Kategori: Rota/Doğa

  • İZLANDA’NIN BAŞKENTİ REYKJAVİK

    Vikinglerin ana vatanı olan İzlanda, Kuzey Yarım Küre’nin en kuzeyinde bulunuyor. Doğal güzellikleriyle dikkat çeken ülkenin ismi, “buz ülke” anlamına gelse de Körfez Akıntısı etkisiyle aslında ılıman bir iklime sahip. Yılın farklı mevsimlerinde 24 saat boyunca gece ve gündüz yaşanabilen ülkenin başkenti Reykjavik, yeryüzündeki kutup bölgesine en yakın olan kent. Ülke nüfusunun yarısına ev sahipliği yapan başkentin 10 bin yıl öncesine kadar tamamının buzullarla kaplı olduğu tahmin ediliyor. Bir balıkçı kenti olan Reykjavik’in en dikkat çeken yerlerini listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    İzlanda’nın doğasından ilham alınarak tasarlanan Hallgrimskirkja, şehrin her yerinden görülebilen modern bir kilise. Ülkenin en çok ziyaret edilen turistik yerleri arasında olan kilisede Amerika’ya ilk ayak basan İzlandalı kâşif Leif Ericsson’un heykeli de bulunuyor. İzlanda’nın en büyük kilisesi olma özelliği taşıyan yapı, ismini 17. yüzyılda yaşamış şair ve din adamı olan İzlandalı Hallgrimur Petursson’dan almış.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Suyunun sıcaklığı ortalama 38 derece olan Mavi Lagün, jeotermal bir kaplıca. Şehri ziyaret edenleri romantik görünümüyle büyüleyen Lagün’ün sularının mavi renkte olmasının nedeni, suyun içinde bulunan silika mineralleri… Silis ve kükürt gibi minerallerin bolca bulunduğu bu kaplıca, özellikle sedef gibi cilt hastalığı yaşayanların da uğrak noktası. Mavi Lagün’e ulaşmak için yürünmesi gereken yol ise volkanik kayalardan oluşan eşsiz bir atmosfere sahip.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Reykjavik’in kuruluşunun 200. yıl dönümü şerefine düzenlenen heykel yarışmasında birinci olan Solfar Heykeli, Atlas Okyanusu’ndaki Seabraut Yolu’nda sergileniyor. Eser, İzlandalıların geçmişteki keşfedilmemiş bölge vaadine, umuduna ve özgürlük rüyasına gönderme yapıyor. Bir rüya teknesi veya güneşe övgü olarak sembolize edilen heykelin sanatçısı ise Jon Gunnar Arnason.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Reykjavik’te bir kültür merkezi olan Perlan, kentin en önemli yapılarından biri. Sergi ve konserlerin düzenlendiği yapıda, jeotermal sıcak su bulunan altı büyük tank bulunuyor. İlk açıldığında sıcak su saklama alanı olarak kullanılan Perlan, 1991’de halka açık bir tesise dönüştürülmüş. Binada, İzlanda yaşam tarzını yansıtan bir müze de bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Bir açık hava müzesi olan Reykjavik Kent Müzesi, İzlandalılar hakkında bilgi edinmek isteyenlerin adresi. 18. yüzyılda kentin yeniden planlanması sonucunda eski evleri yıkmak yerine bu açık hava müzesine taşımayı tercih eden kent sakinleri, bu sayede hem kültürlerine dair ögeleri korumuş hem de eskiyi yok etmeden modern bir şehrin kurulmasını sağlamışlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    2011’de açılan Harpa, kentin konferans ve konser etkinliklerine ev sahipliği yapıyor. Aynı zamanda bu mekân, müzikseverlerin de her sene buluştuğu önemli bir yer. Çünkü İzlanda’da Uluslararası Caz Günü, Harpa Konser Salonu’nda düzenleniyor ve dünyanın her noktasından müzisyenler performansını burada sergiliyor. Şehrin kültürel ve sosyal yaşam merkezi olan Harpa, göz alıcı mimarisinde kullanılan çelik çerçeveler ve cam paneller ile asimetrik bir görüntü oluşturuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Reykjavik’in geçmişi hakkında bilgi edinmek isteyenlerin adresi olan Arbaer, kasaba meydanını, köyü ve çiftliği oluşturan 20’den fazla binadan oluşan bir açık hava müzesi. Binaların çoğu Reykjavik şehir merkezinden taşınmış. 1957’ye kadar bir çiftlik olarak kullanılan müzede etnografik eserler ve eski model arabalar da sergileniyor.

  • Dünyanın Uzun Uzun Sevilesi Canlıları

    Dünyanın Uzun Uzun Sevilesi Canlıları

    Zürafaların boyları, boyunları, benekleri başta olmak üzere dikkat çekici o kadar çok özellikleri var ki… Bir kısmını sizin için sayfamıza taşıdık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Gözlerini dünyaya yeni açan bir zürafanın boyu yaklaşık 2 metreyi buluyor. İyi de bu sevimli canlı yetişkinliğinde kaç metre oluyor derseniz; bugüne kadar tespit edilen en uzun zürafa 6 metreye yakınmış.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Bir zürafanın sakin sakin etrafını süzüp ağır ağır hareket ettiğine aldanmayın çünkü tehdit anında saatte 52 kilometreyi bulan bir hızla koşabilir. Yeni doğmuş bir zürafa da 10 saat sonra yürümeye hatta koşmaya başlayabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Sadece boyları değil, uzunluğu yarım metreyi bulan dilleri sayesinde de kimseyle paylaşmak zorunda kalmadan en uzun ağaçların yapraklarını yiyebilen zürafalar, en çok akasya ağacını severler ve günde 45 kilogram kadar yaprak yiyebilirler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Zürafalar kocaman bir kalbe sahiplerdir! Öyle ki ağırlığı ve uzunluğu ile kafalarından bile daha büyüktür kalpleri… Çünkü pompaladığı kanın uzun boyunlarını aşıp beyinlerine ulaşabilmesi için kalplerinin çok güçlü olması gereklidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Oturan bir zürafa görmek oldukça zordur. Herhangi bir iş yapmaları de gerekmez çünkü ayakta olmak onlar için en rahat pozisyonlardan biridir. Yavrularını ayakta dünyaya getiren zürafalar iki saatlik bir süreyi ayakta uyuyarak geçirebilirler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Zürafaların boyları kadar heybetli gelen sesler çıkardıklarını sanıyorsanız yanılıyorsunuz çünkü uzun ve narin boyunlarında yerleşmiş güçlü ses telleri yoktur. Çıkardıkları sesin güçsüz olmasının nedeni de ses tellerinin yapısının güçsüzlüğüdür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Kulakları arasında fark edilmese de zürafalar boynuzları olan hayvanlardır ve şu dünyada boynuzlarıyla doğan tek canlı zürafadır! Dişi ve erkek zürafaların boynuzları birbirinden farklıdır, örneğin dişilerin boynuzları küçük ve tüylüdür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Bu sevimli canlıların desenleri yaşadıkları coğrafyaya göre birbirinden farklı olabilir. Tanzanya ve Kenya’da yaşayan Maasai zürafası, Zambiya ve Angola’da yaşayan Angola zürafası, Kongo ve Sudan’da yaşayan Nubian zürafası birbirinden farklı özellikler gösterebilirler.

