’de Melbourne’den Cairns’e giderken batan devasa gemi, bugün dalış tutkunlarının en gözde merkezlerinden biri olmuş durumda. Batık, deniz canlıları için adeta yapay bir resif görevi görürken, mezar yeri olduğu için enkaza girilmesi ve dokunulması yasak. Yakından görmek isteyenler; okyanus canlıları, mercan refisleri ve 100 yıldan fazladır denizin altında eskiyen gemi batığı ile inanılmaz bir tecrübe yaşıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1971’de keşfedilen, mavi suları ile dünyanın en iyi dalış noktalarından biri olarak gösterilen Büyük Mavi Çukur, etkileyici jeolojik yapısı ve batık mağara ağları ile dünyanın en harika 10 yerinden biri… Belize açıklarında bulunan Büyük Mavi Çukur, deniz kaplumbağaları, papağan balıkları, renkli mercan resifleri ile dikkat çekerken bilim insanları bu bölgenin bir zamanlar kurak topraklar olduğunu belirtiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Ekvatorun güneyinde Yeni Gine’nin yaklaşık 1800 km kuzeydoğusunda bulunan Mikronezya Adaları’ndaki Truk Lagünü, 1944’te batan Japon deniz filosuna ait gemi enkazı ve sualtı canlılığı ile dalış severlerin gözde mekânlarından biri.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    İzlanda’nın milli parkı olan Silfra, Kuzey Amerika ile Avrasya’nın arasında tektonik bir sınır. Silfra’da bulunan tektonik plakalar arasında yüzerken, plakalar arasından onlarca yılda süzülerek ve filtrelenerek oluşan berrak temiz su, dalış yapanlar için inanılmaz bir görüş mesafesi de sağlıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Gökova Körfezi; masmavi suları, yemyeşil koyları, bol sualtı canlılığı ile ülkemizin en önemli dalış noktalarından biri ve her yıl dünyanın farklı yerlerinden profesyonel dalgıçları ağırlıyor. Amatör ve profesyonel tüm dalış severlerin tercihi olan Gökova’nın pek çok farklı noktası bu sporu yapmak isteyenler için ideal bir merkez.

  • DOĞA YÜRÜYÜŞÇÜLERİNİN GÖZDESİ KARİA YOLU

    İsmini antik Karya Bölgesi’nden alan ve yaklaşık 850 kilometre uzunluğa sahip Türkiye’nin en uzun yürüyüş yolu; Aydın’ın Çine ilçesinden başlayarak Muğla’nın yarımadalarının tamamını kapsıyor. Rota çeşitli köy ve kasabalara, koylara, tepe ve dağ yolları ile antik kentlere de uğramasından ötürü Türkiye’den ve yurt dışından pek çok doğa yürüyüşçüsünün gözde rotalarından bir tanesi olmuş durumda. Gökova Körfezi ve İç Karia olmak üzere dört ana bölüm ve Muğla çevresi olarak bir ek bölümden oluşan, Nat Geo tarafından 2021’de dünyanın en iyi altı macera rotasından biri olarak gösterilen Karia Yolu’nu daha yakından tanıyalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Öncelikle Karia Yolu’nun nasıl ortaya çıktığını anlatmakla başlayalım. Yunus Özdemir, arkadaşı olduğu Altay Özcan ve Volkan Demir’e Karia Antik Bölgesi’nde uzun mesafeli bir yürüyüş yolu rotası oluşturma fikrini sunar ve üç arkadaş 2009’da yola çıkar. Rotayı tamamlayıp amaçlarını gerçekleştirmek için dört kış yürüyecek olan bu ekibe, 1988’den bu yana Türkiye’yi yürüyerek gezen Dean Livesley de katılır. Köy kahvelerinde bölgenin yaşlılarına danışan ekip, patikalardan oluşan bir ağ̆ belirlemeye başlar. Gür bitki örtüsünün içinden yol alan ekip, unutulmuş patikaları tekrar gün yüzüne çıkarır. Antik yollar, çoban patikaları ve orman yollarının hepsi birleştirilerek Türkiye’nin en uzun yürüyüş yolu oluşturulur. Karia Yolu, Şubat 2013’te resmi olarak açılır. 850 kilometreden fazla mesafeye sahip rota, bölünmüş 46 etaptan oluşmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Marmaris’teki İçmeler’den başlayan ilk etap, Bozburun Yarımadası’nın el değmemiş güzelliklerine kadar uzanıyor. Keşif yapmak isteyen yürüyüşçüler için gözden uzak patikaların olduğu rota, geleneksel köylerin ya da turizm ihtiyaçlarına cevap veren sahil kasabalarının bulunduğu; Rodos ve Symi Adalarını gören harika manzaralar eşliğinde ilerliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Eski Datça’dan başlayan etap, önce güneye ve sonra batıya doğru ilerliyor. Engebeli burunlar ve koylar aşıldığında Knidos Antik Kenti’ne ve yarımadanın ucunda yer alan Deveboynu Deniz Feneri’ne ulaşılıyor. Bu noktadan doğuya, yani ana karaya doğru yol alan rota Datça Yarımadası’nın neredeyse hiç yerleşim görmemiş kuzey şeridini takip ediyor ve bölgenin en dar kısmı olan Balıkaşıran’a, buradan da Kleopatra ya da diğer adıyla Sedir Adası’na doğru ilerleyip “Yavaş şehir” unvanına sahip Akyaka’da son buluyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Akyaka’dan başlayan rota, ormanlık patikalardan kıran dağlarına kadar uzanıyor ve vadi içerisinde yer alan köylere ulaşıyor. Yukarıdan Gökova Körfezi’nin etkileyici manzaraları ve Datça Yarımadası’nın dağları görülürken, rotanın bir kısmı; eğimi azaltmak için kıvrılarak ilerleyen eski kervan yollarından geçiyor. Aşağılara doğru indikçe saklı koylar ve ıssız plajlar yürüyüşçülere büyüleyici sürprizler sunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Gökova Körfezi’nden başlayan rota, halı dokumacılığı ile ünlü Milas’ın köylerinden geçerek, Karia’nın eski başkenti olan Mylasa’ya (Milas) ulaşıyor. Yemyeşil çayırların ve asırlık zeytinliklerin arasından, taş döşeli yollardan kıvrılarak geçen rota, Beşparmak Dağları’nın eteklerine ulaşıyor. Bafa Gölü’nün kıyılarından Beşparmak Dağları’nın zirvesine çıktığınızda tepede bir şemsiye gibi duran upuzun çam fıstığı ağaçları ve zeytinliklerin arasından Karia Kraliçesi Ada’nın kenti, Alinda’nın bulunduğu antik kente ulaşmak mümkün. Antik kentin agorasının altında Karia Yolu’nun da bitiş noktası olan Karpuzlu görünüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Yine Akyaka’dan başlayan rota, bu defa eski bir kervan yolundan yükseliyor. İç kesimlere doğru ilerledikçe tarlalardan, ormanlık yamaçlardan ve Thera Antik Kenti’nin kaya mezarlarından geçen rota Muğla’ya yöneliyor. Karabağlar Yaylası’nda Osmanlı döneminden kalma, kimileri restore edilmiş kahvehaneler, muazzam güzellikteki Değirmendere Kanyonu, Muğla’nın ismini aldığı Mobolla Antik Kenti ve dar sokaklı eski Muğla yerleşimi; bu rotanın ilk etabını oluşturuyor. Terk edilmiş bir köy olan Meyistan’ı geçtikten sonra antik bir yol üzerinden Stratonikeia Antik Kenti’nin şaşırtıcı kalıntılarında son bulan rotada kuzeye doğru ilerledikçe “Aman Ormancı” türküsüne konu olan Belen Kahvesi’ne ulaşılıyor. Orman içi patikalardan ve sakin köy yollarından geçen bu rotanın büyük bir kısmını bisikletle de keşfetmek mümkün.