  • 8 Maddede Safranbolu ve Ünlü Safranbolu Evlerinin Mimari Özellikleri

    8 Maddede Safranbolu ve Ünlü Safranbolu Evlerinin Mimari Özellikleri

    Tarihimizin ve geleneksel kültürümüzün önemli kentleri arasında yer alan Safranbolu, Karabük şehrimizin gezilip görülmesi gereken turistik bölgelerinden biridir. Karadeniz’in 90 km güneyinde yer alan şehir, 18. ve 19. yüzyıl Osmanlı kent mimarinin günümüze kadar korunmuş en doğru örneklerinden… Bizler de tarihiyle Safranbolu’yu ve bünyesinde barındırdığı değerleri sizler için 8 maddelik listede bir araya getirdik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1# ” title_font_size=”13″]

    Anadolu’nun kuzeybatı yönünde bulunan kent, geçmiş tarihlerde ‘‘Paphlogonia’’ olarak isimlendirilmiş bölgededir. 1200’ü aşkın tarihi eseri yapısında bulunduran Safranbolu, ismini, o bölgede yetişen ve nadir bulunan safran bitkisinden almıştır. Şehrin tarihine baktığımızda ise Osmanlı’nın da içinde bulunduğu birçok uygarlığa ev sahipliği yaptığını görürüz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Görkemli evleriyle bilinen Safranbolu’da kentsel yerleşimin başlangıcı kesin olarak bilinmez ancak şehrin tarihi M.Ö. 3000 yıllarına kadar uzanır. Çeşitli uygarlıklar arasında el değiştiren bu tarihi yer, 1196’da Selçuklu Sultanı II. Kılıçarslan’ın oğlu Muhittin Mesut Şah tarafından alınmış ve Türklerin egemenliği altına geçmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Tarihi kadar zengin bir mutfağa da sahip olan Safranbolu’nun, yerli ve yabancı çoğu kimsenin aklında tatlılarıyla da yer ettiğini söyleyebiliriz. Glikoz oranının az olması ve genzi yakmamasıyla bilinen lokumları arasında adını ‘‘safran’’dan alan Safranbolu lokumu ve özenle yapılan çifte kavrulmuş, özellikle Japon ziyaretçiler tarafından oldukça sevilen türlerden.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Osmanlı mimarisini yansıtan ‘‘Safranbolu evleri’’, Türk kent kültürünü günümüzde de yaşatmaya devam eden başlıca yapılardan. Bu sayede, ‘‘Korumanın Başkenti’’ unvanına sahip olan kentte 2000’i aşkın Türk evi bulunur ve bu evlerin özellikleri oldukça ilgi çekicidir. Sokakları Arnavut kaldırımıyla kaplı evler çoğunlukla dini yapılara, kamu binalarına veya tarihi eserlere dönük vaziyette bulunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Kendine has mimarisiyle dikkat çeken evler 2 veya 3 kattan oluşmuş, yapımında da ahşap, taş, kerpiç ve alaturka kiremitler kullanılmıştır. Birbirlerinin güneşini engellemeyecek şekilde tasarlanan evlerin camları komşu evin camına bakmaz. Zemin katı ise erzaklar ve ev halkının beslediği hayvanlar için kullanılır, aynı zamanda toplanan odunların daha sonra yakılabilmesi için depolandıkları alanlar da vardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    İslam kültürüne uygun ev yaşantısı sonucunda evlerde haremlik-selamlık bölümleri de bulunur. Dar ama sayıca fazla olan pencerelerde bulunan ahşap korkuluklar evin içinin dışarıdan görünmemesini fakat içeriden dışarının görünebilmesini sağlar. Kalabalık aile yapısından dolayı evlerin tümü oldukça büyüktür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Safranbolu evlerinde ortak kullanım alanı olarak bilinen sofanın merkezinde büyükçe bir havuz da vardır. Bu havuzun bulunduğu odada edilen uzunca sohbetler su sesi sayesinde diğer odadakiler tarafından duyulmazmış. Ayrıca bu evlerde mutfak ile genelde erkeklerin buluştuğu oda yan yana olup mutfaktan salon tarafına doğru da dönen bir dolap mevcutmuş ve burada pişirilen yemekler bu dolap vasıtasıyla diğer bölüme ulaştırılırmış.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Bugün, ülkemizde korunması esas kılınan neredeyse 50 bine yakın kültürel ve doğal güzellik mevcut. Bunlardan yaklaşık 1500 tanesi Safranbolu’dadır ve kent tarihinden bu yana toplumumuzun sosyal değerlerini en iyi taşıyan yörelerimizden biri olmuştur. 17 Aralık 1994 senesinde de ‘‘Dünya Miras Listesi’’ne alınarak bizi gururlandırmıştır.

  • TÜRKİYE’NİN EN GÖZDE TREN ROTALARI

    Türkiye’nin dört bir yanına yayılan demir yolu hatları, yerli ve yabancı gezginlere eşsiz manzaralar eşliğinde unutulmaz bir seyahat deneyimi sunuyor. Doğu Ekspresi’nin karla kaplı heybetli dağları, Güney Kurtalan Ekspresi’nin Mezopotamya’ya uzanan yolları ve Van Gölü Ekspresi’nin masmavi göl manzarası bu deneyimin en güzel örnekleri arasında yer alıyor. Bu yazımızda, dağları, gölleri, tarihî köprüleri ve kültürel zenginlikleri rayların üzerinde keşfetmek isteyenler için Türkiye’nin en etkileyici tren rotalarını derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Doğu Ekspresi” title_font_size=”13″]

    Doğu Ekspresi, Ankara ile Kars arasında her gün sefer düzenleyen ve Türkiye’nin en popüler demir yolu hatları arasında yer alan bir rotadır. Yaklaşık 26 saat süren bu yolculuk; Ankara, Kayseri, Sivas, Erzincan, Erzurum ve Kars şehirlerinden geçerken, yolculara dağlar, vadiler, göller ve Anadolu’nun yemyeşil doğası eşliğinde görsel bir şölen sunar. Özellikle kış mevsiminde beyaz bir örtüye bürünen Anadolu’nun büyüleyici coğrafyası, bu seyahati unutulmaz kılar. Gün doğumu ve batımı sırasında oluşan renk cümbüşü, karla kaplı dağların büyüleyici manzaralarıyla birleşerek, Doğu Ekspresi’ni sıradan bir ulaşım aracından öte, doğayı ve farklı kültürleri keşfetmeye yönelik bir deneyime dönüştürür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Toros Ekspresi” title_font_size=”13″]