  • 8 Madde İle Ege’nin Sakin Cenneti Gökçeada

    8 Madde İle Ege’nin Sakin Cenneti Gökçeada

    Gökçeada için kimileri “saklı cennet” diyor, hâlbuki o Ege Denizi’nin kuzeyindeki konumu ve bütün güzelliğiyle açık seçik ortada… Türkiye’nin 13 “sakin kent”inden biri olan adaya arabalı feribot ya da deniz otobüsüyle rahatlıkla ulaşabilirsiniz. Peki, bu yeryüzü cennetine ulaştığınızda nerelere gidebilir neler yapabilirsiniz? Hepsi Kültür ve Yaşam’ın 8 maddelik listesinde!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Gökçeada Türkiye’nin en büyük adası… Sadece denize kıyısı olan bu kara parçasının farklı fotoğraflar veren sahilleri ise tatil için tercih edilmesinde başrolü oynuyor. Profesyonel sörf tutkunları ya da bu spora yeni başlayanlar için rüzgârın bile farklı şiddetlerde eserek desteklediği suları uluslararası bir üne sahip. Adanın en popüler sahili ise 1200 metre uzunluğundaki Aydıncık Plajı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Gökçeada ile anılan bir diğer spor da dünyada “kitesurf” olarak bilinen uçurtma sörfüdür. Bir uçurtma ve bir board ile su üstünde yapılan spor için özellikle Bulgaristan’dan turistler adaya geliyor ve köylerde kiraladıkları evler ya da tesislerde konaklayarak bütün sezonu adada geçiriyorlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Burada Türk ve Rum köyleri iç içe… Sokaklarında dolaşırken yolunuza çıkan bir köy kahvehanesine rahatlıkla girebileceğiniz, hikâyesini yerli halkından dinleyebileceğiniz sıcaklıkta köyler var Gökçeada’da… Tepeye kurulmuş ve adanın balkonu denen Bademli Köyü, merkeze yakın Eşelek Köyü, en hareketli köylerden Zeytinli, geçmişi antik zamanlara uzanan Kaleköy bunlardan birkaçı…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Gökçeada’da dalış yapabileceğiniz hatta balık tutabileceğiniz çok sayıda koy ve burun var, Kaşkaval Burnu, Mavi Koy, Yıldız Koy… Bununla birlikte Türkiye’nin ilk ve tek “su altı milli parkı” Gökçeada’da bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Yıldız Koyu’nda deniz suyunun şekillendirdiği taşlar adeta devasa heykellerin donattığı açık hava müzesine çeviriyor ada sahillerini… Yine Yıldız Koyu ve Kaleköy arasındaki bölgedeki ilginç jeolojik oluşumlar ve Peynir Kayalıkları Gökçeada’ya gittiğinizde görmeniz gereken özel yerler arasında bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Tatiliniz boyunca alabildiğine huzur yükleneceğiniz Gökçeada’nın koyları, köyleri, sahilleri dışındaki alametifarikalarından biri de orman içinde 40 metre yüksekten dökülen Marmaros Şelalesi’dir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Gökçeada’da bademli kurabiyenin, sakızlı muhallebinin, dibek kahvenin özgün tatlarını bulabilir ya da Ege kıyılarına özel Türk ve Rum mutfaklarının yemeklerinden tadabilirsiniz. Hatta sebzeden meyveye köylülerin yetiştirip satışa sunduğu lezzetlerden alıp evinize götürebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Türkiye’de güneş en son Gökçeada’da batar, çünkü burası Türkiye’nin en batı ucu… Tepebaşı veya Yıldız Koyu ise adadaki günbatımını rüya gibi izleyebileceğiniz yerler…

  • MAVİ BALİNALAR HAKKINDA İLGİNÇ BİLGİLER

    Mavi balina, diğer adıyla gök balina, 150 ton ağırlığı ve 33 metreyi bulan cüssesi ile yaşayan en büyük memeli türüdür. Kuzey Buz Denizi dışında tüm denizlerde yaşamını sürdüren mavi balinalar hakkındaki ilginç bilgileri yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Mavi balinaların kafası o kadar büyüktür ki 150 tonluk yetişkin bir mavi balinanın dilinin üzerinde 50 insan aynı anda ayakta durabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Yine yetişkin bir mavi balinadan yola çıkarsak 450 kg ağırlığındaki bir balina kalbi, ortalama bir araba ağırlığına denk düşer.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Sanıldığı gibi mavi balinalar yunuslarla değil, vahşi katil balinalarla akrabadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Fosil kayıtları balinaların atalarının 55 milyon yıldır okyanuslarda yaşadığını gösterir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Yeni doğmuş bir balina yavrusu ortalama iki ton ağırlığındadır ve iki ila üç sene annesi ile beraber hareket eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Diatom adlı mikroorganizmalar ile beslenen mavi balinaların gövdesi de ince bir tabaka halinde diatom ile kaplıdır. Bu nedenle balinaların bedeninin alt yüzeyi sarımsı yeşil ya da turuncumsu kahverengi renge bürünür.

  • 8 Maddede Batı Karadeniz’in Hazinesi Kastamonu

    8 Maddede Batı Karadeniz’in Hazinesi Kastamonu

    Kastamonu’da yaz ya da hafta sonu tatili yapmayı düşünmüş müydünüz hiç? Düşünmemiş olanlar için söylemeliyiz ki Kastamonu deyince aklınıza, plajları ve koyları, dağları ve milli parkları, kanyonları ve mağaraları, müzeleri ve ören yerleri, tarihi konakları, yaylaları, hatta kış turizmi için kayak merkezi gelmeli. Ayrıca listemizdeki maddelerin de Kastamonu deyince aklınıza gelmesi gerekenler arasında olduğunu söylemeliyiz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Kastamonu, şehir merkezinde yoğun olarak görebileceğiniz tarihi konaklarıyla en özgün sivil mimarlık örneklerini verir. Ve bu bölgede pek çok konak tarihi hikâyelerinden aldıkları isimle tanınır. Kalenin, saat kulesinin ve sayısız tarihi mekânın çevrelediği Kastamonu merkezinde sayısı 500’ü aşan taşınmazların yaklaşık 400’ünün yüz yaşını aştığı belirtiliyor. Bu tarihi yapıların önemli özelliklerinden biri de her birinin cephesinde farklı mimari uygulamalara gidilmiş olması…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kastamonulu olmayanlar için en tanıdık yerleşim yerlerinin başında Cide geliyor. Cide deyince akıllara ilk gelen de elbette Rıfat Ilgaz… Ünlü edebiyatçının doğup büyüdüğü yer olarak eserlerinde de zaman zaman yer verdiği sahilleri, koyları, ormanları ile Cide mutlaka gidip görülmesi gereken bir yer.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Rıfat Ilgaz’ın bu şehirden aldığı ve bu şehre kattığı o kadar çok değer var ki… Yazarın, soyadını memleketindeki temiz hava diyarı Ilgaz Dağları’ndan aldığını ekleyelim. Binlerce çeşit bitki çeşidini, çok sayıda hayvan türünü barındıran Ilgaz Dağları 1976 tarihinde Milli Park ilan edilmiş… Günümüzde Ilgaz’a gittiğinizde, sunduğu muhteşem manzaralar eşliğinde botanik geziler yapabilir, hayvan gözlemlerine katılabilir, kamp kurabilir, kış aylarında snowboard  ya da kayak yapabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Hani ülkemizin kıyı şeridi için “yeşil ve mavinin iç içe geçtiği” deriz ya, işte bu ifadenin hakkını sonuna kadar teslim eden bir şehir Kastamonu. Karadeniz’e kıyı kentin koyları eşsiz bir berraklığa sahip. Gideros Koyu, Günolu Koyu, Gemiciler Koyu sadece birkaç tanesi… Amazonlar tarafından kurulan Gideros Koyu’nun geçmişinin yüzlerce yıl önceye uzandığı biliniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Çoğumuz Kastamonu’nun birbirinden farklı doğa harikası alanlara sahip olduğunu bilmeyiz. İlginç yeryüzü oluşumlarını, özellikle de kanyonları sevenler için bir cennettir burası. Örneğin, 1.2 km ile dünyanın en derin kanyonu olan Valla Kanyonu burada yer alır. 12 km uzunluğundaki kanyon, geçişi en zor kanyonlar arasında gösterilir. Yine dünyanın 4. büyük kanyonu olarak ifade edilen Çatak Kanyonu da Kastamonu’dadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Şehrin en iddialı olduğu alanlardan biri de mutfağıdır. Taşköprü sarımsağından Tosya pirincine, İnebolu kestanesinden Araç cevizine, Azdavay armudundan Tosya üzümüne yöreye özgü yüzlerce çeşit lezzetten söz edildiğini duyduğumuzda biz de oldukça şaşırdık. Fakat oralara kadar gitmişseniz illa ki hindi etiyle yapılan bandumasından ve çekme helvasından tatmayı ihmal etmemelisiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Bu kadar rengin yanında aynı zamanda bir müzeler şehridir Kastamonu… Hem arkeolojik açıdan verimliliği hem tarihsel kimliği bunu adeta zorunlu kılar. Mimar Kemaleddin Bey’in imzasını taşıyan Arkeoloji Müzesi dışında Etnografya Müzesi, Şapka Müzesi şehrin en çok ziyaretçi alan müzeleridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Ahşap işçiliğinin en zarif örneklerini taşıyan süs eşyaları, 500 yıllık geçmişi olan taş baskının en nadide ürünleri, dokuma tezgâhlarından çıkmış otantik eserler Kastamonu’ya gelen yerli-yabancı turistlerin hayranlıkla baktığı ve hatıra olarak alıp sakladığı kültürel değerler arasında bulunuyor.