    Toros Ekspresi, Adana ile Konya’yı birbirine bağlayan rotasında, Toros Dağları’nın ihtişamlı manzaraları eşliğinde Anadolu’nun büyüleyici doğasını keşfetme fırsatı sunuyor. Konya, Karaman, Niğde, Mersin ve Adana il sınırlarından geçen, toplamda 370 kilometrelik bir güzergâha sahip olan Toros Ekspresi, Adana’nın Karaisalı ilçesindeki Hacıkırı köyü yakınlarında yer alan tarihî Varda Köprüsü’nden geçmesiyle de dikkat çekiyor. 1912 yılında Almanlar tarafından Bağdat Demir Yolu Projesi kapsamında inşa edilen Varda Köprüsü, 172 metre uzunluğunda olup, dört ana ayağı üzerinde taş işçiliğiyle yükselen bir mühendislik şaheseri olarak kabul ediliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İzmir Mavi Treni” title_font_size=”13″]

    İzmir Mavi Treni, İzmir ile Ankara arasında sefer yapan ve konforu etkileyici manzaralarla birleştiren uzun mesafeli bir ekspres tren hattıdır. 824 kilometrelik rotasında, Ege’nin bereketli topraklarından İç Anadolu’nun engin bozkırlarına uzanan bu tren, yolcularına hem modern bir seyahat deneyimi sunar hem de geçmişin nostaljik atmosferini yaşatır. Yaklaşık 13 saat süren bu yolculuk, Alsancak Garı’ndan başlar, Manisa, Balıkesir, Kütahya, Afyonkarahisar ve Eskişehir illerinden geçerek başkent Ankara’da son bulur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Pamukkale Ekspresi” title_font_size=”13″]

    Pamukkale Ekspresi, Eskişehir ile Denizli arasında her gün karşılıklı sefer düzenleyen, ülkemizin en keyifli demir yolu hatlarından biridir. Afyonkarahisar ve Kütahya şehirlerinden geçerek yaklaşık 8-9 saat süren bu yolculuk, Ege’nin ve İç Anadolu’nun doğal güzelliklerini keşfetme imkânı sunar. Tren, özellikle Denizli’deki dünyaca ünlü Pamukkale Travertenleri’ni ziyaret etmek isteyenler için oldukça popüler bir ulaşım seçeneğidir. Yolculuk boyunca, termal kaynaklarıyla ünlü kaplıca bölgeleri ve tarihî zenginlikler eşliğinde yemyeşil vadiler, göller ve yerel yaşamdan kesitler sunan etkileyici manzaralar izlenebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Güller Ekspresi” title_font_size=”13″]

    Güller Ekspresi, Isparta ile İzmir (Basmane) arasında karşılıklı sefer düzenleyen ve Batı Anadolu’nun doğal ve kültürel güzelliklerini keşfetmek isteyenlere benzersiz bir seyahat deneyimi sunan bir demir yolu hattıdır. Yaklaşık 8-9 saat süren bu keyifli yolculuk, Ege’nin eşsiz manzaralarını Göller Yöresi’nin huzur dolu atmosferiyle birleştiriyor. Adını, Türkiye’nin gül üretim merkezi olarak bilinen Isparta’dan alan tren, Burdur, Dinar, Sandıklı ve Afyon’dan geçerek Anadolu’nun yerel yaşamına ve doğal zenginliklerine yakından tanık olma imkânı sunuyor. Özellikle Isparta’nın gül bahçelerini ve lavanta tarlalarını keşfetmek isteyen doğa tutkunları için bu hat ideal bir seçenek. Yolculuk boyunca, Burdur Gölü’nün sakin güzelliğini izlemek veya Sandıklı’nın şifalı kaplıcalarında dinlenmek gibi olanaklar, bu seyahati daha da unutulmaz kılan detaylar arasında yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ege Ekspresi” title_font_size=”13″]

    Ege Ekspresi, İzmir (Basmane) ile Eskişehir arasında düzenli seferler gerçekleştiren ve Batı Anadolu’nun güzelliklerini keşfetmek isteyenlere ekonomik ve keyifli bir seyahat imkânı sunar. Yaklaşık 9-10 saat süren bu yolculuk, Ege’nin huzur veren manzaralarını İç Anadolu’nun tarih ve doğa zenginlikleriyle bir araya getiriyor. İzmir’in deniz kokusuyla başlayan yolculuk, Manisa, Uşak ve Afyon şehirlerinin tarihî ve kültürel dokularını keşfetme fırsatı sunuyor. Afyon’da termal kaplıcalarda dinlenmek ya da Manisa’nın Spil Dağı Milli Parkı’nda doğayla baş başa kalmak isteyenlerin sıklıkla tercih ettiği Ege Ekspresi hem tarihî hem doğal değerleri bir arada deneyimlemek isteyenler için ideal bir güzergâh oluyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Güney Kurtalan Ekspresi” title_font_size=”13″]

    Güney Kurtalan Ekspresi, Adana’dan yola çıkarak Osmaniye, Kahramanmaraş ve Gaziantep illerinden geçen bir rotaya sahiptir. Bu yolculuk, Akdeniz’in sıcak ikliminden Güneydoğu Anadolu’nun tarihî ve coğrafi zenginliklerine doğru etkileyici bir geçiş sunar. Tren, Toros Dağları’nın görkemli manzaralarıyla birlikte yemyeşil vadiler, geçitler ve birçok doğal güzelliği gözler önüne serer. Anadolu’nun güneydoğusunu keşfetmek isteyenler için hem ekonomik hem de unutulmaz bir deneyim sunar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Van Gölü Ekspresi” title_font_size=”13″]

    Van Gölü Ekspresi, Türkiye’nin doğusunda, Van ile Ankara arasında benzersiz manzaralar eşliğinde seyahat imkânı sunan bir demir yolu hattıdır. Haftada yalnızca iki gün Ankara-Tatvan-Ankara arasında sefer düzenleyen bu tren, Van, Bitlis, Muş ve Erzincan şehirlerinden geçer. Yolculuk boyunca Van Gölü’nün masmavi suları, dağların yemyeşil yamaçları, uçsuz bucaksız ovalar ve Anadolu’nun farklı iklimleri yolculara görsel bir şölen sunar. Son durak olan Van’a ulaşıldığında, Van Kalesi, Akdamar Adası ve çevredeki diğer tarihî ve doğal güzellikler keşfedilebilir.