  • ISSIZ SULARIN GARİP CANLILARI SÜNGERLER

    Hayvanlar âleminin en ilkel grubu olan süngerler çarpıcı görüntülerinin yanı sıra deniz canlılığı için oldukça öneme sahip sıra dışı canlılardır. Çok hücreli ve omurgasız olan bu canlıların, bugüne kadar tespit edilen beş binden fazla türü vardır. Genel olarak banyo, kişisel bakım malzemesi, temizlik ve cerrahi operasyonlarda kullanılan süngerlerin gizemli dünyasını ve yaşam için önemini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Süngerler su diplerinde; kayalara, zemine ve hayvan kabuklarına yapışarak yaşar. Hareketsiz olan süngerlerin ülkemizde de birçok türü bulunmaktadır. Süngerler, koloniler halinde yaşayan, çok hücreli canlılardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Süngerler, nöron hücresinden ve bunla bağlantılı olarak herhangi bir sinir dokusundan yoksundur. Hareketsizliğinin sebebi de bu yapıya sahip olmamasıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Süngerlerin gonadları yani üreme organları yoktur ancak çoğu sünger türü hermafrodit yani aynı anda her iki cinsiyete de sahip canlılardır. Eşeyli ya da eşeysiz olarak üreyebilirler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Ilıman bölgelerdeki süngerler en fazla birkaç yıl yaşar. Ancak bazı tropik ve derin okyanuslarda yaşayan türler 200 yıldan fazla yaşayabilir. Süngerlerin boyu ise birkaç santimetre ile iki metre arasında değişir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Süngerler delikli yapıdadır. Sahip oldukları delikler ve vücut boşlukları sayesinde su pompalayarak denizlerde filtre görevi görürler. Vücutlarına doldurdukları suyun içinde organik atıklar olduğu için okyanusların doğal temizlenme sürecine katkıda bulunurlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Süngerler hareketsiz olmalarından dolayı kolay av olsalar da savunma mekanizması olarak kimyasal bir salgı salgılarlar. Bu salgı, tıp sektöründe kullanılmaktadır. Süngerlerden elde edilen kimyasal maddelerin kanser hücresinin bölünmesini önlediği bilinmektedir. Ayrıca bu kimyasal salgının organ nakli ameliyatlarından sonra ortaya çıkabilecek riskleri azaltıcı yönde etkileri bulunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Süngerlerin farklı farklı renkleri vardır. Parlak turuncu, kırmızı, sarı, siyah gibi renklerde ve hareketsiz olmaları uzunca yıllar onları bitki sanmamıza sebep oldu.

  • ANTARKTİKA HAKKINDA ŞAŞIRTAN BİLGİLER

    Antarktika, Güney Yarım Küre’nin en güneyinde bulunan ve Güney Kutbu’nu da içeren buzlarla kaplı bir kıta… İçinde ülke olmayan tek kıta özelliğine sahip Antarktika, aynı zamanda dünyanın en kurak bölgesi. 1840’da keşfedilen; karla ve buzullarla kaplı kıtanın bazı bölgelerine iki milyon senedir yağmur yağmıyor. 14,4 milyon km yüz ölçümü ile neredeyse Afrika Kıtası’nın yarısı büyüklüğünde olan Antarktika’yı iki bin metre kalınlığındaki bir buz katmanı örtüyor. Yaz aylarında bile ortalama sıcaklığın -20 derece olduğu buzlar ülkesinin ilginç özelliklerini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Antarktika’nın ismi, “Kuzey Kutbu’nun zıttı” anlamına gelen Yunanca kökenli “Antarktikos” kelimesinden türemiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Antarktika aslında bir çöldür. Kutup şartları, buzullar ve nadiren yağmur yağması sebebiyle bir kutup çölü kabul edilir. Sahra Çölü’nün iki katı büyüklüğünde olduğu için Antarktika çölü, dünyanın en büyük çölüdür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Antarktika, 100 milyon yıl önce buzla kaplı değildi. Araştırmalar bir zamanlar bu kıtada kurbağaların, kuşların ve hatta dinozorların yaşadığını gösteren bulgular ve fosiller elde etti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Dünya üzerinde Antarktika ve Grönland olmak üzere sadece iki tane buz tabakası bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Antarktika’da kalan insanların ünlü bir sözü vardır: “Terlersen ölürsün.” Çünkü Antarktika gibi kutup ortamlarında terleme hipotermiye neden oluyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Antarktika, yüz ölçümü bakımından neredeyse Amerika Birleşik Devletleri ve Meksika’nın toplamından büyüktür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Arjantin ve Şili, Antarktika’daki araştırma istasyonlarına 11 hamile kadın göndererek kıtadaki bebek doğumlarına sebep olmuştur. Bunun sebebi ise iki ülkenin de Antarktika’da hak iddia etmeyi amaçlamasıdır ancak bu çabaları Antarktika Antlaşması nedeniyle gerçekleşmemiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Antarktika, dünyada vatandaşı olmayan tek kıtadır. Uluslararası yasalar, araştırma amacıyla giden bilim insanlarının bile yalnızca 3 ila 6 ay arasında kalmasına izin veriyor.

  • ONLAR ZEKİ, SOSYAL VE ÇOK EĞLENCELİ… VEYA GERÇEKTEN ÖYLE Mİ?

    ONLAR ZEKİ, SOSYAL VE ÇOK EĞLENCELİ… VEYA GERÇEKTEN ÖYLE Mİ?

    İnsanları çok sevdiklerini, sürekli gülümsediklerini, oradan oraya yüzerken sadece eğlenmek istediklerini düşünüyoruz, hatta bütün yunusların birbirine benzediğini ve hepsinin çok ama çok mülayim canlılar olduğunu da… Birazdan okuyacaklarınız, bilgilerinizin bir kısmını doğrularken muhtemelen bir kısmını boşa çıkaracak.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    TRT ekranlarında 1996’da yayınlanan dizide başrol oyuncusu olarak büyük-küçük herkesin gönlünü kazanan yunus balığı Flipper’ı yaşı tutanlar hatırlayacaktır. Arkadaş canlısı Flipper, şişe burunlu olarak da bilinen afalina türünde bir yunustu. Şişe burunlular en sık rastlanan yunus türüdür fakat kısa burunlusundan siyah çenelisine, beyaz başlısından çizgilisine yunusların çok sayıda farklı türleri de bulunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Yunuslar oldukça sosyal canlılardır. Mavi sularda bir yunusu tek başına dolaşırken görmek pek de mümkün değildir. Sayıları 12’ye varan gruplar halinde dolaşır ve birbirleriyle ses dalgaları ile iletişim kurarlar. Bilim adamları ıslık gibi çıkan bu sesin bizim ses tellerimizle çıkardığımız ses ile aynı mekanizmanın ürünü olduğunu söylüyorlar, diğer bir ifadeyle onlar da bizim gibi konuşuyorlar!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Büyük bir ihtimalle şu bilgi hoşunuza gitmeyecek! Çocukluğumuzdan bu yana gerçekten gülümsedikleri algısını taşıdığımız yunuslar gerçekte sadece ağız yapıları nedeniyle gülüyor gibi görünüyorlar. Yaşadıkları büyük tehlike anlarında ya da psikolojik olarak iyi olmadıklarında bile bu ağız yapısını değiştiremezler ama biz insanlar onları gülümsüyormuş gibi algılamaya devam ederiz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    İnsanlarla birlikte yüzen, onlarla suda eğlenip ellerinden balık yiyen ve insanlara yakın olmak için sadece kıyılarda gezinen yunus algısını özellikle filmlerle edinmişizdir. Oysa –içlerinde bu algıya yakın türler de bulunmakla birlikte, balinaların alt gruplarından olan yunuslar yırtıcı canlılardır ve hatta insanların “katil balina” olarak isimlendirdiği canlı da aslında bir yunustur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Yapılan bazı araştırmalar yunusların insan zekâsına en yakın canlı türü olduğunu ve bu konuda şempanzeleri geride bıraktıklarını ortaya koymuş. Şişe burunlu yunusların aynada kendilerini tanıyıp inceledikleri, bazı türlerin kendilerine balık verilmesi karşılığında balıkçılara avlanmalarında yardımcı oldukları, tecrübeli yunusların avlanma sırasında kullandıkları teknikleri genç yunuslara aktardıkları gözlenmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Denizin ortasında havaya sıçrayıp muhteşem bir dalışla suya geri dönen yunuslara denk gelmenin keyfi tartışılmazdır. Merak edenler için hemen yazalım bir yunusun havaya sıçrayabileceği en yüksek mesafe 6 metre. Yunusların büyüklüğünü soracak olursanız, en küçük yunusun uzunluğunun 1 metre, okyanuslarda yaşayan iri bir yunusun ise 10 metreyi bulduğunu söyleyebiliriz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Yunusların uyuma biçimleri ise oldukça ilginçtir. Hem nefes almak için aralıklarla su yüzüne çıkmaları hem de av olmaktan korunmaları gerekmektedir ve bu nedenle beyinlerinin yarısı uyurken diğer yarısı daima uyanıktır. Yavaş dalga uykusu olarak isimlendirilen bu duruma yunusların gözleri de eşlik eder, yani biri açık iken diğeri kapanır. Kendilerine has biçimde uykuya dalan yunusların toplam uyuma süresi ise 8 saattir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Ortalama yaşam süreleri 17 yıl olan yunusların en uzun ömürlüsü vahşi doğada tespit edilen 48 yaşındaki bir yunus olmuş. Esaret altında olan en yaşlı yunus ise 50 yaşın üzerindeymiş. Ve bu muhteşem canlılar fiziki yapıları ya da davranış kalıplarıyla insanlara daima ilham vermiş. Bedenleri modellenerek yapılan concorde uçaklar, gemi pruvası, sonar cihazlar bunlardan birkaçı.