  • Kediler Hakkında Her Şeyi Bildiğinizi Sanıyorsanız Yanılıyorsunuz

    Kediler Hakkında Her Şeyi Bildiğinizi Sanıyorsanız Yanılıyorsunuz

    Evimizin, sokağımızın, mahallemizin değerli varlıkları kediler sandığınızdan çok daha farklı bir hayat yaşıyor olabilirler. Bu kısa liste bile size onlar hakkında her şeyi bilmediğinizi gösterecek. Mesela 1963 yılında bir kedinin uzaya gittiğini biliyor muydunuz? Ya da kedi mırlamasının insanların kemik yoğunluğunu arttırabildiğini? Kediler ve pek ilginç yaşamlarıyla ilgili bilgiler listemizde!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    kedi, su

    Kedilerin ıslanmayı da suyu da sevmediğini hepimiz biliriz. Peki ya bu nefretin sebebini? Birçok uzman, kedilerin kontrolü kaybetme fikrinden hiç hoşlanmadıkları için yüzmeyi ve suya girmeyi sevmediklerini düşünüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    kedi

    Hepimizin bildiği bir gerçek: Bazı şanssız insanların kedilere alerjisi oluyor. Çoğumuzun bilmediği ise, her 200 kediden birinin de insanlara alerjisi olduğu! Özellikle de bizlerin sebep olduğu sigara dumanı ve tozlara…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    kedi

    Guinness Rekorlar Kitabı’nda her türlü rekora yer varken konu şişman kediler olunca iş değişiyor. Aslında bu olumlu bir şey çünkü yetkililer hiçbir kedinin fazla beslenmesine sebep olmak istememişler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    kedi

    Kedi sevgisi o kadar önemli bir konu ki, Eski Yunanca’da kedisever anlamına gelen “Ailurophile” diye bir kelime var. Ayrıca, Eski Mısır’da da kedi sevgisi pek önemliymiş, onlara zarar verenler çok ağır cezalarla karşı karşıya kalıyormuş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    kedi

    Kedinizin sizin severek yüksek sesle dinlediğiniz müziklerden hoşlandığını düşünüyorsanız fena halde yanılıyor olabilirsiniz. Ama David Teie isimli hayvan bilimcinin özellikle kediler için hazırladığı bir müzik albümü olduğunu da not düşelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    kedi

    Herkes kedilerin temizliğe ne kadar düşkün olduğundan haberdardır sanıyoruz. Ama bir kedinin günün yüzde 30’u ile 50’si arasında bir zaman dilimini kişisel bakıma ayırdığını biliyor muydunuz? O yumuşacık tüylerin sırrı da işte bu hummalı çalışma!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    kedi

    Minicik bir kutuya sığışmış kedi fotoğrafları kadar sevimli çok az şey vardır. Kedilerin bizlere izlemesi pek eğlenceli gelen bu alışkanlıklarının sebebi ise kendilerini güvende hissetme arzusu. Bir kutunun içinde oturmak, sıcağı çok seven kediler için aynı zamanda bir ısınma yöntemi…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    kedi

    Kedilerin hakkında bu kadar gizemli bilgi olmasına rağmen çok da hareketli bir hayatları olduğunu söyleyemeyiz, çünkü hayatlarının yaklaşık üçte ikisi uyuyarak geçiyor.

  • 9 Madde ile Ülkemizin Saat Kuleleri ve Hikâyeleri

    9 Madde ile Ülkemizin Saat Kuleleri ve Hikâyeleri

    İcadı devrim olarak nitelenen mekanik saat, elektroniğe dönüşmeden, insanların evlerinde, ceplerinde, kollarında görünmeden ve bu kadar küçülmeden çok daha önce, kent meydanlarında, civardaki herkesin rahatlıkla görebileceği büyüklükte ve yükseklikteydi. Saat kulelerinin Avrupa’daki yapımına 13. yüzyılda başlanmış, kuleler 14. yüzyılda iyice yaygınlaşmıştı. Batı’da çoğunlukla kilise ve saray binalarına dikilirken Osmanlı’da meydanlara ve özellikle tarihi yapıların yakınına inşa edildi. İlk örneği 16. yüzyılda Üsküp’te yapılan saat kulesi oldu, zamanla Anadolu’nun içlerine kadar girdi. Bu listemizde sizi birbirinden farklı mimarileri ile ülkemizdeki 9 saat kulesi ile buluşturuyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İzmir Saat Kulesi” title_font_size=”13″]

    Anadolu’da bulunan saat kulelerinin bir kısmı II. Abdülhamit’in tahta çıkışının 25. yıl dönümü anısına yaptırılmıştır. Konak Meydanı’ndaki saat kulesi de 1901 yılında bu vesile ile inşa edilenler arasında… İzmir’de yaşamış Fransız mimar Raymond Charles Péré tarafından tasarlanan, ince, zarif mimarisi ile zamanla İzmir’in simgesi haline gelen kule pek çok badire atlatmış ama günümüze kadar dimdik ayakta kalmayı başarmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Dolmabahçe Saat Kulesi” title_font_size=”13″]

    Dolmabahçe Sarayı’nın Saltanat Kapısı tarafındaki ihtişamlı kule ünlü saray mimarlarından Sarkis Balyan’a, II. Abdülhamit tarafından yaptırılmıştır. 27 metre yüksekliğindeki dört katlı kulenin dört tarafında tarihe tanıklık eden ve tıkır tıkır işleyen saatler bulunur. Yansıttığı neobarok, ampir ve rokoko tarzı ile Dolmabahçe Sarayı’nın doğal bir uzantısı gibidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ankara Saat Kulesi” title_font_size=”13″]

    Ankara’da farklı tarihlere tanıklık eden saat kuleleri vardır. Bunlardan bir tanesi Ankara Kalesi’nin Hisar Kapısı tarafına yaptırılmıştır ve üstüne kurulduğu kalıntıların hikâyesi milattan önce 200’lü yıllara kadar uzanır. Hamamönü Meydanı’ndaki saat kulesi ise mimarisinde Osmanlı esintileri taşıyan tarihi mahallede bulunur ve mahalle sakinleri için zamanın kıymetini anlatan kadim bir dost gibidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Antalya Saat Kulesi” title_font_size=”13″]

    2. Abdülhamit’in gümüş yılı şerefine yapılan saat kulelerinden biri de Kale Kapısı mevkiinde yer alır. 1942 yılında fırtınada yıkılmadan önce bir kubbe şeklinde olan kulenin tepe kısmı daha sonra kare yapıda onarılmıştır. Dört tarafında dört saat ve üst tarafında bir çan bulunur. Öncesinde haftada bir kurulan saatler 1974 yılında elektronik olanlarla değiştirilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bursa Saat Kulesi” title_font_size=”13″]