  • Yavru Köpekler Hakkında Bildikleriniz ve Bilmedikleriniz

    Yavru Köpekler Hakkında Bildikleriniz ve Bilmedikleriniz

    Almanya’da bir arkeolojik kazıda bulunan 14.000 yıl önceye ait köpek çene kemiği üzerinde birçok araştırma yapılmış ve bu köpeğin sahipleri tarafından çok iyi bakıldığı ortaya çıkmış. Belli ki köpeklere olan sevgimiz kendi tarihimiz kadar eski… Can dostlarımızın yavrularını da kendi yavrumuz gibi sevdiğimiz bir gerçek. Ve işte bu sevimli yaratıklara dair diğer önemli gerçekler!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ne kadar çok yavru o kadar çok mutluluk” title_font_size=”13″]

    Bir köpeğin kaç kardeşi olacağı biraz da annesinin ne kadar büyük bir cins olduğuna bağlı. Çünkü iri köpek cinsleri bir seferde daha fazla yavru doğuruyor. Yani eğer büyük bir köpeğiniz varsa bir anda birçok sevimli yavrunuz olabilir. Örneğin İngiltere’de Mastiff cinsi bir köpek bir seferde tam 24 yavru doğurmuş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sizi duyamasa da sizinle konuşabilir!” title_font_size=”13″]

    Yavru köpekler doğduğunda sağır ve kör olurlar. Köpeklerin hamilelik süreci kısa olduğundan bu sevimli ufaklıklar gözleri ve kulakları tam olarak gelişmeden dünyaya geliyorlar. Ama daha önce bir yavru köpek ile yaşamış herkesin pek iyi bileceği gibi bu durum ses çıkarmalarına engel olmuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Onların da süt dişleri var!” title_font_size=”13″]

    Köpekler de aynı insan yavruları gibi dişsiz doğuyorlar. Ama onların süt dişleri 2 ile 4 hafta arasında çıkmaya başlıyor ve 3-4 aylıkken dökülüp yerine kalıcı dişler çıkıyor. Bu yüzden bir şeyler çiğnemek istemelerinin çok normal olduğunu unutmamakta fayda var.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Uykucu bebekler” title_font_size=”13″]

    Köpek yavrularının günde 15-20 saat uyumaları gerekiyor. O anda ne kadar sevimli görünürlerse görünsünler onları uyandırmamalısınız çünkü gelişimlerinin tamamlanması için bol bol uykuya ihtiyaçları var.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Esneyen bir köpek yavrusundan daha sevimli ne olabilir?” title_font_size=”13″]

    Hepimiz biliriz ki esnemek bulaşıcıdır. İşin şaşırtıcı yanı insanlar arasındaki bu garip durum maymunlar ve köpekler söz konusu olduğunda da geçerli… Fakat henüz empati yetenekleri gelişmemiş olan 7 aylığa kadar yavru köpekler hariç! Eğer ufaklık esniyorsa bilin ki kimseden bulaştığı için değil kendiliğindendir. 🙂

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”O masum bakışlara kanmayın!” title_font_size=”13″]

    İçimizi eriten o masum köpek bakışlarının bilinçli olduğunu biliyor muydunuz? Bir araştırmaya göre köpekler, kaşlarını kaldırıp kocaman gözleriyle masum masum bakmayı zamanla öğreniyorlar ve bu numaraya insanlar onlara baktığı zaman başvuruyorlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bir yavru köpek edebiyat tarihini değiştirebilir!” title_font_size=”13″]