    Bursa’da Tophane Parkı içinde yer alan saat kulesinin temeli Sultan Abdülaziz dönemine uzanıyor. İlerleyen dönemlere taşınamayan yapının yerine, 1904 yılında II. Abdülhamit şerefine Vali Reşit Mümtaz Paşa tarafından tekrar bir saat kulesi yaptırılmış. Dört elektronik saate sahip 65 metre yüksekliğindeki altı katlı kulede Bursa manzarasını izlemek de mümkün. Turistik bölgede bulunan saat kulesi belediye tarafından yangın gözetleme için de kullanılmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kütahya Saat Kulesi” title_font_size=”13″]

    Bir kilisenin çan kulesi iken saat kulesine dönüştürülen, 1970’li yıllarda belediye tarafından yıkılarak yerine iş hanı yaptırılan yapı 2005-2006 yıllarında aslına uygun olarak yeniden inşa edilmiş, nihayet Kütahya saat kulesine kavuşabilmiştir. Kesme taştan kare formda yapılan yapı, sade ve zarif mimarisi ile Zafer Meydanı’nda bütün ilgiyi üzerine toplamaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Amasya Saat Kulesi” title_font_size=”13″]

    Silindir gövdenin üzerinde kare planda yükselen saat kulesi Amasya’nın merkez ilçesinde yer alır. 1865’te Amasya Mutasarrıfı Ziya Paşa tarafından yaptırılmış, deprem, yıkım geçirip görmüş, 2002 yılında başlanan inşa çalışmaları ile yeniden aslına döndürülmüştür. Helkıs Köprüsü’nün kuzey ucunda bulunan saat kulesi konumu ve manzarası ile görenlerde hayranlık uyandırır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Safranbolu Saat Kulesi” title_font_size=”13″]

    UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Safranbolu’daki saat kulesi, “Herkesin evine ve cebine saat hediye edeceğim” diyen İzzet Mehmet Paşa tarafından 220 yıl önce yaptırılır. Bugün ülkenin kulesine kadar çıkılabilen en eski saat kulesi burasıdır. Paşa’nın sözü ise bugün bile geçerliliğini korur, çünkü haftada bir kurulan saatin her saat başı çalan çan sesi o kadar güçlüdür ki insanların evine, bağda bahçedeyken de cebine kadar ulaşır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İzmit Saat Kulesi” title_font_size=”13″]

    2. Abdülhamit’in tahta çıkışının 25. yıl dönümü için İzmit’te temeli atılan saat kulesi, 1901 yılında padişahın 26. yıl dönümünde tamamlanmıştır. Neoklasik üslupta yapılan kulenin orta katında Abdülhamit Han’ın tuğrası ve dört tarafında kitabeler bulunmaktadır. 2008 yılında ışıklandırılan yapı özellikle fotoğraf severlerin ilgisini çekmektedir.

  • BAŞKENTLER SERİSİ: ROMA

    Ufak bir komünden, yaklaşık 4.3 milyona ulaşan nüfusuyla dünyanın en önemli kentlerinden biri hâline gelen Roma hem bir inanç hem de bir sanat şehri… Tarihi geçmişi ve antik yapılarıyla ün salan şehrin kültürel ve doğal zenginlikleri, bu şehri gören herkesi kendine hayran bırakıyor. Orta Çağ ve Rönesans dönemine ait eserlerin çok iyi korunduğu Roma’da, farklı sanat akımları da tarih boyunca şekillenme imkânı bulmuş. İtalya’nın en kalabalık ve yüz ölçümü bakımından en büyük şehri olan Roma, Papalığın merkezi Vatikan’ın da bu yerde olmasından dolayı “iki şehrin başkenti” unvanına sahip. Akdeniz ikliminin hâkim olduğu kent, Tiren Denizi’ne yakın bir konumda Tiber Irmağı üzerindeki Lazio Bölgesi’nde yer alıyor. Her sokağında ve her köşesinde tarihten bir parça ve mimari şaheserleri görebileceğiniz Roma’nın ikonik mekânlarını listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Flavium Hanedanlığı döneminde yapıldığından dolayı orijinal adı “Amphitheatrum Flavium” olsa da tüm dünya bu mekânı Kolezyum olarak biliyor. Usta bir komutan olan Vespasianus tarafından M.S. 72’de yapımına başlanan amfitiyatro, M.S. 80’de Titus döneminde tamamlanır. Depremde zarar görmesine rağmen dünyada en iyi korunan tarihi mekânlardan biri olan Kolezyum’un yapımında; traverten kireçtaşı, volkanik kaya olan tüf ve tuğla kaplı beton kullanılır. 50 bin ile 80 bin arasında seyirci kapasitesi olan tiyatroda Roma halkının eğlenmesi için gladyatör dövüşleri düzenlenir. 2007’de UNESCO tarafından dünyanın Yedi Harikası’ndan biri olarak seçilen tiyatroda günümüzde Paskalya döneminde cuma günleri Papa tarafından fener alayı düzenlenmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Aziz Petrus Bazilikası veya diğer bir ismiyle San Pietro Bazilikası inşaatına 1506’da başlamış ve bir yüzyıldan fazla sürerek 1626’da tamamlanmıştır. Mimarı rönesans döneminin ünlü ressam, heykeltıraş, mimar ve şairi olan Michelangelo’dur. Yapı tamamlanmadan hayata veda eden Michelangelo, kendisinden sonra görevi devralan mimarlara yapıyı neredeyse tamamlayarak devretmiş ve Roma’nın silüetine önemli bir yapıyı miras bırakmıştır. Katolik inancının merkezi olan Aziz Petrus Bazilikası şehrin en büyük dört bazilikasından biridir. 23.000 m² alan üzerine kurulu, 222 metrelik devasa boyutlara sahip olan yapı, 60.000 kişilik kapasitesiyle de Hristiyanlığın en büyük kilisesi olma özelliğine sahiptir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1723 yılında inşasına başlanan ve 1726’da tamamlanan İspanyol Merdivenleri, 135 basamaktan oluşur. Turistlerin en çok ziyaret ettiği mekânlardan biri olan merdivenlerin İspanyol Merdivenleri olarak anılmasının sebebi İspanyol Elçiliğinin bu alanda olmasından kaynaklanır. Oldukça popüler ve kalabalık olan bu meydanda merdivenlerin yanı sıra, Trinità dei Monti Kilisesi ile kayık şeklindeki Fontana della Barcaccia Çeşmesi yer alır. Avrupa’nın en uzun ve en geniş merdivenleri olarak ün salan mekân hem gündüz hem gece yüzlerce insanın sosyalleştiği bir nokta.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Halk Meydanı anlamına gelen Popolo Meydanı, Avrupa’nın en özel mekânlarından biri olarak çeşitli kutlamalara ve konserlere ev sahipliği yapmaktadır. Tarihi bir tramvay ile meydanda tur atmak mümkündür. Restoranlarıyla, sokak satıcılarıyla, kafeleriyle çok renkli ve enerjik bir atmosfere sahip meydan, Roma’nın üç önemli kilisesinin tam ortasında bulunur. Meydanın ortasında ise büyük bir dikilitaş ve kuzey tarafında popüler bir kapı vardır. Bu ünlü kapının adı Porta del Popolo’dur. Bu büyük kapı, Roma’ya önemli eserler katan Mimar Bernini tarafından yapılmıştır. Her yerden görülen ve meydanla özdeşleşen dikilitaşın 1300 yılında yapıldığı söylenmektedir. Milattan önce Mısır’da güneş tanrısı için dikilen bu taş Roma’ya sonradan taşınmıştır. Tarihi çeşmeleriyle ünlü Roma’daki Popolo Meydanı’nda da birçok çeşme bulunmaktadır. En çok ilgi görenler ise Roma Tanrıçası olan Neptün Çeşmesi’dir. Leonardo da Vinci’nin müzesi de bu meydandadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Vatikan’daki Sistina Şapeli’ni de yaptıran Papa IV. Sixtus’tun halka hediye ettiği bronz heykellerin sergilenmesi için 1471’de kurulan müze, günümüzün en geniş ve seçkin eserlerine sahip müzelerinden biridir. Müze, Palazzo dei Conservatori ve Palazzo Nuovo olarak adlandırılan iki ayrı binadan oluşur. Palazzo dei Conservatori binasında birçok bronz heykel bulunurken merkez noktasında Marcus Aurelius’un atlı heykeli yer alır. Bunun yanı sıra Palazzo dei Conservatori; Capitoline Wolf’un orjinal heykeline ve ilk insan heykeli olan Ritratto di Carlo I d’Angiò de Arnolfo di Cambio’na ev sahipliği yapar. Binanın en dikkat çeken yanlarından biri ise camla kaplı kapalı salonudur. Palazzo Nuovo binası ise Kapitolin Müzesi’nin heykeller, mozaikler ve büstlerin sergilendiği diğer bölümüdür. Bu bölümde yer alan koleksiyonlardan bazıları, Yunan orijinallerinin Roma replikalarıdır. M.S. 100 ile 150 yılları arasında tasarlanmış Capitoline Venüs ve Discobolus ile Ölen Galyalı Heykeli, sergilenen eserler arasında en dikkat çekici olanlarıdır. Aynı zamanda binada, Yunan ve Roma filozoflarının birbirinden etkileyici büstleri de yer alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    4. yüzyılda papanın rüyasında Meryem Ana’yı görmesi üzerine inşasına başlanan yapı, Roma’nın en önemli bazilikalarından biri olarak hem turistleri hem de ibadet etmek isteyen Hristiyanları ağırlar. Efsaneye göre papanın rüyasına giren Bakire Meryem, papadan yeni bir kilise inşa etmesini ve kilisenin inşa edilmesini istediği yeri bir sonraki gün karla işaretleyeceğini söyler. Ertesi gün Esquiline Tepesi’ne yağan kardan sonra, bu tepenin en yüksek noktasına Santa Maria Maggiore Bazilikası inşa edilir ve bu yapı Roma’da bulunan Meryem Ana’ya adanmış seksen Mary kilisesinin en büyüğü olur. Tanrıça Kibele’ye adanmış bir pagan tapınağı üzerine inşa edilen Bazilika, Meryem’in gerçekten Tanrı’nın annesi olduğu inancını destekleyen 431’de Efes Konsili’nden hemen sonra 432’de kurulur. Günümüzde her 5 Ağustos’ta, kar mucizesi canlandırılarak bazilikanın tepesinden beyaz çiçek yapraklarının havaya salındığı özel bir kutlama yapılmakta ve ziyaretçi akınına uğramaktadır. Tarihin farklı dönemlerine ait farklı mimarı yapıların bir arada bulunduğu bazilikanın kubbe ve şapellerinde barok tarz hakimken, tavan süslemeleri Rönesans etkisi altında ve İspanya Kraliçesi Isabella’nın papaya armağan ettiği altın yaldızlarla kaplıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Roma’da görülmesi gereken yerler listesinin ilk sıralarında yer alan Pantheon Tapınağı, şehrin en iyi korunmuş tarihi mekânıdır. “Bütün Tanrıların Tapınağı” olarak geçen Pantheon gerek antik zamanda gerek Roma mimarisinde gerekse günümüzdeki birçok yapıda örnek alınmış bir şaheserdir. Pantheon’un yapılış amacı hakkında kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak Pantheon’un antik çağlarda büyük bir kompleksin parçası olduğuna dair arkeolojik kanıtlar mevcuttur. İlk olarak bir Pagan tapınağı olarak yapılan Pantheon, daha sonra kiliseye çevrilmiştir. 1. yüzyılda yaşamış Romalı yazar Pliny, Pantheon’un içerisinde Venüs, Mars ve Jül Sezar’ın heykellerinin olduğunu belirtir. Çeşitli yangınlarla ve yıldırım çarpmasından dolayı yanarak yıkılan iki eski binanın üzerine inşa edilen üçüncü yapı, Roma Senatosu’nun toplanma yeri olmuş, günümüze kadar sapasağlam varlığını sürdürmüştür.

  • DÜNYANIN EN BÜYÜK TEK ÇİÇEKLİ BİTKİSİ TİTAN ARUM

    Dünyanın en büyük çiçeği ünvanına sahip olan “Titan arum”, yalnızca boyutuyla değil, aynı zamanda dünyanın en kötü kokan bitkilerinden biri olmasıyla da dikkat çekiyor. Endonezya’nın Sumatra Adaları’nda doğal olarak, dünyanın farklı noktalarındaki botanik bahçelerinde ise özel bakımlarla yetişen Titan arum, Endonezya’da “bunga bangkai” (ceset çiçeği) olarak biliniyor. Bu dev çiçeği biraz daha yakından tanımak isteyenler için bilgileri listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    3 metreden fazla yüksekliğe ulaşabilen Titan arum bitkisinin çiçekleri, birkaç ay boyunca günde 15 cm’ye kadar büyümesine rağmen çiçeklenme süreci yalnızca birkaç gün sürer. Çiçek açtıktan sonra ise yaklaşık üç hafta boyunca etkileyici görünümünü korur. Doğal ortamında 7 ila 10 yılda bir çiçek açan Titan arum, botanik bahçelerinde yetiştirildiğinde çiçeklenme döngüsüne daha sık girebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Titan arum, oldukça hassas koşullarda yetişen bir bitkidir. Yetiştirilmesi için nemli, humus açısından zengin topraklara ihtiyaç duyar; yaklaşık 22°C sıcaklık ve %75 nem oranı ise optimal koşulları oluşturur. Bitkinin tohumdan meyveye geçişi uzun bir süreçtir ve bu süreç yaklaşık dokuz ay sürer. Olgunlaşan meyveleri kırmızı renkli ve çakıl taşı büyüklüğündedir. Bu meyveler kuşlar tarafından tüketilir ve kuşlar sayesinde çevreye yayılan tohumlar, yeni Titan arum bitkilerinin büyümesine olanak tanır.