    Köpek yavruları aynı insan yavruları gibi belli bir yaşa dek biraz fazla yaramaz olabilirler. Mesela dünyanın en ünlü köpeklerinden biri olan Lassie henüz bir yavruyken davranış sorunları varmış ve durmaksızın havlayarak sahibine zorlu anlar yaşatıyormuş. John Steinbeck “Fareler ve İnsanlar” romanını yazarken ilk müsveddeleri yiyen de sevgili yavru köpeğinden başkası değilmiş. Steinbeck iki aylık çalışmasını tekrar yazmak durumunda kalmış.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Başarının sırrı yavru köpekler!” title_font_size=”13″]

    Herkes yavru kedilerin, köpeklerin fotoğraflarına bakmayı sever ve internette en çok ilgi gören görsellerin onlara ait olması da bunun kanıtı. Bu konuda bir araştırma yapılmış ve çalışırken yavru köpek fotoğrafları gösterilen kişilerin daha verimli çalıştığı gözlenmiş.

  • DÜNYANIN İLK PSİKİYATRİ HASTANESİ: ASKLEPION

    Pergamon’un hastanesi olarak bilinen Asklepion, İzmir’in Bergama ilçesinde bulunan, zamanında pek çok tedavi yönteminin kullanıldığı, Antik Çağ’ın en önemli sağlık merkezlerinden biridir. Antik Yunanistan’da tıp tanrısı Asklepios adına kutsanmış bir şifa tapınağı olan Asklepion’un milattan önce 4. yüzyılda kurulduğu düşünülür. Bu yazımızda tam 9 yüzyıldır şifa dağıtmaya devam eden ve günümüzde hâlâ popülerliğini koruyan Asklepion hakkında bilgiler vereceğiz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Yaklaşık 820 metrelik kutsal bir yolla Akropol’e bağlanan kentte tedavi alanları, kaplıcalar, çamur banyosu havuzları ile psikiyatrik tedavi için hazırlanan uyku odaları bulunurdu. Uyku odaları karanlıktı ve yalnızca su sesi duyulurdu, bu sayede hastaların rahatlaması sağlanırdı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    En önemli tedavi yöntemlerinden biri “telkin”di; hastaları rahat ettirmek adına yalnızca fiziksel tedavi değil, ruhsal tedavi de uygulanırdı. Akıl hastalarının su ve kuş sesleri eşliğinde dolaşabileceği koridorlar, tüneller, mermer tiyatrolar bulunurdu; bu sayede tedavi mental açıdan da sağlanmış olurdu. Yanı sıra hastalar tüneldeyken, hekimlerin “iyileşeceksin” diye telkinde bulunmasının, bir çeşit içsel tedavi olduğu düşünülürdü.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Asklepion’da üç temel tedavi vardı; diyet, sıcak / soğuk banyo ve beden egzersizleri. Bedensel tedaviler için bu ögeler baz alınırdı ve tedavi bu eksende gerçekleşirdi. Bazı buluntulara göre küçük operasyonların da yapıldığı düşünülen Asklepion’da ilaçla, şifalı bitkilerle, müzikle, su sesiyle, telkin ve rüya tabirleriyle psikoterapi yapılırdı. Yanı sıra çamur ve güneş banyoları da tedavinin bir parçasıydı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Asklepion içinde 3500 kişilik bir tiyatro ile imparatorluk kültürüne adanmış dev bir kütüphane bulunurdu. Oturma alanının alt bölümünde saygın kişiler için şeref locaları vardı ve dönemin ünlü isimleri burada ağırlanırdı. Tiyatrolarda hastalar da vakit geçirirdi ki böylece hastane ortamında sıkılmaları engellenmiş olurdu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Asklepion inanışlarına göre hemen hemen her şeyin bir çaresi mutlaka bulunurdu. Hatta girişteki kapıda “Ölüm buraya giremez” şeklinde çevrilebilen bir yazıt vardır. Ölme olasılığı yüksek olan hastalar Asklepion’a alınmazdı; bunun nedeni, diğer hastaların morallerinin bozulmasını önlemek içindi. Bir başka neden de eğer ölüm riski olan bir hasta merkeze gelirse, iyileştirici gücün kaybolacağına dair olan inanıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Asklepion’da hekimlere “Asklepiad” ya da “Rahip-Hekim” denirdi. Genellikle kadınlar tedavi için sıkça burayı tercih ederdi. Özellikle felç, göğüs darlığı, mide ağrıları, akli denge kayıpları gibi sorunlar için merkeze gelinirdi. Bazı rivayetlere göre doktorlar burada hastaların rüyalarını yorumlayıp psikoterapi uygularmış. Bu arada hastaların ağrılarını dindirmek için ilk kez afyon maddeli ilaçların Asklepion’daki doktorlar tarafından kullanıldığını biliyor muydunuz?