     

    Ancak Titan arum bitkisinin meyve üretmesi enerji bakımından oldukça maliyetlidir. Bu süreç, bitkinin yumrusunu zayıflatır ve bazen hayatta kalmasını zorlaştırabilir. Meyve üretimi, bitkinin doğal yaşam döngüsünde büyük bir yük oluşturduğu için, bazı durumlarda bitkinin ölümüne bile yol açabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Titan arum, çiçek açtığında benzersiz bir yöntemle tozlaşmayı teşvik eder. Çiçeklenme sırasında 32°C’nin üzerinde bir sıcaklık üreterek bitkinin yaydığı güçlü “leş kokusunun” çevreye daha etkili bir şekilde dağılmasını sağlar. Bu çürüme benzeri koku, genellikle leş veya bozulmuş et arayan sinek ve böcekleri çeker. Ancak bitki etçil değildir; bu böcekleri yalnızca tozlaşma sürecini sağlamak için çeker. Böcekler bitkiye geldiğinde üzerlerine polen bulaşır ve bu polen başka Titan arum bitkilerine taşınarak bitkinin üremesine katkıda bulunur.

     

    Çiçek açma evresi dışında, bitki enerjisini büyük bir yaprak oluşturmak için kullanır. Bu tek yaprak, dalları olan küçük bir ağaç gibi görünebilir ve yüksekliği 6 metreye kadar çıkabilir. Yaprak, bitkinin besin üretmesi ve enerji toplaması için fotosentez görevini üstlenir. Bu süreç için bitkinin oldukça fazla enerji biriktirmesi gerekir. Bu nedenle, çiçek açması nadir ve gösterişli bir olaydır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Genç Titan arum bitkilerinin erken yaşam döngüsü, yapraklanma ve uykuda kalma dönemleri arasında gidip gelir. Bu aşamaların hiçbirinde çiçek açmaz. Enerji topladığı yapraklanma aşamasında esas “gövde” yer altında kalırken, yer üstünde görülen ve bazen bir ağaçla karıştırılan kısım aslında küçük yaprakçıklar çıkaran dev bir yapraktır.

     

    Çiçeklenme sonrasında bitki, yumrusunun enerji depolayabilmesi için dinlenme aşamasına geçer. Toprak altında bulunan yumru, 50 kilograma kadar ulaşabilir ve bitkinin yaşam döngüsünde kritik bir rol oynar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Titan arum bitkisinin çiçeği oldukça özel bir yapıya sahiptir. Bitkideki erkek çiçekler, “spadiks” adı verilen uzun bir yapının üst kısmında yer alırken, taç yaprakları olmayan dişi çiçekler spadiksin alt kısmında konumlanır.

     

    Bitkinin büyük ve renkli yaprağı olan “spathe”, aslında çiçeğin kendisi değil, çiçeğe eşlik eden yapının bir parçasıdır. Spathe, iç yüzeyinde koyu kırmızıdan mora kadar değişen, çürümüş et benzeri bir renk alır. Bu eşsiz mekanizması, dünyadaki en büyük çiçek olmamasına rağmen en büyük tek dallanmamış çiçekli yapıya sahip olmasını sağlar ve bu da bitkiyi botanik dünyasında benzersiz bir konuma taşır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    İngiltere’deki Kew Bahçeleri’nde yetiştirilen Titan arum, 1926 yılında ikinci kez çiçek açtığında o kadar büyük bir ilgi ve kalabalıkla karşılaşmış ki düzeni sağlamak için polis çağrılmak zorunda kalınmış. Günümüzde de Titan arum çiçek açtığında, bu olay yalnızca bulunduğu bahçelerde değil, dünya genelinde de büyük bir medya ilgisiyle karşılanıyor.

     

    Çiçeğin nadir çiçeklenme süreci ve etkileyici büyüklüğü botanik bahçelerine olan ilgiyi de artırıyor. Çiçek açma olayı o kadar popüler hâle geldi ki, birçok botanik bahçesi bu nadir anları canlı yayınlayarak ziyaretçilerin ve botanik meraklılarının bu doğa mucizesine tanık olmasını sağlıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    2018 yılında Sumatra’da yapılan araştırmalar, Titan arum popülasyonunun son yüzyılda tahmini %50 azaldığını ve doğada artık 1.000’den az olgun bitki bulunduğunu ortaya koydu. Bu düşüş, yasadışı ağaç kesimi, ormanların tarım arazisine dönüştürülmesi, doğal afetler ve yerel efsaneler nedeniyle bitkinin alternatif tıp için yasadışı toplanması gibi faktörlerden kaynaklanıyor.

  • DOĞANIN EN SADIK TÜRLERİ

    Hayvanlar içgüdüleri ile hareket eden canlılardır. İnsanlar kadar zeki olmadıkları düşünülse de aslında doğada birçok canlı tahmin ettiğimizden çok daha zeki, organize ve hatta romantik olabiliyor. Hayatta kalma mücadelelerinde onlara atfettiğimiz beslenme, üreme ve barınma konuları; kuğu, kurt, beyaz karınca, albatros ve listemizdeki diğer türler söz konusu olduğunda eksik kalıyor. Aşk ve sadakat konularında insanoğluna nispet edercesine kararlı duruş sergileyen hayvan türlerini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Eşine bağlılığı ile göz dolduran hayvanların başında kel kartal geliyor. Kuzey Amerika’da yaşayan ve yırtıcı olan bu tür, aslında isminde olduğu gibi kel değildir. Oldukça karizmatik bir görüntüsü olan kel kartallar tüm hayatını tek bir eşle geçirir. Eşi öldüğünde ise yeni bir eş arayışına girmez, hayatlarını yalnız tamamlarlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Hayvanlar âleminin en centilmen türü olarak kalbimizi kazanan erkek penguenler, tek eşli olmalarının yanı sıra, eşi ile beraber kuluçkaya oturarak hayatın müşterek olduğunu gösterirler. Yavrularını eşleriyle beraber büyüten erkek penguenlerin şirinlikleri bununla da bitmiyor; dişilerine çakıl taşı hediye ederek kur yapan erkek penguenler hayvanlar âleminin en tatlı aşığı olabilir. Ayrıca yavrularına yemek aramak için açık denizlerde iki ay geçirmek zorunda kalan dişiler, bu maceraya atıldıklarında erkek penguenler eşlerini sadık ve sabırlı bir şekilde bekler; yavruyu besler ve ısıtır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Bu türün erkek bireylerinin doğum yapması zaten yeteri kadar şaşırtıcı olurken, bir de tek eşli olmaları onlara hayran olmamıza sebep oluyor. Bazı türleri sürü halinde yaşamayı sevmesine rağmen denizatları genelde tek eşlidir. Erkek ve dişiler günün büyük çoğunluğunu yemek aramakla geçirse de birbirlerine sabah ve akşamları kur yaparak aralarındaki bağı kuvvetlendirir, sevgilerini gösterirler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Gibonlar, ömürleri boyunca tek eşe sadık kalırlar. Çoğunlukla çekirdek aile olarak yavruları ile beraber belirli bir bölgede yaşayan gibonlar, yavrularını büyütürken de iş bölümü yaparlar. Yavru bir süre annesinin karnında tutunarak yaşasa da daha sonraki süreçte baba da yavru bakımına katılır. Hem tek eşli hem de iyi birer ebeveyn olan gibonlar, yaşadıkları bölgeyi savunmak söz konusu olduğunda cesaretleriyle de göz dolduruyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Birbirini çok seven insanlar için kullanılan “kumru gibiler” deyimi işte bu sadık ve sevgi dolu kuşlardan kaynaklanıyor. Kumrular tek eşlidir ve eşlerden biri ölecek olursa geride kalan eş hayatını yalnız bir şekilde tamamlar. Erkek ve dişiler kuluçka ve yavru bakımında da iş bölümü yaparlar. Yavruların beslenmesi anne kumru tarafından güvercin sütü denilen bir sıvı ile gagadan gagaya yapılsa da baba kumru yuvanın yapımı ve yavrunun bakımında fazlasıyla rol üstlenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Romantizmleri ile göz dolduran turnalar, tıpkı kumrular gibi sadık birer eştir. Farklı ötüşleri, dansları, kanat çırpışları ile dişilerin dikkatini çekmek için tüm performanslarını sergilemekten çekinmeyen erkek turnalar yuva yapımı ve çocuk bakımında da birlikte hareket eder. Genellikle hayat boyu beraber olurlar ve eşlerden biri ölene kadar başka bir eş aramazlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Sevimli oldukları kadar sosyal ve zeki olan kunduzlar istisnai durumlar dışında tek eşli olan sadık hayvan türlerinden biridir. Nehir kenarlarında yaşayan kunduzlar yavru bakımında da ortaktır. İki yaşına gelen kunduz, kendi partnerini seçer ve kendi kolonisini kurar. Kolonileri oldukça önemli olan kunduzlar tek bir eşe sadık olsalar da bazen koloniyi büyütmek için dişiler farklı erkek bireylerle çiftleşir ancak ölene kadar seçtikleri eşle hayatlarına devam eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Tarla faresi tek eşli olduğu en az bilinen hayvan türlerindendir. Erkek tarla faresi hayatının geri kalanında eşleşeceği bir dişi seçer ve dişisi ölse dahi yalnızlık pahasına kendisine yeni bir eş aramaz. Romantizm ve fedakârlık abidesi tarla faresinin ömrü ise yaklaşık 1 yıldır.

  • UZUNKÖPRÜ İLE MECİDİYE KÖPRÜSÜ

    Ülkemizin kuzeybatı ucundaki şehri Edirne’de yer alan iki tarihi köprü zaman zaman birbiriyle karıştırılır. Bunun nedeni olarak aynı şehirde bulunmaları, Osmanlı döneminde ve kesme taştan yapılmış olmaları gösterilebilir. Bu iki yapı, Uzunköprü ve Mecidiye Köprüsü’dür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ergene Nehri Üstündeki Uzunköprü” title_font_size=”13″]

    Eski adı Ergene olan, sonradan aldığı Uzunköprü adını bulunduğu ilçeye veren tarihi yapı, II. Murat tarafından, dönemin başmimarı Muslihiddin’e yaptırılmıştır. Köprünün inşasına 1426’da başlanmış ve 16 yılda, yani 1443 yılında tamamlanabilmiştir. Daha önce ahşap köprülerle geçilmeye çalışılan Ergene Nehri, Uzunköprü’nün yapımından sonra daha rahat aşılmış ve yapı, Osmanlı’nın Balkanlar’daki fetihleri için sağlam bir geçiş noktası olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Uzunköprü: Dünyanın En Uzun Köprüsü” title_font_size=”13″]

    1270,41 metre uzunluğu ile adının hakkını verircesine dünyanın en uzun taş köprüsü ünvanına sahiptir. Yapıldığı dönem sivri ve yuvarlak biçimlerde 174 kemeri bulunan yapının üç kemeri ilçeye bağlanan yolun altında kalmıştır. Eserin kemerleri ve ayakları, geometrik şekiller, bitki ve hayvan figürleriyle dekore edilmiştir. Uzunköprü, 1960’lı yıllarda yapılan onarım çalışmalarıyla bir miktar genişletilmiştir ve günümüzde 6 metreyi aşan bir genişliğe sahiptir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Meriç Nehri Üstündeki Mecidiye Köprüsü” title_font_size=”13″]

    Mecidiye adını, kendisini inşa ettiren Osmanlı Sultanı Abdülmecit’ten alan köprünün diğer adı Meriç Köprüsü’dür ve bu adı da altından akıp giden Meriç Nehri’nden almıştır. Yapımı 1842 ile 1847 yılları arasında gerçekleşen Mecidiye Köprüsü’nün uzunluğu 263 metre, genişliği ise 7 metre civarındadır. 12 sivri kemeri olan eser, 13 taşıyıcı ayağa sahiptir. Köprünün iki tarafında kesme taşlardan yapılmış sandal rıhtımları bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Seyir Köşküne Sahip Bir Köprü” title_font_size=”13″]

    Edirne-Karaağaç yolundaki Mecidiye Köprüsü, orta yerindeki seyir köşküyle diğer taş köprülerden ayrışmaktadır. Köprünün tamamı kesme taştan oluşsa da nehir ve kent manzarasının keyifle seyredilebildiği seyir köşkü mermerden yapılmıştır. Bu tarihi köprünün diğer bir özelliği de Osmanlı dönemi yapısı olmasına rağmen, ayaklarında bulunan çift başlı ejder gibi Selçuklu dönemine ait figürler taşımasıdır.